İsveçli maden şirketi BOLİDEN, tesislerinde ortaya çıkan zehirli atıkları Şili’ye gönderdi. Bu zehirli atıklar için Şili’de Promel adında bir şirkete 1 milyon dolar ödeme yapıldı. Güya Promel, zehirli atıkları usulüne uygun bertaraf edecekti. Ancak parayı olan Promel şirketi, Boliden’in ağır metaller içeren zehirli atıklarını ARİCA şehrinin banliyösünde ortalık yere dökünce sonuçları ağır oldu.
O bölgede yaşayan ve hiçbir şeyden habersiz aileler ve çocukları, zehirli atık alanını çocuk bahçesi gibi kullandı. Bir süre sonra başta çocuklar olmak üzere kanser vakaları baş gösterdi. Birçok çocuk hayatını kaybetti. Doğuştan kusurlu bebekler dünyaya geldi. Vatandaşlarının çığlıklarına rağmen Şili yetkilileri, “İnsanlarda panik yaratmayalım” diyerek sessiz kaldı. Boliden yıllar sonra İsveç’de yargılandı. Hukukçulara ve uzmanlara büyük paralar ödeyen Boliden, “Zaman aşımı… Kanıtlar yetersiz” diyerek kendini savundu; şimdilik ceza almaktan kurtuldu.
Bugün ne yazık ki Türkiye’nin birçok bölgesinde Arica’da yaşanan benzer felaketler yaşanmaktadır. Lapseki’de, İvrindi’de, Eşme’de, Fatsa’da, İliç’de, Ulukışla’da, Şebinkarahisar’da, Ayvalık’ta, Bergama’da, Artvin’de ve daha birçok yerde ekosistemimiz göz göre göre zehirlenmektedir.
İSVEÇ ATIKLARI ŞİLİ’YE, İNGİLTERE ÇÖPLERİ TÜRKİYE’YE
Kapitalizm, neoliberalizm, piyasa ekonomisi adına ne derseniz deyin şirketlerin tek amacı vardır: “Ne olursa olsun kâr etmek.
Doğal ortam, dağlar, ormanlar, tarım toprakları, yaylalar, su kaynakları, şehirler, köyler ve elbette insanlar dahil her türden canlılar umurlarında değil. İsveç gibi bir ülke zehirli atıklarından kurtulmanın çözümünü Şili’ye göndermekte buluyor. Bugün İngiltere’nin, çöplerinden kurtulmanın çözümü olarak Türkiye’ye göndermesi gibi. Yüz binlerce ton İngiliz çöpü Türkiye’ye yığıldı. Hangi virüsleri, ne tür mikropları barındırıyor tam bir soru işareti. Kaç kez haber yapıldı. Bahçelere, dağlara, şehirlerde yol kenarlarına saçılmış İngiliz çöpleri her yerde.
Birilerinin gözü kara, birileri cahil, birilerinin insanlıkla alakası yok… Para için, rant için her şeyi yapabilecek karakterde yaratıklar. Peki kim bunlara ‘dur’ diyebilir? Kim ülkesini, vatandaşlarını koruyabilir? Elbette o ülkedeki devlet kurumları ve o kurumları yöneten mevcut İKTİDAR.
FIRAT’IN DİBİNDE MİLYONLARCA TON ZEHİRLİ ATIK
ÇÖPLER, Erzincan İliç’te siyanürlü altın madeni. 2010 yılında çalışmaya başladı. Kanadalı şirket Türk ortağı Çalık Holding’le birlikte 10 yıldır Fırat’ın dibine milyonlarca ton zehirli atık yığıyor. Deprem fay hattı üzerine kurduğu 197 futbol sahası büyüklüğündeki zehir barajını doldurdu. Şimdi zehir barajını iki katına çıkarmaya çalışıyor. Yetmedi her gün binlerce ton zehirli atığı evaporatörler (buharlaştırıcı makineler) aracılığıyla buharlaştırıyor ve atmosfere salıyor. Yılda 9 bin ton kullandığı sülfürik asit miktarını 122 bin tona, yılda 6 bin ton kullandığı siyanürü 11 bin tona çıkardı. Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını besleyen Fırat’ın dibindeki zehir dağları her geçen gün büyüyor; yetkililer seyrediyor. İliçli vatandaş Sedat Cezayirlioğlu, “Türkiye’nin Çernobili” diye haykırıyor; duyan yok.
(Erzincan-İliç’teki Çöpler Altın Madenindeki zehir saçan evaporatörler: Sedat Cezayirlioğlu anlatıyor.)
TÜRKİYE HIZLA ÇORAKLAŞIYOR
İklim krizinin de etkisiyle Türkiye hızla çoraklaşıyor. Sulak alanlar, göller, dereler bir bir kuruyor. Tarım toprakları, ormanlar ve su kaynakları dünyanın en değerli alanları. Ormanlar olmadan yaşayamayız. Acilen orman alanlarının ve tarım alanlarının koruma altına alınması gerekiyor. Ekonomik krizden de, dolardan da, pandemiden de, terörden de, Suriye krizinden de, Irak krizinden de daha önemli bir krizle karşı karşıyayız. Öyle bir kriz ki, sonucu açlık, toplu ölümler; toplu göçler ve iç savaşa varan çatışmalara varabilir.
Bakın emperyalistler ve kapitalistlerin gözü kara. Baktıkları her yeri “satılık meta” olarak görüyorlar. Ağacı, ormanı, zeytini, fındığı, üzümü görmüyorlar. Hayvanları, böcekleri, yaşamı görmezden geliyorlar. “Dikeriz… Ekeriz… Eskisinden daha iyi yaparız” yalanlarıyla insanları kandırdıklarını sanıyorlar.
Mevcut ormanlarımızı, tarım alanlarımızı ve su kaynaklarımızı koruyamazsak felaketle karşı karşıyayız. Dünya, ormanlarını, tarım alanlarını yok eden ve kendileri de yok olan toplumların ve devletlerin hikayeleriyle doludur.
PETRA’NIN ÇEVRESİ ORMANLIKTI
Ürdün’ün Petra antik kentini duymuşsunuzdur. Çölün ortasında bir uygarlık. Nasıl olur da insanlar çölün ortasında böyle bir yerleşim ve uygarlık oluşturmuşlar ve ardından da buraları terk etmişler diyerek hayretler içinde düşünürsünüz. O uygarlık, orada kurulurken çevresinde ormanlar vardı. Çam ormanları, meşe ormanları vardı. O ormanların son kalıntıları da Hicaz demiryolu inşası sırasında, demiryolu için gerekli tahta traversler için kesildi. Bugün bir çölle karşı karşıyasınız.
ANASAZİ TOPLUMU GELECEĞİNİ YOK ETTİ
M.S. 900 yıllarından sonra Güney Batı Amerika’da yaşamış Anasazi toplumu benzer bir kaderi paylaştı. Newyork gökdelenleri dikilmeden önce Amerika kıtasının en yüksek yapılarını inşa ettiler. Hala da orada duruyor o yapılar. Anasaziler de kestiler, kestiler ve çevrelerindeki ormanları ve habitatı yok ettiler. Daha sonra yaşanamaz hale gelince önce birbirlerini öldürdüler, sonra da hayatta kalanlar bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Ne sanıyorsunuz? Dünyanın birçok bölgesinde olan bu felaketler Türkiye’de olmaz mı sanıyorsunuz?
Mayalar, Anasazilerden çok daha önce bugünkü Meksika’nın güneyinde kurulmuş bulunan uygarlık. Mayaların o eşsiz yapıtları hala yerinde duruyor. Onlar da benzer kaderi paylaştılar. Çevrelerindeki habitatı yok etmenin bedelini çok ağır ödediler.
300 YILDA AMERİKA’YI TALAN ETTİLER
Örnekler o kadar çok ki, bundan tam 11 bin yıl önce ilk yerliler Bering Boğazı yoluyla Amerika kıtasına ayak bastı. İnanılmaz bir habitatla karşılaştılar. Mamutlar, filler, devasa kuşlar v.s. İnsan denilen varlık Amerika kıtasına ayak bastıktan sonra Kuzey ve Güney dahil 300 yıl içinde hepsi yok edildi. 11 bin yıl sonra Avrupalıların Amerika kıtasını yeniden “keşfetmesiyle” bu kez de onların torunları yok edildi. Alenen soykırıma uğradı. Katledildiler.
LAPSEKİ’DE ZEHİR MADENİ
Lapseki’de altın madeni işletiyoruz diye, tarım alanlarının tepesine ve ormanların ortasına zehirli bir fabrika kurdular. Yıllardır atıklarını sağa sola atıyor. Kuzeyinde Bayramdere DSİ Barajı, güneyinde Umurbey DSİ Barajı. On binlerce insan tarım yapıyor; Lapseki kirazı burada yetişiyor. Bu bölgede yetişen tarımsal ürünler İstanbul, Bursa, İzmit, Çanakkale, İzmir gibi metropolleri besliyor. Yağmur, su, toprak onlar için her şey. Bir çözüm değil ama şimdi bölgede zehir barajı inşa ediliyor. Peki bugüne kadar madenin zehirli atıklarını ne yaptılar? Elbette çevredeki derelere saldılar.
SARIÇAY ‘ZEHİR’ AKIYOR
Çanakkale’de kentin ortasından geçip, Çanakkale Boğazı’na dökülen Sarıçay’da kadmiyum, kurşun, çinko, nikel, arsenik gibi çeşitli zehirli maddeler bulunduğu saptandı. 600 bin kişinin yaşadığı ilin merkezine güzellik katan Sarıçay’dan yayılan kokular bir süredir vatandaşları rahatsız ediyordu. Şehrin önemli coğrafi değerlerinden olmasının yanında İnönü, Atatürk ve Troya isimli 3 köprü ile çevresinde yüzlerce tesisin kurulmasını sağlayan Sarıçay’daki kirliliğin izini süren uzmanlar, ağır metal kirliliğiyle karşılaştı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Evren Erginal, aşırı gübre kullanımı ve havzadaki maden işletmelerine dikkat çekiyor. (https://www.milliyet.com.tr/gundem/canakkale-icinde-artik-zehir-akiyor-6663123)
MAKESTUS’UN MAKUS TALİHİ
Uşak’ta Kanadalı El Dorado Gold’un Kışladağ Altın Madeni, kayıtlarda Türkiye’nin en büyüğü diye geçiyor. Zehirli atık barajı yok. Peki benzer madenlerde zehir barajlarının arkasına yığılan bu zehirli atıklar nereye gidiyor?
Uşak’ta Kışladağ’ı yerle bir eden Kanadalı El Dorado Gold, Simav’ın Örencik köyünün dibine Eğrigöz Dağı’na göz dikmiş durumda. Simav Çayı’nı besleyen bölgenin can damarı bir dağ burası. Köylüler direniyor ama devletin gücünü arkasına alan şirket, türlü dolaplarla köylünün topraklarını elinden alıyor. Satmayanların topraklarına Cumhurbaşkanlığı’nın “Acele Kamulaştırma” kararıyla el konuluyor ve şirkete devrediliyor. AKP iktidarının yasaları istedikleri gibi değiştirmesinden de cesaret bulan yerli-yabancı şirketler, şimdi Türkiye’nin her köşesinde neresi olursa vuruyor kazmayı. Devletin vatandaşlarını, köylülerini korumakla görevli kurumları da şirketlerin hizmetkârı gibi hareket etmeye başlayınca köylüler sahipsiz.
Simav Çayı, tarihte FRİGYA’nın ana tanrıçası KİBELE’NİN IRMAĞI anlamında MAKESTUS diye bilinir. Antik çağların MAKESTUS nehri, günümüzün Simav Çayı, Simav’dan doğar. Eğrigöz Dağı’nın yamaçlarından doğan derelerle coşar; Sındırgı, Bigadiç, Susurluk, Kepsut, Mustafa Kemal Paşa, Karacabey derken 321 km sonra Marmara Denizi’ne dökülür. Susurluk Havzası’nın en önemli kaynağı olan Simav Çayı, 6 familyaya ait Tirsi, İnci, Bıyıklı, Tahta, Siraz, Kızılkanat, Sazan, Tatlısu Kefali, Turna gibi 20 balık türünü barındırır.
VATANDAŞLAR DEĞİL, ACİLEN SİYANÜRLÜ MADEN TAHLİYE EDİLMELİ
Ordu-Fatsa’da köylerin ve fındık bahçelerinin ortasına siyanürlü madeni aç. Dinamitler, sondajlar, ağır iş makineleri derken zaten heyelan tehlikesi altındaki coğrafyada toprağı yerinden oynat, evleri çatlat sonra da devletin AFAD’ı gelsin, “Evleri boşaltın” diye milletin tepesine binsin. Bölgede heyelan varsa tek sorumlusu ortada olmasına rağmen, devletin hiçbir kurumu kılını kıpırdatmasın. O da yetmedi bütün Ordu’yu maden sahası ilan etsin.
Hiçbir planlama, mantık, öngörü yok. Küresel İklim Krizi diye bilim insanları bas bas bağırıyor. Hala Türkiye’nin turizm merkezlerinde termik santraller cayır cayır linyit kömürü yakıyor. Kömür çıkaracağız diye canım ormanlar kesiliyor, tarım alanları katlediliyor. Bölgedeki eşsiz coğrafya ay üssü gibi yaşanmaz hale getiriliyor. Üstelik o bölgeye her yıl milyonlarca insan dinlenmek, gezmek, doğanın tadını çıkarmak için akın ederken yapılıyor bütün bunlar. İktidarların nakit para diye gördüğü o turistler Milas ve Bodrum’un köylerinden besleniyor. Bugün kömür madeni diye yıkmaya çalıştığınız köyler, turizm merkezlerindeki milyonları besliyor. Akbelen Ormanlarında bir avuç insan dev şirketlere ve devlete karşı mücadele etmeye çalışıyor. Karşılarında jandarma, polis ve mahkeme kararları yılmadan mücadele ediyorlar.
Giresun-Şebinkarahisar’daki Yıldızlar SSS Holding’e ait Nesko şirketine ait çinko-kurşun madeninin atık barajı patladı. Binlerce ton zehirli atık Kelkit Çayı’na ve üzerinde kurulu barajlara aktı. Üstelik 2018 yılında benzer bir facia yaşanmasına rağmen bu yaşandı. “Ceza kestik” diyerek olayı kapatmaya çalışıyorlar.
HER YERDE MADEN YAĞMASI
Çok geçmedi bu kez kötü haber Ayvalık’tan geldi. Ayvalık’ta Bilfer şirketine ait “Ayazmant Demir ve Bakır Madeni”nin zehirli atık döküm sahası yine patladı. Bu yıl ikinci kez aynı olay yaşanıyor. Zehirli atıklar Ayvalık, Dikili, Altınova’nın içme suyunu karşılayan, aynı zamanda tarımsal sulamada kullanılan Madra Barajı’na ulaştı. Dikili, Altınova, Ayvalık gibi ilçeler suyunu Madra Barajı’ndan alıyor. Ama madenin zehri bu baraja akıyor. Aynı madenin atık barajı bu yılın şubat ayında da çökmüş, ağır metaller ve zehirli atıklar köyün içinden geçen Dedetepe deresiyle birlikte Madra Barajı’na karışmıştı. Bu olaydan yaklaşık iki ay sonra da Karaayıt köyünden toplu hayvan ölümleri haberleri gelmişti.
Türkiye’nin her köşesinden doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine her yerinden maden yağması, orman talanı ve topraklarını savunmaya çalışan vatandaşların acıklı hikayelerini duyuyoruz. Uluslararası karteller ve yerli ortakları Türkiye’nin yaşam alanlarını kırıp-döküp, zehirliyor, ceplerini dolduruyor; büyük paralar kazanıyorlar. Yürürlükteki maden yasasına göre de yapılan madenciliğin hiçbir kamu yararı yok. Kâr ve kazanç şirketlere, zarar ve risk ise halka. Her biri birer ekokırım projesi. Vatandaşın payına haritadan silinmiş köyler, yok edilmiş tarım toprakları ve zehirlenmiş sular kalıyor.
DEVLET KÖYLERİNİ VE KÖYLÜLERİNİ KORUMAK ZORUNDA
Bu ülkeyi ayakta tutan üreticiler topraklarından koparılıyor. Devleti yönetenler, ülkenin dört bir yanında adına madencilik denilen yağma ve talan sistemini destekliyor, teşvik ediyor. Bu milletin vatandaşlarını, köylülerini, çiftçilerini koruması gereken devlet kurumları, madencilerin teşrifatçısı gibi köylüsünü kandırmaya çalışıyor. Bu yıkım sarmalına derhal son verilmelidir. Devlet köylerini ve köylülerini korumak zorundadır.
Bir yanıt yazın