Türkiye’de adına madencilik denilen bir yağma-talan düzeni yıkıcı etkisini artırarak devam ediyor. Birilerinin ne iklim krizini anladığı var ne de koronavirüsü dinlediği. Onlar için iklim krizi, birtakım fonlardan yararlanmadan ibaret. Koronavirüs ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” felsefesini hatırlatıyor onlara. Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.
Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Tıpkı bir girdap gibi, adına madencilik denilen sistemle Türkiye derinlere doğru çekiliyor. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerindeki her varlığı satılık bir meta olarak gören bir iktidar anlayışının 20 yılda geldiği nokta, ülke topraklarının satılması noktasıdır. Bu bir abartı olmadığı gibi mübalağa hiç değildir. Bu satırların her bir kelimesi acıtan doğrulardır.

“Altın Ölüm” kitabımız yayınlandıktan sonra bu alandaki çalışmalarımız durmadı. Bir süredir de “Altın Girdap” adlı kitabımızın çalışmalarını sürdürüyorduk. Çalışmalarımız sonuçlandı ve bu hafta başında “Altın Girdap” da okuyucuyla buluştu. Altın Girdap, aslında Altın Ölüm’ün bir devam kitabı; Altın Ölüm’ün tamamlayıcı ekidir. Altın Ölüm kitabımızı yazarken bazı bilgilere ulaşmak kolay olmamıştı. Kılı kırk yararak yaptığımız araştırmalar sırasında özellikle şirketlerin kazançları üzerinden devlete ödedikleri paylar konusunda net bir bilgiye sahip değildik. Ayrıca her yağma-talan ve vurgun sisteminde olduğu gibi siyaset ve ticaret arasındaki ilişkileri biliyor, duyuyor ama bazı detaylara ulaşmakta zorlanıyorduk. Vatandaşların oylarıyla kendisine “şehrül emin” sıfatı layık görülen belediye başkanlarının, vatandaşlarının haklarını, sağlığını ve topraklarını koruması gerekirken, tam tersine vatandaşı zehirleyen birtakım şirketlerle yakın ilişkilere girmesi ve bunun da “reel siyaset” diye sunulması karşı karşıya olduğumuz acı gerçeklerin bir yansımasıydı. Ayrıca bu yağmacı-talancı şirketlerin bu kadar yıkıma ve ülkede sebep oldukları toplumsal çöküntüye rağmen devletin ne kazandığı konusu bazı noktalarda soru işaretiydi. Çünkü şirketler ve resmi kurumlar bu konuda ketum davranıyordu. İşte bu süreçte CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in soru önergeleri aydınlatıcı oldu. Çünkü Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in Gürer’in soru önergelerine verdiği yazılı yanıtlar, bu konudaki eksikliği tamamlamış oldu. Yüzde 2’ydi bu kadar yıkımın karşılığı. Yani bu ülkenin toprakları, dağları, ormanları sadaka payıyla yağmalanıyordu. Köylüler topraklarından koparılıyor, üretim ağır darbe alıyor, şehirlerimiz daha yaşanmaz hale geliyordu.
Altın Girdap, Altın Ölüm’ün eksiklerini tamamlamayı, canı yanan vatandaşlarımıza yol göstermeyi; bu alanda çalışma yürüten gazetecilere, akademisyenlere ışık tutmayı amaçladı. Söylenen kuyruklu yalanlara, anlatılan masallara karşı insanlarımızın gerçekleri öğrenmesi ve neyle karşı karşıya olduklarını anlamaları için yazıldı. Kitapta yer alan makalelerin bir kısmı “odatv” ve “medyaport” haber sitelerinde yayınlandı. Aslına sadık kalarak kitaba aldığımız bu makalelerde gerekli güncellemeler yapıldı ve son gelişmeler eklendi.
Bu ülkede bir imzayla milletin bağları, bahçeleri, dağları, ormanları birilerine teslim ediliyor. Peki bu nasıl oluyor? Bu kararların arkasındaki ilişkiler neler? Siyaset-ticaret ilişkileri olmadan, bazı “özel dostluklar” olmadan bu kararlar bu kadar kolay alınabilir mi? Nasıl oluyor da bu imzalar atılıyor? Bu “özel” dostluklar, arkadaşlıklar bazı belediyelerde kapıları açarken, bazı belediyelerde neden işlemiyor? Hekimhan’da, Bozüyük’de, Çanakkale’de belediye başkanları siyanür-sülfürik asit kartellerine karşı mücadele ederken, bazı belediye başkanları neden bu kartellerle iş birliğini tercih ediyor? İşte “Altın Girdap” bu sorulara yanıt bulmak için yazıldı.
İnsanlık, Asurlulardan bu yana madenlere sahip olmak için savaşlar çıkarmış, milyonlarca insan bu savaşlarda ve iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir… Bugün de aynı anlayışla Türkiye dahil ülkelerin her türden maden varlığını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için politikalar üreten veya uygulayan kurumlar bulunuyor. Ancak bugün durum çok farklı. Bugün yok olmakta olan bir dünyayla karşı karşıyayız. Bugün yeryüzüne vurulacak her kazma, kesilecek her ağaç ve yok edilecek tarım toprakları ve su kaynakları insan varlığının yeryüzündeki geleceğiyle yakından ilgilidir. Bugün adına madencilik denilen şey, üç bin yıl önce yapıldığı gibi yapılmıyor. Bir günde milyonlarca ton hacmindeki yeryüzü paramparça ediliyor ve ardından binlerce ton zehirli kimyasal topraklara, kayalara, sulara boca ediliyor. Yıkım, tahribat ve zararın boyutları üç bin yıl öncesiyle kıyaslanamaz. Yani “her şeyimizi madenlere borçluyuz, binlerce yıldır yapılıyor, doğanın kanunu bu” gibi yüzeysel ve basit açıklamalarla, yaşanan katliamları ve ekokırımları meşrulaştıramayız.
Bugün dünya ve insanlık, “olmak ya da olmamak” noktasındadır. Tüm ülkeler birbirlerine göbekten bağlı olduğu gibi, atılacak her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor artık. Yapılan son bilimsel araştırmalara göre, bütün dünyadaki yeni doğmuş çocuklar hayatları boyunca, büyükanne ve büyükbabalarından yedi kat daha fazla aşırı sıcaklık dalgalarıyla karşı karşıya kalacaklar. Ayrıca üç kat daha fazla kuraklık, seller ve hasat felaketleri ile ayrıca 60 yıl önce doğmuş çocuklara göre iki kat daha fazla orman yangınlarıyla karşı karşıya kalacaklar. Çevresel faktörler dünya üzerinde 5 yaşın altındaki 1 milyon 700 bin çocuğun ölümünden sorumludur. İklim değişikliği bu çocukların en temel ihtiyaçları olan beslenme, su, temiz hava, eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşımını daha da zorlaştırmaktadır. Dünya uzay boşluğunda yüzen bir gemiyse eğer, bu gemi battığında ya da yaşanmaz hale geldiğinde kimsenin şansı olmayacaktır. Koronavirüs salgını bize dünyada kimsenin güvende olmadığını, olamayacağını göstermiştir. Milyonlarca yılda oluşmuş bir mekanizmayı kendi ellerimizle yerle bir edersek altında kalırız. Bunun “ama”sı, “fakat”ı yok.
Bir yanıt yazın