Yazar: İbrahim Gündüz

  • Papa’nın Irak’ta uygarlığın ilk kenti Ur’u ziyaretinin şifreleri

    Katoliklerin dini lideri Papa Franciscus, Irak’ı ziyareti sırasında Hazreti İbrahim’in doğum yeri olduğuna inanılan “Ur” kentine gitti. Irak’ın güneyindeki eski bir Sümer kenti olan Ur, sadece peygamberler ve dinler tarihi açısından değil, uygarlık tarihi açısından da çok önemli bir kent.

    Ur’u anlayabilmek ve bugünle bağlantısını kurabilmek için biraz geriye gitmemiz gerekiyor. Türkiye’nin güneydoğusunu da içeren “Bereketli Hilal” bölgesinde “avcı-toplayıcı” yaşam biçiminden “yerleşik çiftçi” yaşam biçimine geçen insanlık, “artı değer” yarattı. Yani tükettiğinden fazlasını üretti. Yani yönetici bir sınıfı, dincileri, askerleri, zanaatkârları besleyebilecek bir üretim kapasitesine ulaştılar. Artı değer, zamanımızdan 5-6 bin yıl önce Mezopotamya’da uygarlığın ilk yerleşimleri olan Ur, Eridu ve Uruk “kent devletlerini” ortaya çıkardı. (“Mezopotamya” Yunanca, “İki ırmak arasında” anlamında bir kelime. Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki bereketli havzaya verilen ad.) Aşağı Mezopotamya’daki bu kent devletlerinden birkaçı birleşerek “yerel devletleri” oluşturdu. Yerel devletler birleşerek “bölgesel devleti” ve sonra da zamanımızdan 3 bin 800 yıl önce insanlığın “ilk imparatorluğu” olarak kabul edilen Hammurabi’nin Babilonya İmparatorluğu kuruldu.

    Bugün hayatımızın vazgeçilmezleri olan tarım ve hayvancılığı, sayıları ve harfleri Mezopotamya’ya borçluyuz.

    İlk uygarlığın en büyük sorunu, barbar akınları olmuştu. Tarihin tozlu sayfaları birçok uygarlığın, barbarlar adı verilen göçebe-yağmacı-talancı akınlarıyla yerle bir edilmesinin hikâyeleriyle doludur.

    NASA-SALDA

    Şimdi burada bir parantez açıp, ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın geçtiğimiz günlerde bizi heyecanlandıran açıklamasını hatırlayalım. NASA, son yıllarda rant tartışmalarının merkezindeki Burdur yakınlarındaki Salda Gölü’nün Mars’la bağlantılı olduğunu açıkladı. NASA yetkilileri Salda’nın beyaz kumlarının ve yüzey yapısının Mars’taki yüzey yapısıyla benzerlik gösterdiğini belirtti.

    Sadece Salda mı? Türkiye’nin her bölgesi, her dağı, her ormanı, ırmağı, Türkiye’nin her bir metrekaresi gerçek bir hazine değerinde. Türkiye; yani Anadolu, yani bereketli hilal, yani yukarı Mezopotamya, yani ilk uygarlıklar, yani ilk imparatorluklar bu topraklarda kuruldu. Bugün dünyayı saran dinler ve tarikatların çoğu bu topraklarda kök saldı. Hangi bölgesine, hangi iline, hangi ilçesine adımını atarsan at tarihten bir sayfa açarsın. Ne acıdır ki bugün üzerinde yaşayanlar altlarındaki toprağın tarihsel derinliğinin farkında değil.

    TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, Ağrı-Diyadin-Mollakara köyünde altın madeni müjdesi verdi!

    Mollakara, Fırat’ın iki ana kolundan biri olan Murat Irmağı’nın kenarında… Yani bugün de Mezopotamya’nın can damarıdır Murat Irmağı ve devamında Fırat.

    Çiftçilere destek olması için kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri’nin Genel Müdürü Fahrettin Poyraz da benzer bir müjdeyi 2020’nin son günlerinde “Söğüt’te altın madeni açacağız” diye vermişti. Devletin bir kurumu, dillerinden düşürmedikleri imparatorluğun kuruluş topraklarını yağma-talan projesine açıyor.

    KONTEYNIRLARA SÜRÜLEN KÖYLÜLER

    Milletin efendisi denilen köylüler, evlerinden, bağlarından koparılıp konteynır evlere sürülüyor ve bunun adı da devleti yönetmek oluyor.

    Devletin kurumları siyanürlü-sülfürik asitli altın madenleriyle ilgili müjde üstüne müjdeler açıklıyorlar! Ne kadar gurur verici değil mi!

    Sistemin içinde yer alan holding medyası da “Altın Müjdesi! Altın Heyecanı!” başlıklı haberleriyle hemencecik görevini yerine getiriyor.

    “Altın, altın…” diye sayıklayarak zehirlemeye hazırlandıkları dağlar, yaylalar, meralar ve ırmaklar Türkiye’nin yaşam kaynaklarıdır.

    Dünyanın öte ucundan sağlıksız ve hastalık dolu gemilere doldurulup getirilen ve sahte veteriner raporlarıyla Türkiye’ye sokulan hayvanlar beraberinde şarbon, veba, mavi dil gibi envai çeşit hastalığı Türkiye’ye taşıdı ve taşımaya da devam ediyor. Bu ülkenin insanlarını hastalıklı ithal hayvanlara mecbur edip, kendi hayvancılık merkezlerini uluslararası kartellere pazarlamak nasıl bir anlayışın ürünüdür.

    Dünyanın en kuzeyindeki güneyli canlı topluluklarını barındıran bir havza olan Kelkit Vadisi, bugün yağma-talan projelerinin hedefinde. Oysa insanlık tarihinde çok özel bir önemi var. Son buzul çağında Kelkit Havzası bu bölgede canlıların sığınabildikleri tek ekosistemdi.

    Amanoslar ise dünyanın en güneyindeki kuzeyli canlı toplulukları barındıran bir havza özelliğine sahiptir.

    Yani ülkemiz çok önemli iki ekosistemi Anadolu coğrafyasına sıkıştırmış durumdadır.

    Fırat Irmağı. Türkiye’nin gıda deposunu besleyen bir can damarı. Aşağıda Dicle’yle birlikte Mezopotamya havzasını besler. İlk tarımın, ilk uygarlığın, ilk kentlerin, ilk imparatorluğun kurulduğu topraklar.

    Ormanlarıyla, ırmaklarıyla, yaylaları ve tarım alanlarıyla küresel ısınma felaketinde Türkiye’yi ayakta tutacak Karadeniz.

    Küresel ısınma, salgın hastalıklar ve giderek artan tarımsal ithalatımızı dikkate alarak, geleceğimizi ve egemenliğimizi korumak için üretmek zorundayız. Dünya açlık ve temiz su sıkıntısı konularında alarm veriyor. Ülkeler koruma önlemleri alıyor. İhracat yasakları getiriyor. Dağlarımızı, yaylalarımızı, tarımsal topraklarımızı ve su kaynaklarımızı korumak ve üretmek zorundayız.

    Türkiye yeni Ergeneler yaratmaya değil, acilen bütün ırmaklarını, derelerini, göllerini korumaya almalıdır. Açıklanan 466, 566 ve 766 maden ihaleleriyle ise tam tersi yapılmaya çalışılıyor. Türkiye’nin dört bir yanında yeni Ergeneler yaratılmaya çalışılıyor.

    Turizm ülkesi Türkiye dünyadan çöp ithal ediyor… Turizm ülkesi Türkiye dağlarını siyanürle, sülfürik asitle zehirliyor… Turizm ülkesi Türkiye, dünyanın en pahalı nükleer reaktörünü inşa ediyor…

    Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları serisiyle dünyada tanınan John Perkins de son kitabı “Jaguara Dokunmak” da şirketlerin ve politikacıların hırslarının bir ölüm ekonomisi yarattığını anlatıyor.

    Bu ölüm ekonomisi artık sınıra dayandı. Çözümü kendi toplumumuzda, kendi coğrafyamızda bulmamız gerekiyor. Bu tarihin bize yüklediği bir görev. Bugün dünyanın dört bir yanına dağılmış kavimlerin, ırkların, kültürlerin, toplumların, geleneklerin kökeni olan; dünyanın mirasını, kültürel hazinesini bağrında taşıyan bu coğrafya yağma-talan projelerine meze yapılamaz.

    Öylesine değerli, öylesine kıymetli, öylesine özel bir ülkedir burası… Asur, Akad, Pers, Makedon, Roma ve Osmanlı imparatorlukları… Milattan Önce 73’de Roma İmparatorluğu’nu sarsan Spartaküs Trakyalıdır… Truva ve İyonya uygarlıkları Ege’de yeşermiştir… Milet, Efes kent devletleri… Hitit İmparatorluğu, Hattuşa… Hıristiyanlığın kodlarını oluşturan Tarsuslu Aziz Pavlus, uzun yıllar İskenderun’da yaşamıştır. Yani diyeceğim o ki, Papa Franciscus’un parçası olduğu bugünkü uygarlık, Pavlus’un yaşadığı toprakları zehirliyor. Binlerce yıl önce “Ur” uygarlığını besleyen, İbrahim Peygamber’in suyunu içtiğini, tarlalarını suladığı Fırat bugün Kanadalı SSR Mining’in vahşi madenciliğine kurban ediliyor.

    POSTMODERN BARBARLAR

    Uygarlığın son aşamasını temsil eden devletler, uygarlığın ata topraklarına önce bombalarını gönderdiler şimdi de dünyanın en zehirli kimyasallarının kullanıldığı vahşi madenciliği reva görüyorlar.

    Yazının girişinde ifade etmiştim, bu topraklarda filiz veren ilk uygarlıkların en büyük sorunlarından birisi barbar akınları olmuştu. Bugün de Anadolu toprakları adına “vahşi madencilik” denilen postmodern-barbar akınlarının hedefindedir.

    Tarihin ilk barbarları, yerleşik çiftçilere saldıran göçebe-avcı-toplayıcı kabilelerdi. Bugünün son barbarları, “Altın çıkarın, mümkünse insani yollardan, fakat ne pahasına olursa olsun altın çıkarın” diyen uluslararası karteller ve yerli işbirlikçileridir. Uygarlığın ilk aşamasının yaşandığı Mezopotamya ve Anadolu, beş bin yıl sonra uygarlığın son aşamasından gelen kartellerin postmodern-barbar saldırıları altındadır.

  • Dinle Alamos Gold! Dinle sayın Şentürk!

    2019 yılının Ağustos ayında Türkiye Kazdağları’ndan yansıyan görüntülerle sarsıldı. Kanadalı Alamos Gold Şirketi, Kirazlı’da altın madeni açmak için 347 bin ağacı kesti. Türkiye vahşi madenciliğin, yıkıcı-zehirli-kimyasal madenciliğin gerçek yüzünü kahredici bir doğa katliamıyla gördü. Kamuoyundan yükselen çığ gibi tepkiler nedeniyle o yıkımın yolunu açanlar geri adım atmak zorunda kaldı; Alamos Gold’un ruhsatı yenilenmedi. Hatta bölgenin yeniden ağaçlandırılacağı, Alamos Gold’un artık bölgeden gideceği şeklinde haberler yapıldı.

    alamos gold’un Kazdağları’nda 347 bin ağacı kestiği alan.

    Ancak şirket bölgeyi terk etmedi. 2020 yılının sonunda Tarım Orman-İş Sendikası, Kanadalı şirketin ruhsatın iptal edilmesine karşın Çanakkale Kirazlı-Balaban alanını terk etmediğini duyurdu. Sendika, “Şirket bölgeyi terk etsin, biz kampanya yapıp bölgeyi yeniden ağaçlandıracağız” dedi. Hatta sendikaya göre saha, Orman Genel Müdürlüğü’nce teslim alınmasına rağmen, şirket tarafından sahanın işgali devam ediyordu.

    Bu arada Alamos Gold hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçları yargılayan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne suç duyurusunda bulunuldu. Avukat İsmail Hakkı Atal tarafından hazırlanan dilekçede, Kanadalı şirketin madencilik faaliyetiyle kasten iklim krizine neden olduğu; koronavirüs salgınına neden olan ekosistem değişikliğine ve kirliliğine yol açtığı vurgulandı.

    SERMAYE ARTIRIMINA GİTTİ

    12 Şubat 2021 tarihli Sözcü Gazetesi’nde Çiğdem Toker’in yazısından öğreniyoruz ki, Enerji Bakanlığı’nın bir süredir ruhsatını yenilemediği Alamos Gold (Türkiye’de Doğu Biga Madencilik adı altında faaliyet gösteriyor) sermaye artırımına gitmiş. Amaçlarında hiçbir değişiklik olmadığını belirten şirket yetkilileri, yerel toplulukların desteğinin sürdüğünü, 111 öğrenciye burs verildiğini açıklıyor ve Enerji Bakanlığından çıkacak izni sabırla beklediklerini söylüyorlardı.

    15 Şubat Pazartesi günü Çiğdem Toker’in Sözcü’deki köşesinde bu kez Alamos Gold’un Türkiye’deki şirketi Doğu Biga Madencilik Genel Müdürü Ahmet Şentürk’ün açıklamaları dikkat çekiyordu. Müdür Şentürk, bütün faaliyetlerin uluslararası standartlara uygun yürütüldüğünü belirtmiş; BM’nin Rio Sözleşmesi’nden söz etmiş ve insanlık için üretim yapmak zorunda olduklarını söylemişti. Hatta Toker’in “Oradaki toprağın kelleşmiş görüntüsüyle ortaya çıkan ağaç katliamını meşru buluyor musunuz?” sorusuna, “meşru bulduğunu” söylemişti. Hatta Şentürk, o bölgenin ağaç bakımından eskisinden daha iyi olacağını söylüyordu.

    Müdür Şentürk, köylülerle iletişimlerinin çok iyi olduğunu, madenciliğin bölgedeki köylerde standartları yükselteceği gibi bir çok şey anlatmıştı. Yani aynı işi yapan (benzer katliamları gerçekleştiren) bütün meslekdaşları gibi ağzından bal damlıyordu. Ayrıca madencilik sonrasında “sosyal depresyon” yaşanmaması için kalkınma önlemleri bile alıyorlarmış. Çıkarılacak altın da yurt dışına götürülmeyecekmiş ve Merkez Bankası’na satılacakmış. Sanırsın ki Merkez Bankası’na bedavaya veriyorlar ya da indirimli satıyorlar. Merkez Bankası da kendi ülkesinde çıkarılan altını, uluslararası piyasa fiyatından satın alıyor. Ama daha geçtiğimiz günlerde Merkez Bankası’nın kendisi bu alım zorunluluğunu kaldırdı. Yani “istediğinize satın” dedi. Sanırız Sayın Şentürk’ün bundan haberi yoktu.

    “Mış, mış” ve “cak, cek” lerle hakkını arayan bir şirket yetkilisi. Ne kadar masumane değil mi?

    Çünkü kolay değil uluslararası finans kuruluşları aracılığıyla bu bölge çoktan borsada pazarlandı, krediler alındı… Alamos Gold, Kirazlı’yı dünyadaki en düşük maliyetli altın projelerinden biri olarak pazarlıyor. Kanadalı SSR Mining’de Erzincan-İliç’deki Çöpler Altın Madeni’ni, “Burada nakit para basıyoruz” diye yatırımcılara tanıtıyor.

    Sandstorm Gold Royalties, İngiltere kökenli bir finans şirketi. Bu şirketin dünya üzerinde finanse ettiği yaklaşık 130 maden sahası var. Sandstorm’un sitesinde Kazdağları-Kirazlı projesinin 2020’nin sonunda üretime geçebileceği yazıyordu. Başaramadılar; bekliyorlar.

    İKİ PROJESİ DAHA VAR

    Alamos Gold’un bölgede iki projesi daha var. Biri Çanakkale Ağı Dağı Altın Madeni, diğeri Çamyurt Altın Madeni. Şirket önce Kirazlı Madenini çalıştırıp sonra Ağı Dağı’na yönelmeyi planlıyor. İki maden birbirine çok yakın. Kanadalı Alamos Gold’un Kirazlı, Ağı Dağı ve Çamyurt ile birlikte Kazdağları’nda toplam 3 bin 500 hektarda yani 35 bin dönümlük bir alanda üç siyanürlü maden projesi var. Kirazlı’nın hemen yanında Serçiler’de Koza Altın tetikte bekliyor. Nurol Holding Madra Dağı’nın zirvesine yerleşmiş bile. Kuzey Ege ve Güney Marmara tamamıyla saldırı altında.

    Sayın Şentürk bütün faaliyetlerin uluslararası standartlara uygun yürütüldüğünü söylüyor. Nasıl bir standartsa bu. Biyolojik çeşitliliğin mevcut ve gelecek nesillerin yararına korunmasını ve sürdürülebilir şekilde kullanılmasını hedef alan 1992 tarihli Birleşmiş Milletler’in Rio sözleşmesinden söz ediyor. Sen bir çırpıda 347 bin ağacı kes, daha da ne kadar keseceğin belli değil ve sonra Rio Sözleşmesi’nden söz et. Sanki ormanlar sadece ağaçlardan ibaret bir ekosistem. İçindeki trilyonlarca canlının hiç konusunu etmezler. Yani sadece 347 bin ağacı kesmediniz Sayın Şentürk, içindeki trilyonlarca canlıyı da yok ettiniz. Ki bu daha başlangıç. Doğanın derisini yüzer gibi nebati toprağı sıyırıp alacaklar ve bir kenara yığacaklar. Ama sonra tekrar eski yerine koyacaklarmış. Öyle diyor ya Sayın Şentürk; bütün diğer madenciler gibi. Bir dağı yüz binlerce ton dinamitle paramparça et, kabak gibi oy, sonra bir dağı kaldır bir yere taşı ve içinden tonlarca siyanür, sülfürik asit, nitrik asit vs. geçir ve sonra pasa diyerek bir yere yığ. Yapılan bu. Senin açtığın o çukuru tekrar doldurabilmen için en az üç tane daha çukura ihtiyacın var. Çünkü genişleyen ve hava alan toprağı, taşı, çakılı aynı yere koyamazsın.

    Kanadalı El Dorado Gold’un Uşak’taki altın madeni

    Kanadalı El Dorado Gold’un Uşak’taki Kışladağ Altın Madeni. 14 yılda Uşak’ın 4’te birini yok etti.

    Sonra bölgedeki su kaynaklarını acımasızca kullan. Milyonlarca litre suyu altın üretiyoruz diye zehirle.

    Sonra da Rio sözleşmesinden söz et.

    Daha bitmedi bu arada bir ons altın üretmek için bin ton karbondioksiti doğaya sal. Bir ton dore altın üretmek için 5 milyon ton taş-toprak ve kayanın üzerine bin ton siyanürü dök. Ağır metaller içeren ve sülfürik asit kaynağı olan milyonlarca ton taş-toprak ve kayayı “pasa” diyerek bir kenara yığ.

    Sonra da Rio sözleşmesinden söz et.

    Ama Almanya’nın, Çek Cumhuriyeti’nin, Macaristan’ın bu vahşi ve yıkıcı madenciliği yasakladığından söz etme. Avrupa Parlamentosu, Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin Avrupa Birliği topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Avrupa Parlamentosu’nda alınan karar şu gerekçelere dayandırıldı:

    • Siyanür; canlı çeşitliliği, tatlı su varlığı ve insan sağlığını tehdit eden yüksek derecede toksik bir kimyasaldır.

    • Altın madenciliğinde kullanılan siyanür, Su Çerçeve Yönergesi kapsamında başlıca kirletici kimyasallardan biri olarak belirtilmekte ve halk sağlığı ve çevre üzerinde geri dönülmez felaketlere sebebiyet vermektedir.

    • Maden atıklarında canlı sağlığı için belirlenen güvenli limit değerlerin çok üstünde siyanür bulunur ve maden atıklarını yönetmek zordur.

    • Siyanürlü maden işletmeleri 8-16 yıl gibi kısa sürelerde kısıtlı istihdam yaratırken, olası bir kaza, sorumlu işletmeler tarafından karşılanmayacak kadar büyük, sınır ötesi yıkımlara neden olur.

    • Geçtiğimiz 25 yıl boyunca dünya genelinde 30’dan fazla atık maden barajı kazası yaşanmıştır. Yani gelişen teknoloji atık barajı kazalarının önüne geçemiyor.

    • İklim değişikliği kaza riskini arttırmaktadır.

    HİLELİ GEREKSİNİM

    Zortman Landusky felaketinden sonra Amerikan halkının tepkileri üzerine ABD’nin Montana eyaletinde siyanürlü liç yön temiyle altın üretilmesi yasaklandı. ABD’nin Visconsin Eyaleti de siyanür liçini yasaklayan ABD eyaletlerinden biri. Arjantin’in 8 bölgesinde de siyanür liçi yasaklanmış durumda.

    Rio’dan bahset ama bunlardan hiç bahsetme.

    En acısı da Sayın Şentürk, “İnsanlık için üretim yapmak zorunda olduklarını” söylemiş.

    İnsanlık adına doğadaki bütün canlıların yaşam alanlarını zehirlemek, yok etmek. Bu nasıl bir üretim zorunluluğu acaba?! Bakınız altın bir gereksinim değildir. Daha doğrusu hileli bir gereksinimdir. Prof. Aykut Çoban, kapitalizmde metaların önemli bir bölümünün “hileli gereksinim” olarak ortaya çıkarıldığını belirterek, altının da bir “hileli gereksinim” olduğunu vurguluyor. Hileli gereksinim, yani insanların aslında gereksinim duymadıkları bazı nesneleri (altın gibi) gereksinim duyarmışçasına tüketme eğiliminde olması. Altın bazı bilişim, iletişim sektörlerinde ve kısmen de tıpta çok dar bir alanda gereksinim duyulan bir metaldir. Ve bu amaçlar için altın çok fazlasıyla dünyada mevcut zaten. Ancak gerçek gereksinimi çok dar bir alanla sınırlı olan altın, toplumsal yaşamda bir yatırım aracı olarak ya da takı, gösteriş, şatafat nesnesi olarak karşımıza çıkıyor. Yani aslında gerçek bir “gereksinim olmayan” bir ürün için doğayı tahrip ediyoruz. Ve bunu da Sayın Şentürk gibileri bize “insanlık için üretim yapmak zorunda oldukları madencilik” olarak yutturmaya çalışıyor.

    EKOKIRIM

    Yaşanan ekokırımdır. Ekokırım (ecocide) savaş zamanında suçtur. Ekokırım barış zamanında da yapılırsa suç olmalıdır. Bu suçu işleyenler Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmalıdır ve yargılanacaklardır da. Çünkü dünyanın herhangi bir yerindeki yıkım yani ekokırım, hem kısa hem uzun vadede çok geniş bölgeleri doğrudan etkiliyor. Kazdağları’nı zehirlerseniz Marmara’yı zehirlersiniz, Fırat’ı zehirlerseniz Ortadoğu’yu zehirlersiniz. Gediz’i zehirlerseniz Ege’yi zehirlersiniz. Karadeniz’de ormanlar giderse fındık da kalmaz hamsi de.

    Bakınız Sayın Şentürk, siz kelime oyunlarıyla, laf kalabalıklarıyla altın madenciliğini bir demir madenciliği veya kömür madenciliği gibi dünyaya ve Türk milletine yutturmaya çalışabilirsiniz. Ama öyle olmadığını siz de biz de çok iyi biliyoruz. Bakınız tüm dünyada yıllık 3 bin 200 ton altın üretilmektedir. Bu 3 bin 200 ton altını üretmek için milyarlarca ton üretilen diğer bütün madenlerin toplam atıklarından 8 katı fazla atık üretilmektedir. Üstelik bu atıklar normal bir proses atığı olmayıp nükleer reaktör atıklarıyla eşdeğer tutulmaktadır. Ayrıca bu adına altın madeni denilen sistemlerin çevrelerinde yarattığı tahribat “ağır çekim soykırım” olarak adlandırılmaktadır. Evet sizin bu milleti karşı karşıya bıraktığınız durum budur Sayın Şentürk.

    Tema’nın Kazdağları maden haritası

    TEMA’nın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan aldığı Kazdağları’ndaki maden bölgelerini gösteren haritası.

    Sayın Şentürk yukarıdaki haritaya lütfen dikkatlice bakınız. Konu sadece Alamos Gold değil. Konu sadece Kirazlı Madeni de değil. Bakın sadece sizin o bölgede üç projeniz daha var. Sayın Şentürk Kazdağları’nın yüzde 79’u parsel parsel madencilere verilmeyi bekliyor. Bir kısmı aktif maden, bir kısmı ihale edilmiş, büyük kısmı da ihale edilmeyi bekliyor. Muğla’nın yüzde 56’sı keza parsel parsel madencilere ayrılmış. Türkiye’nin diğer bütün illeri de aynı durumda. Karadeniz Dağları, Toroslar, Murat Dağı, Çiçekbaba Dağı, Murat Dağı, Eğrigöz Dağı Türkiye’nin neresinde orman, neresinde dağ, neresinde mera-yayla var altın-gümüş-nikel madencilerine veriliyor. Türkiye bu yükü kaldıramaz. Türkiye ormanlarının, yaylalarının, su kaynaklarının, yaylalarının yok edilmesine seyirci kalamaz. Bunun adı da madencilik olamaz. Bunun adı olsa olsa bir ülkenin yağmalanması ve talan edilmesi olur.

    Fatsa’daki altın madeninin yarattığı doğal yıkımın uydu görüntüsü. Şimdi bu bölgede 9 altın madeni daha açmak istiyorlar

    Fatsa Altın Madeni’nin yarattığı tahribat

    Bakınız Sayın Şentürk, Alamos Gold, SSR Mining, Centerra Gold, El Dorado Gold vs. bütün Kanada şirketleri Türkiye’ye doluşmuş durumda. Bu Kanadalılar Türkiye’den ne istiyor? Bilirsiniz, Kanada’nın İngiliz Kolumbiyası adında bir eyaleti var. Türkiye’nin bir buçuk katı büyüklüğünde. Nüfusu 5 milyon. Evet yanlış yazılmadı 5 milyon nüfuslu bir eyalet. Centerra’nın burada bir madeni var. Sayın Şentürk Kanada’nın hiçbir şehrinde onlarca köyün ortasında, şehirlerin dibinde, içme ve sulama suyu barajlarının yanına bu siyanür liçi madenlerini açtırmazlar. Bu kadar ağır doğal tahribata göz yummazlar. Hadi elin Kanadalısı gelip bir vurgun yapıp gidecek peki siz bunu kendi ülkenize nasıl yapabiliyorsunuz. İşte asıl sorun bu Sayın Şentürk.

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Altın madenciliğinde acı gerçekler; Türkiye zehirleniyor                            

    ** Geçtiğimiz yıl 42 ton dore altın yani ham altın elde etmek için 42 bin ton siyanür kullanıldı. Gümüş ve bakır madenlerindeki siyanür kullanımını da eklersek, geçtiğimiz yıl yaklaşık 200 milyon ton taş-toprağın üzerine 50 bin tondan fazla siyanür püskürtüldü.

    ** Yağmacı-talancı altın kartelleri 2019 yılında 2 milyar 242 milyon dolar kazandı. Devlete ödedikleri ise 42 milyon dolar. Aynı karteller 2020 yılında             2 milyar 400 milyon dolar kazandı. Devlete 60 milyon dolar ödeyecekler. Bakan Fatih Dönmez bu çarpık durumu, “Yüzde 30’u doğrudan ve dolaylı vergilerle devlete kalıyor” diyerek savunuyor. Yani madenci kartellerin siyanür, sülfürik asit, dinamit, mazot ve orman kesme masrafları “kazanç” olarak görülüyor.

    1. Bir altın madeni için önce cevher olduğu tahmin edilen alan sondaj adı verilen uygulamayla delik deşik ediliyor. Bir başka deyişle o bölgedeki doğanın bağrına yüzlerce hançer sokuluyor. Bölgedeki su kaynakları, su akış yolları ve birbirine karışmaması gereken su sistemleri olumsuz etkileniyor. Bunları yaparken de “hiç bir zararı yok” deniliyor.

      Kazdağları’nda Havran Bölgesinde Sondajlarla Delik Deşik Edilmiş Bir Alan
    2. Sondajlarla delik deşik edilen bölgede altın olduğuna kanaat getirilirse (Genellikle bir ton taş-toprak-kaya içinde yarım veya bir gram altın) yüz binlerce ağaç kesiliyor. (Mesela Alamos Gold sadece Kazdağları Kirazlı’da 347 bin ağaç kesti) Özetle, içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte bir ekosistem yok ediliyor. “Tekrar eski haline getireceğiz” yalanıyla birlikte.

      Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda Katlettiği Orman Alanı
    3. Nebati toprak derisi yüzülür gibi sıyrılıyor ve bir tarafa yığılıyor. Bu aşamada, “10-20 veya 30 yıl sonra tekrar aynı yere sereceğiz” yalanları ısrarla tekrarlanıyor. Ardından madenin büyüklüğüne göre on binlerce veya yüz binlerce ton dinamit kullanılarak, milyonlarca yılda oluşmuş doğal yapı paramparça ediliyor. Bölgedeki milyonlarca ton taş-toprak-kaya doğanın bağrından sökülüyor; dev kamyonlara yükleniyor ve ardından taş değirmenlerinde un ufak ediliyor.

      Ortalama Bir Altın Madeni çukuru (1)
    4. Sonra cevherin durumuna ve madenin büyüklüğüne göre başta binlerce ton siyanür ve sülfürik asit olmak üzere 36 çeşit zehirli kimyasal, milyonlarca ton taş-toprak-kayanın üzerine boca ediliyor. Bu işlem sırasında açık alanlarda hidrojen sülfür gazı doğaya salınıyor. Bu süreçte altın, yığın liçinin içinden çekiliyor ve geriye kalan milyonlarca ton taş-toprak-kaya ortaya çıkan ağır metallerle birlikte bir tarafa “pasa” denilerek atılıyor. Ağır metaller içeren atık pasalar Fırat Nehri’nin kıyısına, içme ve sulama barajlarının dibine, fındık-zeytin-meyve bahçelerinin veya ormanların dibine yığılıyor. Artık “pasa” denilen bu devasa yığınlar, “asit maden drenajı” adı verilen sülfürik asit kaynağıdır. Ayrıca içerdikleri ağır metallerle çevredeki toprağı, suyu ve yaşamı yüzlerce yıl zehirlemeye devam eder.

      Açık Alanlarda Köylerin Ve Tarım Alanlarının Ortasında Yapılan Siyanür Liçi Işlemi. (1)
    5. Altın madenleri için çok büyük oranlarda su kullanılıyor. 1 gram altın için 4 ton su zehirleniyor. 
    6. Bir ons altın için (yani 31 gram ağırlığında bir alyans yüzük için) bir ton karbondioksit doğaya salınıyor. 2020 yılı içinde 42 ton (yani 1.481.505 ons) altın üretildiği açıklandı. Bu durumda 2020 yılında tam 1 milyon 481 bin 505 ton karbondioksit (CO2) doğaya salındı.

      Milyonlarca Ton Taş Toprak Ve Kaya Açık Alanlarda İşte Böyle Siyanürlenİyor
    7. Bir ton dore altın için yaklaşık 5 milyon ton taş-toprak-kaya bin ton (yani bir milyon kg) siyanürle zehirleniyor. Altın madenciliğinde ortalama bir ton “dore altın” için bin ton siyanür kullanılıyor. Cevherin yapısına göre bazılarında daha az bazılarında daha fazla ama ortalama bu. Erzincan-İliç’de iktidara yakın Çalık Holding’in Kanadalı ortağıyla işlettiği Çöpler Altın Madeni’nde, yılda 6,5 ton altın çıkarmak için 7 bin ton siyanür kullanılıyor. Üstelik bu maden, Türkiye’nin gıda deposu GAP’ı besleyen Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarının can damarı Fırat Nehri’nin kıyısında. Çöpler de yıllık yaklaşık 9 bin ton da sülfürik asit kullanılıyor.

      Erzincan’daki Çöpler Altın Madeni’nin Fay Hattı üzerinde Bulunan 197 Futbol Sahası Büyüklüğündeki Atık Barajı
    8. Geçtiğimiz 2020 yılı içinde 42 ton dore altın yani ham altın üretildiği açıklandı. Bunun anlamı 42 bin ton siyanür kullanıldı. Gümüş ve bakır madenlerindeki siyanür kullanımını da eklersek, geçtiğimiz yıl yaklaşık 200 milyon ton taş-toprağın üzerine 50 bin tondan fazla siyanür püskürtüldü. 
    9. Sülfürik asit kullanımı ise çok daha fazla. Çünkü sülfürik asit, altın madenlerinin yanı sıra özellikle nikel madenlerinde su gibi kullanılıyor. Sadece Zorlu’nun Gördes’teki nikel madeninde günlük sülfürik asit kullanımı yaklaşık bin ton. Yani yılda 360 bin ton sülfürik asit kullanımı söz konusu. Altın, gümüş ve bakır madenlerini de eklediğimizde yıllık sülfürik asit kullanımı da 400 bin tondan fazla.

      Gördes’teki Nikel Madeninin Atık Barajı
    10. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 2019 yılında 24 ruhsattan 39 ton altın üretildiğini açıkladı. Altın ruhsatlarından 36 milyon 257 bin 570 TL,  altın içeren kompleks madenlerden ise              262 milyon 355 bin 247 TL “devlet hakkı” tahakkuk ettirildiği açıklandı. Yani devlet 2019 yılında bu madenlerden, ruhsat (artı) devlet hakkı olarak 298 milyon 500 bin TL gelir elde etmiş. Yani 42 milyon dolar. (Üniversite sınavına giren çocuklarımız bile her yıl devlete altın madenlerinden daha fazla ödeme yapıyor. Bu yıl üniversite sınavına girecek 2 milyon öğrenci, yaklaşık 360 milyon TL ödeyecek. Yani 51 milyon dolar) Altın şirketleriyse 2019 yılında 39 ton dore altından 2 milyar 202 milyon dolar kazandı.
    11. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in soru önergesine verdiği yanıtta, altın madenlerinin 2 milyar 242 milyon dolarlık kazancının yüzde 30’unun yani 660 milyon doların devlete kaldığını söylüyor. Bunu neye dayanarak söylüyor bilemiyoruz. Devlet hakkı denilen şey zaten devletin bu madenlerden aldığı vergi. Sanırız Bakan Dönmez, madencilerin yüz binlerce ton dinamit, binlerce ton siyanür, sülfürik asit, nitrik asit ve 36 çeşit zehirli kimyasal giderlerini ve milyonlarca ton motorin-benzin giderini, yüz binlerce ağacın kesilmesi sırasında yaptıkları harcamaları “ülkenin kazancı” olarak görüyor. Yani dolaylı vergi dediği de yukarıda saydığım ve madenin altın çıkarma aşamasında yaptığı masraflar. Bu durumda da madencilerin 2019 yılında 1 milyar 542 milyon dolar net kârı var. Peki bu ülkenin yok edilen ormanlarının, dağlarının, meralarının, sularının, tarım alanlarının hesabını kim verecek? Milyonlarca vatandaşımızın ve doğadaki trilyonlarca canlının yaşam alanlarının yok edilmesinin faturasını kim karşılayacak?

      Balıkesir Sındırgı’daki Altın Madeni (1)
    12. 2020 yılındaysa 42 ton dore altından 2 milyar 400 milyon dolar kazanıldığı açıklandı. Bakanlığın hesabına göre devlet hakkı 48 milyon dolar eder. Ancak bu yıl için devlet hakkı paylarında ekstra yüzde 25 artış yapıldı. Bu ise 60 milyon dolar eder. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in yüzde 30 hesabına göreyse 720 milyon dolar Türkiye’ye kalıyor. Yani madencilerin orman kesme, mazot, dinamit, asit ve siyanür masrafları. Bu durumda da 2020 yılında 1 milyar 680 milyon dolar ise madencilerin net kârı oluyor. 
    13. Bizim hesaplamalarımıza göre 20 yılda devletin bu adına altın madeni denilen açık hava kimyasal fabrikalarından kazancı 600 milyon doları geçmiyor. 2019 yılında 42 milyon dolar devlet hakkı aldıklarını bizzat Bakan Fatih Dönmez açıkladı.
    14. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in açıklamasına göre ülkemizde toplam 133 adet altın içeren maden ruhsatı bulunuyor. Bakan 9 adet sadece altın madeni, 25 adet de altın ve gümüş içeren kompleks madenin aktif olarak çalıştığını da açıkladı. Yani toplamda altınla ilgili 34 aktif maden bulunuyor. Bu madenlerde toplam 9 bin 489 personel çalışıyor.

      Fatsa’daki Madenin Karadeniz Bölgesindeki Tahribatının Uydu Görüntüsü
    15. Türkiye’de nerede orman, nerede dağ ve su kaynakları varsa siyanürlü-sülfürik asitli madenciler orada. Ege’de başta Kazdağları olmak üzere Madra, Eğrigöz, Murat Dağı, güneyde Torosların tamamı, kuzeyde Karadeniz’in bütün dağları, doğuda Munzur dağları, Kapadokya, Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’un Şahin Dağları, Kelkit Vadisi, Gümüşhane ve Artvin’in neredeyse tamamı madencilerin hedefinde. Türkiye’nin dağları ağır saldırı altında. Dağlar dünyanın en değerli su depolarıdır. Bu açıdan barajlardan bile daha stratejik ve değerlidir. Hepsi ama hepsi en stratejik ve yaşamsal bölgeler. Söğüt dağları, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğduğu topraklar tehlikede. Yapılan madencilik değil, tahribat çok ama çok fazla. Bütün dünyada yıllık 3 bin 200 ton civarında altın çıkarılıyor. Bu altını çıkarırken ortaya saçılan atıklar dünyadaki milyarlarca ton üretim yapılan diğer bütün madenlerin toplam atığından 8 kat daha fazla. Üstelik bu atıklar bir proses atığı değil nükleer reaktör atıkları kadar tehlikeli zehir merkezleridir.

      Altın Madenciliğinde Ortaya çıkan Ağır Metaller Ve Sülfürik Asit Kaynağı Olan Pasa Dağları
    16. Türkiye sadece fındık gelirlerinden yılda 2 milyar dolar kazanmaktadır. Gediz ovasının yıllık  3-4 milyar dolar geliri vardır. Çanakkale, Balıkesir, GAP bölgesi ve Anadolu’nun daha bir çok bölgesinde tarım gelirleri altın madenciliğinin bu ülkeye sağlayacağı gelirlerden kat be kat daha fazladır. O zaman neden bu ülkenin topraklarını zehirlemekte ısrar ediliyor? Neden bu ülkenin ormanları, su kaynakları, tarım toprakları, meraları ve yaylaları acımasızca talan ediliyor. Bu yıkıma izin veremeyiz. Bu yıkıma izin verenler sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarına karşı değil, tüm insanlığa karşı suç işlemektedirler. 
    17. Dünyada altın madenleri “ağır çekim soykırım merkezleri” olarak görülmektedir. Şu an itibariyle Bakanlığın açıklamasına göre Türkiye’deki ağır çekim soykırım merkezleri 34’e ulaşmış durumda. Türkiye altın madeni ve bu türden zehirli ve yıkıcı madenciliğin yapıldığı bir ülke olamaz. Olmamalı. Olursa tarım ülkesi olamaz, olursa turizm ülkesi olamaz, olursa içecek suyu, ekecek toprağı, nefes alacak ormanı kalmayacak. Türkiye yağma ve talan projelerinin uygulama alanı olamaz. En başta altın madenleri olmak üzere bütün madencilik projeleri oluşturulacak bir bilimsel kurul tarafından acilen gözden geçirilmelidir. Bu ülkenin en yaşamsal konusudur. Türkiye topraksız, susuz, havasız ve çiftçisiz, üretimsiz kalma riskiyle karşı karşıya. Bu bir felaket tellallığı değil. Tehlike çok büyük. Türkiye’nin her tarafından yükselen çığlıkları duyun artık!