Yazar: İbrahim Gündüz

  • Siyanürcü madene karşı savunmamdır

    27 Nisan 2022 tarihinde Ankara’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda Ordu için Karadeniz için bir kader toplantısı yapıldı. Fatsa’daki siyanürlü altın madeninin yeni ÇED raporunu görüşmek için toplanan Bakanlık İnceleme Değerlendirme Kurulu, siyanürcü altın şirketinin ÇED’ine onay vermedi. ÇED süreci durduruldu. 

    Fatsalılar şimdilik tepelerine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı inşa edilmesinden kurtuldular. Ama tehlike henüz geçmedi. Siyanürcü maden tamamen kapatılana kadar mücadele devam edecek. 

    Bugünkü yazımda Bakanlıktaki kader toplantısında yaptığım konuşmayı burada paylaşmak istiyorum. Bu yolda mücadele eden insanlarımıza ışık tutması amacıyla:  

    “Fatsa’da faaliyet gösteren ve adına “altın madeni” denilen bu açık hava kimya fabrikasına neden karşıyız? 

    Madencilik yer altındaki maden cevherlerinin çıkarılması işlemidir. 

    Burada yapılan ise kimyasal bir işlemdir. Köylerin ve tarım alanlarının ortasında, ormanların dibinde, su kaynaklarının üzerinde ve açık alanlarda dünyanın en zehirli kimyasalları kullanılarak gerçekleştirilen bir kimyasal işlemdir. 

    Adına “altın madenciliği” denilen şey aslında bir vampir gibi, yerleştiği bölgenin kanını emen bir sistem. Dağları, ormanları, meraları-yaylaları birkaç ton sarı metal uğruna dümdüz etmekte hiçbir beis görmüyorlar.

    İnsan vücudunda da ortalama 0,2 miligram altın bulunuyor. Yani 1 milyon kişiyi tanklara doldurup siyanür liçine tabi tutarsanız 200 kg altın elde edebilirsiniz. Ama bunun adı elbette katliam olur. Soykırım olur. Ama doğamız da yaşayan bir ekosistemdir. Bugün on binlerce ağacı içindeki milyarlarca canlıyla birlikte yok edip, açık alanlarda tonlarca siyanürü doğanın bağrına boca ediyorlar ve su kaynaklarımızı zehirliyorlar ve bunun adına da “altın madeni” diyorlar. 

    Bakınız yaşanan bir “ekokırım”dır ve en az “soykırım” kadar suçtur. 

    Fatsa’daki ve buna benzer bütün madenlerde uygulanan işlemler floramızın ve faunamızın ekokırıma uğratılmasıdır. Üstelik küresel iklim krizinin tehdidi altında ve koronavirüs gibi salgınların sarstığı bir dünyada yaşanıyor bunlar.
     
    Tüm dünyada bilim insanları, “Ormanlarınızı, tarım alanlarınızı, meralarınızı-yaylalarınızı, su kaynaklarını koruyun” diye bas bas bağırıyor. Açıklama üzerine açıklama yapıyor. Biz ne yapıyoruz zaten sıkıntıda olan orman varlığımızı tamamen bitirmek için canla başla çalışıyoruz. 

    Adına “maden” dediğiniz Fatsa’daki siyanürlü kimya merkezi de öncelikle ormanlarımızı yok ediyor. Ardından fındık bahçelerimizi yok ediyor. Ardından bu madenlerde çok büyük oranlarda su kullanıldığı bir gerçek. Şimdi birileri parayla hazırlattığı ÇED raporlarında bir şeyleri sakladığını düşünebilir ama saklamak mümkün değil.

    Bahar Madencilik’in ÇED Raporunda yer alan rakamlar Fatsa’nın ve genel olarak Ordu’nun büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak kanımca ÇED raporunda kullanılan rakamlar, madende kullanılan zehirli kimyasalların miktarını tam olarak yansıtmıyor. 

    Genelde bu tür madenlerde ton başına 1,5 kilogram siyanür kullanılıyor. Niğde-Ulukışla’daki Gümüştaş Madeni’nin mühendislerinin kamuoyuna açıkladığı rakam bu. (https://www.hurriyet.com.tr/1-tondan-8-gram-altin-cikiyor-24394952)

    Yaklaşık 10 milyon oksitli, 4 milyon da sülfürlü cevher çıkarmayı planlıyorlar. Projenin yıllık üretimi maksimum 1.661.580 ton olarak belirtilmiş. Yani yılda 544 bin 320 ton sülfürlü cevher, 1.117.260 ton oksitli cevher işlenmesi planlanıyor. 

    Tank liçinde saatte 63 ton cevher işlemeyi planlıyorlar. Bir tonda 1,5 kg siyanür kullanıldığına göre, yılda 816 bin kg siyanür kullanılacak. Yani Fatsa’daki bu madende yapılması planlanan ek tesislerin bir yılda kullanacağı siyanür miktarı 816 ton. 

    En az bir o kadar da oksitli cevherlerin liçlenmesi sırasında siyünür kullanılacak. Yani bu madende kapasite artışıyla birlikte yılda 1500 tondan fazla siyanür kullanılacak. 

    Bir ton dore altın elde etmek için tam bin ton siyanür kullanılıyor. 

    1 gram altın elde etmek için de 4 ton su zehirleniyor. 

    1 ton dor altın elde etmek için tam 5 milyon ton taş-toprak-kaya siyanürleniyor. 

    FATSA’DA “SÜLFÜRİK ASİT” TEHLİKESİ

    Ormanların yok edilmesi, fındık bahçelerinin kesilmesi, su kaynaklarının zehirlenmesi, köylerin haritadan silinmesi, atmosferin zehirlenmesi bu madenlerin rutin uygulamaları. Ama tehlike bunun da ötesinde ve çok daha büyük. Bu ÇED raporu onaylanırsa 120 bin vatandaşımızın yaşadığı Fatsa’yı daha büyük bir tehlike bekliyor: ASİT MADEN DRENAJI ya da SÜLFÜRİK ASİT.  

    Kanadalı Pegasus Gold Şirketi’nin ABD’nin Montana Eyaletindeki Zortman-Landusky siyanürlü altın madeni, 1979 yılında açıldığında ABD’nin ilk geniş ölçekli açık ocak, siyanür yığın liçi altın madeniydi. 

    Şirket madene karşı çıkan bölge insanlarına ve o bölgede yaşayan Kızılderililere, “Kesinlikle sülfür cevherini kullanmayacağız” diye bir söz vermişti. Çünkü özellikle sülfürlü cevher, havayla ve suyla buluştuğunda asit maden drenajı adı verilen ölümcül bir sıvı yani “sülfürik asit” salgılıyordu.

    Bütün bu sözlerine rağmen maden açıldıktan bir süre sonra aynı Fatsa’da olduğu gibi siyanür sızıntısı, ağır metaller, serpinti ve asit drenajı sorunları oluşturmaya başladı. 1992’de Amerikan devlet müfettişleri, madenin nehirleri ve çevredeki toprakları ağır metaller ve asitle kirlettiğini tespit ettiler.
     
    Ağır tazminatlar ve temizlik maliyetleriyle karşı karşıya kalan Pegasus Gold yöneticileri, şirketin iflasını ilan ettiler. Bölge halen “No Man’s Land” yani insansız bölgedir.  

    Zortman Landusky felaketinden sonra Amerikan halkının tepkileri üzerine ABD’nin Montana eyaletinde siyanürlü liç yöntemiyle altın üretilmesi yasaklandı. ABD’nin Visconsin Eyaleti de siyanür liçini yasaklayan ABD eyaletlerinden biri. Arjantin’in sekiz bölgesinde de siyanür liçi yasaklanmış durumda. Yine Avrupa’da Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan siyanür liçini yasaklayan ülkeler. Avrupa Birliği Komisyonu’da siyanür liçine yönelik çok sıkı tedbirler ve ağır tazminatlar getirdi. 

    Türkiye’de de Danıştay 1997 yılında Anayasa’nın 17 ve 56’ıncı maddelerine aykırı bularak siyanür liçi yöntemiyle altın madenciliği yapılmasını yasaklamıştı. Bergama Köylülerinin açtığı davanın temyiz incelemesini yapan Danıştay Altıncı Dairesi, 13 Mayıs 1997 tarihli kararında Anayasa’nın “yaşam hakkı”nı düzenleyen 17’inci maddesine ve “Sağlıklı çevrede yaşam hakkı”nı düzenleyen 56’ıncı maddesine dayandı. 

    Ancak bu önemli karar ve ardından Danıştay’ın diğer daireleri ve ilgili mahkemelerce alınan kararlar, hukuk tanımaz siyasi iktidarlar tarafından yok sayıldı. Yargı kararları yok sayılarak, yeni idari işlemlerle ve hatta yeni yasal düzenlemelerle siyanür liçini kullanan madenler çalışmasını sürdürdü.

    KKTC-LEFKE’DE ZEHİR SAÇAN BİR MERKEZ

    Çoğumuz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Lefke bölgesinde bir maden felaketi yaşandığını bilmez. Kıbrıs’ın İngiliz Dönemi’nde (1878-1960) adada bir Amerikan işletmesi olarak kurulan Kıbrıs Maden Şirketi” (Cyprus Mines Corporation – CMC), 1912 yılında Lefke bölgesinde maden arama çalışmalarına başlamış ve 1913 yılından itibaren de bölgedeki maden ocaklarından elde edilen altın ve bakır ada dışına ihraç edilmiştir. 

    En son iki bin dönümde madencilik yapılırken, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında şirket bölgeyi terk etmiş. Şimdi Lefke maden bölgesi bir ölüm bölgesi. 46 yıldır kaderine terk edilmiş bu merkez içerisindeki zehir, her geçen gün artan şekilde bölgeye ölüm saçıyor. Tüm canlıların yaşamını tehdit eden CMC alanı, toprağı da kirletmiş durumda. Zehirli ağır metallerin ve her türden kimyasalın ortalıkta durduğu ve kimsenin yaklaşamadığı ve nasıl temizleneceği büyük soru işareti olan bir bölge. Sülfür içeren atık havuzları asit üretiyor. Yağmurlarla birlikte çevreye ve denize karışıyor. Deniz kıyısında kirlilik açıkça görülürken, denizde avlanmanın yasak olduğunu bilgilendiren levhalar deniz kıyısı boyunca yer almaktadır. Maden kapalı ama atıkları yüzlerce yıl tehdit oluşturmaya devam edecek. Şimdi bu madenin zararlarını en aza indirmek için büyük bir kaynağa ihtiyacı olan KKTC Devleti kara kara düşünüyor.

    Genel olarak altın cevherleri, öğütmeyle serbestleşen oksit cevherler ve refrakter altın cevherleri olarak iki sınıfa ayrılıyor. Yüzeydeki oksitli cevher yatakları bitince devreye refrakter cevherler giriyor. Ancak refrakter cevherlerde altın üretimi için sadece siyanür yeterli olmuyor. 

    Bu durumda oksitleyici ön işlemlere başvurmak gerekiyor. Fatsa’daki şirket, flotasyon ve ince öğütme sistemini kullanacağını belirtiyor. Bu iki sistemde de zehirli atıklar ortaya çıkıyor. İşte bu nedenle şirket Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde bir zehir barajı inşa edeceğini söylüyor. Sonuçta sülfürlü cevherlerin içindeki altını alıp geri kalan yüzde 95’den fazlasını atık ya da pasa diyerek bir kenara atacak. 

    Sonuçta elde edilecek altın için çevreye atılacak milyonlarca ton pasa ve atık nedeniyle ortaya çıkacak “asit maden drenajı” denilen ölümcül sıvı ve ağır metal kirliliğinin yarattığı kayıplar çok ama çok daha büyük olacaktır. 

    Chernobyl’in biraz daha ağır çekim süreci yaşanacak. Yani bugün ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz derken, yarın gelecek kuşakların büyük maliyetler ödemesine neden olacağız. Bugün artık altın madenlerinin neredeyse nükleer atıklara eşdeğer kimyasal atık oluşturduğu bilim çevrelerinde kabul görmektedir.

    Dünyada yıllık toplam üretimi sadece 3 bin 200 ton civarında olan altın, diğer bütün metallerin toplam üretim atığının ortalama 8 katını tek başına yaratmaktadır. Üstelik bu atık, bir cevher zenginleştirme atığı olmayıp, toksik bir kimyasal proses atığıdır. 
    Dünyada her yıl milyarlarca ton kimyasal atık oluşturan altın üretimi, getiri/götürü açısından bakıldığında kaçak nükleer atık depolamaktan daha ahlâk dışıdır.

    Bugün bu türden madenlerin, yani siyanürlü-sülfürik asitli metal madenlerinin yarattığı çevresel felaketleri artık, “Ağır Çekim Soykırım” diye adlandıranlar da var. Ağır çekim soykırım işte nükleer reaktör atıkları kadar tehlikeli bulunan siyanürlü-sülfürik asitli altın madenlerinin yarattığı çevre felaketlerinin bugün en iyi anlatan ifade olarak kullanılmaktadır. Çünkü bu türden madenlerin çevresel felaketleri, bir zaman bombası gibi 5-10-15 yıl sonra ortaya çıkmakta ve etkileri yüzlerce yıl sürebilmektedir. Temizlik maliyetleri ise bizim gibi ülkelerin asla karşılayamayacağı milyarlarca dolara ulaşmakta.

    Paris İklim Anlaşması’nı imzaladık, Yeşil Kalkınma Devrimi ilan ettik… Bunlar güzel şeyler. Ancak altına imza attığımız bu belgelerin gereğini yerine getirmemiz gerekiyor…

    Tüm dünya küresel iklim krizi denilen bir belayla karşı karşıya. Bunun yanında koronavirüs gibi dünyayı sarsan salgınlar dinmek bilmiyor. Bilim insanları, “Ormanlarınızı, tarım alanlarınızı, su kaynaklarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı koruyun” diye bas bas bağırıyor. Geçtiğimiz günlerde AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Binali Yıldırım’ın dediği gibi, “Gıda, petrol ve altından çok daha değerlidir.” Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kestane balı” yememizi önerdi. Bunlar çok güzel öneriler ve düşünceler. Kestane balı yemek istiyorsak kestane ormanlarını korumak zorundayız. Petrolden ve altından çok daha değerli olan fındık bahçelerimizi, zeytin bahçelerimizi, tarım topraklarımızı korumak zorundayız. 

    Her yıl ülkemize 2 milyar dolardan fazla döviz kazandıran bir ürünün yetiştiği Ordu bölgesinde siyanürlü altın madenlerinin açılmasına izin vermek bindiği dalı kesmekle eşdeğerdir. 

    Bir yanda aileleriyle birlikte geçimini fındıktan sağlayan yüz binlerce insanımız diğer yanda bölgeye yıkım getiren ve bir avuç insanın çıkarına hizmet eden altın madenleri. 

    Bir yanda kestane ormanları, temiz su kaynakları diğer yanda cehennem çukurları. 

    Ordu’nun fındığına piyasalarda kuşkuyla bakıldığına ilişkin haberler tüccarlarımız tarafından dile getirilmektedir. Mevcut siyanürlü madenin şu haliyle verdiği zarar bu. Bir de bu madenin iki katına büyümesi ve zehir barajını inşa etmesi ve bölgede başka siyanürlü madenlerin açılması Orduluların idam fermanı olacaktır. 

    Sizler bu ülkenin vatandaşlarının vergileriyle görev yapan bu ülkenin kurumları olarak ülkemizi yıkıma sürükleyecek projelere onay veremezsiniz ve vermeyeceğinize inanmak istiyoruz. 

    Saygılarımla…”

  • 27 Nisan

    ** Yaşamla ölüm arasında bir tercihin yapılacağı Karadeniz’in kader tarihi…

    Resmi rakamlara göre 120 bin insanın yaşadığı bir şehir.

    “Yeşil Ordu”nun en gelişmiş şehirlerinden birisi.

    Fındık üretimi, kestane balı, hayvancılık ve balıkçılığın yanı sıra organize sanayi sitesi de ekonomiye önemli kazançlar sağlıyor.

    Her yıl devletin kasasına giren 2 milyar dolarlık döviz girdisinin 700 milyon dolarını tek başına karşılıyor. Eşsiz vadileri ve özel toprakları sayesinde Türkiye’nin en kaliteli ve leziz fındıkları orada yetişiyor.

    Turizm ve organik tarımcılık potansiyeli çok yüksek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “şifa” niyetine önerdiği kestane balının ana üretim merkezi. “Kabakdağı” gibi organik tarım yapılan ve tüm Türkiye’de tanınan özel tarımsal bölgelere sahip.

    Meraları ve yaylaları hayvancılık için eşsiz bir cennet. Bir kilogram kırmızı etin 150 TL’ye dayandığı günümüzde çözüm Arjantin ve Brezilya’nın yaylalarında değil Karadeniz’in yaylalarında.

    Ekonomiye katkıları saymakla bitmez…

    İşte böyle bir coğrafyanın tam ortasına geldiler ve adına “altın madeni” denilen bir hançeri sapladılar.

    2013 yılında ilk kazmayı vurduklarında millet ne olduğunu anlayamadı. Çünkü halkı aydınlatması gereken devlet kurumları suskun, medyası ise esir alınmıştı. İktidar FETÖ’nün yol göstericiliğinde uluslararası kartellerin önünü açarken, vahşi madencilikte köşe başlarını tutan sermaye guruplarıysa gazete ve televizyonları kontrol ediyordu. Bu nedenle yağma ve talan projeleri halka “müjde” diye sunuldu yıllarca.

    Ama şimdi herkes ne olduğunu ve neyle karşı karşıya olduklarını çok net görüyor. Hani derler ya bir müsibet bin nasihattan iyidir diye. İşte Fatsa’da yaşanan tam da bu.

    Aradan 10 yıl geçti. Ordu-Fatsa’daki siyanürlü altın madeni bölgeye zehir saçıyor. ÇED süresi doldu. Kapatıp, pılını-pırtısını toplayıp bölgeyi terk etmesi bekleniyor. Ama gitmiyor.

    Diğerleri gibi 3-5 yıllığına geldiklerini söylediler ama girdikleri bölgeyi bitirmeden, tüketmeden gitmezler. Bahar Madencilik de farklı değildi elbette. Şimdi yeni ÇED başvurusunda bulundu. Madeni iki katına çıkarmak istiyor. Fatsa’ya 5 dakika mesafedeki bir siyanürlü maden burası. Şimdi de Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı inşa etmeyi planlıyorlar. O da yetmeyecek. İkincisini, üçüncüsünü talep edecekler.

    patlatılan dinamitler ve kazılar nedeniyle çevresindeki köylerde heyelanlar başladı. Evler oturulamaz hale geldi. AFAD, “Evlerinizi boşaltın” diyerek köylülere yazı gönderiyor. Peki nereye gidecekler? Bunu söyleyen yok. Bu insanların yaşam alanı orası. Ha Rusya gibi tepelerinden bomba atarak milleti evinden barkından kaçırmışsın, ha ‘madencilik yapıyorum’ diye milletin köylerini dinamitlemişsin; ortalığa siyanür saçmışsın. Ne farkın var!?

    Türkiye’yi “madencilik ülkesi” yapacaklarmış.

    Ordu’nun yüzde 74’ünü maden bölgesi ilan ettiler. Düşünebiliyor musunuz? Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü param parça edilecek. Ve buna evet diyen bir iktidar var bu ülkede. Yüzde 80’i tarım alanı ve ormanlardan oluşan bir coğrafyada siz yüzde 74’ünde yani dörtte üçünde “madencilik” izni veriyorsunuz.

    Madencilik denince de öyle bildiğiniz madenlere benzemiyor bunlar. Yerin altında dehlizler, tüneller falan değil. Onun da ekosisteme zararları var ama altın madenciliği dedikleri şey tam bir ekokırım. Yıkımın zirvesi. Coğrafya tümüyle ters yüz ediliyor. ‘Şunu çıkarıp, onu alıp, tekrar eski haline getireceğiz’ değil bu iş. Onlar masal. Yapılan bütün madencilik coğrafyayı yıkmaktan ibaret. Ormanların kesilmesi, tarım alanlarının yok edilmesi, dağların parçalanması, su kaynaklarının zehirlenmesi ve bölgenin yaşanılamaz hale getirilmesi…

    Üstelik Ordu Üniversitesi Fatsa Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Profesör Dr. Mehmet Aydın’ın başkanlık ettiği bir akademik çalışma grubu, siyanür madenciliğinin kaçınılmaz bir sonucu olan “ağır metal zehirlenmelerini” bilimsel bir çalışmayla da kanıtladı. Yer kabuğunda ortalama 20 milyonda bir düzeyinde olması gereken kurşun değerleri, madenin çevresinde yaklaşık 5 ile 7 kat arasında daha fazla çıktı. Yer kabuğunda ortalama 13 milyonda bir olan Arsenik değerlerinin ise, madenin yakın çevrelerinde 6-7 kat daha fazla olduğu tespit edildi. Siyanürlü altın madeninin yakın çevrelerinde bulunan sulardaki alüminyum değerleri, madenden daha uzak yerlere oranla 30 kat daha fazla. Kadmiyum değerlerinin 100 kat, bakır değerinin 80 kat, demir ve kurşun değerlerinin 100 kat daha fazla olduğu tespit edildi.

    Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir.

    Şimdi Fatsa’da, Ordu’da ve Karadeniz’de bu ekokırımın son perdesi oynanacak. 27 Nisan 2022 tarihinde saat 10.00’da Ankara’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda sahne alacak.

    Bakanlıkta yapılacak İDK (İnceleme Denetleme Kurulu) toplantısında Bahar Madencilik’in bölgeye yıkım getiren, kestane ormanlarını kesen, suları zehirleyen siyanürlü altın madenine tamam mı devam mı kararı verilecek.

    27 Nisan’da Ordulular, Fatsalılar ve bu ülkedeki tüm yaşam savunucuları Ankara’da, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın önünden ‘güçlü bir sesle’ Yeşil Ordu’nun korunmasını talep edecek.

  • ‘Peki kime oy vereceğiz’

    Türkiye seçim sathı mahalline girdi.

    Bir millet, demokrasilerin o muhteşem hesap gününü bekliyor.

    Ülke yangın yerine dönmüş. Çarşıda-pazarda, yolda-otobüste-uçakta, evlerde-iş yerlerinde milletin konuştuğu tek konu var: Hayat pahalılığı.

    Faturalar katlanarak artıyor. Pansuman müdahaleleri hiçbir şeye çare olmuyor.

    “KDV’yi indirdim… Bilmem ne payını almayacağım” gibi açıklamalar hiçbir şeyi değiştirmiyor.

    İnsanlar araçlarına binemez, çarşıya-pazara çıkamaz hale geldi. Evlerde elektrik kullanmaktan korkan, doğalgazın vanasına dokunamayan bir millet olduk.

    Nereye giderseniz gidin, herkesin dilinde faturalar, hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk yakınmaları…

    Bu yürekleri yakan, sinirleri geren tablo karşısında ülke gerçeklerinden kopmuş, hala çifte maaşlar alabilen, saraylarda yaşayabilen, giderayak ihale kotarmaya çalışan bir iktidar gerçeği var karşımızda…

    Aslında hepimizin bildiği ve bizzat yaşadığı şeyler bunlar ama söylemek istediğim başka…

    Bir haftalığına Ordu’daydım. Karadeniz malum AKP’nin oy potansiyelinin yüksek olduğu bir bölgemiz.

    Yukarıda yazılanların hepsi her ilde, her ilçede ve memleketin bütün köylerinde aynen yaşanıyor…

    Yakınmalar aynı, tepkiler aynı… Sitemler, küfürler havada uçuşuyor… İnsanlar inanın bana çok dolmuş durumda… Patlamaya hazır bir yanardağ gibi…

    Kendisine bu sıkıntıları yaşatan mevcut iktidara karşı doğal olarak tepkiler zirvede. Konuşmalarda ister istemez konu seçimlere ve hangi partiye oy vereceksiniz noktasına geliyor…

    İşte burası en can alıcı nokta…

    Ne beklersiniz böylesine yakınan ve tepkili insanlardan?

    Muhalefete oy vereceğini söylemesini beklersiniz değil mi?

    Yanıt karşı bir soruyla geliyor: Peki kime vereceğiz?

    Benim son aylarda en sık duyduğum yanıt bu: Peki kime vereceğiz?

    Elbette her partinin bir kemik oyu var. AKP, CHP, İyi Parti, HDP, MHP, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Deva Partisi veya Demokrat Parti fark etmiyor.

    Burada konuştuğumuz artık AKP’den ya da MHP’den ümidini kesmiş kararsız seçmenler. Şunu söylüyorlar: Tamam mevcut iktidar bizi yaktı, ülkeyi büyük sıkıntıya soktu; hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk canımıza tak etti. Tamam da kime oy vereceğiz?

    Bakınız bütün samimiyetimle, objektif olmaya çalışarak izlenimlerimi paylaşıyorum.

    Hala bu ortamda bile yarın sandığa gidecek seçmen, “Peki kime oy vereceğiz?” diye soruyorsa burada ciddi bir sorun var demektir.

    Muhalefet açısından hala kitleleri ikna etmede ciddi bir sorun var.

    “Erdoğan gidecek, biz her şeyi çözeceğiz…” demek kitleleri ikna etmiyor.

    İnsanlar sorunlarının çözümü için akılcı projelerle ortaya çıkılmasını bekliyor.

    Bir an önce kitlelerin bu sorusuna yanıt verecek adımlar atılmalıdır…

  • Çine’den yükselen çığlık

    5 Nisan salı günü Evrensel gazetesinde gazeteci Özer Akdemir’in dikkat çeken bir haberi vardı. https://www.evrensel.net/haber/458683/madenci-sirket-topcamda-uyari-dahi-vermeden-dinamit-patlatti

    Aydın Çine’ye bağlı Topçam Köyü’nde kuvars madenciliği yapan Eysim şirketi, Ali-Cennet Coşkun ailesinin evine 50 metre uzaklıkta dinamit patlatmış, aileye haber dahi verilmeden ve uyarı sireni çalmadan yapılan patlatma sonrası ortalık toz duman olurken, hayvanların olduğu ağılın üzerine taşlar yağmıştı.

    Patlatma sonrası çıkan tozu kamera ile görüntüleyen Ali Coşkun’a bölgede bulunan jandarma, “görüntü alma” diyerek engel olmaya çalışmıştı.

    “Altın Ölüm” ve “ Altın Girdap” kitaplarımızda da ısrarla anlatmaya çalıştığımız acı veren bu Türkiye tablosu, Özer Akdemir’in haberinde ve haberle birlikte yayınlanan videoda çok çarpıcı bir şekilde anlatılmıştı.

    Bugün ülkemizde Ege’den Karadeniz’e, Akdeniz’den Doğu Anadolu’ya hemen hemen bütün bölgelerimizde yüzlerce köyümüz benzer bir tehditle karşı karşıya.

    Bir yanda köylerini, bağlarını-bahçelerini, su kaynaklarını, dağlarını ve ormanlarını korumaya çalışan köylülerimiz, diğer yanda ellerinde “ruhsat” adını verdikleri yıkım ve “ekokırım” belgesi olan “vahşi madenciler”… Diğer yanda vatan topraklarını ve her birisi üretim merkezleri olan köyleri koruması gerekirken, tam tersine o köyleri haritadan silen vahşi madencilerin korumalığını yapan jandarma ve polisimiz…

    Patates 1 kg 8-10 TL, karnabahar tanesi 25 TL, domates 1 kg 17 TL, soğan 1 kg 6-8 TL…

    Liste uzayıp gidiyor.

    Hiç bir plan, program, strateji yok…

    Ekonominin temel ilkelerini hiçe sayarak ona buna meydan okumalar. Alınan yanlış kararlar ve ortaya çıkan ağır faturalar…

    Bu ülkenin birikimleri, hazinesi bir yere kadar zararları karşıladı. Ama artık duvara dayanıldı.

    Bütün ulaşımı, insanlar ve lojistik dahil dört teker üzerine yükle, sonra benzini mazotu beşe katla sonra zam üstüne zam yap. Ardından da “fiyatları yükseltiyorlar” diyerek onu bunu suçla.

    20 yıldır iktidardasınız. Neden en azından malların ulaşımını demiryollarına aktarmadınız?

    Önceliğimiz hızlı trenler mi? İhtiyaçların ve malların en ekonomik ve hızlı ulaştırılması mı?

    Bir yandan madencilik yapıyoruz diye ülkenin bütün köylerini uçurumun kıyısına it, diğer yandan ürünleri pazara ulaştırmak için hiç bir planlama yapma.

    Üstelik her şeye rağmen şehirlerin yakınında olan ve o şehirleri ayakta tutan ve besleyen tarım alanlarını ranta kurban et ve sonra ortaya çıkan tablodan şikayet et…

    Türkiye hiç olmadığı kadar tehlikeli sulara doğru ilerliyor.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Elmadağ

    Altı milyon vatandaşımızın yaşadığı bir şehir: Başkent Ankara.

    Devletin merkezi burada. TBMM, Cumhurbaşkanı, hükümet, bakanlıklar; ülkenin kilit kurumları ve diplomatik temsilcilikler hepsi burada. Türkiye’nin kalbi olmasının yanında, Türkiye’yi ziyaret eden devlet başkanlarının, başbakanların ve bakanların da ilk durağıdır Ankara.

    Ankara’nın bir çok noktasında “Elmadağ Kayak Merkezi” diye bir tabela vardır. Bir başkente yarım saat mesafede bir kayak merkezinin olması inanılmaz bir şanstır aslında.

    Elmadağ özellikle başkentin Ulus semtinden, şimdi Millet Bahçesi olan eski Hipodrom alanından çok güzel görülür. Özellikle kar yağdığında şehrin omuzlarına oturmuş, bembeyaz şık bir şal gibidir.

    Elmadağ aslında Ankara’nın cenneti gibidir. Ankara’nın hemen dibinde şehrin nefes alma noktasıdır. Yani olması gereken odur anlamında söylüyorum, yoksa öyle olmadığını ben de biliyorum.

    Yaklaşık 5 yıl önce gitmiştim ve bir daha da gitmeyeceğime dair söz vermiştim kendi kendime.

    Neden mi?

    Çünkü gördüğümüz manzara çok rahatsız ediciydi…

    Ne beklersiniz?

    Hafta boyunca hem fiziken hem de ruhen yorulmuş ve dinlenmek istiyorsunuz. Ailenizle birlikte atlıyorsunuz aracınıza Elmadağ’ın yolunu tutuyorsunuz. Çevre yolunu geçtikten hemen sonra ilk karşınıza çıkan tel örgülerle çevrilmiş otoparklar. El konulmuş, hacizle satılmayı bekleyen araçların tutulduğu bir hapishane gibi. Biraz ilerlediğinizde yolun hemen kenarında çengellere asılmış, üzerlerinden kan damlayan henüz yeni kesilmiş hayvanlar. Bir iki de değil, sağlı sollu kasaplar. Ama her ne hikmetse kasaplar icraatlarını ve hünerlerini açık havada insanların gözü önünde sergiliyor. Kimisi hayvanları parçalıyor, kimisi derisini yüzüyor, kimisi küçük parçalara ayırıyor…

    Gözlerinizi kapatıp, dikkatinizi yola verip moralinizi bozmamaya çalışıyorsunuz ama mümkün değil. Biraz daha ilerlediğinizde yıkık-dökük, gecekonduvari evler karşılıyor sizi. Ortadaki dar asfalt yolun dışında ne kaldırım var ne de doğru dürüst araç otoparkı. Herkes kafasına göre araçlarını park etmiş. Her yer toz ve çamur. Yol boyunca bekleşen sahipsiz hayvanlar; köpekler ve kediler…

    Turizm, tatil, hafta sonu… İnsanın fiziken ve ruhen huzur bulduğu anlar… Güzel bir müzik, onu tamamlayan bir manzara. Düzenli sokaklar, mis gibi kafeler ya da lokantalar. Tertemiz bir bardakta içilecek bir bardak çay. Bunlar tatilinizi tamamlayan ve size huzur veren detaylar…

    Peki nedir bu sahipsizlik… Herkes kendi sarayını yaratıyor… Kimisi lüks sitelerin arkasına, kimisi lüks sarayların kimisi de lüks rezidansların arkasına saklanıyor… Parası olanlar pahalı tatil beldelerine gidiyor… Peki ya dar ve orta gelirli milyonlarca vatandaş? Onlar da şehrin içinde ya da kenarında nefes almaya çalışıyor.

    Ankara’da açılamayan bir park için 800 milyon dolar harcandı. Üzerine kurulduğu AOÇ olduğu gibi bırakılsaydı, sadece yürüyüş yolları yapılmış olsaydı bugün Ankara’nın en güzel, en yeşil ve en verimli alanı olurdu. AOÇ’nin sebze ve meyve bahçelerinden insanlar ucuz ürünlere ulaşabilirdi. Bugün gelişmiş ülkelerde uygulanan şehir içinde sebze-meyve bahçeleri kopsepti, 100 yıl önce ulu önder Atatürk tarafından düşünüldü… Sadece Atatürk’ün mirasına, AOÇ’ye sahip çıkılabilseydi bugün çok farklı bir başkenti konuşuyor olabilirdik.

    Tekrar Elmadağ’a dönelim. Kayak Merkezine doğru yolumuza devam edelim. Tamam yoksul ve sahipsiz köy evlerini de geçtiniz ve doğayla buluşmak için dişinizi sıktınız. Kayak merkezi olduğu söylenen ve otellerin olduğu bölgeye yaklaştığınızda bu kez her köşe başında bir cız-bız ailesi sizi karşılıyor. Herkes uygun bulduğu bir yere aracını park etmiş, mangalını hazırlamış ve yanında getirdiği ya da az önce önünden geçtiğimiz açık hava mezbahalarından aldığı etleri pişirmeye çalışıyor. Çevrelerinde onlarca köpek, kendilerine düşecek bir parça kemik için bekliyor. Herkes eline geçen çöpü gelişi güzel sağa sola atıyor.

    Devam ediyoruz. Birazdan kayak merkezi olduğu söylenen bölgeye vardığınızda ise kaos içinde bir kalabalıkla karşılaşıyorsunuz. Herkes kendi çözümünü kendi bulmuş. İsteyen istediği yere çökmüş. Ellerinde kartonlar, ellerinde maşalar mangalları harlıyorlar.

    Asfalt yol birden bitiyor ve delik deşik, çamur içinde bir yol çıkıyor karşınıza. Yavaş yavaş sağa sola atılmış çöplerin arasından yine de ilerliyorsunuz. Sağınızda solunuzda gecekondu tarzı derme çatma yapılar. Üzerlerinde “lokanta”, “kafe” yazıyor ama ne pişiyor ya da ne demleniyor bilemiyoruz.

    Hiçbir standart yok. Yani normalde güzel bir gün geçirmek, stres atmak için çıktığınız bu yol sizi sinirden delirtip evinize geri gönderiyor.

    Bu anlattıklarım 5 yıl önceki manzaralardı…

    Elmadağ’ın İlker’den görünüşü 

    Geçtiğimiz günlerde oğlum Barış, birkaç gündür yağan karın da etkisiyle, “Baba Elmadağ’a gidelim” diye tutturdu. Elmadağ, evimizin karşısında. İlker’in Elmadağ’a bakan tarafında oturuyoruz. Karşıdan çok etkileyici, çok şiirsel. Ama oraya gittiğim zaman öyle olmadığını biliyorum. Biliyorum ama belki 5-6 yılda bir şeyler değişmiştir diye Barış’ı da kırmamak için yine de çıktık yola. Otobanı geçtikten sonra yokuşu tırmanmaya başlayınca yine sağlı sollu derme-çatma mezbahalar ve kasaplar karşıladı bizi. Bu sefer bir de bok içindeki zavallı koyunları tuttukları küçük ağıllar yapmışlar. Hayvanlar kesilmeyi bekliyor.

    Siz ruhunuzu dinlendirmek, nefes almak için şehrin dışına kendinizi atıyorsunuz ve kesilmeyi bekleyen ve gözünüzün önünde parçalanan hayvanlarla karşı karşıyasınız. Neden? Elmadağ’da cızbız yapmak isteyen vatandaşlara taze et temin etmek için. Peki bu hizmet daha medeni bir şekilde verilemez mi? Belediye bunu düzenleyemez mi?

    Biraz yukarı tırmandığınızda Yakupabdal köyüne ulaşıyorsunuz. Yine hiçbir düzen yok. Yıkık dökük evler ve binalar. Kimisi tamirhane açmış, kimisi bir atölye, bakkal, çakkal…

    Tırmandıkça yol boyunca çok fazla başıboş köpekler yine sizi karşılıyor. Biraz ileride hala faaliyette olan taş ocakları. Ve zirveye ulaştığınızda yine yollar delik deşik. Çukurla dolu yollar, her tarafta çöp, gecekonduvari yapılar. Yine ne standart var ne kalite.

    Kayak merkezinin olduğu yöne doğru ilerlediğinizde çamur ve kaos artıyor. Otoparkta en az 10 genç birden aracımıza hücum ediyor, “Abi kayak verelim… Abi kayak 40 TL…” Aradan biraz zaman geçiyor, aynı kişi, “Abi iki kayağı 30 TL’ye verelim” diyor. Teşekkür ediyoruz, küçük kızaklarımız var elimizde, istemediğimizi belirtiyoruz, az sonra yine aynı çocuk geliyor, “Abi iki tanesi 20 TL” diyor.

    Yola devam ediyoruz. Telesiyej çalışmıyor. Herkes kızaklarıyla tepeden aşağı kaymaya çalışıyor, kendince eğleniyor. Ama bu sırada ortada 3-5 at dört nala koşturuyor. Atların üzerinde o bölgenin gençleri, güya atları kiralamaya getirmişler ama kiralayan olmayınca kayan, eğlenen çocukların insanların arasında dört nala atları koşturuyorlar. Pistin çevresinde yine yerlerde çöpler… Pet mi ararsın, meyve suyu kutusu mu ararsın, kahve kabı mı ararsın hepsi var.

    Pistin çevresindeki binalar yıkık dökük. İki üç tane büfevari yerler yapılmış. Gecekondu tarzında. Tenekeden, brandadan binalar. İçinde bazlama, çay, köfte ekmek satıyorlar.

    İnsanlar yine de her şeye rağmen oralarda oturup karınlarını doyuruyor, çocuklarını eğlendirmeye çalışıyor.

    Peki böyle mi olmalı? Böylemi olmalı 6 milyon kişinin yaşadığı bir şehrin kenarındaki kayak merkezinin hali. Böyle mi olmalı Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinin hemen dibindeki bir turistik kayak merkezinin hali?

    Neden Elmadağ için bir proje hazırlanmıyor? Neden Elmadağ ve çevresi “Milli Park” ilan edilmiyor. Neden Elmadağ’ın Ankara’nın bir uzantısı olduğu, bir parçası olduğu görülmüyor. Elmadağ Ankara demek, Ankara Elmadağ demek.

    Bir de 5-6 sene öncesine göre en büyük değişiklik ise Elmadağ ve çevresinde çok fazla arazi tel örgülerle çevrilmiş. Herkes bir yeri çevirmiş, derme-çatma kulübeler yapan da var. Kendine villa inşa eden de…

    Bir an önce Elmadağ’la Ankara’nın bağı kurulmalıdır. Elmadağ Ankara’ya kazandırılmalıdır.

    Ankaralılar Elmadağ’a yürüyerek, bisikletleriyle, koşarak gidebilmelidir. Yol boyunca kafeler, lokantalar olmalıdır. Ankaralılar, insanlarımız çok daha iyisini hak ediyor. Ankaralılar spora, gezmeye, koşmaya, yürümeye aç. İnsanlarımızın önünü açınız.

    Bugün Elmadağ’da işsiz güçsüz kendilerine iş ve ekmek yaratmaya çalışan gençlerimiz, geliştirilecek güzel bir projenin parçası haline getirilebilir. Bu ülkenin acilen beyinlerini kullanmaya, mühendislerini, eğitimli insanlarını kullanarak projelere ihtiyacı var. Bu ülkenin yıkım, yağma-talan projelerine değil bu ülkenin yaşam, projelerine, insanlık projelerine ihtiyacı var. Elmadağ da onlardan birisidir.

    Sayın Mansur Yavaş biliyoruz, görüyoruz. Merkezi iktidarın özellikle muhalefet belediyelerini nasıl sık boğaz ettiğinin farkındayız. Ama yine de sizler bu projeleri yapabilirsiniz. Sizler bunun için oy aldınız. Sizler, şehirlerimize ihanet edenlere tepki olarak o koltuklara oturdunuz. Bunu yapacak kapasiteniz ve beyin gücünüz de var.

    Bakınız Elmadağ için hazırlanacak bir proje hem Ankaralıları rahatlatacaktır hem de orada yaşayan insanlarımız için bir kurtuluş olacaktır. Ama birisinin yol göstermesi, planlaması, insanları ikna etmesi gerekiyor. Bu sizlerin görevi Sayın Başkan…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • ‘Aydın Abi’

    “Aydın abi merhaba, ben İbrahim Gündüz. Bir süredir siyanürlü-sülfürik asitli madenlerle ilgili bir kitap çalışması içindeydim. Basım aşamasında. Bu çalışmam sırasında sizin de yazılarınızdan ve yorumlarınızdan yararlandım. Kitabımı size de göndermek isterim. Hangi adrese ulaştırabilirim acaba? Selamlar. Saygılar…”

    “Merhaba İbrahim, ben Marmara Adası’ndayım ve kar yağana kadar da burada kalmaya niyetliyim. Yani en az Kasım sonuna kadar. O yüzden dolaylı bir adres vereceğim. Ada’ya sadece PTT kargo ile kitap yollanabiliyor…”

    “Abi merhaba, kitap elinize ulaştı mı? Merak ettim. Selamlar. Saygılar…”

    “Nihayet bugün, biraz önce geldi İbrahim. Tevekkeli Marmara Adası resmen de ‘mahrumiyet bölgesi’ sayılıyor. Daha okumadım, sana yazarım. Selamlar ve teşekkürler…”

    Bu satırlar Aydın Engin abiyle yaptığım ilk ve son yazışmalarım oldu.

    Aydın abiyle aynı büroda çalışma şansım olmadı. Gazetecilik faaliyetlerim sırasında elbette onunla TBMM veya parti kongreleri gibi ortak mekânlarda karşılaştık. Abimizdi ama pek sohbet imkânımız olmadı. Onu zaman zaman televizyonların tartışma programlarında izledim. Katıldığım görüşleri oldu, katılmadıklarım da ama bilgiyle konuşan bir gazeteciydi.

    2018-2019 yıllarında Türkiye’de madencilik adı altında yaşanan yağma-talan sistemini ele aldığım kitap çalışmasına başladığımda sık sık karşıma çıktı Aydın abi. Yaşadıkları, tecrübeleri ve anılarını anlattığı yazıları çok kıymetliydi. Bir kısmına kitaplarımda de yer verdim.

    Türkiye’deki siyanürlü altın madenciliğinin ilk adımı olan Bergama’daki madenin açılışı sırasında yaşananları, onun bakış açısıyla ve tecrübesiyle okumak çok değerliydi. Ovacık Altın Madeni’ni ziyaret etmesi, orada kendisine anlatılan masallar, manipülasyon amacıyla kullanılan bir kitap ve o kitabın tek dayanak noktası olan bir belgenin ve o belgenin sahibinin ortada olmayışı. Hepsi ülkede yaşanan vahşi madencilik gerçeğini ifşa eden çok değerli gazetecilik çalışmalarıydı.

    Aslında Aydın abiyle “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazarken yüz yüze konuşmayı, ziyaret etmeyi çok istedim ama bir türlü yakalayamadım o fırsatı. İlk kitap ve ardından gelen ikinci kitap çalışması derken zaman çok hızlı akıverdi. İkinci kitabımın basımı yeni yapıldı. Daha ona Altın Girdap’ı gönderemeden acı haberi geldi.

    Onun anıları arasında beni en çok etkileyen yazılarıysa, siyanürlü madenle ilgili yazı dizisinin o dönem çalıştığı Cumhuriyet gazetesinde yayınlanamayışıydı. Nasıl bir güçse, nasıl bir ilişkiler ağıysa veya nasıl bir manipülasyonsa Aydın Engin’in yazı dizisini engelleyebilmişti. İçim acıyarak okudum bu konuyla ilgili yazdıklarını.

    Benzer bir tecrübeyi ben de Kanal D’de çalışırken Çaldağı haberim sırasında yaşamıştım. Yine bir zehirli madencilik ve yine bir yayın faciası vardı ortada. O dönem Mehmet Ali Birand gibi bir ustanın yönetiminde olan Kanal D Haber, Çaldağı dosyasını yayınlayamamıştı. Holding medyacılığında bu türden sıkıntılar yaşanıyordu ama ilk kez bu kadar bariz bir şekilde yaşamıştık. “O haber girmez”, “O haberi istemiyorlar” diye daha baştan bazı haberlerin önünün kesildiğine şahit olmuştuk ama ilk kez İstanbul Haber Merkezi’nin onayıyla gittiğimiz bir haberimiz son anda yayın akışından çıkarılmıştı. Tepeden gelen bir sansür vardı. O günlerde “holdingler arası dayanışma” diye yorumladık ama Kanal D’nin sahibi Aydın Doğan’ın da maden işinde olduğunu bilmiyorduk. En azından ben bilmiyordum. Sonradan “Altın Ölüm”ü yazarken araştırmalarım sırasında anladım o sansürün nedenini.

    Bugün hala Türkiye’de ülkenin en can yakıcı sorunları sanki tali sorunlarmış gibi geçiştiriliyor ya da olması gerektiği gibi verilmiyor ya da verilemiyor. Bir ülkede dağlarınız param parça edilirse, ormanlarınız yok edilirse, su kaynaklarınız zehirlenirse, tarım alanlarınız tarumar edilirse ve havanız zehirlenirse ayakta kalamazsınız. Kimin lider ya da iktidarda olduğundan ve günlük kısır siyasi çekişmelerden çok daha önemli bir konudur bu.

    Bir ülkenin tarımı batırılıyorsa, hayvancılığı öldürülüyorsa, bilinçli olarak köysüzleştirme ve alan boşaltma siyaseti izleniyorsa bunun ağır bedelini hep birlikte ödüyoruz ve ödeyeceğiz. Birileri bilinçli veya bilinçsiz veya küçük siyasi çıkarları için bazı adımları atıyor olabilir, birileri “Türkiye’yi madencilik ülkesi yapıcaz” diyerek ülkeyi çöküşe sürükleyebilir ama bunu göstermek ve neyle karşı karşıya olunduğunu ortaya çıkarmak da özgür gazetecilerin işidir.

    İşte Aydın Engin o özgür gazetecilerden biriydi.

    Güle güle Aydın abi… Mekânın cennet olsun…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Termik santraller

    Bugün Ankara’da 37 kömürlü termik santralin kapatılma davası var.

    Cumhurbaşkanlığına karşı açılan davanın avukatı, Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri gönüllü avukatı İsmail Hakkı Atal.

    Termik santrallerin yarattığı hava kirliliği olan yerlerde koronavirüs vakalarının dokuz kat, koronavirüs ölümlerinin 3 kat fazla olduğunu söyleyen Avukat Atal, termik santrallerin ve bağlantılı çalışan kömür madenlerinin ormanları yok ettiğini, tam anlamıyla bir ekokırım yaşandığını belirtiyor.

    Avukat İsmail Hakkı Atal

    Termik santrallerin bulunduğu bölgelerde kanser vakalarında büyük artışlar yaşandığına dikkat çeken Avukat Atal, TEİAŞ verilerine göre Türkiye’de enerji fazlası bulunduğunu yani termik santrallere ihtiyaç olmadığını söylüyor. Atal’a göre, termik santrallerden elektrik alabilmek için kamuya ait baraj tipi hidroelektrik santrallerinde üretim düşürüldü. Atal, termik santrallerin kapatılmasıyla devletin sağlık harcamalarının da büyük ölçüde azalacağını savunuyor.

    Kuzey Avrupa’daki donmuş turbalıklar düşünülenden daha erken çözünmeye başladı. Bu durum iklim krizinin kırılma noktasını erkene çekebilir. Donmuş turbalıklar, donmuş toprağın altında kalan yüzlerce yıllık ağaç ve bitki fosilleri anlamın geliyor. Üzerlerindeki buz tabakası eridiğinde muazzam bir sera gazı salınımı söz konusu olacak. Kuzey’deki buzul bölgenin 2070’lere kadar sabit kalacağı hesaplanıyordu ancak bilim insanlarının son analizleri 2040’larda çözülmeye başlayabileceklerini gösteriyor.

    Yani dünyadaki mevcut durum böyle devam ederse 20 yıl sonra sera gazları sınırı geçilmiş olacak.

    Yani bugün sera gazlarının artmasında bir numaralı sorumlu olarak gösterilen termik santralleri çalıştıramazsınız…

    Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş, “Yakında Suriyeliler Hatay’da çoğunluk olacak, Hatay’ı kaybedeceğiz” diye açıklama yapmak zorunda kalıyor.

    CHP lideri Kılıçdaroğlu da, iktidara geldiklerinde Suriyelileri ülkelerine barışçıl yollarla göndereceklerini söylüyor. Altı ay önce “Suriyelileri ülkelerine geri göndereceğiz” diye açıklama yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’sa bu kez, “Suriyeliler hiçbir yere gitmiyor, bizim misafirimiz” diyor. Bu kadar stratejik ve hayati bir konu siyasi polemik konusu olamaz, olmamalı…

    Şimdi konumuzla ne alakası var diyebilirsiniz, dinleyin…

    Bu köşelerden yıllardır haykırıyoruz… “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımızda tehlikenin altını ısrarla çiziyoruz ama dinleyen yok.

    Elaziğ’da yeni madenler bulunmuş da, milyar milyar dolarlarımız olacak diye zil takıp oynuyorlar. Milletin de oynamasını bekliyorlar. Meralar, yaylalar, su kaynakları, barajlar, buğday-arpa, köyler bunların hiç önemi yok.

    Muğla-Milas’da termik santrallerin neden olduğu yıkım

    Türkiye’nin aklını başına alması gerekiyor.

    Bilimin sesine kulak vermesi geriyor.

    Tarımda, madencilikle ilgili çok ciddi kararları alması gerekiyor .

    Toplumsal huzurumuz da, geleceğimiz de buna bağlı.

    Emperyalistler bir süre sonra bizim ülkemizdeki insanları bize karşı kullanmaya başlayacak.

    Türkiye’yi yağma-talan mantığıyla yok eden madencilik projeleri için Türkiye’ye sığınmış milyonları kullanmaya başlayacaklar.

    Bakınız Türkiye bir turizm ülkesi.

    Turizm ülkesi demek huzur, barış, sakinlik, güzellik, temizlik, sağlık, temiz su, ormanlar, dağlar, güvenilir gıdalar demek…

    Turizm ülkesindeki insanlar birbirini yemeye başlarsa sonu felaket olur.

    Bu ülkenin her şeye rağmen akan muslukları var. Zeytin bahçeleri, fındık bahçeleri, turizmi, kendi kendine yetecek kadar tarımsal potansiyeli…

    Planlı, programlı hareket etmek zorundayız.

    Bir güneş ülkesinde bu kadar güneş potansiyeliniz varken, nükleer santrallere, termik santrallere yönelemezsiniz. Doğanızı ekokırıma uğratamazsınız…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm”  ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

    NOT: 20 Mart Pazar günü, saat 13.30-18.00 saatleri arasında, Ankara Kitap Fuarı’nda “ALTIN ÖLÜM” ve “ALTIN GİRDAP” kitaplarımın İMZA GÜNÜ yapılacaktır. Tüm okurlara ve dostlara duyurulur. ATO CONGRESİUM, A-609 Standı.

  • ‘Varsın gitsinler’

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nde bu ülkenin doktorlarına, “Varsın gidiyorlarsa gitsinler” diye seslendi…

    “Geçinemiyoruz… Eziliyoruz… Ölüyoruz…” diyen ve haklarının verilmesini isteyen binlerce doktorlara yapılan çağrı buydu… Hem de koronavirüs salgınındaki ağır kayıplarına ve insanüstü çalışmalarına rağmen…

    Kendi ülkesindeki beyinlere “Nereye giderlerse gitsinler” diye seslenen bir CUMHURBAŞKANI…

    İçinde bulunduğumuz yüz yılda en kıymetli şey: YETİŞMİŞ BEYİNLER…

    Bir ülkenin ayakta kalabilmesi, kendi kendine yetebilmesi ve dünyadaki kıyasıya rekabete dayanabilmesi için BEYİNLERE ihtiyacı var…

    O beyinler yoksa ülken yağma-talana teslim olur. O beyinler yoksa başkalarının hazırladığı sömürge projelerinin oyuncağı olursun…

    AKP iktidarının ilk yıllarında Erdoğan’ın ağzından “Monşerler” lafı düşmezdi. Sık sık “Monşerler” denilerek bu ülkenin yüz yıllar içinde süzülmüş diplomasi geleneğini sürdürmeye çalışan eski-yeni diplomatları hedef alındı; küçümsendi. “Monşerler” denilerek bu ülkenin diplomasi hafızası, strateji yeteneği yok edildi. “Aktif dış politika”, “Stratejik derinlik” sloganlarıyla hakaret edilmedik ülke, kavga edilmedik komşu, “Eyyy” diye saydırmadığımız lider kalmadı…

    Emekli diplomatlarımız uyardılar: “Dış politika, öyle günü kurtarmaya yönelik, kendisiyle çelişki içinde ‘perakende’ açılımlarla, üç-beş yabancı sözcüğü yerli yersiz kullanmakla, diplomatlara karşı küçük düşürücü ifadelerle yürütülmez. Yürütülmeye kalkışılırsa bedeli ağır olur. İşin acı tarafı, bu bedeli de sadece bu açıklamaları yapanlar değil tüm millet öder…”

    Öyle de oldu…

    Şam’da namaz kılma hayalleri kurarken bir de baktık sokaklarımız milyonlarca mülteciyle, göçmenle dolmuş…

    Önce “Eyyyy… Heyyyy…” diplomasisini anlayamayan diğer ülkeler de mütekabiliyet ilkesine uyup benzer tonda konuşmaya başlayınca bu kez frene basıldı…

    İktidarının ilk yıllarında, “Bunlar iş bilmezler… Vücut dilinden anlamıyorlar” denilerek devleti ayakta tutan, kurumların hafızası olan bürokratlar bir kenara itildi. Bakanlıkların en temel kurumları olan müsteşarlıklar kaldırılıp, yerine arpalık haline getirilen bakan yardımcılıkları oluşturuldu.

    Maliye Teftiş Kurulu, Hesap Uzmanları bu ülkeyi ayakta tutan kurumlar bir bir kapatıldı…

    Tam 15 yıl önce Şubat 2006’da Mersin’de “Çiftçinin hali ne olacak, anamız ağladı” diyen çiftçiye, “Ananı da al git” dendi. Bugün o çiftçi ve binlerce çiftçi tarlasını satışa çıkardı. Traktörüne mazot koyacak, ilaç alacak, gübre alacak parası yok. Ayçiçek yağı Ukrayna’dan, buğday Rusya’dan, ceviz Arjantin’den, kırmızı et Sırbistan’dan ithal ediliyor. Bir litre sütün fiyatı 15 TL’ye dayandı.

    26 Aralık 2020 Eskişehir’deki Eti Maden Lityum Karbonat Üretim Tesisleri’nin açılış törenine canlı bağlantıyla katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, doğayı, yeşili, çevreyi savunanlara, “Çevreci maskesi takmış vandallar” dedi.

    Türkiye açık hava kimya fabrikasına çevrildi. İhale edilmeyen dağ, orman, yayla-mera kalmadı. Köyler, şehirler, zeytinlikler, fındık bahçeleri yerli ve yabancı kartellere içindeki vatandaşlarla birlikte pazarlandı.

    Doğal sit alanları dahil her yer ama her yer madencilik yapıyoruz denilerek yağma ve talana açıldı.

    Yaşanan EKOKIRIM yandaşlarca ekonomi-istihdam diye alkışlatıldı. Afrika’da yüz yıllardır uygulanan SÖMÜRGE MADENCİLİĞİ kurtuluş reçetesi diye dayatıldı. Türkiye’nin dağları, ormanları, yaylaları blok blok, ton ton yurt dışına satılmaya başlandı.

    2018 yılında Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında “terörist sevicileri” diyerek Türk Tabipler Birliği hedef alındı…. 2020’de yine Türk Tabipleri Birliği’nin, terör örgütleri tarafından ele geçirildiği, Türkiye’nin en kısa zamanda bu ayıptan kurtulması gerektiği söylendi.

    Türk Tabipler Birliği, Türkiye Barolar Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği gibi meslek kuruluşlarının, ülke aleyhindeki oluşumlarla birlikte hareket ettiğini belirtilerek, “Türk ve Türkiye ismini hak etmeyen meslek kuruluşlarından bu imtiyazlarını derhal almalıyız” denildi.

    8 Ocak 2022’de yerli aşı Turkovac’ı eleştiren Türk Tabipleri Birliği hedef alındı: “Bugüne kadar bir eseriniz var mı? Sahtekarsınız” dendi…

    2017 yılında İzmir’deki Torba Yasa protestosunda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan aleyhinde slogan attıkları ve hakaret ettikleri iddiasıyla TMMOB ve MMO yöneticilerine dava açıldı…

    Vatanın bütün şehirlerinde rant tavan yaptı. Rant uğruna milyarlarca ton beton şehirlere, kırlara döküldü. Ardından 2017 yılı Ağustos ayında Sarayda yapılan konuşmada, “Bugünkü şehirlerimiz maalesef insan fıtratını değil bireysel hırsları merkeze alan bir bakış açısıyla inşa ediliyor. İnsan fıtratıyla mütenasip olmayan her yer zamanla insanın zindanı haline dönüşüyor. Bu sebeple günümüz şehirleri insana huzur vermiyor” diye konuştu.

    Kanal İstanbul’un İstanbul’a ve Trakya’ya zarar vereceğini söyleyerek karşı çıkanlara, “İnadına yapacağız” diye meydan okundu…

    Bir iktidar düşünün, 20 yıl boyunca mühendisleriyle, bürokratlarıyla, diplomatlarıyla, doktorlarıyla, sanatçılarıyla, gazetecileriyle, hukukçularıyla kavga halinde…

    Dolar: 15 TL’ye dayandı…

    Benzin ve mazot 25 TL’ye dayandı…

    Buğday, arpa, yağ ithal ediliyor…

    Zeytinlikler kesilmeyi bekliyor, Fındık bahçeleri talan edilmeyi…

    Ülkenin bütün ormanları, tarım alanları ve su kaynakları madencilik ve rant projeleriyle tehdit altında…

    Millet kendi vergileriyle yapılan otobanlardan ve köprülerden geçebilmek için fahiş ücretler ödemek zorunda…

    Birileri ülkesindeki beyinlerle savaş halinde; Almanya, İngiltere, Hollanda gibi birileriyse o beyinleri kapmak için yarışıyor…

    Beyinlerini kaybeden ve sömürge madenciliğine teslim edilmek istenen bir Türkiye…

    TEHLİKE GERÇEKTEN ÇOK BÜYÜK…

    En acısı da Dostoyevski’nin kitaplarından söz edenler en azından bir kitabını bile okumuş olsalar…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Sanatın dostu, doğanın düşmanı 

    “Altın Ölüm” kitabını yazarken Eczacıbaşı’nın siyanürlü maden işinde olduğunu görünce çok şaşırmıştım. Bende her zaman sağlık, temizlik, doğa çağrışımları yapan bir markanın siyanürlü altın madeni işine girmesi, hem de Çanakkale gibi bir bölgede Bayramdere Barajı’nın yakınında bu madenciliği yapmak istemesi karşısında şoka uğramıştım.

    Daha sonra buradaki sahayı orada daha önce tezgâh açmış olan Nurol Holding’e devrettiğini duydum. Ne şartlarda, hangi payla bilemiyorum… Ama bilmediğim o kadar çok şey varmış ki…

    Geçtiğimiz günlerde de Birgün gazetesinde Bahadır Özgür yazdı: “Milas’ın verimli tarım arazileri, ormanları maden ocaklarıyla yok ediliyor. Burada başı çeken şirket ise Eczacıbaşı. Doğayı en fazla tahrip eden feldispat madenlerinin sayısını her geçen gün artıran Eczacıbaşı, yeni ocak açmak ve tesisini üç katı büyütmek için başvuru yaptı.”

    Eczacıbaşı’nın Muğla ve Aydın’da bulunan feldispat madenlerinin bölgede gerçekleştirdiği ekokırımları anlatıyor Bahadır Özgür…
    Özetle Türkiye’de madencilik adı altında “seri katliam” yapıldığını vurguluyor…

    “Eczacıbaşı” meğer “Madencibaşı” olmuş… Feldispat madenleriyle de çok daha beterini yapıyormuş.
    Eczacıbaşı, ESAN Madencilik adı altında her yerde. Konya Meram’da İnlice siyanürlü Altın Madeni ve Balıkesir Balya’da kurşun madenleri işletiyor.

    Yaşamın her alanında karşımıza çıkan bu holdingler Türkiye’nin dağını-taşını, bağını- yaylasını, ormanlarını ve su kaynaklarını talan ediyor. Bir de Türkiye’de at koşturan Alamos Gold, Centerra Gold, SSR Mining, El Dorado Gold gibi yabancı kartelleri ekleyin. Tahribat çok büyük. Altın, gümüş, nikel diyerek; “elektrik üreteceğiz” diyerek ne orman ne zeytin ağacı ne de fındık bahçesi bırakacaklar.

    Sadece Türkiye sanayisi veya holdinglerinin ihtiyaçları için de değil, ham ya da yarı mamül olarak dünyaya da pazarlıyorlar. Yani sömürge madenciliğidir yapılan.

    Bu vahşi madenciler bir bölgenin talanına başlamadan önce melek gibidirler. Öyle bir gelirler ki, bölgeyi ihya edeceklerdir. Yol, okul, cami yaparlar. Ambulanslar hediye ederler. Hatta yardım kolileri havalarda uçuşur. Hatta yardım adı altında açıktan “cukkalar” dağıtırlar. Melek görünümlü Azrail gibidirler.

    Bir köşede kimseye zarar vermeden toprağın altındaki çil çil altınları ya da nikeli ya da gümüşü veya her neyse çıkaracaklardır, ondan sonra “eski haline getirip” kimseye zarar vermeden gideceklerdir. Ama bu arada bölgedeki insanlar ihya olacaktır. Bin bir yalanla birlikte bu masalları anlatırlar.

    Ama kısa süre sonra acı gerçekler ortaya çıkmaya başlar. Önce ormanları keserler, ardından dağları parçalarlar, toprakları ve suları zehirlerler… Heyelan, ağır metaller, siyanür, sülfürik asit ve envai çeşit kimyasal ve patlayıcılar. Yok olan bir ekosistem. Yaşanan tam bir ekokırımdır.

    Çöktükleri bölgeyi tamamen bitirmeden, yaşanmaz hale getirmeden gitmezler. Orada da şu varmış, burada da bu varmış diyerek iki senede bir kapasite artışına giderler. Bir süre sonra Melek görünümleri gider Azrail yüzleri ortaya çıkar. Tavırları, konuşmaları ve ilişkileri değişir. Tel örgüler yükselir ve artık muhatabınız ellerinde silahlarla özel güvenliktir. O da yeterli olmazsa jandarmadır, polistir…

    Yaşam alanlarımızın korunması ve doğamızın talan edilmesine karşı verilen mücadelede zaman zaman şu tartışma gündeme gelir: Şirketlerle uğraşmayalım. Sorun devlette ve onu yönetenlerde.

    Evet bu tespit de doğru ama eksik kalıyor. Türkiye’nin bugün madencilik adı altında yağma ve talan edilmesinde devleti yöneten siyasi iktidarın çok büyük sorumluluğu var. Ama hırsızın hiç mi suçu yok… Birisi evinin kapısını açık unutmuş. Ya da bunu önemsememiş. Üstelik değerli eşyalarını ortaya bırakmış. Birileri de gelmiş çalmış çırpmış. Tamam ev sahibine kızalım ama hırsıza hiç mi sözümüz yok.

    Sözcü Gazetesinde Serpil Yılmaz’ın köşesinde okuyoruz. Eczacıbaşı ailesinden Füsun Eczacıbaşı “Uluslararası Sanata Destek” ödülünü İspanya Kralı Felipe’nin annesi Kraliçe Sofia’nın elinden almış.

    Alkışlayalım…

    Sık sık ekranlarda canlı yayın konuğu olan Bülent Eczacıbaşı’nın sanata katkıları öve öve bitirilemiyor.

    Alkışlayalım…

    Serpil Yılmaz’ın aynı köşe yazısında dile getirdiği çok çarpıcı bir tespit daha var. Eczacıbaşı ailesinin kurduğu İstanbul Kültür Sanat Vakfı, “Ölümüne Boşanmak” filmini, programına almayı reddetmiş. Neden? diye soruyor gazeteci Serpil Yılmaz… İngiltere’nin Oscar adayı gösterdiği bir filmi, neden film programına almayı reddetti?
    “Ölümüne Boşanmak” aynı zamanda kadın cinayetlerine çanak tutan, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan mevcut iktidar anlayışının da eleştirisi…

    Yılmaz yazısında sorusunun yanıtını da kendisi veriyor: “Kadın cinayetleri politiktir görüşü ile arasına mesafe koymak için mi? İktidar yanlısı sanat evreni inşa etmek için milyarlarda aynı etkiyi yaratamazsınız.”

    “İktidar yanlısı sanat evreni inşa etmek” çok ciddi bir suçlamadır.

    Doğanın düşmanlığını yaparak da sanatın dostu olamazsınız…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Ukrayna

    Emperyalizmin her zaman uyguladığı taktik…

    Önce gaz verirler, sırtını sıvazlarlar, “Arkanızdayız” derler… Sonra bir bakarsın tek başına kalakalmışsın…

    Senin gündemin farklıdır, onların gündemi farklıdır.

    Büyük laflar edersin, büyük paralar harcarsın, bir süre sonra ortaya çıkan sonuçtan şoke olursun…

    Suriye’de yaşananlar gibi…

    Bu satırların yazarı Suriye krizinde emperyal ülkelerin ortamı nasıl gerdiklerini, Suriye içindeki ayrılıkçıları nasıl cesaretlendirdiklerini, Türkiye’nin atlama tahtası olarak nasıl kullanıldığını ve Türkiye’nin bu propaganda seline nasıl kapıldığını yaşayarak gördü.

    Bugün kuzeyinde ABD’nin kucağında bir PKK-YGP oluşumu, güneyinde Rusya’nın kucağında bir Esad yönetimi ve Türkiye’ye kaçmak zorunda kalmış, yerinden yurdundan edilmiş milyonlarca Suriyeli…

    Ve bir de kara kara düşünen bir Türkiye…

    Dış politika derinlik ister, strateji ister, kültür ister, birikim ister en önemlisi dış politika düşünmek ister…

    Irak’ta da benzer bir senaryo uygulandı…

    1990 yılında Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal etmeden bir hafta önce, ABD’nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie ile yaptığı tartışmalı görüşmenin notları “Wikileaks” tarafından yayınlandı. Öyle kritik bir görüşme ki, Saddam’ın tankları Kuveyt sınırında bekliyor. Ha girdi ha girecek. ABD Büyükelçisi İşte böyle bir ortamda yapılan görüşme sırasında Saddam’a “Araplar arası işlerde taraf olmadıklarını” söylüyor. Yani ne haliniz varsa görün demeye getiriyor. Bir hafta sonra da Saddam, Kuveyt’i işgal ediyor.

    Sonuç üçe bölünmüş bir Irak…

    Finlandiya’nın unutulmaz devlet başkanlarından Urho Kekkonen, “Fin dış politikasının temel görevi, ulusumuzun varlığını Finlandiya’nın jeopolitik çevresine egemen olan çıkarlarla uzlaştırmaktır” demişti. Özünde bir ülkenin kendi jeopolitik çevresiyle, yani komşularıyla uyum içinde bir politika izlemesi gerektiğini vurguluyordu.

    Neden mi?

    Çünkü Finlandiya İkinci Dünya Savaşı sırasında güçlü sınır komşusu Rusya tarafından işgal edildi. Bu işgale karşı direnen Finlandiya büyük acılar çekti. Nüfusunun üçte birini Rusya’yla olan savaşında kaybetti. İkinci Dünya Savaşı bitince de Finlandiya’yı yönetenlerin en büyük önceliği her zaman komşuları Rusya’yla uzlaşmaya ve anlayışa dayalı bir dış politika izlemek oldu. Her zaman karşılıklı güven verdiler. Finlandiya istese bir noktadan sonra arkasına Batı’nın desteğini alarak Rusya’ya meydan da okuyabilirdi ama yapmadı. Rusya’yla iyi ilişkiler içinde olmanın kendi çıkarına olduğunu gördü.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sloganıyla aslında ne demek istedikleri bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Çünkü onlar tecrübeliydi, çünkü onlar büyük acılar çekmiş ve o acılardan büyük dersler çıkarmış tarih bilincine sahip bir kuşaktı. Komşularının iç işlerine müdahale edersen, hele hele emperyalistlerin oyunlarının bir parçası olursan bedelini ağır ödersin. Şu anda bizim ödediğimiz gibi.

    Ukrayna liderleri meydan okuma yerine barışçıl ve silahlardan arındırılmış bir dış politika izlemeyi tercih etselerdi; Rusya’yla güvene dayalı bir dış politikayı tercih edebilselerdi bugün durum farklı olabilirdi.

    (Yanlış anlaşılmasın Rusya’nın egemen bir ülkenin topraklarına yönelik saldırısını şiddetle kınıyorum. Tartışma konusu ya da yazının konusu kesinlikle bu değil.)

    Rusya’nın işgaliyle sonuçlanan son krizin başından itibaren sürece bakın, yine Ukrayna’ya yönelik, “Arkanızdayız, yanınızdayız” mesajları. Sonuç: Rusya’nın füzeleriyle parçalanan ve Rus tankları altında ezilen Ukrayna…

    Herkes kendi planın ve projesinin peşinde. Emperyalistler (Kapitalist veya Sosyalist fark etmiyor) silah fabrikalarında fazla mesai yaparak dolar istifliyor… Ukrayna ve Rusya üzerinden korku pompalanarak sınır ülkelerine daha fazla silah, daha fazla asker yığılıyor. Daha fazla askeri harcamanın önü açılıyor. Emperyalist Rusya ise kendi şarkısını söylüyor: “Kuşatmak istiyorlardı… Biz daha ölmedik… Sovyetler Birliği’nin çökmesi hataydı… Hatta Ukrayna diye bir devlet bile yoktu!…”

    Yani bir perdenin önünde oynanan bir oyun bir de perdenin arkasında bir hesap kitap işi var.

    Bu hesap-kitap işinden anlamayanlar için sonuç ne yazık ki pek de farklı olmuyor…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.