Sanatın dostu, doğanın düşmanı 

“Altın Ölüm” kitabını yazarken Eczacıbaşı’nın siyanürlü maden işinde olduğunu görünce çok şaşırmıştım. Bende her zaman sağlık, temizlik, doğa çağrışımları yapan bir markanın siyanürlü altın madeni işine girmesi, hem de Çanakkale gibi bir bölgede Bayramdere Barajı’nın yakınında bu madenciliği yapmak istemesi karşısında şoka uğramıştım.

Daha sonra buradaki sahayı orada daha önce tezgâh açmış olan Nurol Holding’e devrettiğini duydum. Ne şartlarda, hangi payla bilemiyorum… Ama bilmediğim o kadar çok şey varmış ki…

Geçtiğimiz günlerde de Birgün gazetesinde Bahadır Özgür yazdı: “Milas’ın verimli tarım arazileri, ormanları maden ocaklarıyla yok ediliyor. Burada başı çeken şirket ise Eczacıbaşı. Doğayı en fazla tahrip eden feldispat madenlerinin sayısını her geçen gün artıran Eczacıbaşı, yeni ocak açmak ve tesisini üç katı büyütmek için başvuru yaptı.”

Eczacıbaşı’nın Muğla ve Aydın’da bulunan feldispat madenlerinin bölgede gerçekleştirdiği ekokırımları anlatıyor Bahadır Özgür…
Özetle Türkiye’de madencilik adı altında “seri katliam” yapıldığını vurguluyor…

“Eczacıbaşı” meğer “Madencibaşı” olmuş… Feldispat madenleriyle de çok daha beterini yapıyormuş.
Eczacıbaşı, ESAN Madencilik adı altında her yerde. Konya Meram’da İnlice siyanürlü Altın Madeni ve Balıkesir Balya’da kurşun madenleri işletiyor.

Yaşamın her alanında karşımıza çıkan bu holdingler Türkiye’nin dağını-taşını, bağını- yaylasını, ormanlarını ve su kaynaklarını talan ediyor. Bir de Türkiye’de at koşturan Alamos Gold, Centerra Gold, SSR Mining, El Dorado Gold gibi yabancı kartelleri ekleyin. Tahribat çok büyük. Altın, gümüş, nikel diyerek; “elektrik üreteceğiz” diyerek ne orman ne zeytin ağacı ne de fındık bahçesi bırakacaklar.

Sadece Türkiye sanayisi veya holdinglerinin ihtiyaçları için de değil, ham ya da yarı mamül olarak dünyaya da pazarlıyorlar. Yani sömürge madenciliğidir yapılan.

Bu vahşi madenciler bir bölgenin talanına başlamadan önce melek gibidirler. Öyle bir gelirler ki, bölgeyi ihya edeceklerdir. Yol, okul, cami yaparlar. Ambulanslar hediye ederler. Hatta yardım kolileri havalarda uçuşur. Hatta yardım adı altında açıktan “cukkalar” dağıtırlar. Melek görünümlü Azrail gibidirler.

Bir köşede kimseye zarar vermeden toprağın altındaki çil çil altınları ya da nikeli ya da gümüşü veya her neyse çıkaracaklardır, ondan sonra “eski haline getirip” kimseye zarar vermeden gideceklerdir. Ama bu arada bölgedeki insanlar ihya olacaktır. Bin bir yalanla birlikte bu masalları anlatırlar.

Ama kısa süre sonra acı gerçekler ortaya çıkmaya başlar. Önce ormanları keserler, ardından dağları parçalarlar, toprakları ve suları zehirlerler… Heyelan, ağır metaller, siyanür, sülfürik asit ve envai çeşit kimyasal ve patlayıcılar. Yok olan bir ekosistem. Yaşanan tam bir ekokırımdır.

Çöktükleri bölgeyi tamamen bitirmeden, yaşanmaz hale getirmeden gitmezler. Orada da şu varmış, burada da bu varmış diyerek iki senede bir kapasite artışına giderler. Bir süre sonra Melek görünümleri gider Azrail yüzleri ortaya çıkar. Tavırları, konuşmaları ve ilişkileri değişir. Tel örgüler yükselir ve artık muhatabınız ellerinde silahlarla özel güvenliktir. O da yeterli olmazsa jandarmadır, polistir…

Yaşam alanlarımızın korunması ve doğamızın talan edilmesine karşı verilen mücadelede zaman zaman şu tartışma gündeme gelir: Şirketlerle uğraşmayalım. Sorun devlette ve onu yönetenlerde.

Evet bu tespit de doğru ama eksik kalıyor. Türkiye’nin bugün madencilik adı altında yağma ve talan edilmesinde devleti yöneten siyasi iktidarın çok büyük sorumluluğu var. Ama hırsızın hiç mi suçu yok… Birisi evinin kapısını açık unutmuş. Ya da bunu önemsememiş. Üstelik değerli eşyalarını ortaya bırakmış. Birileri de gelmiş çalmış çırpmış. Tamam ev sahibine kızalım ama hırsıza hiç mi sözümüz yok.

Sözcü Gazetesinde Serpil Yılmaz’ın köşesinde okuyoruz. Eczacıbaşı ailesinden Füsun Eczacıbaşı “Uluslararası Sanata Destek” ödülünü İspanya Kralı Felipe’nin annesi Kraliçe Sofia’nın elinden almış.

Alkışlayalım…

Sık sık ekranlarda canlı yayın konuğu olan Bülent Eczacıbaşı’nın sanata katkıları öve öve bitirilemiyor.

Alkışlayalım…

Serpil Yılmaz’ın aynı köşe yazısında dile getirdiği çok çarpıcı bir tespit daha var. Eczacıbaşı ailesinin kurduğu İstanbul Kültür Sanat Vakfı, “Ölümüne Boşanmak” filmini, programına almayı reddetmiş. Neden? diye soruyor gazeteci Serpil Yılmaz… İngiltere’nin Oscar adayı gösterdiği bir filmi, neden film programına almayı reddetti?
“Ölümüne Boşanmak” aynı zamanda kadın cinayetlerine çanak tutan, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan mevcut iktidar anlayışının da eleştirisi…

Yılmaz yazısında sorusunun yanıtını da kendisi veriyor: “Kadın cinayetleri politiktir görüşü ile arasına mesafe koymak için mi? İktidar yanlısı sanat evreni inşa etmek için milyarlarda aynı etkiyi yaratamazsınız.”

“İktidar yanlısı sanat evreni inşa etmek” çok ciddi bir suçlamadır.

Doğanın düşmanlığını yaparak da sanatın dostu olamazsınız…

Yazar Hakkında

İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir