Etiket: #Altın Girdap

  • Altın Girdap -2

    Güney Amerika ülkesi Bolivya’nın And Dağları eteklerindeki Potosi şehrindeki gümüş madenleri, bir dönem dünya gümüş rezervinin yüzde 86’sını karşılamıştı. İspanyol işgalcilerin çok zengin olmalarını sağlamış olsa da, çalışan işçiler ve aileleri açısından tam bir trajedidir Potosi maden ocakları.

    İspanyol koloni-işgalcileri 4 bin metreden yüksek bir “gümüş dağı” olan Potosi’yi, 1545’te keşfetti. Ardından bölgenin yerlileri, işgalciler tarafından bu buz dağında, oksijensiz ortamda boğaz tokluğuna çalışmaya zorlandı. Resmi kayıtlara göre yaklaşık iki yüz yıl içinde Potosi ocaklarından 45 bin ton gümüş çıkartıldı.

    Pek az yerli altı aydan uzun bir süre hayatta kalabilmiş ve milyonlarca insan bu şekilde ölmüştü. Ama daha da öldürücüsü vardı. Madendeki gümüşün civa ile karıştırılması işlemini, çıplak ayakla üzerlerinde tepinen yerliler yapıyordu. En kötüsü de yerin altında civa soluyorlardı. Civa işçileri arasında iki – üç haftadan uzun yaşayan olmuyordu. Madenin onlarca millik çevresi, insan kemiği kalıntılarından bembeyaz olmuştur.

    İspanyol maden işletmecilerinin yerlileri çalıştırmak için devreye soktuğu bir başka “şeytan icadı”da, o güne dek yerliler arasında yalnızca ayinsel amaçlarla kullanılan koka idi. Koka, yer altı koşullarına, oksijen darlığına, besin yetersizliğine karşı direnci yükseltiyor ve kullanıcılarına yapay bir iyimserlik ve güç veriyordu. Bir kez bağımlılık yarattıktan sonra ise dönüşü yoktu. Öyle ki, maden sahipleri kokayı bir ödeme aracı olarak kullanmakta gecikmedi.

    Potosi o dönemin insanlık dışı vahşi madenciliğine sadece bir örnektir. 1500’lerin başından itibaren Avrupalı işgalcilerin Amerika kıtasına akın etmeleriyle birlikte, madenlerde ölümüne çalıştırılan yerlilerden başka, köylerde de milyonlarca yerli öldürülmüş, işgale direnmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdir. İnka, Maya ve Aztek gibi medeniyetler tarih sahnesinden silinmiştir. Katliamın boyutlarını rakamlara bakarak anlamak mümkündür. Bir kaynağa göre 54 milyon yerlinin yaşadığı kıtada, 1860’a gelindiğinde ancak 340 bin, 1910’da ise 220 bin yerli kalmıştır. Katledilen insan sayısının, o zamanki dünyadaki toplam insan nüfusunun % 25’ine karşılık geldiği ifade edilmektedir.

    Avrupa hanedanları ve krallıkları, başta Amerika kıtası olmak üzere Afrika ve Uzak Doğu coğrafyasının yüz yıllar içinde acımasızca sömürülmesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun karşısına bir güç olarak çıkabildi. 500 yıl sonra ise bugün artık Türkiye’de de Türk köylüsüne ve çiftçisine 500 yıl önce Amerika yerlilerine, Afrika yerlilerine reva görülen bir anlayışla yaklaşılmaktadır. Bugün Fatsa’da, İliç’de, Eşme’de, Lapseki’de ve Türkiye’nin dört bir yanında adına “altın madeni” denilen açık hava kimya fabrikaları çevreye zehirler saçarak çalışmaya devam etmekte, bu da yetmezmiş gibi devleti yönetenler tarafından Türkiye’nin bütün dağları ve ormanları “madencilik” adı altında yağma ve talana açılmaktadır.“

    Peki bu nasıl oluyor? Hangi ilişkiler Türkiye’nin en stratejik yaşam merkezlerinin vahşi madencilik sistemiyle yağma ve talanına izin veriyor? “Altın Girdap” kitabımızda işte bu siyaset-ticaret ilişkilerine ve köylerin haritadan silinmesine yol açan kararların arkasındaki bağlantılara ışık tutuyor. Bölgesini, köylerini, şehirlerini koruması gereken belediye başkanları nasıl oluyor da bölgelerini yaşanmaz hale getiren vahşi madenciliğe teşrifatçılık yapıyor. Hatta belediye başkanları teşrifatçılığın da ötesinde şirketlerin sahipleriyle yakın ilişkiler geliştiriyor. Türkiye’nin en üst makamlarında bulunan bazı yetkililer nasıl oluyor da bilerek ya da bilmeyerek milletin bağını-bahçesini zehirleyen bu sisteme su taşıyor…

    Türkiye çok kritik bir eşikten geçiyor. Herkes günlük siyasi atışmalar ve polemikler çerçevesinde yakın gelecekte yapılması beklenen seçimlerde kimin ya da hangi ittifakın iktidara geleceği konusunda yorumlar, değerlendirmeler yapıyor; hararetli tartışmalar yapıyor. Ancak Türkiye bunun da ötesinde bir var olma sorunuyla karşı karşıya. Türkiye sularını, tarım topraklarını, ormanlarını ve köylerini kaybederse belki tartışacak hiçbir şey kalmayacak. Bir sonraki yazımızda bu konuyu daha da açmaya çalışacağız…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • ‘Altın Girdap’

    Türkiye’de adına madencilik denilen bir yağma-talan düzeni yıkıcı etkisini artırarak devam ediyor. Birilerinin ne iklim krizini anladığı var ne de koronavirüsü dinlediği. Onlar için iklim krizi, birtakım fonlardan yararlanmadan ibaret. Koronavirüs ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” felsefesini hatırlatıyor onlara. Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Tıpkı bir girdap gibi, adına madencilik denilen sistemle Türkiye derinlere doğru çekiliyor. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerindeki her varlığı satılık bir meta olarak gören bir iktidar anlayışının 20 yılda geldiği nokta, ülke topraklarının satılması noktasıdır. Bu bir abartı olmadığı gibi mübalağa hiç değildir. Bu satırların her bir kelimesi acıtan doğrulardır.

    “Altın Ölüm” kitabımız yayınlandıktan sonra bu alandaki çalışmalarımız durmadı. Bir süredir de “Altın Girdap” adlı kitabımızın çalışmalarını sürdürüyorduk. Çalışmalarımız sonuçlandı ve bu hafta başında “Altın Girdap” da okuyucuyla buluştu. Altın Girdap, aslında Altın Ölüm’ün bir devam kitabı; Altın Ölüm’ün tamamlayıcı ekidir. Altın Ölüm kitabımızı yazarken bazı bilgilere ulaşmak kolay olmamıştı. Kılı kırk yararak yaptığımız araştırmalar sırasında özellikle şirketlerin kazançları üzerinden devlete ödedikleri paylar konusunda net bir bilgiye sahip değildik. Ayrıca her yağma-talan ve vurgun sisteminde olduğu gibi siyaset ve ticaret arasındaki ilişkileri biliyor, duyuyor ama bazı detaylara ulaşmakta zorlanıyorduk. Vatandaşların oylarıyla kendisine “şehrül emin” sıfatı layık görülen belediye başkanlarının, vatandaşlarının haklarını, sağlığını ve topraklarını koruması gerekirken, tam tersine vatandaşı zehirleyen birtakım şirketlerle yakın ilişkilere girmesi ve bunun da “reel siyaset” diye sunulması karşı karşıya olduğumuz acı gerçeklerin bir yansımasıydı. Ayrıca bu yağmacı-talancı şirketlerin bu kadar yıkıma ve ülkede sebep oldukları toplumsal çöküntüye rağmen devletin ne kazandığı konusu bazı noktalarda soru işaretiydi. Çünkü şirketler ve resmi kurumlar bu konuda ketum davranıyordu. İşte bu süreçte CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in soru önergeleri aydınlatıcı oldu. Çünkü Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in Gürer’in soru önergelerine verdiği yazılı yanıtlar, bu konudaki eksikliği tamamlamış oldu. Yüzde 2’ydi bu kadar yıkımın karşılığı. Yani bu ülkenin toprakları, dağları, ormanları sadaka payıyla yağmalanıyordu. Köylüler topraklarından koparılıyor, üretim ağır darbe alıyor, şehirlerimiz daha yaşanmaz hale geliyordu.

    Altın Girdap, Altın Ölüm’ün eksiklerini tamamlamayı, canı yanan vatandaşlarımıza yol göstermeyi; bu alanda çalışma yürüten gazetecilere, akademisyenlere ışık tutmayı amaçladı. Söylenen kuyruklu yalanlara, anlatılan masallara karşı insanlarımızın gerçekleri öğrenmesi ve neyle karşı karşıya olduklarını anlamaları için yazıldı. Kitapta yer alan makalelerin bir kısmı “odatv” ve “medyaport” haber sitelerinde yayınlandı. Aslına sadık kalarak kitaba aldığımız bu makalelerde gerekli güncellemeler yapıldı ve son gelişmeler eklendi.

    Bu ülkede bir imzayla milletin bağları, bahçeleri, dağları, ormanları birilerine teslim ediliyor. Peki bu nasıl oluyor? Bu kararların arkasındaki ilişkiler neler? Siyaset-ticaret ilişkileri olmadan, bazı “özel dostluklar” olmadan bu kararlar bu kadar kolay alınabilir mi? Nasıl oluyor da bu imzalar atılıyor? Bu “özel” dostluklar, arkadaşlıklar bazı belediyelerde kapıları açarken, bazı belediyelerde neden işlemiyor? Hekimhan’da, Bozüyük’de, Çanakkale’de belediye başkanları siyanür-sülfürik asit kartellerine karşı mücadele ederken, bazı belediye başkanları neden bu kartellerle iş birliğini tercih ediyor? İşte “Altın Girdap” bu sorulara yanıt bulmak için yazıldı.

    İnsanlık, Asurlulardan bu yana madenlere sahip olmak için savaşlar çıkarmış, milyonlarca insan bu savaşlarda ve iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir… Bugün de aynı anlayışla Türkiye dahil ülkelerin her türden maden varlığını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için politikalar üreten veya uygulayan kurumlar bulunuyor. Ancak bugün durum çok farklı. Bugün yok olmakta olan bir dünyayla karşı karşıyayız. Bugün yeryüzüne vurulacak her kazma, kesilecek her ağaç ve yok edilecek tarım toprakları ve su kaynakları insan varlığının yeryüzündeki geleceğiyle yakından ilgilidir. Bugün adına madencilik denilen şey, üç bin yıl önce yapıldığı gibi yapılmıyor. Bir günde milyonlarca ton hacmindeki yeryüzü paramparça ediliyor ve ardından binlerce ton zehirli kimyasal topraklara, kayalara, sulara boca ediliyor. Yıkım, tahribat ve zararın boyutları üç bin yıl öncesiyle kıyaslanamaz. Yani “her şeyimizi madenlere borçluyuz, binlerce yıldır yapılıyor, doğanın kanunu bu” gibi yüzeysel ve basit açıklamalarla, yaşanan katliamları ve ekokırımları meşrulaştıramayız.

    Bugün dünya ve insanlık, “olmak ya da olmamak” noktasındadır. Tüm ülkeler birbirlerine göbekten bağlı olduğu gibi, atılacak her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor artık. Yapılan son bilimsel araştırmalara göre, bütün dünyadaki yeni doğmuş çocuklar hayatları boyunca, büyükanne ve büyükbabalarından yedi kat daha fazla aşırı sıcaklık dalgalarıyla karşı karşıya kalacaklar. Ayrıca üç kat daha fazla kuraklık, seller ve hasat felaketleri ile ayrıca 60 yıl önce doğmuş çocuklara göre iki kat daha fazla orman yangınlarıyla karşı karşıya kalacaklar. Çevresel faktörler dünya üzerinde 5 yaşın altındaki 1 milyon 700 bin çocuğun ölümünden sorumludur. İklim değişikliği bu çocukların en temel ihtiyaçları olan beslenme, su, temiz hava, eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşımını daha da zorlaştırmaktadır. Dünya uzay boşluğunda yüzen bir gemiyse eğer, bu gemi battığında ya da yaşanmaz hale geldiğinde kimsenin şansı olmayacaktır. Koronavirüs salgını bize dünyada kimsenin güvende olmadığını, olamayacağını göstermiştir. Milyonlarca yılda oluşmuş bir mekanizmayı kendi ellerimizle yerle bir edersek altında kalırız. Bunun “ama”sı, “fakat”ı yok.