27 Nisan 2022 tarihinde Ankara’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda Ordu için Karadeniz için bir kader toplantısı yapıldı. Fatsa’daki siyanürlü altın madeninin yeni ÇED raporunu görüşmek için toplanan Bakanlık İnceleme Değerlendirme Kurulu, siyanürcü altın şirketinin ÇED’ine onay vermedi. ÇED süreci durduruldu.
Fatsalılar şimdilik tepelerine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı inşa edilmesinden kurtuldular. Ama tehlike henüz geçmedi. Siyanürcü maden tamamen kapatılana kadar mücadele devam edecek.

Bugünkü yazımda Bakanlıktaki kader toplantısında yaptığım konuşmayı burada paylaşmak istiyorum. Bu yolda mücadele eden insanlarımıza ışık tutması amacıyla:
“Fatsa’da faaliyet gösteren ve adına “altın madeni” denilen bu açık hava kimya fabrikasına neden karşıyız?
Madencilik yer altındaki maden cevherlerinin çıkarılması işlemidir.
Burada yapılan ise kimyasal bir işlemdir. Köylerin ve tarım alanlarının ortasında, ormanların dibinde, su kaynaklarının üzerinde ve açık alanlarda dünyanın en zehirli kimyasalları kullanılarak gerçekleştirilen bir kimyasal işlemdir.
Adına “altın madenciliği” denilen şey aslında bir vampir gibi, yerleştiği bölgenin kanını emen bir sistem. Dağları, ormanları, meraları-yaylaları birkaç ton sarı metal uğruna dümdüz etmekte hiçbir beis görmüyorlar.
İnsan vücudunda da ortalama 0,2 miligram altın bulunuyor. Yani 1 milyon kişiyi tanklara doldurup siyanür liçine tabi tutarsanız 200 kg altın elde edebilirsiniz. Ama bunun adı elbette katliam olur. Soykırım olur. Ama doğamız da yaşayan bir ekosistemdir. Bugün on binlerce ağacı içindeki milyarlarca canlıyla birlikte yok edip, açık alanlarda tonlarca siyanürü doğanın bağrına boca ediyorlar ve su kaynaklarımızı zehirliyorlar ve bunun adına da “altın madeni” diyorlar.

Bakınız yaşanan bir “ekokırım”dır ve en az “soykırım” kadar suçtur.
Fatsa’daki ve buna benzer bütün madenlerde uygulanan işlemler floramızın ve faunamızın ekokırıma uğratılmasıdır. Üstelik küresel iklim krizinin tehdidi altında ve koronavirüs gibi salgınların sarstığı bir dünyada yaşanıyor bunlar.
Tüm dünyada bilim insanları, “Ormanlarınızı, tarım alanlarınızı, meralarınızı-yaylalarınızı, su kaynaklarını koruyun” diye bas bas bağırıyor. Açıklama üzerine açıklama yapıyor. Biz ne yapıyoruz zaten sıkıntıda olan orman varlığımızı tamamen bitirmek için canla başla çalışıyoruz.
Adına “maden” dediğiniz Fatsa’daki siyanürlü kimya merkezi de öncelikle ormanlarımızı yok ediyor. Ardından fındık bahçelerimizi yok ediyor. Ardından bu madenlerde çok büyük oranlarda su kullanıldığı bir gerçek. Şimdi birileri parayla hazırlattığı ÇED raporlarında bir şeyleri sakladığını düşünebilir ama saklamak mümkün değil.
Bahar Madencilik’in ÇED Raporunda yer alan rakamlar Fatsa’nın ve genel olarak Ordu’nun büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak kanımca ÇED raporunda kullanılan rakamlar, madende kullanılan zehirli kimyasalların miktarını tam olarak yansıtmıyor.
Genelde bu tür madenlerde ton başına 1,5 kilogram siyanür kullanılıyor. Niğde-Ulukışla’daki Gümüştaş Madeni’nin mühendislerinin kamuoyuna açıkladığı rakam bu. (https://www.hurriyet.com.tr/1-tondan-8-gram-altin-cikiyor-24394952)
Yaklaşık 10 milyon oksitli, 4 milyon da sülfürlü cevher çıkarmayı planlıyorlar. Projenin yıllık üretimi maksimum 1.661.580 ton olarak belirtilmiş. Yani yılda 544 bin 320 ton sülfürlü cevher, 1.117.260 ton oksitli cevher işlenmesi planlanıyor.
Tank liçinde saatte 63 ton cevher işlemeyi planlıyorlar. Bir tonda 1,5 kg siyanür kullanıldığına göre, yılda 816 bin kg siyanür kullanılacak. Yani Fatsa’daki bu madende yapılması planlanan ek tesislerin bir yılda kullanacağı siyanür miktarı 816 ton.
En az bir o kadar da oksitli cevherlerin liçlenmesi sırasında siyünür kullanılacak. Yani bu madende kapasite artışıyla birlikte yılda 1500 tondan fazla siyanür kullanılacak.
Bir ton dore altın elde etmek için tam bin ton siyanür kullanılıyor.
1 gram altın elde etmek için de 4 ton su zehirleniyor.
1 ton dor altın elde etmek için tam 5 milyon ton taş-toprak-kaya siyanürleniyor.

FATSA’DA “SÜLFÜRİK ASİT” TEHLİKESİ
Ormanların yok edilmesi, fındık bahçelerinin kesilmesi, su kaynaklarının zehirlenmesi, köylerin haritadan silinmesi, atmosferin zehirlenmesi bu madenlerin rutin uygulamaları. Ama tehlike bunun da ötesinde ve çok daha büyük. Bu ÇED raporu onaylanırsa 120 bin vatandaşımızın yaşadığı Fatsa’yı daha büyük bir tehlike bekliyor: ASİT MADEN DRENAJI ya da SÜLFÜRİK ASİT.
Kanadalı Pegasus Gold Şirketi’nin ABD’nin Montana Eyaletindeki Zortman-Landusky siyanürlü altın madeni, 1979 yılında açıldığında ABD’nin ilk geniş ölçekli açık ocak, siyanür yığın liçi altın madeniydi.
Şirket madene karşı çıkan bölge insanlarına ve o bölgede yaşayan Kızılderililere, “Kesinlikle sülfür cevherini kullanmayacağız” diye bir söz vermişti. Çünkü özellikle sülfürlü cevher, havayla ve suyla buluştuğunda asit maden drenajı adı verilen ölümcül bir sıvı yani “sülfürik asit” salgılıyordu.
Bütün bu sözlerine rağmen maden açıldıktan bir süre sonra aynı Fatsa’da olduğu gibi siyanür sızıntısı, ağır metaller, serpinti ve asit drenajı sorunları oluşturmaya başladı. 1992’de Amerikan devlet müfettişleri, madenin nehirleri ve çevredeki toprakları ağır metaller ve asitle kirlettiğini tespit ettiler.
Ağır tazminatlar ve temizlik maliyetleriyle karşı karşıya kalan Pegasus Gold yöneticileri, şirketin iflasını ilan ettiler. Bölge halen “No Man’s Land” yani insansız bölgedir.
Zortman Landusky felaketinden sonra Amerikan halkının tepkileri üzerine ABD’nin Montana eyaletinde siyanürlü liç yöntemiyle altın üretilmesi yasaklandı. ABD’nin Visconsin Eyaleti de siyanür liçini yasaklayan ABD eyaletlerinden biri. Arjantin’in sekiz bölgesinde de siyanür liçi yasaklanmış durumda. Yine Avrupa’da Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan siyanür liçini yasaklayan ülkeler. Avrupa Birliği Komisyonu’da siyanür liçine yönelik çok sıkı tedbirler ve ağır tazminatlar getirdi.
Türkiye’de de Danıştay 1997 yılında Anayasa’nın 17 ve 56’ıncı maddelerine aykırı bularak siyanür liçi yöntemiyle altın madenciliği yapılmasını yasaklamıştı. Bergama Köylülerinin açtığı davanın temyiz incelemesini yapan Danıştay Altıncı Dairesi, 13 Mayıs 1997 tarihli kararında Anayasa’nın “yaşam hakkı”nı düzenleyen 17’inci maddesine ve “Sağlıklı çevrede yaşam hakkı”nı düzenleyen 56’ıncı maddesine dayandı.
Ancak bu önemli karar ve ardından Danıştay’ın diğer daireleri ve ilgili mahkemelerce alınan kararlar, hukuk tanımaz siyasi iktidarlar tarafından yok sayıldı. Yargı kararları yok sayılarak, yeni idari işlemlerle ve hatta yeni yasal düzenlemelerle siyanür liçini kullanan madenler çalışmasını sürdürdü.

KKTC-LEFKE’DE ZEHİR SAÇAN BİR MERKEZ
Çoğumuz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Lefke bölgesinde bir maden felaketi yaşandığını bilmez. Kıbrıs’ın İngiliz Dönemi’nde (1878-1960) adada bir Amerikan işletmesi olarak kurulan Kıbrıs Maden Şirketi” (Cyprus Mines Corporation – CMC), 1912 yılında Lefke bölgesinde maden arama çalışmalarına başlamış ve 1913 yılından itibaren de bölgedeki maden ocaklarından elde edilen altın ve bakır ada dışına ihraç edilmiştir.
En son iki bin dönümde madencilik yapılırken, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında şirket bölgeyi terk etmiş. Şimdi Lefke maden bölgesi bir ölüm bölgesi. 46 yıldır kaderine terk edilmiş bu merkez içerisindeki zehir, her geçen gün artan şekilde bölgeye ölüm saçıyor. Tüm canlıların yaşamını tehdit eden CMC alanı, toprağı da kirletmiş durumda. Zehirli ağır metallerin ve her türden kimyasalın ortalıkta durduğu ve kimsenin yaklaşamadığı ve nasıl temizleneceği büyük soru işareti olan bir bölge. Sülfür içeren atık havuzları asit üretiyor. Yağmurlarla birlikte çevreye ve denize karışıyor. Deniz kıyısında kirlilik açıkça görülürken, denizde avlanmanın yasak olduğunu bilgilendiren levhalar deniz kıyısı boyunca yer almaktadır. Maden kapalı ama atıkları yüzlerce yıl tehdit oluşturmaya devam edecek. Şimdi bu madenin zararlarını en aza indirmek için büyük bir kaynağa ihtiyacı olan KKTC Devleti kara kara düşünüyor.
Genel olarak altın cevherleri, öğütmeyle serbestleşen oksit cevherler ve refrakter altın cevherleri olarak iki sınıfa ayrılıyor. Yüzeydeki oksitli cevher yatakları bitince devreye refrakter cevherler giriyor. Ancak refrakter cevherlerde altın üretimi için sadece siyanür yeterli olmuyor.
Bu durumda oksitleyici ön işlemlere başvurmak gerekiyor. Fatsa’daki şirket, flotasyon ve ince öğütme sistemini kullanacağını belirtiyor. Bu iki sistemde de zehirli atıklar ortaya çıkıyor. İşte bu nedenle şirket Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde bir zehir barajı inşa edeceğini söylüyor. Sonuçta sülfürlü cevherlerin içindeki altını alıp geri kalan yüzde 95’den fazlasını atık ya da pasa diyerek bir kenara atacak.
Sonuçta elde edilecek altın için çevreye atılacak milyonlarca ton pasa ve atık nedeniyle ortaya çıkacak “asit maden drenajı” denilen ölümcül sıvı ve ağır metal kirliliğinin yarattığı kayıplar çok ama çok daha büyük olacaktır.
Chernobyl’in biraz daha ağır çekim süreci yaşanacak. Yani bugün ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz derken, yarın gelecek kuşakların büyük maliyetler ödemesine neden olacağız. Bugün artık altın madenlerinin neredeyse nükleer atıklara eşdeğer kimyasal atık oluşturduğu bilim çevrelerinde kabul görmektedir.
Dünyada yıllık toplam üretimi sadece 3 bin 200 ton civarında olan altın, diğer bütün metallerin toplam üretim atığının ortalama 8 katını tek başına yaratmaktadır. Üstelik bu atık, bir cevher zenginleştirme atığı olmayıp, toksik bir kimyasal proses atığıdır.
Dünyada her yıl milyarlarca ton kimyasal atık oluşturan altın üretimi, getiri/götürü açısından bakıldığında kaçak nükleer atık depolamaktan daha ahlâk dışıdır.
Bugün bu türden madenlerin, yani siyanürlü-sülfürik asitli metal madenlerinin yarattığı çevresel felaketleri artık, “Ağır Çekim Soykırım” diye adlandıranlar da var. Ağır çekim soykırım işte nükleer reaktör atıkları kadar tehlikeli bulunan siyanürlü-sülfürik asitli altın madenlerinin yarattığı çevre felaketlerinin bugün en iyi anlatan ifade olarak kullanılmaktadır. Çünkü bu türden madenlerin çevresel felaketleri, bir zaman bombası gibi 5-10-15 yıl sonra ortaya çıkmakta ve etkileri yüzlerce yıl sürebilmektedir. Temizlik maliyetleri ise bizim gibi ülkelerin asla karşılayamayacağı milyarlarca dolara ulaşmakta.
Paris İklim Anlaşması’nı imzaladık, Yeşil Kalkınma Devrimi ilan ettik… Bunlar güzel şeyler. Ancak altına imza attığımız bu belgelerin gereğini yerine getirmemiz gerekiyor…
Tüm dünya küresel iklim krizi denilen bir belayla karşı karşıya. Bunun yanında koronavirüs gibi dünyayı sarsan salgınlar dinmek bilmiyor. Bilim insanları, “Ormanlarınızı, tarım alanlarınızı, su kaynaklarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı koruyun” diye bas bas bağırıyor. Geçtiğimiz günlerde AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Binali Yıldırım’ın dediği gibi, “Gıda, petrol ve altından çok daha değerlidir.” Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kestane balı” yememizi önerdi. Bunlar çok güzel öneriler ve düşünceler. Kestane balı yemek istiyorsak kestane ormanlarını korumak zorundayız. Petrolden ve altından çok daha değerli olan fındık bahçelerimizi, zeytin bahçelerimizi, tarım topraklarımızı korumak zorundayız.
Her yıl ülkemize 2 milyar dolardan fazla döviz kazandıran bir ürünün yetiştiği Ordu bölgesinde siyanürlü altın madenlerinin açılmasına izin vermek bindiği dalı kesmekle eşdeğerdir.
Bir yanda aileleriyle birlikte geçimini fındıktan sağlayan yüz binlerce insanımız diğer yanda bölgeye yıkım getiren ve bir avuç insanın çıkarına hizmet eden altın madenleri.
Bir yanda kestane ormanları, temiz su kaynakları diğer yanda cehennem çukurları.
Ordu’nun fındığına piyasalarda kuşkuyla bakıldığına ilişkin haberler tüccarlarımız tarafından dile getirilmektedir. Mevcut siyanürlü madenin şu haliyle verdiği zarar bu. Bir de bu madenin iki katına büyümesi ve zehir barajını inşa etmesi ve bölgede başka siyanürlü madenlerin açılması Orduluların idam fermanı olacaktır.
Sizler bu ülkenin vatandaşlarının vergileriyle görev yapan bu ülkenin kurumları olarak ülkemizi yıkıma sürükleyecek projelere onay veremezsiniz ve vermeyeceğinize inanmak istiyoruz.
Saygılarımla…”


