Finlandiya’nın unutulmaz başkanlarından Kekkonen, “Fin dış politikasının temel görevi, ulusumuzun varlığını Finlandiya’nın jeopolitik çevresine egemen olan çıkarlarla uzlaştırmaktır” demişti.
Bu cümle kafanızı karıştırmış olabilir. Özünde bir ülkenin kendi jeopolitik çevresiyle yani komşularıyla uyum içinde bir politika izlemesi gerektiğini vurguluyor.
Neden mi?
Finlandiya İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa ve ABD’nin gazına gelerek Rusya’yla gerilim politikası izledi. Çok geçmeden güçlü sınır komşusu Rusya tarafından işgal edildi. (Bugün Ukrayna’nın yaşadığı duruma benziyor.) Bu işgale karşı direnen Finlandiya büyük acılar çekti. Nüfusunun üçte birini Rusya’yla olan savaşında kaybetti. İkinci Dünya Savaşı bitince de Finlandiya’yı yönetenlerin en büyük önceliği, her zaman komşuları Rusya’yla uzlaşma ve anlayışa dayalı bir dış politika izlemek oldu. Bakınız yanlış anlaşılmasın “teslimiyet” demiyorum, “uzlaşma” ve “anlayışa” dayalı.
EMPERYALİST DOLDURUŞA GELMEDİ
Soğuk savaş döneminde de emperyalist ülkelerin dolduruşuna gelmedi; kendi politikasına sıkıca sarıldı. Karşılıklı güveni her zaman ilişkilerinde esas aldı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da bu politikasından sapmadı. Finlandiya istese bir noktadan sonra arkasına Batı’nın desteğini alarak Rusya’ya meydan da okuyabilirdi ama yapmadı. Rusya’yla iyi ilişkiler içinde olmanın kendi çıkarına olduğunu gördü. Finlandiya bu politikasına bugün de sımsıkı bağlıdır. Finlandiya, içinde bulunduğu bölgede barış içinde yaşamanın kendi çıkarına olduğunun bilincinde.
Son yıllarda Türkiye’de sert milliyetçilik rüzgarları estiriliyor. Osmanlı İmparatorluğu kurucularını ve padişahlarını konu alan diziler-filmler moda oldu. Televizyonlarda askerlerin kahramanlıklarını anlatan dizilerden geçilmiyor. Darma duman edilen teröristler, kılıç gücüyle fethedilen topraklar, hadleri bildirilen kötüler, krallar ve kahraman Türkler.
AMERİKA’NIN KEŞFİ Mİ? YERLİLERİN KATLİAMI MI?
Her ülke, her toplum tarihindeki bazı kahramanlık hikayelerini mitleştirir. Bu bir noktaya kadar kabul edilebilir. Ancak senin, “Adalet dağıtıyorum” diye üç kıtada at koşturman bazıları için, “İstila ve barbarlık” olarak görülebilir. Senin “Çöküş ve arkadan hançerlenme” diye nitelendirdiğin olaylar başkaları için kahramanlık hikayeleri olabilir. Birilerinin, “Amerika’nın keşfi” dediği tarihin bir dönemini başkaları, “Yerlilerin katliamı” olarak görebilir. İnanın bana bu ne bir tartışma konusudur ne de haklılık, haksızlık. Tarihi yargılamaya kalkarsanız hiçbir ülke, hiçbir ulus, hiçbir toplum ak değildir. İnsanoğlu’nun dünya üzerindeki katliamları ve haksızlıklarının tarihi on binlerce yıl öncesine gider. Daha dün ABD ve müttefikleri Irak’a, “Demokrasi getirmek!” iddiasıyla gelmediler mi.
1930’larda Japonya’nın genç subaylarının en büyük eksiklerinden biri, dürüst, gerçekçi, ihtiyatlı öz değerlendirme için gerekli donanıma ve tarihsel tecrübeye sahip olmamasıydı. Çin, Rusya, Kore ve okyanus adalarının işgal girişimleri ve ardından ABD’nin Pearl Harbour donanma üssüne yapılan baskın.
Sonuç Japonya için felaket olmuştu.
HER ŞEY OLABİLİRSİNİZ
Bugün Japonya’da sosyal statü, veraset ve aile bağlarına değil, eğitime dayalıdır. Yani iyi bir eğitim almışsanız her şey olabilir, her şeyi kazanabilir, her yerde çalışabilirsiniz. Tıpkı Türkiye Cumhuriyetini kuranların benimsedikleri bir ilkeydi bu. Köy Enstitüleri bunun için kuruldu. İşte bu ilke sayesinde Anadolu’nun bir köyünden çıkan “Çoban Süleyman” Dokuzuncu Cumhurbaşkanı, Karadeniz’in bir köyünden çıkan Ahmet Erdoğan’ın oğlu Recep Tayyip Erdoğan da On İkinci Cumhurbaşkanı olabildi. Ve ne acıdır ki bugün Türkiye, kendilerini zirveye taşıyan bu sisteme düşman olan insanlar tarafından yönetiliyor.
İnsanlar ve toplumlar açısından önemli olan önce bilgi sahibi olmak ve sonra da o bilgiyi dürüstçe değerlendirmektir. Gerçekçi yaklaşımlarıyla tanınan Bismarck, Almanya’yı birleştirme hedefine ulaşmıştı. Duygusal açıdan değişken bir hayalci olan İmparator İkinci Wilhelm’se, gereksiz yere düşman yaratmış ve Almanya’yı kaybedeceği Birinci Dünya Savaşı’na sokmuştur. Ondan daha zeki ve daha kötücül olan Hitler, baştaki başarılarını Sovyetler Birliği’ne saldırarak ve halihazırda Sovyetler Birliği ve Britanya ile savaş halindeyken, ABD’ye de savaş ilan ederek yok etmiştir. Bu coğrafya, daha dün dünyaya ve emperyalistlere akılsızca meydan okuyarak hem kendilerini hem de ülkelerini ateşe atan Saddam ve Kaddafi gibi liderlerin acı sonuna tanık oldu. Arkalarında bıraktıkları paramparça olmuş ülkeleri, açlık ve sefalet içindeki halklarının yaşadıklarını sayfalarca yazabiliriz.
ALMANYA’NIN BARIŞ TERCİHİ
Almanya, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin gerçekleştirdiği katliamlarla yüzleşmiş, özür dilemiştir. Almanya kendine yapılan haksızlıkları değil kendi yaptığı katliamları hatırlayarak tekrar aynı acıların yaşanmaması için akılcı bir yol izlemektedir. Konrad Adenauer’ın Avrupa Birliği’nin temelini atması, Willy Brandt’ın Polonya’da dizlerinin üzerine çökerek özür dilemesi ve Doğu’da kaybettikleri topraklar üzerinde bir hak iddia etmemesi önemlidir.
Bugün Kaliningrad, Rusya’nın Rusya’yla kara bağlantısı olmayan, Litvanya ile Polonya arasında Baltık Denizi kıyısında bir toprağıdır. Bugünün Kaliningrad’ı Königsberg adıyla 700 yıl Almanya toprağıydı. Tarihte Alman Doğu Prusya Eyaleti’nin başkentiydi. İstese, “Polonya Danzig şehrimi (Bugünkü Gdansk), Rusya Königsberg şehrimi işgal etti” diyemez mi? Parası var, gücü var. Ama Almanya’yı yönetenler geçmişte bu siyasetin ülkelerini nerelere sürüklediğini, neleri kaybettirdiğini iyi biliyor.
Milliyetçi damarlara seslenmek, bu damarları beslemek belki birilerinin kısa vadeli siyasal çıkarlarına hizmet edebilir. Büyük başarılar sağlıyor gibi görülebilir ama genellikle sonuç felakettir. Almanlar çok büyük acılardan sonra bunu yer yüzünde en iyi bilen uluslardan birisidir.
EMPERYALİST OYANLARA DİKKAT
Bu cumhuriyeti kuranların, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sloganıyla aslında ne demek istedikleri bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Çünkü onlar tecrübeliydi, çünkü onlar büyük acılar çekmiş ve o acılardan büyük dersler çıkarmış tarih bilincine sahip bir kuşaktı. Komşularının içişlerine müdahale edersen, hele hele emperyalistlerin oyunlarının bir parçası olursan bedelini ağır ödersin. Şu anda bizim ödediğimiz gibi. Milyonlarca Suriyeli ülkemizde ve onlarca şehit verdik. Üstelik kiminle ve ne için savaştığımızı bilmeden. Ve her gün birilerine efelenerek, tehditler ederek bir yerlere sürükleniyoruz.
Bir demokraside yurttaşlar, iktidarda olan yönetim anlayışına zıt bile olsa her türlü fikri ortaya atabilir ve tartışabilirler. Tartışmalar ve protestolar, en iyi olabilecek fikri ortaya çıkarır. İşte bu nedenle ABD Vietnam’daki yanlışından dönebildi. İşte bu nedenle Almanlar 1941’de Hitler’in Sovyetler Birliği’ni işgal etme ve ardından zaten Britanya ile savaş halindeyken ABD’ye karşı da savaş ilan etme kararını sorgulama fırsatı bulamadılar.
GERİLİMİN FİTİLİNİ ATEŞLEMEK
Lozan gibi, Montrö gibi bu ülkenin kuruluş anlaşmalarını tartışmaya açmak, bölgedeki olası gerilimlerin fitilini ateşlemek, Karadeniz’i savaş gemilerinin cirit attığı bir gerilim denizi haline getirmek bu ülkenin yararına olamaz. Türkiye zaten güneyinde, batısında ve doğusunda büyük problemlerle mücadele ederken bir de Kuzeyinde olmayan bir krizi kendi eliyle yaratamaz, yaratmamalı.
Emperyalistler önce izler, sonra gaz verir ardından da kenara çekilip yok olmanızı beklerler. Daha dün Suriye’de yaşananlar ne çabuk unutuldu. İlk kriz patlak verdiğinde isyancıların sırtlarını sıvazlayanlar, Türkiye’yi pohpohlayanlar nasıl da bir anda kenara çekilip kendi gizli projelerini devreye soktu. Daha dün bunu yaşamışken ve yaralar sarılmamışken bu kez Kuzeyde yeni bir gerilimin perdesini aralamak hangi akılla ve mantıkla izah edilebilir.
BEYİNLERE SAHİP ÇIKMAK
Bugün bu ülkenin gençleri mutsuz ve işsiz. Bu yüzden Avrupa’ya, Amerika’ya, Kanada’ya, Avustralya’ya neresi olursa olsun gidiyorlar. Daha iyi bir yaşam, daha iyi çalışma şartları umuduyla gidiyor, gitmek istiyor. Bugün Türklerin pırıl pırıl beyinleri ülkesinin dışında Birinci Dünya ülkelerinde yaşam hayali kuruyor. Daha özgür, daha medeni ve kurumların ve kuralların egemen olduğu bir ortamda yaşamak istiyor. Devamlı gerilim, devamlı çatışma kültüründen bu ülkenin vatandaşları da dünyadaki bütün halklar da bıktı artık. İşte esas verilmesi gereken savaş bugün ülkesini terk eden insanlarına sahip çıkmak olmalıdır. Bin bir güçlükle yetiştirdiğiniz kendi ülkelerinizin gençlerini başka ülkelere kaptırıp sonra da başka ülkelerin yoksullaştırılmış, yerinden yurdundan edilmiş, eğitimsiz insanlarını şehirlerinize, sokaklarınıza doldurmanız akılla, izanla açıklanamaz.
Bugün dünyadaki en büyük savaş beyinlere sahip çıkma, beyinleri koruma ve geliştirme savaşıdır. Bugün dünyadaki en büyük savaş tarım alanlarına, ormanlarına, sularına sahip çıkma savaşı. Bugün dünya üzerinde her yerinden tarih fışkıran, doğası, güzellikleri, tarihi, denizleri, dağları ve ovalarıyla her yerinden umut ve gelecek vadeden bir ülke bu kadar kötü yönetilemez. Yönetilmemeli. Bir turizm ülkesi her önüne gelene efelenemez. Bir tarım ülkesi çiftçilerini yok eden ithal politikalar uygulayamaz. Ürünlerini pazarlamak isteyen bir sanayi ülkesi herkesle kavgalı olamaz.
Yazar Hakkında
İbrahim Gündüz kimdir:
18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.
Bir yanıt yazın