Etiket: #maden

  • Altın Madencileri Başkanı Mehmet Yılmaz’a cevabımdır

    Adına “Altın Madencileri Derneği” denilen, gerçekte Türkiye’nin yaylalarını, meralarını, ormanlarını, köylerini ve su kaynaklarını yağmalayan ve talan edenlerin bir araya geldiği derneğin Başkanı Mehmet Yılmaz, Ankara’da bir grup gazeteciyle bir araya gelmiş.

    Yılmaz, “Yerin altında, 275 milyar dolar değerinde, 5 bin tonluk altın rezervi var” demiş.

    Bu rezervleri, “İnsan yararına, çevreyi koruyarak ve sorumlu madencilik faaliyetleriyle” ekonomiye kazandırmalıymışız… Altın üretimini önce 50, sonra 100 tona çıkabilirmiş ve bunun için de 20 projelik bir listeyi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na sunmuşlar…

    Ne kadar altın madeni açarsak o kadar döviz Türkiye’de kalacakmış.

    20 yıldır aynı yalanları bıkmadan usanmadan tekrarlıyorlar…

    NE PAHASINA OLURSA OLSUN

    İspanya Kralı Ferdinand’ın 1500’lü yıllarda söylediği, “Altın getirin, mümkünse insani yollardan ama ne pahasına olursa olsun altın getirin” sözleri bugün de aynen geçerli. O gün atları, tüfekleri ve mikroplarıyla yağmacılar vardı, bugün uluslararası karteller ve yerli işbirlikçileri var. Mümkünse insani yollardan ama ne pahasına olursa olsun altın çıkarmaya çalışıyorlar.

    Sayın Mehmet Yılmaz, o sizin “bir ton” altını elde edebilmek için “beş milyon ton” taş-toprak-kaya             un ufak edilip üzerinden binlerce ton siyanür, sülfürik asit, silika gibi dünyanın en ağır kimyasalları geçiriliyor mu?

    Geçiriliyor.

    Ama siz bunların hiçbir zararı olmadığını söylüyorsunuz. O sizin “bir ton” altınınızı elde etmek için Kazdağları, Karadeniz Dağları, Toros Dağları, Murat Dağı, Munzur Dağları ve en değerli ormanlarımız içindeki milyonlarca canlıyla birlikte katlediliyor mu?

    Ediliyor.

    1 ton dore altın için bin ton siyanürü açık alanlarda taşın-toprağın üzerine saç. Ağır metaller içeren ve sülfürik asit kaynağı olan milyonlarca ton taş-toprak ve kayayı “pasa” diyerek bir kenara yığ.

    Sonra da 275 milyar dolar masalını anlat.

    Yani Mehmet Bey şunu öneriyor, bugün 19 madenle 40 ton üretiyorsak, 100 ton hedefine ulaşabilmek için 20 tane daha talan ve zehir merkezi açmamızı istiyor.

    Toroslar’a, Munzur Dağları’na, bütün Karadeniz dağlarına ve yaylalarına, bütün Ege’ye, Marmara’ya, yani tüm Türkiye’ye. Önerdikleri bu. Zaten planlanan da bu. TEMA, Kazdağları’nın yüzde 79’unun madenciler için parsellendiğini belgeledi. Bugün turizmin göz bebeği Muğla, Antalya keza aynı durumda.

    Mehmet Bey hiçbir rahatsızlık duymadan bunu söyleyebiliyor. Ama ağır metallerle ve sülfürik asit sızıntılarıyla dolu milyarlarca ton pasa dağlarını ne yapacağımızı söylemiyor. Milyarlarca ton suyun bu madenlerde kullanılacağını ve zehirleneceğini söylemiyor. Sanırsın tavuk besleyip, tarlaya mısır ekiyorlar.

    Mehmet Bey, belki farkında değilsiniz ama siz o altını çıkaracağım derken buğday üretecek toprakları, zeytin bahçelerini, fındık bahçelerini, su kaynaklarını ve hayvanların otlayacağı meraları yok ediyorsunuz. Sizin o vahşi madencilik uygulamalarınız yüzünden ülke tarımı, ülkenin su kaynakları, ülkenin havası yani bu ülkenin yaşam kaynakları kuruyor. Bakın Kurşunçalı denilen dağ, Fatsa-Perşembe-Ordu arasında bir yaşam pınarı. Ormanları ve bağrından doğan ırmakları ve dereleriyle. Çevresinde onlarca köy ve on binlerce dönüm fındık bahçesi var. Siz şimdi Kurşunçalı’da “altın çıkaracağız” diyerek önce ormanları keseceksiniz, sonra su kaynaklarını kurutacaksınız ve ardından da kullanacağınız binlerce ton zehirli kimyasalla topraklarını zehirleyeceksiniz. Peki bu insanlar o bölgede nasıl yaşayacak?

    SANIRSINKİ BEDAVA VERİYOR

    Çıkardıkları altını Merkez Bankası’na satacaklarını ve karşılığında “TL” alacaklarını söylüyor. Yani sanırsın ki bedava veriyor. Ülkemizin ormanları, su kaynakları, tarım alanları, meraları yok ediliyor. Ortaya çıkan sarı metali de yine bize satıyorlar. Buna da sevinmemizi bekliyorlar. Yani eğer Merkez Bankası sattıkları altını alırsa, El Dorado Gold ya da SSR Mining ya da Centerra Gold ülkelerine TL’mi götürüyordur sizce?  Yani Amerikalı Teck herhalde Wall Street’te “TL” pazarlıyordur. Ya da İngiliz Oriole ya da Ariana Recources Londra Borsası’nda “TL” üzerinden hisse alım-satımı yapıyorlardır. Kanadalılar ve Avustralyalılar zaten “TL”den başka para tanımazlar. Ya bu kadar mı aptal görülüyoruz! Bir tuşla o “TL” dolara ve sterline dönmüyor mu Mehmet Bey?

    Bilmem kaç bin kişiyi istihdam ediyorlarmış. Ben bir örnek vereyim. Fatsa’daki siyanürlü talan ve zehir merkezinde yaklaşık 200 kişi çalıştırıyorlar. Ama 120 bin kişinin hayatını riske atıyorlar. On binlerce fındık çiftçisinin ürününü riske ediyorlar. Sularını riske ediyorlar. Havasını zehirliyorlar. Diğer bütün bölgelerde de durum bundan farklı değil.

    Mehmet Bey peki dediğinizi yapalım ve 30-40 yıl Türkiye kendi altınını kendi üretsin. Bütün ormanlarını talan etsin, bütün meralarını kullanılamaz hale getirsin, bütün tarımsal ürünlerini riske atsın, sularını ve havasını zehirlesin. Peki ondan sonra ne olacak. 30-40 yıl sonra ne yapmayı planlıyorsunuz? Yeni bir Türkiye mi buldunuz? Yeni bir dünya mı keşfettiniz de bize sürpriz mi yapacaksınız? Ne yapacaksınız Mehmet Bey size soruyorum. 

    Üstelik adına madencilik denilen bu faaliyetlerinizle, kasten iklim krizine neden olmakta; koronavirüs salgınına neden olan ekosistem değişikliğine ve kirliliğine yol açmaktasınız.

    Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan siyanür liçiyle altın üretimini yasaklayan AB ülkeleri. Avrupa Parlamentosu, Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin Avrupa Birliği topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Zortman Landusky felaketinden sonra Amerikan halkının tepkileri üzerine ABD’nin Montana eyaletinde siyanür liçi yöntemiyle altın üretilmesi yasaklandı. ABD’nin Visconsin Eyaleti de siyanür liçini yasaklayan ABD eyaletlerinden biri. Arjantin’in 8 bölgesinde de siyanür liçi yasaklanmış durumda.

    Çünkü siyanür; canlı çeşitliliği, tatlı su varlığı ve insan sağlığını tehdit eden yüksek derecede toksik bir kimyasaldır. Halk sağlığı ve çevre üzerinde geri dönülmez felaketlere sebebiyet vermektedir. Maden atıklarında canlı sağlığı için belirlenen güvenli limit değerlerin çok üstünde siyanür bulunur ve maden atıklarını yönetmek zordur. Siyanürlü maden işletmeleri 8-16 yıl gibi kısa sürelerde kısıtlı istihdam yaratırken, olası bir kaza, sorumlu işletmeler tarafından karşılanmayacak kadar büyük, sınır ötesi yıkımlara neden olur.

    HİLELİ GEREKSİNİM

    En acısı da “İnsanlık için üretim yapıyoruz” demezler mi…

    İnsanlık adına doğadaki bütün canlıların yaşam alanlarını zehirlemek, yok etmek. Bu nasıl bir üretim zorunluluğu acaba?! Bakınız altın bir gereksinim değildir. Daha doğrusu hileli bir gereksinimdir. 

    Prof. Aykut Çoban, kapitalizmde metaların önemli bir bölümünün “hileli gereksinim” olarak ortaya çıkarıldığını belirterek, altının da bir “hileli gereksinim” olduğunu vurguluyor. Hileli gereksinim, yani insanların aslında gereksinim duymadıkları bazı nesneleri (altın gibi) gereksinim duyarmışçasına tüketme eğiliminde olması. Altın bazı bilişim, iletişim sektörlerinde ve kısmen de tıpta çok dar bir alanda gereksinim duyulan bir metaldir. Ve bu amaçlar için altın çok fazlasıyla dünyada mevcut zaten.

    Ancak gerçek gereksinimi çok dar bir alanla sınırlı olan altın, toplumsal yaşamda bir yatırım aracı olarak ya da takı, gösteriş, şatafat nesnesi olarak karşımıza çıkıyor. Yani aslında gerçek bir “gereksinim olmayan” bir ürün için doğayı tahrip ediyoruz. Ve bunu da Sayın Mehmet Yılmaz gibileri bize “insanlık için üretim yapmak zorunda oldukları madencilik” olarak yutturmaya çalışıyor.

    EKOKIRIM

    Yaşanan ekokırımdır. Ekokırım (ecocide) savaş zamanında suçtur. Ekokırım barış zamanında da yapılırsa suç olmalıdır. Bu suçu işleyenler Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmalıdır ve yargılanacaklardır da.

    İNSANDA DA ALTIN VAR

    İnsan vücudunda da ortalama 0,2 miligram altın bulunuyor. Yani 1 milyon kişiyi tanklara doldurup siyanür liçine tabi tutarsanız 200 kg altın elde edebilirsiniz. Ama bunun adı elbette katliam olur. Soykırım olur. Doğamız da yaşayan bir ekosistemdir. Bugün on binlerce ağacı içindeki milyarlarca canlıyla birlikte yok edip, açık alanlarda tonlarca siyanürü doğanın bağrına boca etmenin ve su kaynaklarını zehirlemenin adı da ekokırımdır. En az soykırım kadar suçtur.  

    Paris İklim Anlaşması’nı imzaladık, Yeşil Kalkınma Devrimi ilan ettik… Bunlar güzel şeyler. Ancak altına imza attığımız bu belgelerin gereğini yerine getirmemiz gerekiyor…

    Tüm dünya küresel iklim krizi denilen bir belayla karşı karşıya. Bunun yanında koronavirüs gibi dünyayı sarsan salgınlar dinmek bilmiyor. Bilim insanları, “Ormanlarınızı, tarım alanlarınızı, su kaynaklarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı koruyun” diye bas bas bağırıyor.

    Geçtiğimiz aylarda AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Binali Yıldırım, “Gıda, petrol ve altından çok daha değerlidir” derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan da “kestane balı” yememizi önerdi. Bunlar çok güzel öneriler ve düşünceler. Ancak kestane balı yemek istiyorsak kestane ormanlarını korumak zorundayız. Petrolden ve altından çok daha değerli olan fındık bahçelerimizi, zeytin bahçelerimizi, tarım topraklarımızı korumak zorundayız.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Karaelmas

    “Yine bir kömür

    kütürdedi sobada

    kayıp bir madencinin

    kalbi rast geldi

    atıverdi sıcak odada”

    Sunay AKIN

                                                                                                                                                       Karası işçiye, elmas patrona.

     

    Sonbaharın serin bir akşamında 14 Ekimde Çeşm- i Cihandan / Amasra’dan kara haber geldi. Madende yine grizu patlamış, nefeslikten kapkara duman yükselmeye başlamıştı. Madenciler bunu çok iyi biliyordu, soluğu kuyubaşında aldı kadını, çocuğu, yaşlısı.

    Kolay değildi elbette fidan gibi delikanlısını, gözünden sakındığı oğlunu, yakışıklı babasını sonsuza kadar kaybetme korkusu.

    Madene inen gençlerin hayalleri vardı. Okula başlayan çocuğu ile gurur duyanı, doğacak oğlunu hayal eden baba adayı, eşine evlilik yıldönümü için sürpriz yapacak olanı, evleneceği kıza hediye alma heyecanı ve daha bilinmeyen pek çokları…

    Acı haberle tüm hayaller, tüm umutlar toprağa gömüldü. Hava karardı bütün gönüller kapkara oldu.

    Kömür ocağında grizu patladı, 41 madenci yaşamını yitirdi. Havza bu olaylara alışık deniyordu ama ölüme nasıl alışılırdı ki…

    Yönetenler de geldi baca ağzına. Nutuklar çekildi. Gereken yapılacaktı. “Şehitlerin” yakınlarına kucak açılacaktı. Bunlara alışıktı madenci yakınları ama “hamdolsun 24 saatte cenazelere ulaştık” sözünü yeni duyacaktı. Keşke “hamdolsun işçilerimize sağ salim ulaştık” denebilseydi.

    Keşke madenciler vardiya bitiminde türkü söyleyerek çıksaydı kuyudan, alınteri kömür tozuna bulanmış. Sadece kara gözleri görünseydi, gülümseyince beyaz dişleri.

    Olmadı, olamazdı. Çünkü; ucuz işgücü üzerinden sermaye birikimi için madencilerin bedel ödemesi gerekiyordu. Birilerinin rahat yaşaması için onların çile çekmesi, canlarını vermesi gerekiyordu.

    Soma’da fıtrat olan Amasra’da kader olmuştu. Oysa madencinin kaderi bu olmamalıydı. Bilimin, tekniğin rehberliğinde ortak aklı kullanarak en zor işler kolaylaştırılabilirdi. Ama egemenler en ucuzu tercih ediyordu her zaman. Ucuz olan da insan emeğiydi, insan hayatıydı buralarda.

    Bu durumdan örgütlü mücadele ile kurtulabilirdi madenci ama örgüt yöneticilerinin hesabı başkaydı besbelli ki. Yönetenlerin yanında poz vermek daha çekiciydi. Çok zorlanırlarsa “provokasyona gelmeyin” deyip işin içinden çıkılırdı.

    İlk günlerin hengamesi geçince derin bir acının ağırlığı düşer gidenlerin evlerine. Ateş düştüğü yeri yakar sonuçta. Yitip giden hayatlar, geride kalan parçalanmış yürekler, acılar, acılar…

    Devletin en üst ağzından olay “kader plânı olarak kabul edilip tekrar olabileceği de” söylenince bundan sonraki gelişmelerin seyri belli gibidir. Her zamanki gibi birkaç günah keçisi bulunup gereği yapılacak ve kamu vicdanı rahatlatılacak.

    Bu topraklar çok eskilerden beri acıya alışıktı. 1906 yılında Osmanlı maden işçilerinin yaralanma riski, Avrupa ve ABD deki işçilere göre 5 ile 25 kat fazlaydı. 1000 ton kömür çıkarılması için Osmanlı’daki ölüm oranları, İngiltere ve Fransa’ya göre 10 kat fazlaydı. Maden işçilerinin kara bahtı yaklaşık iki asırdır değişmedi. Zihniyet değişmediği sürece bu döngü devam edecek gibi.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesi.

  • İş kazası mı, iş cinayeti mi?

    Toplumsal hafızamız çok zayıf nedense. Yaşananlar kısa sürede unutulmakta. Son yaşanan Amasra maden faciası da muhtemelen çabucak unutulacak. Toplu ölümlü facialar bile belli bir süre ancak kalabiliyor gündemde. Günlük ortalama 6-7 işçi ölüyor bu ülkede, her hafta bir Amasra yaşanıyor ve işçi ölümleri artık kanıksanmış bir rutini ifade ediyor.

    İş kazası, “öngörülemeyen ve önlenemeyen olaylar” olarak tanımlanıyor. Yaşananların bu tanıma uyup uymadığına siz karar verin ve adını siz koyun. İstisna olması gereken bu olayların süreklilik arz etmesi ayrı bir değerlendirme konusu.

    Devletin en üst ağzından bu olayların “kader plânı” olarak yorumlanıp gelecekte de olacağının söylenmesi, facianın sorumluluğunu üzerlerinden atmaya ve olası itirazları önlemeye yöneliktir.

    Oysa durum nettir; Vahşi kapitalizmdir. Ülkeyi ucuz işçi cennetine çevirip, her türlü sosyal haktan arındırılmış sefalet ücretine mahkûm edenler, aynı zamanda çalışma yaşamını da sermayenin ihtiyaçları üzerinden tam anlamıyla Ortaçağ koşullarına döndürmüş bulunmaktadır. Sermayenin gözü dönmüş kâr hırsının güdülediği, insanlık dışı çalışma koşullarının yanı sıra, işçi ölümlerine de kapı aralayan bu sistem en pervasız haliyle madenlerde uygulanmaktadır.

    Madencilik, doğası gereği çok riskli bir işkolu. Bu anlamda, en yoğun iş güvenliği önlemlerinin disiplinli ve sürekli şekilde uygulanmasını zorunlu kılar. Usta – çırak ilişkisinin kesintisiz sürdürülmesini emreder. Oysa ülkemizde mühendislik bilim ve teknolojisinin uygulanması yerine, en ucuz olan girdi tercih edilmektedir. Ne yazık ki insan hayatı çok ucuz bu ülkede ve bu bedel ölümlerden sonra yönetenler tarafından belirleniyor.

    Her faciadan sonra komisyonlar kurup soruna çözüm arayanlar!!, kerameti kendinden menkul uzmanlar, hayatında yeraltı kömür madenine inmemiş, yangın barajı kapatmamış kişiler yine çok güzel reçeteler sunacaklardır. Ama olayların gerçek nedenleri ve bunun üzerinden çözüm önerileri muhtemelen masaya getirilmeyecektir.

    Her seferinde ‘müjde’ diye duyurdukları ve tüm sorunları çözeceklerini iddia ettikleri Maden Kanunu’nun 21 kez değiştirilmesi bile sorunların çözümüne nasıl yaklaşıldığının bir işaretidir. Her değişiklik; sorunları çözmek bir yana daha da ağırlaştıran, insan sağlığını ve doğayı hiçe sayan vahşi kapitalizmin üretim biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde zorunlu olarak çıkarttıkları ATEX’in (Muhtemel Patlayıcı Ortamda Kullanılan Teçhizat Ve Koruyucu Sistemler İle İlgili Yönetmelik) uygulanmaması, sürekli ertelenmesi, iktidar bloğunun sermayenin gündelik ihtiyaçları için attığı adımlardan biridir. Sorunları tam olarak çözmek gibi bir içeriğe sahip olmasa da madenlerde kullanılan aletlerin modernizasyonu ve bir standardının olması şartı getiren bu yönetmelik, madencilik üretimi için ülkemize fazla görülmektedir.

    Almanya’da yeraltı kömür madenlerinde çalışabilmek için lise eğitiminden sonra 2 yıl çok ciddi bir eğitim almaları gerekirken, ülkemizde eğitime bakılmaksızın 32 saatlik mesleki eğitim yeterli sayılmaktadır.

    Üretimin asli unsurlarından biri olan maden mühendislerinin mesleki denetimlerini yaparken, ücretlerini o işverenden almaları, geleceklerinin işverenin iki dudağı arasında olması ise bağımsız ve özgürce görev yapmalarını engellemektedir.

    Çalışanların örgütlü olması ve bu örgütlerin işçi sağlığı ve iş güvenliği alanına direkt müdahale etmeleri çok önemlidir. Ülkemizde çalışanların çok küçük bir kısmı örgütlüdür. Bu durum madencilik sektöründe daha vahimdir. Örgütlü olan yerlerde ise sarı sendikaların yetkili olması, işçi sağlığı – iş güvenliği alanında gerekenlerin yapılamaması sonucunu doğurmaktadır. Soma ve Amasra’da yaşananlar bunun en bariz örnekleridir.

    Son faciadan sonra başlatılan soruşturmanın sonucunu kestirmek güç değil. Soma’da ve Ermenek’te yaşananlara bakıldığında, Amasra’nın ve sonrasında yaşanılacakların akıbeti görülebilir. Umarım yanılırız.

    Bugün Amasra’da yaşananlar yarın Soma havzasında yaşanabilir. Soma havzası, derinlere inildikçe yoğun metan gazı içermektedir. Bu gazı boşaltmadan ve/veya buna uygun çalışma ortamları oluşturmadan yapılacak çalışmalar büyük risk içermektedir.

    Acılar yaşanmadan önlem almak, sorunları önceden görüp çözüm üretmek önemlidir. Bu görev öncelikle yönetenlere, siyasi iktidara düşmektedir. Bu görev, yönetenlere hem hukuki hem de vicdani sorumluluk yüklemektedir.

    Benzer acıların yaşanmaması dileğiyle…

    (*) Maden Mühendisi

  • Yukarıda açlık var, aşağıda ölüm

    Madenlerde ilk gaz algılaması, kafasında uzun bir fitil yanan ve omuzlarına ıslak bir battaniye alarak kömür madenlerine inen madenciler ile yapılırdı. Bu ilkel gaz dedektörü madenciler, öncü olarak madenin içlerine doğru ilerlerdi. Bulundukları yerde bir gazın varlığı durumunda kafalarındaki yanan fitil gaz ile buluşarak büyük bir patlamaya neden olur ve öncü madenci hayatını kaybederdi. Ölüme gönderilen ‘cesur’ maden işçisinin canı karşılığında verdiği sinyal sayesinde diğer maden işçileri yaşamaya ve çalışmaya devam ederlerdi.

    Bu, ilk gaz algılama modeli, maden ocaklarını ellerinde bulunduranların vicdanlarına sığsa da üretimde aksamaya neden olduğundan yeni arayışlara girişildi. Kara elması yeryüzüne çıkartmak isteyen insan ile yeryüzü arasında kıyasıya bir mücadele gerçekleşiyordu. Ve bu mücadelede maden işçilerine bu kez kanarya kuşları eşlik etti. Maden işçileri ocaklara kanarya kafesleri ile inmeye başladı. Solunum sistemini kontrol eden sinir sistemi ile insana benzemesi ve ötücü kuşlardan olması sebebiyle kanaryalar maden ocaklarında gazı algılamak için kullanılan ikinci yöntem oldu. Oksijen ve metan gazına hassasiyetleri insana göre çok daha yüksek olan kanaryalar oksijen azalması ya da metan gazı artışı durumunda ötmeyi bırakır. Bu durum zehirlenme veya patlamanın habercisi olurken geride çoğu kez ölen bir kanarya kalır. (Seçkin Barbaros)

    Yıl 2022. Dün Soma’da, Dursunbey’de, Aşkale’de bugün Amasra’da yaşananların pek farkı yok ne yazık ki. Bugün kanarya kuşlarının yerini ölçüm makineleri aldı. Madenlerde artık ne kafasında fitil yanan insan, ne de kafeslere konulan kanarya kuşları var. Ama madenciler ölmeye devam ediyor. Karaelmasın karası maden emekçisine, elması ise patronlara kalacak şekilde bölüştürülüyor. Ucuz işgücüne dayalı sermaye birikim modeli üzerine kurulu düzende en ucuz olan işçilerin hayatı oluyor. Kaza senaryoları bir sürü teknik gerekçelerle süslense de sonunda hayatını yitiren canlar, geride bıraktıkları gözü yaşlı kadınlar, çocuklar…

    Soma’da ‘fıtrat’ olan Amasra’da ‘kader’ oluyor. Maden işçileri kuyudan türkü söyleyerek çıkmalıydı, oysa cenazeleri çıkarıldı. İşçi cenazelerinin erken çıkarılması devletin en üst ağzından başarı gibi sunuldu. Devletin görevi, işçilerin can güvenliğini ve sağlığını korumak olmalıydı oysa. Ne kadar koruduğu sonuçtan belli ne yazık ki…

    Olayın teknik nedenleri tartışılır elbette ama kömür madenlerinde 18. yüzyılda yaşananların bugün maden emekçilerine yaşatılması düşündürücüdür. Madencilerin korkulu rüyası olan grizu patlamaları toplu can almaya devam ediyor ve bu durum yöneticiler tarafından kader olarak tescilleniyorsa facianın teknik nedenlerini tartışmanın anlamını yitirdiği bir gerçektir.

    Facianın yaşandığı kömür ocağı bir kamu kurumuna aittir. Yani işletmenin sahibi, işvereni devlettir ve olayın asıl sorumlusu devleti yöneten siyasi iktidardır. Bunun dışında sorumlu aramak olayı saptırmak ve gerçekleri örtbas etmek olur.

    Örgütlülüğü güçlü olan toplumlarda denetim ve otokontrol mekanizmaları da güçlü olur. Bu anlamda sendikaların, meslek odalarının ve demokratik kitle örgütlerinin yaşanan iş cinayetlerine tepkileri ve bunun toplumdaki karşılıkları birer göstergedir. Siyasi iktidarın olayı bir an önce kapatmak ve gündem değiştirme talebine karşı toplumsal hafızayı diri tutmak ve faciayı unutturmamak öncelikli görev olmalıdır.

    Amasra faciasında yaşamını yitirenlerin tamamına yakını 35 yaşın altında gençler. Kimisi doğacak çocuğunu dahi göremedi. Hepsinin hayalleri vardı. Çocuklarıyla, eşleriyle birlikte yaşayacakları vardı, hepsi toprağa gömüldü. Onlara karşı toplumun vefa borcu, sorumluluğu var ancak asıl sorumluluk ülkeyi yönetenlerin, karar vericilerin.

    Maden cinayetlerinin yaşanmadığı bir ülke ancak gerçek demokrasinin yerleşmesiyle hayat bulacaktır. Soma davasının avukatları Can ATALAY ve Selçuk KOZAĞAÇLI’yı hapse atıp madenciyi tekmeleyeni ataşe olarak atayarak ödüllendiren zihniyet var olduğu sürece bu cinayetler ne yazık ki devam edecektir.

    Amasra’da ve diğer maden facialarında yaşamını yitiren tüm maden emekçilerine saygıyla…

    (*) Maden Mühendisi

  • Bir bakanın altın rüyası ve Örencik’ten yükselen çığlık

    Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank… Sık sık altın madenlerini ziyaret ediyor… Sömürge madenciliğini, yağma-talan madenciliğini öven, yere-göğe sığdıramayan bir bakan…

    Son olarak Çanakkale’de, Lapseki’nin tepesine kâbus gibi çöken Nurol Holding’e ait altın madenini ziyaret etmiş… Çanakkale bölgesinde TAHMİNLERE GÖRE 80 ila 100 milyar dolarlık altın varmış… Bakan, “Elzem, asla toprak altında bırakamayız” diyor. Siyanürlü-sülfürik asitli yıkım merkezlerinin sırtını sıvazlıyor…

    Bakan Varank daha dün Kazdağları’nın yamacında yaşanan Alamos Gold faciasını ve bir çırpıda kesilen 347 bin ağacı unutmuş görülüyor…

    Lapseki’de bu sene 3,5 ton altın üreteceklermiş…

    Diyor ki Bakan Varank, “2000 yılından sonra madenlerimizin MİLLİLEŞTİRİLMESİ politikası çerçevesinde yıllık 42 ton altın üretimi gerçekleştiriyoruz.”

    Centerra Gold, SSR Mining, El Dorado, Zenit, Rio Tinto, Teck Recources, Stratex-Oriole sanırım bunlar yerli firmalarımız… Ayrıca millileştirince ne oluyor? Nurol, Koç, Koza milli olunca yağma-talan ve ekokırım normal bir şey mi oluyor!

    ABD, Kanada ve Avrupa’da bu işler yapılıyorsa bizde de bunların önünün açılması gerekiyormuş… Karşı çıkanların da siyasi saiklerle hareket ettiğini söylüyor sayın bakanımız…

    HİLELİ GEREKSİNİM

    Önce şunun altını kalın olarak bir kez daha çizelim. Altın dediğimiz sarı metal HİLELİ BİR GEREKSİNİMDİR. Yani gerçekte ihtiyacımız olmadığı halde özellikle bizim gibi üçüncü dünya ülkelerine EN BÜYÜK İHTİYAÇ, GÜÇ VE GÜZELLİĞİN SEMBOLÜ, YATIRIM ARACI gibi pazarlanan bir metadır.

    Altın madenciliği kaçak nükleer reaktör çalıştırmak kadar ahlak dışı görülen bir madenciliktir. Neden olduğu çevresel felaketler AĞIR ÇEKİM SOYKIRIM olarak adlandırılmaktadır.

    Avrupa Parlamentosu 2010 yılında siyanürlü altın madenciliğinin yasaklanması için bir karar aldı. Almanya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti ülkelerindeki altın madenciliğini tamamen yasakladı.

    Bakınız anlatacak çok şey var, “ALTIN ÖLÜM” ve “ALTIN GİRDAP” kitaplarımızda uzun uzun anlattık. Burada şimdi fazla detaya boğmak istemiyorum.

    Oynanan çok tehlikeli bir oyundur. Dünya küresel iklim krizini yaşarken, koronavirüs gibi salgınlarla sarsılırken ve bilim insanları, “Ormanlarınızı, dağlarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı, su kaynaklarınızı ve köylerinizi koruyun” diye bas bas bağırırken tam tersini yapmak akıl işi değildir.

    Bir yandan “PARİS İKLİM ANLAŞMASINI İMZALADIK” diye şovlar düzenlenirken, diğer taraftan Türkiye’nin bütün dağlarına, ormanlarına, köylerine, tarım alanlarına yönelik sistemli bir saldırı söz konusudur. Tarım bakanları kendi vatanından umudunu kesmiş, Venezuela’da, Afrika’da tarım ve hayvancılık yapmak için projeler geliştiriyor, araziler bakıyor. Bu işin hiç de öyle görüldüğü gibi kolay olmadığı, milyarlarca doların hesapsız-kitapsız-plansız ve yerel halkları hesaba katmadan yapılan projelerle heba olduğu bilinen bir gerçektir. (Daha fazlasını anlamak için Fred Pearce’in Land Grabbings (Toprak Yağması) kitabını öneririm)

    EĞRİGÖZ’DEN YÜKSELEN ÇIĞLIK

    Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank, Lapseki’de siyanürlü-sülfürik asitli madencilik güzellemesi yaparken 200 kilometre ötesinde Eğrigöz Dağı’nda bir başka yağma-talan için çalışmalar devam ediyor. İş-istihdam-ekonomi nakaratları ve ‘şöyle kalkınacaz-böyle kalkınıcaz’ masallarıyla Avcılar Köyü halkının bir bölümü arazilerini sattı. Maden şirketi, Örencik Köyü sakinlerini de topraklarını bırakmaya ikna etmek için çok uğraştı ancak halk arazilerini satmayı kabul etmeyince “ACELE KAMULAŞTIRMA KARARI” verildi.

    İlk etapta 11 bin karaçam, kızılçam, meşe, ladin vs ağaçlar kesilecek. Örencik, Avcılar, Gürepınar, Çobanlar, Kavaklı, Kışla, Soluğanlar gibi köylerde yaşamak hem zorlaşacak hem de riskli hale gelecek.

    Ardından bölgenin yaşam kaynağı olan Eğrigöz param parça edilecek. Ormanlar, meralar, yaylalar, su kaynakları bir daha gelmemek üzere yok edilecek. Eğrigöz Dağı, bölgedeki en az 40 köyün su ihtiyacını karşılıyor. Dereleriyle Emet Çayı’nı besliyor.

    https://youtube.com/shorts/GbpQtOpJ_Wk?feature=share

    Peki ne için? Kim için? Vatandaş için olmadığı kesin. Onlara sunulan tek seçenek ellerine sıkıştırılan üç beş kuruşu alıp yerlerini yurtlarını terk etmeleri. Üretimden, tarımdan koparılıp şehirlerin çeperlerinde edilgen nüfusa bir halka daha eklemeleri öneriliyor.

    Vatandaşın canını, malını, köyünü, toprağını, yaylasını-merasını-ormanlarını koruması gereken devletin kendisi bugün bu alanlara saldırıyor; saldıranlara teşrifatçılık yapıyor. Devleti yönetenler milletin yaylalarını-meralarını, ormanlarını, dağlarını ve su kaynaklarını satılığa çıkarmış durumda.

    Türkiye’nin her yerinde aynı manzara. Kaz Dağları, Canik, Munzur, Toroslar, Madra, Murat Dağı… İhale üzerine ihale yapılıyor. Afyon, Denizli, Burdur, Muğla yöresinde yolculuk yaparken artık etrafa bakmaya korkuyorsunuz. Başınızı hangi tarafa çevirseniz çevirin param parça edilmiş dağlar, kurumuş göller, çölleşmiş araziler size çarpıyor. Neymiş mermer madenciliği yapıyormuşuz. Taş ocaklarını söylemeye bile gerek yok. Beton ekonomisinin bir sonucu olarak delik deşik edilmeyen dağımız kalmadı.

    Peki neden özellikle altın madenleri üzerinde duruyoruz? Çünkü altın madenciliği yarattığı doğal tahribat açısından diğer hiçbir madenciliğe benzemiyor. BİR TON DORE ALTIN YANİ HAM ALTIN İÇİN TAM BEŞ MİLYON TON TAŞ-TOPRAK-KAYA doğanın bağrından sökülüp un ufak ediliyor ve ardından üzerine siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları boca ediliyor. BİR TON DORE ALTIN İÇİN BİN TON SİYANÜR KULLANILIYOR.

    Ayrıca açık alanlarda ayrıştırmada kullanılan sodyum siyanürün PH (asitlik-alkalilik) değerinin sürekli olarak 10’da tutmanız gerekiyor. Çünkü asidik ortamda sudyum siyanür (NaCN) bozulur ve hidrojen siyanüre (HCN) dönüşür. Bu gazsa son derece öldürücüdür. Ancak ani ve yoğun yağışlar nedeniyle bunu başarmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Ama bunu başarsalar bile kullanılan siyanürün en az yüzde 15’i hidrojen siyanür gazı olup havaya yayılıyor.

    SULAR ZEHİRLENİYOR

    Altın madenciliği bölgesindeki su kaynaklarını sünger gibi emer ve zehirler. Su olmadan siyanürlü altın madenciliğini yapamazlar. Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nde neredeyse Erzincan ilimiz kadar su kullanılmaktadır. Yılda 11 bin ton siyanür, 122 bin ton sülfürik asit kullanılmaktadır.

    Kazdağları’nın yüzde 79’u altın ağırlıklı olmak üzere maden bölgesi ilan edilmiştir. Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü, Kütahya’nın yüzde 91’i, Artvin’in yüzde 71’i, Muğla’nın yüzde 59’u madenlere ruhsatlı. Antalya ve İzmir gibi turizmin kalelerinden olan Muğla’da ihale, arama ve işletme aşamalarında Bin 449 maden ruhsatı dağıtılmış durumda. Tekirdağ ve Kırklareli’nin korunan alanlarının yüzde 83’ü, Tokat muhafaza ormanlarının yüzde 84’ü madenlere ruhsatlı. TEMA’nın uydu görüntülerine dayanarak yaptığı çalışmaya göre ise Antalya-Burdur-Isparta hattındaki 950 bin hektarlık alanda 571 adet taş ocağı saptandı. Zonguldak ve Bartın’da her iki ilin yüzde 72’si, korunan alanlarının yüzde 71’i, önemli doğa alanlarının yüzde 61’i madenlere ruhsatlı.

    Yasa KORUNAN ALAN diyor, TABİATI KORUMA ALANI diyor, SİT ALANI deniyor adam maden ruhsatı veriyor. Bu nasıl bir şeydir. Bu nasıl bir akıldır.

    BETON BAKANLIĞI

    Devlet yanlışa izin vermez diyen vatandaşların devletin kurumlarının ne hale düşürüldüğünden haberi yok. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı beton bakanlığına dönüştürülmüş durumda. ÇED raporu dedikleri parayla satın alınan bir anlaşılmaz veriler ansiklopedisi. Ne kadar para verirsen o kadar ortaya karışık bir rapor hazırlanıyor. Nasılsa kimsenin sorduğu, incelediği yok. Vatandaş sesini yükseltirse, dostlar alışverişte görsün mantığıyla bir şeyler yapıyorlar. Sesini çıkaran olmazsa ya da vatandaş ne olduğunu anlayamazsa, “Herkes memnun, sesini çıkaran yok” diyerek film izler gibi izliyorlar. Enerji Bakanlığı darphane gibi ihale basıyor; ihale üzerine ihale yapıyor.

    Dağları param parça et, ormanları kes, var olan suları da zehirle sonra da yağmur duası için hocaların peşine düş. Ahmet Akbulut, “Sahabe Dönemi İktidar Kavgası” adlı kitabında bir Müslüman için “akıl”ın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor, “İslâm’ın insanlığa rehberlik edebilmesi için Kur’ani mesajın Müslüman’ın aklı ile buluşması gerekir” diyor ve şöyle devam ediyor:

    “Ne iman aklın üstündedir, ne de akıl imanın. Akıl ve iman birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Kur’an’ın muhatabı akıldır. İslam’ı yaşanan hayattan uzaklaştırmanın en kısa ve en kesin yolu, aklı kınamak ve yargılamak olsa gerektir…”

    Bugün dini referanslarla ülkeyi yönetmeye çalışanların İslam’ın akıl yönünü hiç dikkate almadıkları acı bir gerçek.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Neoliberal talana karşı direniş: Siyanürlü altın madenciliği, vahşi madencilik ve kaçınılmaz mücadele

    Milletvekilleri, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, şirket ve bakanlık yetkilileriyle birlikte bir salona doluştuk.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın dördüncü katı. Ordu-Fatsa’da 8 yıldır faaliyet gösteren siyanürlü altın madeni için “tamam mı, devam mı” kararı alınacak. Tansiyon yüksek. CHP, İYİ Parti ve Demokrat Parti milletvekilleri salonda yerlerini aldı. İktidar partisi milletvekilleri salonda olmasa bile aralarında siyanürlü madene karşı olanlar var.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda 27 Nisan 2022 tarihinde yapılan İDK toplantısı

    savunucuları arasında umutlar yüksek. Bir gün önce Ordu Olay Gazetesi’nde yayınlanan, Ordu ve Fatsa’daki sivil toplum kuruluşlarının imzaladığı ortak bildiri moralleri yükseltmişti. İki gün önce de Fatsa Meydanında toplanan büyük bir kalabalık, “Siyanürlü Madene Hayır” demişti. Artık bu maden konusu 50-100 kişinin mücadelesi olmaktan çıkmış, tüm Fatsa’nın ve hatta tüm Ordu’nun mücadelesine dönüşmüştü. Çünkü yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilen “Yeşil Ordu” için alarm zilleri çalıyordu. Biraz geç ve güç de olsa Ordu halkı artık karşı karşıya olduğu tehlikenin farkındaydı. 27 Nisan toplantısına gelirken bile Ordulular yeni bir ihale sürpriziyle sarsılmıştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 63 ilde 699 yeni maden ihalesini daha ilan etmişti. Ordu için 11 yeni maden ihalesi daha yapılacaktı.

    SANKİ TURİZM PROJESİ

    Tekrar Çevre Bakanlığı’ndaki salona dönersek, toplantıyı yöneten ÇED Endüstriyel Yatırımlar Daire Başkanı Kenan Ocak ilk sözü Bahar Madencilik Şirketi’ne verdi. Sanki binlerce insanın hayatını zehirleyecek bir ekokırım projesinin değil de turizm projesinin sunumu yapılıyordu. İnanmadan ve isteksizce yapılan o konuşmanın ardından söz sırası milletin vekillerine geldi. CHP genel başkan yardımcıları Ali Öztunç ve Seyit Torun, CHP Milletvekilleri Mustafa Adıgüzel ve Uğur Bayraktutan ile İYİ Parti Milletvekili Hüseyin Örs ve Demokrat Parti Milletvekili Cemal Enginyurt salondaydı. Sanki bir bakanlığın daracık salonunda yapılan İDK toplantısında değil, TBMM Genel Kurulunda doğanın adaletini arayan vekiller konuşuyordu. “Fındık” dediler, “zehir” dediler, “üstü, altından daha değerli” dediler, “yeter artık”, “yazıktır günahtır” dediler. Her bir konuşma bölgenin isyanıydı.

    CHP’li Adıgüzel’in konuşmasında çok dikkat çeken bir bölüm vardı. Ordu Tarım İl Müdürlüğü, Orman İl Müdürlüğü ve Ordu Valiliği “olumlu” görüş bildirmişti. Yani siyanürlü madene en başta karşı çıkması gereken ilgili kurumlar, “bir sakınca yok” demişlerdi. Olabilir miydi gerçekten? Görev yaptıkları, havasını soludukları, suyunu içtikleri bir bölgenin ve üstelik o bölgenin insanlarının vergileriyle aldıkları maaşlarıyla tatlı bir yaşam sürerken, o bölgenin yaşamını zehirleyen bir siyanürlü madene gerçekten “olumlu” görüş bildirebilirler miydi?

    “OLUR” KURUMLARI

    İnceleme Değerlendirme Komisyonu toplantılarında Bakanlık yetkilileri bir yandan tarafları dinliyor, (yani maden şirketini ve ona karşı olanları) diğer yandan da madenin faaliyet gösterdiği ya da göstereceği bölgenin ilgili kurumlarından görüş istiyor. Yani kestane ormanlarının kesilmesine “olur” diyen bir Orman Bakanlığı; fındık bahçelerinin kesilmesine ve toprağın zehirlenmesine “olur” diyen bir Tarım Bakanlığı; suların zehirlenmesine “olur” diyen bir Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ve en kötüsü başında olduğu ili korumakla, kollamakla görevli bir valinin Yeşil Ordu’yu çöle çeviren bir siyanürlü madene “olur” vermesi.

    Bir yanda aileleriyle birlikte on binlerce çiftçi ve üretici, ülkeye her yıl 700 milyon dolardan fazla fındık geliri sağlarken, diğer yanda “100-200 kişiye istihdam sağlıyoruz” diyerek yılda devlete ödenen 2 milyon dolarlık “devlet katkı payı” adı altında sadaka parası. Üstelik bir yanda bin yıllarca sürecek bir yaşam zinciri, diğer yanda vurguncu mantığıyla 5-10 yılda param parça edilip tüketilen ve zehirlenen bir doğa.

    Akıl bunun neresinde, mantık bunun neresinde…

    inanması çok güç bir dönem yaşıyor. Yeni bir milenyuma girilirken adına madencilik denilen bir sistemle Türkiye adeta satılığa çıkarılmış durumda. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta ilk siyanürlü altın madeninin açılışının üzerinden tam 20 yıl geçti. Köylerini, topraklarını, sularını savunan Bergama köylüleri “Alman Ajanı” ilan edilmesinin üzerinden geçen 20 yıl. Milyar milyar dolarların, çil çil altınların, abartılı raporların ve yalanların havada uçuştuğu o günlerin üzerinden geçen 20 yıl. Bugün ’de 19 siyanürlü altın madeni faaliyette. Bir 19 tanesi de açılmayı bekliyor. Peki Türkiye ekonomik olarak çok mu iyi durumda? Daha dün koronavirüs salgını patlak verdiğinde devleti yönetenler gecekondularda oturanlara iban numarası gönderip yardım istedi. Bugün emeklilerimiz açlık sınırında bir yaşam sürüyor. Çarşı-pazardaki yangını söylemeye gerek yok.

    Peki 20 yılda ne oldu o zaman?

    Ordu-Fatsa’daki siyanürlü altın madeninin havadan görüntüsü

    SANKİ DÜNYA SAVAŞI YAŞANMIŞ

    Milletin dağları, yaylaları-meraları, ormanları, köyleri, bağları-bahçeleri birtakım merkezlerde bölünmüş, paylaşılmış, parsellenmiş, ruhsatlandırılmış ama vatandaşın bundan haberi yok. Sanki bir dünya savaşı yaşanmış, galip devletlerin temsilcileri açmışlar önlerine haritayı, ellerinde cetvellerle yeni sınırlar belirleyip, milletin topraklarını bölüşüyorlar. Sonra bir sabah birileri ellerinde makinelerle milletin kapısına dayanıp, “Buraya sondaj vuracağız, burada maden açacağız” diye konuşmaya başlıyor. Vali, kaymakam ve belediye başkanları onların yanında. Hükümeti söylemeye bile gerek yok, zaten o ruhsatlar ve izinler hükümete bağlı bakanlıkların kapalı odalarında al gülüm-ver gülüm ilişkileriyle dağıtılıyor. Sonra da yerel mülki idarenin desteğiyle muhtarları ve köylüleri köylerini yıkmak ve haritadan silmek için ikna etmeye çalışıyorlar, “Yapacak bir şey yok” mesajı veriyorlar. Bunun adına “madencilik” diyorlar ve “Türkiye’yi maden ülkesi yapacağız” diye açıklama üzerine açıklama yapıyorlar.

    Gözümüzün içine baka baka birileri “Köylerinizi haritadan sileceğiz, topraklarınızı, sularınızı zehirleyeceğiz” diyor. Ve bunu yapmak için de harekete geçtiler. Başlangıçta insanlar devletine, hükümetine güvendi. “Devlet, yanlış bir şeye izin vermez” dediler. Devletler değil ama onları yöneten hükümetler ne yazık ki “yanlış” yapıyor. Hem de çok büyük yanlışlar. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yakın tarihimiz bu yanlışların ve hataların örnekleriyle dolu. Hem de istemediğin kadar. Dünya savaşları tarihi işte bu yanlışların ve hataların tarihi. Hükümetler ve yönetenler yanlış yapıyor ama bizim burada hata yapma şansımız yok. Biz topraklarımızı korumak zorundayız. Bu bizim çocuklarımıza, torunlarımıza borcumuz.

    Bugün ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkeler azalan kaynaklar, çevrecilerin protestoları, açılan davalar ve yükselen maliyetler nedeniyle madenciliği başka ülkelere taşımaya karar verdiler. Yüz yıllardır Afrika, Güney Amerika ve Uzak Doğu’da devam eden acımasız sömürü düzeni yetmedi. Şimdi sömürülecek yeni ülkelere, neoliberal sistemin talanına açık yeni topraklara ihtiyaçları var. Ekonomik krizlerin pençesinde bunalmış, parasının değeri düşük, maliyetlerin ucuz olduğu Türkiye gibi ülkelere yöneldiler. Türkiye halkı daha ne olduğunu anlamadan şu ana kadar milyonlarca ağaç kesildi, kesilmeye devam ediliyor. Dağları param parça edildi. Gece yarıları çıkarılan torba yasalara yapılan son dakika eklemeleriyle kimsenin haberi olmadan maden yasaları değiştirildi. Bedava su, ormanlar, tarım arazileri, dağlar, meralar-yaylalar madencilere ücretsiz tahsis edilmeye başlandı. Eskiden ormanlık alanlarda, tarım arazilerinde, köylerde, meralarda madencilik yapılmasını yasalar engelliyordu. Yani doğa, yasal koruma altındaydı. İşte bu nedenle 99 yıllık Cumhuriyet’te bu kadar yamyamlığa, çakallığa rağmen kıyılardaki ormanlar, zeytinlikler, Anadolu’nun o eşsiz güzellikleri ve doğası korunabildi. Ama şimdi köyleri haritadan silen, dağları paramparça eden, tarım arazilerini yerle bir eden, su kaynaklarını zehirleyen bir madencilikten söz ediyoruz. Ormanlar, zeytin bahçeleri, fındık bahçeleri artık madencilere tahsis ediliyor. Dünya üzerindeki en vahşi madencilik şu anda Türkiye’de uygulanmaya çalışılıyor. Görevlerini yapması gereken devlet kurumları gözlerini bir noktaya dikmiş, tepeden gelecek emirleri uygulamak için bekliyor. Türkiye bugün, uzaylıların saldırısı altında kalan ve manyetik koruma kalkanı düşmüş bir uzay gemisine benziyor.

    KÖYLER HARİTADAN SİLİNİYOR

    Devletin memurları Yeşil Ordu’nun yeşilinin katledilmesine, fındık bahçelerinin zehirlenmesine “olur” veriyor. Zeytin bahçelerinde madenciliğe, sülfürik asit tesislerine izinler çıkıyor. Milyonlarca insanın ekmeğiyle, Türkiye’nin en verimli tarım arazileriyle kumar oynanıyor. Türkiye’nin yaşamsal su kaynakları acımasızca tahrip ediliyor. Köyler bir bir haritadan siliniyor. Ancak bir işgal veya düşman saldırısı altında kalmış bir ülkede görülebilecek uygulamalar yaşanıyor. Kartellere, holdinglere, yandaşlara-candaşlara ülkenin dağları-taşları ve ormanları içindeki köyler ve köylüleriyle ihale ediliyor.

    Türkiye’de köylerin tepesinde gerçekleşen bir vanşi madencilik örneği

    Birileri çok büyük paralar kazanıyor. Uluslararası piyasalarda bir ons altın 2000 dolar. Bu bir ons altının Türkiye’deki maliyeti ise 400-500 dolar. Kârlar yüksek, avantalar da. Üstelik yaşanan son ekonomik krizlerden sonra bu maliyet karteller için daha da aşağıya çekildi. Ağızlarının suyu akıyor. Bu nedenle ihale üzerine ihale yapılıyor. Neyin ihalesi yapılıyor? Milletin dağlarının, ormanlarının, köylerinin, tarım topraklarının ve su kaynaklarının ihalesi. Hem de tüm dünya küresel iklim krizi gibi bir belayla karşı karşıyayken. Tüm dünyada uzmanlar yıllardır bas bas bağırırken: İnanılmaz kuraklıklar yaşanacak. Yeni salgınlar olacak… Ormanlarınızı, dağlarınızı, tarım topraklarınızı, su kaynaklarınızı koruyun…

    Yangın uçakları yerine makam uçakları alınıyor. Önlem için harcanması gereken kaynaklar saraylara, lüks makam araçlarına harcanıyor. Kaynaklar betona gömülürken, devletin kurumları kartellerin teşrifatçısı haline getiriliyor.

    Bugün ne yazık ki adalet sistemi yaralı. Osman Kavala davası bunun en son ve en somut örneği olarak karşımızda. Devletin kurumlarında liyakat, tecrübe ve yeteneğin yerine partizanlık egemen. Bakanlıkların beyni sayılan “müsteşarlık” makamı kaldırıldı yerine “Bakan Yardımcılığı” adı altında arpalıklar yaratıldı.

    PİYANGO ÇEKİLİŞİ GİBİ İHALELER

    Anayasa, yasalar, yönetmelikler çerçevesinde bilimi esas olarak ülkesini, vatandaşını, köylülerini ve köylerini koruması gereken bürokratlar “olur” makamlarına dönüştürüldü. “Bu kadarını yapamazsınız, bunun adı katliamdır” diye tepki gösteren devlet memurları, “Vücut dilinden anlamamakla, İş bilmezlikle, çıkıntılık yapmakla” suçlanıp pasifize ediliyor.

    Piyango çekilişi yapar gibi her yıl ihale üzerine ihaleler yapılıyor. Temmuz 2018’de 616 ihale, Nisan 2019’da 417 ihale, Ağustos 2020’de 766 ihale, Mart 2022’de 344 ihale ve en son Nisan 2022’de 699 ihale. Yarın bilmem kaç yüz ihale daha. Bir de bakmışsın ihale yapacak taş-toprak kalmamış. İstisnasız ihaleye çıkılan hemen hemen bütün maden sahaları ormanlarla kaplı. Türkiye’nin can damarı olan yeşil örtüsü korumasız, çaresiz, yeni katliamları bekliyor. Bilecik’te nerede ormanlık alan varsa maden sahası diye ihaleye çıkılmış. Karadeniz’in el değmemiş ormanları, Munzur dağları, Toroslar, Murat Dağı, Kazdağları’nın yüzde 79’u vahşi madencilere tahsis edilmiş.

    Tüm Türkiye’yi kapsayan bu yüzlerce ihalede önce “sondaj yapıyoruz” denilerek ormanlar kesilecek, yüz binlerce çukurlar açılacak ve habitatın kalbine saplanacak hançerlerle doğaya ilk darbe vurulacak. Ardından altın çıkarıyoruz, nikel çıkarıyoruz denilerek milyonlarca ağaç içindeki canlılarıyla birlikte yok edilecek. Milyonlarca ton toprak, kaya siyanür-sülfürik asit ve bilumum kimyasallarla zehirlenecek. Bu ülkeyi yönetenler o ihalelerden birkaç yüz milyon gelir elde etmeyi düşünebilir ancak hiç şüpheniz olmasın tahribatı yüz milyarlarca dolar olacak. Bu ihaleleri yapanlar kendilerini Sibirya tundralarında ya da Alaska ormanlarında Avustralya çöllerinde sanmış olmalılar ki çok rahat davranmışlar. Onların gözünde ne köy, ne belde, ne kasaba ne de şehirler yok. Oralarda yaşayan insanlar hiç yok. O ormanlarda yaşayan kuşlar, böcekler, geyikler, ceylanlar, kaplumbağalar, kertenkeleler, sincaplar, ayılar hiç yok. Orası bilmem kaç numaralı maden sahası. Ekonomik krizin ve yoksulluğun yarattığı çaresizlik ortamını bir yağma bayramına çeviriyorlar. Tehlike gerçekten çok büyük.

    Sesini çıkarmayan, devletine güvenen vatandaşların köyleri yerle bir ediliyor. Meraları, yaylaları, ormanları, dağları çalınıyor. Su kaynakları zehirleniyor.

    Fatsa’daki yaşam mücadelesi bize şunu öğretti. Bugün Türkiye’nin neresinde olursanız olun birileri topraklarınıza gelip de “Burada şu madeni çıkaracağız, bu madeni çıkaracağız” diye ortalarda dolaşmaya başlarsa hemen örgütlenin, bir avukat bulun ve mücadeleye başlayın.

    AYAKLI YALAN MAKİNELERİ

    Ayaklı yalan makinesi gibiler. Bir bölgeye yerleşmek amacıyla önce şirin görünmek isterler ve her türlü şaklabanlığı yaparlar. Kimseye zararları yoktur, hiçbir canlıyı incitmezler. İncitmek bir yana yol yapmak, camileri, okulları onarmak için gelmişlerdir. Üstelik iş imkânı bile sağlayacaklardır. Hep aynı masalı anlatırlar ama gerçekler 5-10 yıl sonra ortaya çıkar: Siyanürle zehirlenmiş ve çölleşmiş topraklar, aldatıldığını ve yaşam alanlarının yok edildiğini gören çaresiz insanlar.

    Başlangıçta hep aynı nakaratlar tekrarlanır, “3-5 yıl çalışıp, sonra eski haline getirip gideceğiz” şeklinde. Bütün bu zehirli kimyasal madenlerin ilk aşaması bu şekilde olurdu. Küçücük bir alanda başlarlardı. Ama sonra birdenbire “ek kapasite” artırımları gündeme gelirdi ve bu 5 yıl birden 10 yıla çıkardı. Ardından 15-20-30 yıl derken uzar giderdi. Önce madenin çevresinde ne varsa silip süpürülürdü. Sonra yakın çevrede sondaj faaliyetleri başlardı. 20-50 kilometrelik alanlara kadar cevher sahaları belirlenirdi. Erzincan Çöpler’de de yaşanan bu, Uşak-Kışladağ’da da yaşanan bu, İzmir-Bergama’da da yaşanan buydu.

    Fatsa’daki maden şirketi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yaptığı ÇED başvuru dosyasında diyor ki, “Proje alanı içerisinde ‘Milli Parklar’, ‘Tabiat Parkları’, ‘Tabiat Anıtları’ ve ‘Tabiatı Koruma Alanları’ olarak belirlenen alanlar bulunmamaktadır.” Aynen böyle diyor. Karadeniz’in her tarafı tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanları. Bir ÇED raporuna üstelik Karadeniz’le ilgili hazırladığın bir ÇED raporuna bunu nasıl yazabilirsin? (İşin ilginç tarafı Cerattepe’deki siyanürlü maden için de, Kazdağları’ndaki siyanürlü maden için de benzer ÇED raporları hazırlanıyor.) Yazarsın, parayla hazırladığın bir rapora şirketi memnun edecek her şeyi yazarsın. Zaten olan da o. Hadi şirketin gözü kara, sarı metalden başka bir şey görmüyor. Peki bu ülkenin Çevre Bakanlığı bunu nasıl kabul edebilir? Nasıl “evet” diyebilir?

    Bu satırların yazarı yaklaşık dört yıldır bu konulara yoğunlaştığından ilgili bakanlıkların bürokratlarıyla da zaman zaman görüşme imkanına sahip oldu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda da vicdanı olan bürokratlar üst üste yapılan bu yüzlerce maden ihalesinden rahatsız. Bunu birkaç kez Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na da bildirdiler. “Masa üzerine serdiğiniz haritalarla maden ihalesi yapamazsınız” dediler. “Sonra ÇED izni diye bizim kapımıza dayanıyorlar. Bu böyle gitmez” dediler ama dinleyen yok. Emir büyük yerden. Emir nereden gelirse gelsin artık tüm Türkiye’de köylüler, çiftçiler, vatandaşlar karşı karşıya oldukları tehlikenin farkına varmaya başladı. Tutacakları bir el, yardım çığlıklarına bir karşılık bekliyorlar. Bu konuda tecrübeli olanların kapısını çalıp destek istiyorlar.

    ALMAN VAKIFLARI MASALI

    Yavuz hırsızların yalanları bir bir yüzlerine vurulunca hemen “Alman Vakıfları” masalını anlatırlar. “Altınları çıkarmamızı istemiyorlar… Zengin olmamızı engelliyorlar “diyerek köylüleri, çevrecileri, yaşam savunucularını hedefe koyarlar. Oysa Türkiye’de altın madenciliği için ilk girişimde bulunan ve altın işletmeciliğinde kullanılan ilk siyanürü Türkiye’ye satan da Almanya idi. Ayrıca Almanya’nın güçlü kredi kuruluşları sadece Türkiye’de değil dünyadaki birçok madenlerin de ana finansörlerindendir. Bergama’da altın çalışmalarına başlayan Eurogold’un ilk ortaklarından birisi Alman şirketi Deutsche Metallgesellschaft idi. Projenin iki finansöründen birisi de yine Alman Dresdner Bank, diğeri ise İngiliz Barclays Bank. Almanya gibi bir sanayi devi; dünyadaki her türlü metali sünger gibi emen Almanya, Türkiye’nin metal çıkarmasını istemeyecek! Hangi metal olursa olsun bir şekilde ham madde olarak tüketen bir ülkeden bahsediyoruz. Diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi her türden ham madde için dünyanın birçok ülkesine çöreklenmiş durumda olan Almanya, Türkiye’nin altın üretmesini istemeyecek. İstemek bir yana on takla atar. Altını da çıkar, gümüşü de; bakırı da çıkar demiri de. Çünkü bunların ana alıcısı olan devletlerden birisi Almanya. Hatta çıkarman için sana her türlü yardımı da yapar. Zaten olan da bu. Bugün çeşitli uluslararası karteller aracılığıyla yaptıkları gibi.

    Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda yaptığı doğa katliamının fotoğrafı. Bu ilk adımdı.

    Altın veya başka metallerin üretimi, bir başka deyişle ham madde üretimi zaten bizim gibi ülkelere önerilen, “çıkış yolu.” Sen altın veya başka bir metal çıkarırsın, bir değer ortaya koyarsın ve onları satıp Almanya gibi ülkelerden bir şeyler alırsın. Mercedes, BMW ve Airbus gibi şeyleri mesela. Almanya da diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi kendi ülkesini üretim merkezi haline getirip, diğer ülkeleri ham madde merkezi olarak kullanma derdinde. Japonya keza öyle. Japonya’da dünyadaki en sıkı orman koruma tedbirleri uygulanıyor. Ülkenin yüzde 70’inden fazlası ormanlarla kaplı. Ama aynı Japonya söz konusu olan Endonezya ormanları veya Filipinler ormanları olunca aynı hassasiyeti göstermez. Endonezya ve Filipinler ormanlarının en baş alıcısı Japonya. Üstelik yasal ya da yasa dışı fark etmiyor. Çünkü bu ülkelerde aynen Türkiye’deki kaçak kömür madenleri olduğu gibi kaçak kesim sahaları ve kaçak kesim lordları var. Bu devasa sanayi ülkeleri, (tabii ki aracılar kanalıyla) bu türden mafya lordlarıyla iş yapmaktan da hiç gocunmazlar. Diyeceğim o ki sen ülkenin delik deşik edip maden çıkarmaya karar vereceksin, sen ülkenin madencilik adı altında yağmalanmasına, talan edilmesine izin vereceksin ve Almanya’da buna karşı çıkacak!

    Bakınız konu ne Almanya ne Amerika ne de Kanada. Konu Türkiye ve Türkiye’yi yönetenler. Konu ülkesine sahip çıkamayan bir yönetim. Türkiye’de adına madencilik denilen bir yağma-talan düzeni

    yıkıcı etkisini artırarak devam ediyor. Birilerinin ne iklim krizini anladığı var ne de koronavirüsü dinlediği. Onlar için iklim krizi, birtakım fonlardan yararlanmadan ibaret. Koronavirüs ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” felsefesini hatırlatıyor onlara.

    Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Tıpkı bir girdap gibi, adına madencilik denilen sistemle Türkiye derinlere doğru çekiliyor.

    Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerindeki her varlığı satılık bir meta olarak gören bir iktidar anlayışının 20 yılda geldiği nokta, ülke topraklarının satılması noktasıdır. Bu bir abartı olmadığı gibi mübalağa hiç değildir. Bu satırların her bir kelimesi acıtan doğrulardır.

    Bu yılın başında çıkardığımız “Altın Girdap” kitabımızda ise milletin köylerini birilerine peşkeş çeken kararlar nasıl alınıyor? Hangi ilişkiler etkili oluyor? Bu sorulara yanıt aradık. Ayrıca her yağma-talan ve vurgun sisteminde olduğu gibi siyaset ve ticaret arasındaki ilişkileri biliyor, duyuyor ama bazı detaylara ulaşmakta zorlanıyorduk. Vatandaşların oylarıyla kendisine “şehrül emin” sıfatı layık görülen belediye başkanlarının, vatandaşlarının haklarını, sağlığını ve topraklarını koruması gerekirken, tam tersine vatandaşı zehirleyen birtakım şirketlerle yakın ilişkilere girmesi ve bunun da “reel siyaset” diye sunulması karşı karşıya olduğumuz acı gerçeklerin bir yansımasıydı. Ayrıca bu yağmacı-talancı şirketlerin bu kadar yıkıma ve ülkede sebep oldukları toplumsal çöküntüye rağmen devletin ne kazandığı konusu bazı noktalarda soru işaretiydi. Yüzde 2’ydi bu kadar yıkımın karşılığı. Yani bu ülkenin toprakları, dağları, ormanları sadaka payıyla yağmalanıyordu. Köylüler topraklarından koparılıyor, üretim ağır darbe alıyor, şehirlerimiz daha yaşanmaz hale geliyordu.

    İnsanlık, Asurlulardan bu yana madenlere sahip olmak için savaşlar çıkarmış, milyonlarca insan bu savaşlarda ve iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir… Bugün de aynı anlayışla Türkiye dahil ülkelerin her türden maden varlığını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için politikalar üreten veya uygulayan kurumlar bulunuyor. Ancak bugün durum çok farklı. Bugün yok olmakta olan bir dünyayla karşı karşıyayız. Bugün yer yüzüne vurulacak her kazma, kesilecek her ağaç ve yok edilecek tarım toprakları ve su kaynakları insan varlığının yer yüzündeki geleceğiyle yakından ilgilidir.

    Bugün adına madencilik denilen şey, üç bin yıl önce yapıldığı gibi yapılmıyor. Bir günde milyonlarca ton hacmindeki yer yüzü paramparça ediliyor ve ardından binlerce ton zehirli kimyasal topraklara, kayalara, sulara boca ediliyor. Yıkım, tahribat ve zararın boyutları üç bin yıl öncesiyle kıyaslanamaz. Yani “her şeyimizi madenlere borçluyuz, binlerce yıldır yapılıyor, doğanın kanunu bu” gibi yüzeysel ve basit açıklamalarla, yaşanan katliamları ve ekokırımları meşrulaştıramayız. Bugün dünya ve insanlık, “olmak ya da olmamak” noktasındadır. Tüm ülkeler birbirlerine göbekten bağlı olduğu gibi, atılacak her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor artık.

    Dünya uzay boşluğunda yüzen bir gemiyse eğer, bu gemi battığında ya da yaşanmaz hale geldiğinde kimsenin şansı olmayacaktır. Koronavirüs salgını bize dünyada kimsenin güvende olmadığını, olamayacağını göstermiştir. Milyonlarca yılda oluşmuş bir mekanizmayı kendi ellerimizle yerle bir edersek altında kalırız. Bunun “ama”sı, “fakat”ı yok.

    MÜCADELE KAÇINILMAZ

    27 Nisan’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, siyanürlü altın madeni şirketinin yeni ÇED talebini reddetti. Daha doğrusu ÇED süreci durduruldu. Fatsalılar, Ordulular rahat bir nefes aldı. Ama şimdilik. ÇED kabul edilseydi, maden iki katına çıkarılacak, Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı kurulacaktı.

    Erzincan-İliç Çöpler altın madeni zehirli atık barajı. Fırat Nehri’ne 300 metre mesafede: Zehirli atık barajlarının hemen hepsinin sonu bu oluyor.

    Satırlarımı iki alıntıyla bitirmek istiyorum. İlki TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç’ın Gazete Oksijen’de yayınlanan makalesinden: “Doğal varlıkların korunmasına yönelik söylemler yakın zamana kadar romantik ve entelektüel bir düşüncenin parçası olarak görülmüş; bu nedenle ne gündelik hayatta ne de kamusal kararlarda güçlü bir yer bulamamıştır…. Günümüzde artık doğa koruma sadece bir çevre meselesi değil aynı zamanda toplum sağlığı, ekonomik refah ve gıda güvencesi meselesidir.”

    Hatta bence günümüzde artık doğa koruma aynı zamanda milli güvenlik meselesidir. Yaşamla ölüm arasında bir noktadır. Var oluş ve yok oluş sorunudur. Doğasına sahip çıkmayan ya da çıkamayan toplumlar yok olmaya mahkumdur.

    Susamayız. Suskunluğumuzu kabul olarak yorumluyorlar. Bir bölgede vatandaşlar “devlet yanlışa izin vermez” anlayışıyla beklerse bunu “kabul” olarak “rıza” olarak yorumluyorlar. “Bakın orada hiç sorun yok, çünkü sesini çıkaran yok” diyorlar. Sonuna kadar gidiyorlar. Onları durdurun tek şey vatandaşın, halkın tepki göstermesi. Topraklarını, sularını, köylerini korumak için harekete geçmesi. Bugün bunun dışında bu yağma ve talan düzenini durduracak bir devlet mekanizması ne yazık ki yok.

     Bu fotoğraf bir tarladaki yağmur sulama sistemi değil, bir altın madenindeki siyanür zehirleme sistemi

    Çok klasik hikayedir ama hala geçerlidir. Eskiden devlet ormanları, suları, dağları kendini bilmez, cahil insanlardan korumak için önlemler alırdı. Bunun için çaba gösterir, yasalar çıkarırdı. Bugün tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Bugün köylüler, vatandaşlar yaşam alanlarını, ormanlarını, köylerini, dağlarını korumak için devlete karşı bir mücadele içinde. Çok ızdırap verici bir süreç bu.

    Amerikalı tarihçi ve bilim insanı Jared Diamond’un kitapları hep bu tarihsel süreç içinde yaşanan var oluş ve yok oluş hikâyelerini anlatır. Der ki Diamond, “Uzun vadede zenginler, çökmekte olan bir toplumu yönetiyor olmaları halinde kendilerinin ve çocuklarının çıkarlarını güvence altına alamayacaklar. Sadece açlık çeken ya da ölen en son insan olma mertebesine ulaşabilecekler.”

    Bu noktada açlık çeken ya da ölen en son insan olmamak için mücadele kaçınılmaz. Elbetteki bu mücadelenin merkezinde de siz hukukçular varsınız.

    MAKALENİN 5N 1K ÖZETİ VE NE YAPMALI?

    NE? Vahşi madencilik. Yağma-talan madenciliği. Adına “madencilik” denilen açık hava kimya fabrikaları. Ham ya da yarı mamül olarak ülke kaynaklarının yurt dışına gönderildiği neoliberal sistemin “sömürü” madenciliği.

    NEREDE? Tüm Türkiye’de. Ordu-Fatsa’da, Erzincan-İliç’de, Çanakkale-Lapseki’de, Uşak-Kışladağ’da, Niğde-Ulukışla’da, Muğla’da, İzmir’de, Ağrı-Mollakara’da… Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tüm Türkiye’de dağlar, ormanlar, yaylalar-meralar, köyler ve tüm su kaynakları vahşi madenciliğin saldırısı altında.

    NE ZAMAN? İlk adım 1987 yılında maden kanunun değiştirilmesine kadar uzanıyor. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta Sarı Öküz verildi. 2002 yılından sonra ise 20 yıllık süreçte her geçen yıl katlanarak arttı.

    NEDEN? Dünyadaki her şeyi “meta” olarak gören neoliberal sistemin aktörleri, ne olursa olsun kazanmak, ne olursa olsun tüketmek mantığıyla hareket ediyor. Bu sistemin dünyayı getirdiği nokta ise yer yüzünün her noktasında yaşanan ekokırımlardır.

    NASIL? Dünyanın en zehirli kimyasallarının kullanılması. Doğanın, yaşam alanlarının geri dönülmez bir biçimde tahrip edilmesi. Bin yıllardır süren ve sürecek olan ekosistemlerin bir avuç insanın çıkarı için 5-10 yıllık kazançlar uğruna yıkıma uğratılması.

    KİM? Uluslararası karteller ve yerli ortakları, holdingler, şirketler ve taşeronları. İşbirliği halinde oldukları ulusal ve yerel siyasetçiler. Satın aldıkları bürokratlar.

    NE YAPMALI? Hukuki zeminde mücadele için vatandaşların desteklenmesi. Neoliberal vahşi madenciliğin saldırısı altındaki bölgelerde ve şehirlerde vatandaşların bilinçlendirilmesi ve neye karşı karşıya olduklarının anlatılması. Anayasal ve yasal hakların sonuna kadar kullanılarak bu ülkenin dağlarının, ormanlarının, yaylalarının-meralarının, su kaynaklarının, köylerinin ve üretim merkezlerinin korunması.

    (Bu makale, Türkiye Barolar Birliği’nin BAROBİRLİK Dergisi’nin 56. sayısında yayınlandı)

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • ‘Bob’ Hasan, Veysel Eroğlu ve Yağmalanan Türkiye

    Endonezya’daki takma adı Mohamad “Bob Hasan”dı. Java’ya taşınan Çinli bir tüccarın oğlu olarak Kian Seng’de doğmuştu. Kazançlı kaçakçılık operasyonları ve ordudaki bağlantılarıyla yükseldi ve Devlet Başkanı Suharto’nun kerestecilik ve dolayısıyla yağmur ormanlarının katledilmesi işindeki en güvenilir adamı oldu. İngiltere’nin iki katı büyüklüğünde bir alan olan 130 milyon dönümlük bir bölgeden aslan payını kapanlardan biriydi. Hasan, Suharto’nun yolsuzluk ağının merkezindeki örümcek olarak, hem düzenleyici konumunu sürdürdü, hem de muhteşem bir kişisel servet oluşturdu.

    Amerikalı gazeteci-yazar Fred Pearce’nin “TOPRAK YAĞMASI” adlı kitabında dünyadaki bu yağma-talan hikayeleri anlatılır. Endonezya’da da kalkınma, dünyadaki en büyük, en sistematik ve acımasız toprak gaspı operasyonlarından biri üzerine kuruldu. Dönemin Cumhurbaşkanı Suharto, binlerce adadan oluşan geniş ülkesinin ormanlık alanlarını “devlet ormanı” ilan etti. “ULUSAL KALKINMA” için kullanılacaklardı. Elbette bu, kitleleri kandırmak için kullanılan bir yalandı.

    Suharto’nun akıl hocalığını, “Berkeley Mafyası” olarak bilinen bir grup ABD eğitimli Endonezyalı ekonomist yapıyordu. Suharto, devlet ormanlarında ailesini, arkadaşlarını ve generallerini büyük tavizlerle ödüllendirdi. Başkanın desteğine sahipseniz, istediğiniz bölgeyi alabilirdiniz. İşgücü ihtiyacını da yine Suharto’nun desteğiyle Java gibi yoğun nüfuslu adalardan binlerce insanı taşıyarak çözdüler. Eski bir Hollanda sömürge stratejisiydi. Bugün Türkiye’ye doldurulan yüz binlerce Afganlı, Iraklı, Suriyeli, Somalililere bir de bu gözle bakınız.

    Milyar dolarlık kâğıt hamuru değirmenleri inşa ettiler. İsveç, Japonya, Kanada, ABD, Almanya ve İngiltere’den makineler getirdiler. Ancak bu kovboy ekonomisi hem orman sakinleri hem de çevre için bir felaketti. Yağmur ormanlarının katledilmesi üzerine kurulmuş bir ekonomiydi bu.

    Suharto, 30 yıllık yönetimi sırasında komünizme karşı bir siper olarak Batı’nın sarsılmaz desteğine sahipti. Ancak soğuk savaş sonrası bir dünyada artık komünizme karşı bu sipere ihtiyaç yoktu. Keresteciler ve orman yağmacıları iflas edemeyecek kadar büyümüşler ama aynı şey Suharto için artık geçerli değildi. Endonezya’nın mali krizi tırmanırken, para birimi çökerken, binlerce insan hayatını kaybederken ve isyanlar Cakarta sokaklarını doldururken 1998’de istifa etmek zorunda kaldı. Suharto, 15 milyar dolar olduğu tahmin edilen bir aile servetiyle Jakarta’daki müstahkem villasına emekli oldu. On yıl sonra öldü.

    Hocasının gidişiyle “Bob Hasan”ın da yıldızı söndü. 2001 yılında dolandırıcılıktan ve 250 milyon dolarlık devlet fonunu kötüye kullanmaktan suçlu bulundu; hapse atıldı.

    Endonezya genelinde ormansızlaşma oranı Suharto sonrası da artarak devam etti. Ormansızlaşma 1998’den sonra ikiye katlandı. Neoliberal kapitalist düzende emperyal kartellerin taktikleri üç aşağı beş yukarı tüm dünyada aynı. Vücut dilinden anlayan bürokratlara ve ülkelerini uluslararası kartellere açarken “milliyetçilik masalları” anlatacak iktidarlara ihtiyaçları var.

    Türkiye’ye dönelim…

    John McCluskey, Kazdağları ekosisteminde 347 bin ağacı kesen Kanadalı Alamos Gold şirketinin CEO’su, “Biz kesmedik” dedi.

    30 Ekim 2020 tarihinde yatırımcılarla yaptığı toplantı sırasında, bir soru üzerine şunları söyledi:

    “O ağaçlar şirketimiz tarafından değil, Türkiye Cumhuriyeti Orman Bakanlığı tarafından kesildi. Türkiye’de hiçbir şirketin ağaç kesme hakkı yoktur. O ağaçları bizzat devlet kesti. Sonra kesilen ağaçları topladılar ve sattılar. Bu ağaçlardan elde edilen tüm geliri de devlet aldı. Bununla bizim hiçbir ilgimiz yoktu.”

    McCluskey doğru söylüyor. Evet o ağaçları kestiren başında Veysel Eroğlu’nun olduğu Orman Bakanlığı’ydı. Ağaçları Orman Bakanlığı kestirdi ama tüm geliri devletin aldığı konusu yanlış. Çünkü ağaçların kesilmesi işini yandaş şirketlere yaptırıyorlar.

    Burada Veysel Eroğlu’na bir parantez açmak lazım. Çünkü Eroğlu, gelmiş geçmiş en büyük “ORMAN KATLİAMCISI BAKAN” olarak tarihteki yerini aldı. Erdoğan tarafından 2007 yılında Çevre ve Orman Bakanı olarak Osman Pepe’nin yerine atandı. Çünkü Osman Pepe, Manisa – Çaldağı’nda nikel madeni için yüz binlerce ağacın kesilmesine onay vermiyordu. Çaldağı nikel madeni sonradan FETÖ’cü olduğu belirtilen VTG Holding’in İngilizlerle ortak projesiydi. Üzüm diyarı Gediz Ovası’nın ve Manisa’nın kalbine sokulan bir hançerdi. Eroğlu göreve geldi ve Çaldağı’nda katliam başladı. Daha sonra Eroğlu, 2011-2018 yılları arasında Orman ve Su İşleri Bakanı olarak görevine devam etti. Yani tam 11 yıl ormanlardan sorumlu oldu. Eroğlu sadece vahşi madencilik için değil otoyollar, hava limanları, köprüler diyerek milyonlarca ağacın kesilmesinden sorumlu bir siyasi kişiliktir.

    Ormanlarını kestiren, dağlarını parçalatan, ülkesini uluslararası kartellerin ham madde deposu haline getiren bir ülke olursanız; ülkenizi SÖMÜRGE MADENCİLİĞİNİN bir üssü haline getirirseniz Alamos Gold’da gelir, Centerra’da, El Dorado’da gelir, SSR Mining’de…

    Türkiye çok tehlikeli sularda yol alıyor. Ne siyasetçiler tam olarak farkında ne de vatandaşları uyarması gereken medya.

    2021 yılının Temmuz-Ağustos aylarında Ege ve Akdeniz’de meydana gelen yangınlarda 181 bin 393 hektar orman yandı. 254 bin futbol sahasına denk geliyor. Yangınlar üç hafta boyunca kontrol altına alınamadı. Yetkililer ve sorumlular Yangın Eylem Planı hazırlamadığı gibi, Türk Hava Kurumu’nun çalışabilir durumda olan yangın söndürme uçaklarını saf dışı bırakmıştı. Bu durum Sayıştay raporlarında da yer aldı.

    Millet yangınların şokunu yaşarken, yaralarını sarmaya çalışırken, gerekli analizler yapılmadan, “Yanmış ağaçları kesiyoruz” denerek yaş ve yanmamış ağaçlar da kesildi. Ağaç kesim işlemleri özel şirketlere verilmiş, özellikle Muğla’da ‘vahşi kesim’ işlemleri had safhaya ulaşmıştı.

    Dönemin Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ve Orman Genel Müdürü Bekir Karacabey hakkında “görevi kötüye kullanma ve temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak” iddialarıyla suç duyurusunda bulunuldu.

    Bitmedi; gazeteci Tuncay Mollaveisoğlu, büyük orman yangınlarından sonra adına “orman emvali” denilen odun, direk, kereste gibi ürünlere dönüşen orman değerlerinin satışında büyük vurgun yapıldığını yazdı. Yangın alanlarının apar topar yandaş şirketlere verildiğini; emval değerlerin 7 milyon metreküp düşük gösterilmesinin yanı sıra, metreküpü 2500 TL olan tomrukların ortalama 100 TL’den satıldığını anlattı.

    CHP Trabzon Milletvekili Ahmet Kaya’nın verdiği soru önergesinden, 2017 yılında 95 bin metreküp ağaç kesimi yapılan Trabzon’da 2020’de 432 bin metreküp, 2021 yılında da 471 bin metreküp ağaç kesimi yapıldığını ve Türkiye genelinde 2014-2015 yılına kadar yılda ortalama 7-8 milyon metreküp olarak gerçekleşen ağaç kesim miktarının 2021 yılında 30 milyon metreküpün üstüne çıktığını öğrendik.

    Türkiye açısından konu sadece ormanlar değil. Tehlike çok daha büyük. Türkiye kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına her bir köşesi yağma-talan madenciliğinin oyun alanı haline getirilmiş durumda. Türk Lirası diplerde, maliyetler çok düşük. Gözünü kırpmadan dağları parçalayacak ve kirli işleri yapacak ve sömürülecek ucuz iş gücü Endonezya’da olduğu gibi bolca var. Hiçbirisi tesadüf değil.

    Yanlış ekonomi politikaları, yaşanan büyük ekonomik krizler ve krizlerden çıkış için ormanlar dahil tüm ülke kaynaklarının meta olarak görülüp satılığa çıkarılması. Türkiye bugün “milliyetçi” olduğunu iddia eden bir iktidar tarafından satılığa çıkarılmış durumda. Tehlike çok büyük…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • ‘Bıçaklayanlar’ ve ‘Zehirlenenler’

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı Ayhan Oğan, 28 Mayıs 2022 tarihinde Ordu’da katıldığı bir panelde, siyanürlü altın madenlerini savundu. Başdanışman Oğan, kendisine Fatsa’daki siyanürlü altın madenini soran Ordulu gazeteci Akın Çiçek’e, “Burası çadır devleti mi kardeşim… Kulaktan dolma bilgilerle konuşmayın” diyerek tepki gösterdi.

    Yemyeşil bir coğrafyanın yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilmiş; fındık bahçeleri, su kaynakları, bal ormanları tehlikede; Karadeniz’in çatısı olarak görülen yaylalar tehlikede; millet ‘nasıl olur da bu illetten kurtuluruz’ diye çırpınıyor; başdanışman gelmiş bütün dünyada emtia fiyatlarının beş-on kat arttığını, herkesin madenler için birbirini bıçakladığını söylüyor. Ardından da doğa savunucularını kahvede duydukları şeylerle hareket eden “provokatörler” olarak suçluyor ve memlekete zarar verdiklerini anlatıyor.

    Ne acı değil mi? Kesenler, parçalayanlar, siyanürleyenler değil de korumaya çalışanlar zarar veriyormuş…

    Hızını alamayan Başdanışman Oğan, Almanya, İsviçre ve Avrupa’nın her yerinde siyanürlü altın madenlerinin çalıştığını da savunarak, Avrupa’da kurulmuş bir derneğin Türkiye’de maden çıkarılmasına karşı çalıştığını söylüyor ve “Bu oyuna gelmeyelim” diye bitiriyor sözlerini.

    BEŞ AYLIK “SÜRESİZ DURDURMA”

    Şimdi Başdanışman Oğan bilmiyordur diye hatırlatalım, 18 Kasım 2021 tarihinde Giresun-Şebinkarahisar’ın Yedikardeş köyünde bulunan çinko-kurşun madeninin zehirli atık barajı çöktü. Başta kadmiyum olmak üzere binlerce ton zehirli atık Kelkit Vadisi’ne aktı.

    Giresun Valiliği olaydan iki gün sonra olabilecek daha büyük çevre kirliliğinin önüne geçilmesi adına maden tesisi faaliyetinin “süresiz” olarak durdurulduğunu açıklamıştı.

    İşte bu süresiz durdurma ancak 5 ay sürebildi. Maden tekrar çalışmaya başladı. Üstelik aynı madenin atık barajı 2018 yılında da çökmüş, yine doğaya ve canlılara zararlı ağır metaller ortalığa saçılmış ve yaklaşık 8 milyon balık ölmüştü.

    Bakın birileri ‘dur’ demezse, birileri harekete geçmezse Türkiye kimyasallarla zehirlenmiş, her köşesi Çernobilleşmiş bir sakat ülke haline dönüşecek.

    Küresel iklim krizinin pençesindeki bir dünyada bir tarım ve turizm ülkesine bunu yapamazsınız.

    YANLIŞ BİLİYORSUNUZ

    Sayın Oğan yanlış biliyorsunuz, Avrupa’nın her yerinde siyanürlü altın madenleri falan çalıştırılmıyor. 2000 yılında Romanya’da yaşanan Baia Mare Felaketi, Avrupa Birliği açısından bir dönüm noktası oldu. Baia Mare altın madeni felaketinin ardından sudaki siyanür değerinin 100 katına ulaşması, yüz binlerce su canlısının ölmesi, 2 milyondan fazla insanın içme suyunun zehirlenmesi sonrası 2000 yılında Çek Cumhuriyeti’nde, 2002 yılında Almanya’da, 2009 yılında ise Macaristan’da siyanürlü madencilik yasaklandı. AB üyesi ülkelerin temsilcilerinden oluşan Avrupa Parlamentosu da Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin AB topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Bugün de Avrupa Birliği ülkelerinde bu yöntemle altın madenciliği, çok sıkı denetim mekanizmalarıyla kontrol altına alındığından kartellerin işine gelmiyor. Oralardaki madenlerini bir bir kapattılar. Nereye gittiler dersiniz?

    AVRUPA’NIN EN YÜKSEK RADYASYONU

    Sayın Oğan, geçtiğimiz günlerde Manisa’da Avrupa’nın en yüksek radyasyonu ölçüldü. Hayır yanlış okumadınız. Avrupa Komisyonu Radyoaktivite Çevresel İzleme grubunun yayımladığı grafiklere göre 26 ve 27 Nisan’da Avrupa’da en yüksek radyasyon oranı Manisa-Köprübaşı’nda tespit edildi. Çünkü 1970-1980 yılları arasında bölgede bir uranyum madeni işletildi. Daha sonra tesis işletme sahası, ocaklar, açılan kuyular etrafına tel örgü bile çekilmeden, radyasyon uyarısı dahi asılmadan o haliyle bırakıldı.

    Ayrıca Aydın-Söke’nin Kisir köyü “kanser köy” olarak anılıyor. 1958’de açılan ve rehabilite edilmeden öylece bırakılan uranyum madeninin bölgede çok yüksek oranda görülen kanser vakalarıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtiliyor. 15 yılda 70’ten fazla kişinin kanserden öldüğü bir yer burası.

    SALSİGNE

    Sayın Oğan Fransa’da Salsigne kasabasını duydunuz mu? Vahşi madenciliğin tipik örneklerinden birisidir Salsigne: Bir Yüzyıl Madencilik, On Bin Yıllık Kirlilik…

    (Salsigne: Bir Yüzyıl Madencilik, 10.000 Yıllık Kirlilik – https://multinationales.org/Salsigne-A-Century-of-Mining-10-000-Years-of-Pollution)

    Salsigne, (Salsinye diye okunur) Fransa’nın en büyük altın ve arsenik madenlerine ev sahipliği yapıyordu. Batı Avrupa’daki ilk altın madeni ve Fransa’da hayatta kalan son altın madeniydi. 2004 yılında kapanan madenden geriye tehlikeli atıklar mezarlığı kaldı. Arsenikle kirlenmiş yaklaşık on milyon ton kaya ile kurşun veya kükürt çeşitli yerlerde depolandı.

    Sayın Oğan orada da yetkililer sizin gibi, “Endişe edecek bir şey yok, devletin kurumları çalışıyor” dedi. Ancak yerel bir gazetenin yayınladığı iki araştırmanın sonuçları ise korkunçtu: Birincisinde bir litre suda 1526 mikrogram arsenik, ikincisinde ise bir litre suda 4469 mikrogram arsenik bulunmuştu. Yani Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) içme suyu standardından 450 kat daha fazlaydı. Fransa’da bile yetkililer, bölgeyi temizlemek için devletin harcaması gereken milyonlarca avrodan kaçınmaya çalışıyorlar. Yani bir başka deyişle insanlar kendi hallerine bırakıldı.

    Ancak Aude Bölge Valiliği 1997 yılından bugüne her yıl kararnameler yayınlayarak bölgedeki sebzeleri tüketmenin, bahçeyi sulamak için yağmur suyu veya nehir suyu kullanmanın güvenli olmadığını, nehirde yüzmenin tehlikeli olduğunu belirtiyor.

    Salsigne’de Fransa’nın diğer bütün bölgelerine göre çok daha fazla insan kanserden hayatını kaybediyor. Akciğer veya mide kanseri gibi bazı kanserlerden ölümler ikiye hatta üçe katlanmış durumda. Bu tablonun ortaya çıkmasında arsenik, kadmiyum, krom ve nikel gibi ağır metallerin payı çok büyük.

    Aude Nehri’nin bir kolu olan Orbiel’e her yıl yedi ton arsenik salınıyor ve ardından Akdeniz’e akıyor. Fransız yetkililer ve akademisyenler, bir asırlık yoğun madencilikten sonra bölgenin en az 10 bin yıl kirli kalacağını tahmin ediyor.

    Şimdi siz Kazdağları’nda, Toroslar’da, Karadeniz’in yaylalarında-meralarında siyanürlü madenciliğe izin vermeye devam ederseniz bizim böyle bir şansımız do olmayacak. Çünkü çatı ekosistemi çökertiyorsunuz. Bir ekosistemi çatısından zehirlemeye başlıyorsunuz.

    BAYAT BİR YALAN

    Sayın Oğan, “Avrupa’da kurulmuş dernekler, vakıflar madenlerimizi çıkarmamızı istemiyor” söylemi artık çok bayat bir yalan. Türkiye’deki siyanür-sülfürik asit çetesi 20 yıldır aynı yalanları tekrarlıyor ve ne yazık ki bugün bile bu yalanlarına inandırabilecek birilerini bulabiliyor. Sen ülkeni delik deşik ettireceksin, bütün dağlarını-ormanlarını kartellerin hizmetine sunacaksın Almanya, Fransa, İngiltere, ABD, Kanada gibi emperyalist ülkeler de buna karşı çıkacak! Ne diyeyim artık pes!

    Daha fazla uzatmak istemiyorum detaylarını “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımda yazdım. Sadece şu kadarını söyleyeyim: O sizin “engelliyorlar” dediğiniz ülkeler,Türkiye’de altın madenciliğine giden yolu döşeyen ülkeler. Hem de bütün kimyasalları da satarak.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Sanatın dostu, doğanın düşmanı 

    “Altın Ölüm” kitabını yazarken Eczacıbaşı’nın siyanürlü maden işinde olduğunu görünce çok şaşırmıştım. Bende her zaman sağlık, temizlik, doğa çağrışımları yapan bir markanın siyanürlü altın madeni işine girmesi, hem de Çanakkale gibi bir bölgede Bayramdere Barajı’nın yakınında bu madenciliği yapmak istemesi karşısında şoka uğramıştım.

    Daha sonra buradaki sahayı orada daha önce tezgâh açmış olan Nurol Holding’e devrettiğini duydum. Ne şartlarda, hangi payla bilemiyorum… Ama bilmediğim o kadar çok şey varmış ki…

    Geçtiğimiz günlerde de Birgün gazetesinde Bahadır Özgür yazdı: “Milas’ın verimli tarım arazileri, ormanları maden ocaklarıyla yok ediliyor. Burada başı çeken şirket ise Eczacıbaşı. Doğayı en fazla tahrip eden feldispat madenlerinin sayısını her geçen gün artıran Eczacıbaşı, yeni ocak açmak ve tesisini üç katı büyütmek için başvuru yaptı.”

    Eczacıbaşı’nın Muğla ve Aydın’da bulunan feldispat madenlerinin bölgede gerçekleştirdiği ekokırımları anlatıyor Bahadır Özgür…
    Özetle Türkiye’de madencilik adı altında “seri katliam” yapıldığını vurguluyor…

    “Eczacıbaşı” meğer “Madencibaşı” olmuş… Feldispat madenleriyle de çok daha beterini yapıyormuş.
    Eczacıbaşı, ESAN Madencilik adı altında her yerde. Konya Meram’da İnlice siyanürlü Altın Madeni ve Balıkesir Balya’da kurşun madenleri işletiyor.

    Yaşamın her alanında karşımıza çıkan bu holdingler Türkiye’nin dağını-taşını, bağını- yaylasını, ormanlarını ve su kaynaklarını talan ediyor. Bir de Türkiye’de at koşturan Alamos Gold, Centerra Gold, SSR Mining, El Dorado Gold gibi yabancı kartelleri ekleyin. Tahribat çok büyük. Altın, gümüş, nikel diyerek; “elektrik üreteceğiz” diyerek ne orman ne zeytin ağacı ne de fındık bahçesi bırakacaklar.

    Sadece Türkiye sanayisi veya holdinglerinin ihtiyaçları için de değil, ham ya da yarı mamül olarak dünyaya da pazarlıyorlar. Yani sömürge madenciliğidir yapılan.

    Bu vahşi madenciler bir bölgenin talanına başlamadan önce melek gibidirler. Öyle bir gelirler ki, bölgeyi ihya edeceklerdir. Yol, okul, cami yaparlar. Ambulanslar hediye ederler. Hatta yardım kolileri havalarda uçuşur. Hatta yardım adı altında açıktan “cukkalar” dağıtırlar. Melek görünümlü Azrail gibidirler.

    Bir köşede kimseye zarar vermeden toprağın altındaki çil çil altınları ya da nikeli ya da gümüşü veya her neyse çıkaracaklardır, ondan sonra “eski haline getirip” kimseye zarar vermeden gideceklerdir. Ama bu arada bölgedeki insanlar ihya olacaktır. Bin bir yalanla birlikte bu masalları anlatırlar.

    Ama kısa süre sonra acı gerçekler ortaya çıkmaya başlar. Önce ormanları keserler, ardından dağları parçalarlar, toprakları ve suları zehirlerler… Heyelan, ağır metaller, siyanür, sülfürik asit ve envai çeşit kimyasal ve patlayıcılar. Yok olan bir ekosistem. Yaşanan tam bir ekokırımdır.

    Çöktükleri bölgeyi tamamen bitirmeden, yaşanmaz hale getirmeden gitmezler. Orada da şu varmış, burada da bu varmış diyerek iki senede bir kapasite artışına giderler. Bir süre sonra Melek görünümleri gider Azrail yüzleri ortaya çıkar. Tavırları, konuşmaları ve ilişkileri değişir. Tel örgüler yükselir ve artık muhatabınız ellerinde silahlarla özel güvenliktir. O da yeterli olmazsa jandarmadır, polistir…

    Yaşam alanlarımızın korunması ve doğamızın talan edilmesine karşı verilen mücadelede zaman zaman şu tartışma gündeme gelir: Şirketlerle uğraşmayalım. Sorun devlette ve onu yönetenlerde.

    Evet bu tespit de doğru ama eksik kalıyor. Türkiye’nin bugün madencilik adı altında yağma ve talan edilmesinde devleti yöneten siyasi iktidarın çok büyük sorumluluğu var. Ama hırsızın hiç mi suçu yok… Birisi evinin kapısını açık unutmuş. Ya da bunu önemsememiş. Üstelik değerli eşyalarını ortaya bırakmış. Birileri de gelmiş çalmış çırpmış. Tamam ev sahibine kızalım ama hırsıza hiç mi sözümüz yok.

    Sözcü Gazetesinde Serpil Yılmaz’ın köşesinde okuyoruz. Eczacıbaşı ailesinden Füsun Eczacıbaşı “Uluslararası Sanata Destek” ödülünü İspanya Kralı Felipe’nin annesi Kraliçe Sofia’nın elinden almış.

    Alkışlayalım…

    Sık sık ekranlarda canlı yayın konuğu olan Bülent Eczacıbaşı’nın sanata katkıları öve öve bitirilemiyor.

    Alkışlayalım…

    Serpil Yılmaz’ın aynı köşe yazısında dile getirdiği çok çarpıcı bir tespit daha var. Eczacıbaşı ailesinin kurduğu İstanbul Kültür Sanat Vakfı, “Ölümüne Boşanmak” filmini, programına almayı reddetmiş. Neden? diye soruyor gazeteci Serpil Yılmaz… İngiltere’nin Oscar adayı gösterdiği bir filmi, neden film programına almayı reddetti?
    “Ölümüne Boşanmak” aynı zamanda kadın cinayetlerine çanak tutan, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan mevcut iktidar anlayışının da eleştirisi…

    Yılmaz yazısında sorusunun yanıtını da kendisi veriyor: “Kadın cinayetleri politiktir görüşü ile arasına mesafe koymak için mi? İktidar yanlısı sanat evreni inşa etmek için milyarlarda aynı etkiyi yaratamazsınız.”

    “İktidar yanlısı sanat evreni inşa etmek” çok ciddi bir suçlamadır.

    Doğanın düşmanlığını yaparak da sanatın dostu olamazsınız…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Altın Girdap -2

    Güney Amerika ülkesi Bolivya’nın And Dağları eteklerindeki Potosi şehrindeki gümüş madenleri, bir dönem dünya gümüş rezervinin yüzde 86’sını karşılamıştı. İspanyol işgalcilerin çok zengin olmalarını sağlamış olsa da, çalışan işçiler ve aileleri açısından tam bir trajedidir Potosi maden ocakları.

    İspanyol koloni-işgalcileri 4 bin metreden yüksek bir “gümüş dağı” olan Potosi’yi, 1545’te keşfetti. Ardından bölgenin yerlileri, işgalciler tarafından bu buz dağında, oksijensiz ortamda boğaz tokluğuna çalışmaya zorlandı. Resmi kayıtlara göre yaklaşık iki yüz yıl içinde Potosi ocaklarından 45 bin ton gümüş çıkartıldı.

    Pek az yerli altı aydan uzun bir süre hayatta kalabilmiş ve milyonlarca insan bu şekilde ölmüştü. Ama daha da öldürücüsü vardı. Madendeki gümüşün civa ile karıştırılması işlemini, çıplak ayakla üzerlerinde tepinen yerliler yapıyordu. En kötüsü de yerin altında civa soluyorlardı. Civa işçileri arasında iki – üç haftadan uzun yaşayan olmuyordu. Madenin onlarca millik çevresi, insan kemiği kalıntılarından bembeyaz olmuştur.

    İspanyol maden işletmecilerinin yerlileri çalıştırmak için devreye soktuğu bir başka “şeytan icadı”da, o güne dek yerliler arasında yalnızca ayinsel amaçlarla kullanılan koka idi. Koka, yer altı koşullarına, oksijen darlığına, besin yetersizliğine karşı direnci yükseltiyor ve kullanıcılarına yapay bir iyimserlik ve güç veriyordu. Bir kez bağımlılık yarattıktan sonra ise dönüşü yoktu. Öyle ki, maden sahipleri kokayı bir ödeme aracı olarak kullanmakta gecikmedi.

    Potosi o dönemin insanlık dışı vahşi madenciliğine sadece bir örnektir. 1500’lerin başından itibaren Avrupalı işgalcilerin Amerika kıtasına akın etmeleriyle birlikte, madenlerde ölümüne çalıştırılan yerlilerden başka, köylerde de milyonlarca yerli öldürülmüş, işgale direnmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdir. İnka, Maya ve Aztek gibi medeniyetler tarih sahnesinden silinmiştir. Katliamın boyutlarını rakamlara bakarak anlamak mümkündür. Bir kaynağa göre 54 milyon yerlinin yaşadığı kıtada, 1860’a gelindiğinde ancak 340 bin, 1910’da ise 220 bin yerli kalmıştır. Katledilen insan sayısının, o zamanki dünyadaki toplam insan nüfusunun % 25’ine karşılık geldiği ifade edilmektedir.

    Avrupa hanedanları ve krallıkları, başta Amerika kıtası olmak üzere Afrika ve Uzak Doğu coğrafyasının yüz yıllar içinde acımasızca sömürülmesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun karşısına bir güç olarak çıkabildi. 500 yıl sonra ise bugün artık Türkiye’de de Türk köylüsüne ve çiftçisine 500 yıl önce Amerika yerlilerine, Afrika yerlilerine reva görülen bir anlayışla yaklaşılmaktadır. Bugün Fatsa’da, İliç’de, Eşme’de, Lapseki’de ve Türkiye’nin dört bir yanında adına “altın madeni” denilen açık hava kimya fabrikaları çevreye zehirler saçarak çalışmaya devam etmekte, bu da yetmezmiş gibi devleti yönetenler tarafından Türkiye’nin bütün dağları ve ormanları “madencilik” adı altında yağma ve talana açılmaktadır.“

    Peki bu nasıl oluyor? Hangi ilişkiler Türkiye’nin en stratejik yaşam merkezlerinin vahşi madencilik sistemiyle yağma ve talanına izin veriyor? “Altın Girdap” kitabımızda işte bu siyaset-ticaret ilişkilerine ve köylerin haritadan silinmesine yol açan kararların arkasındaki bağlantılara ışık tutuyor. Bölgesini, köylerini, şehirlerini koruması gereken belediye başkanları nasıl oluyor da bölgelerini yaşanmaz hale getiren vahşi madenciliğe teşrifatçılık yapıyor. Hatta belediye başkanları teşrifatçılığın da ötesinde şirketlerin sahipleriyle yakın ilişkiler geliştiriyor. Türkiye’nin en üst makamlarında bulunan bazı yetkililer nasıl oluyor da bilerek ya da bilmeyerek milletin bağını-bahçesini zehirleyen bu sisteme su taşıyor…

    Türkiye çok kritik bir eşikten geçiyor. Herkes günlük siyasi atışmalar ve polemikler çerçevesinde yakın gelecekte yapılması beklenen seçimlerde kimin ya da hangi ittifakın iktidara geleceği konusunda yorumlar, değerlendirmeler yapıyor; hararetli tartışmalar yapıyor. Ancak Türkiye bunun da ötesinde bir var olma sorunuyla karşı karşıya. Türkiye sularını, tarım topraklarını, ormanlarını ve köylerini kaybederse belki tartışacak hiçbir şey kalmayacak. Bir sonraki yazımızda bu konuyu daha da açmaya çalışacağız…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.