SORGULAYAN ÖĞRENCİLER MUHARREM BEY’İ TERLETTİ
Hem bu sınıfsal farkın sahiciliğini hem de bu farkı suiistimal edenlerin motivasyonunu iyi anlatabilmek için yine Muharrem Sarıkaya figürü üzerinden devam etmek isterim. Yıl 2011; belki de Ankara’da yaşayan herkesin hatırladığı bir gün. Günün hangi gün olduğunu net hatırlamıyorum ama o gün neler yaşadığımı bugün gibi hatırlıyorum. Ankara’ya çok fena kar yağmıştı ve ben ders çıkışında evime yaklaşık altı yedi saatte ulaşabilmiştim. Yollar kapanmış, trafik ve hayat neredeyse tamamen durmuştu. Bunu yazdığım anda sanırım o günü böyle deneyimleyen herkes hangi günden bahsettiğimi anladı. Mevzu elbette o gün benim kişisel olarak yaşadıklarım değil. O günün öğleden sonrası bir meslektaşımla birlikte verdiğim “Gazetecilik Uygulamaları” dersine ana akımda Ankara gazeteciliği deneyimini paylaşması için Muharrem Sarıkaya’yı konuk olarak davet etmiştik. Dersi o gün için ben tek başıma yürütüyordum. Muharrem Bey derse zamanında geldi. Bir miktar heyecanlı, biraz da hevesliydi. Şimdiki öğrenci profilini bilemiyorum, neredeyse beş yıldır Ankara Üniversitesi İLEF’in hiçbir sınıfında ders veremiyorum. Sınıfı geçtim kampüsten içeri bile sokmuyorlar bizleri malum. Ancak o dönemin öğrenci profili sorgulayan, soruşturan, bir hayli heyecanlı ve fazlasıyla politikti. Belki de Muharrem Bey’in heyecanı bundan kaynaklanıyordu. Zira kendisinin her sözünde hikmet bulacak bir öğrenci profili ile karşılaşmayacağını az çok biliyordu. Ders başladı. Muharrem Bey habercilikten, haber değerinden, haber kaynağıyla nasıl sıkı ilişkiler kurmak gerektiğinden, haber kokusundan, velhasıl haberciliğe dair tüm harcıâlem konulardan bahsetti. Anlattıkça heyecanlandı, heyecanlandıkça öğrencilerden övgü dolu sözler, hiç değilse bakışlar bekledi; beklentisine istediği dozda karşılık bulamayınca ara sıra hayal kırıklığı ifade eden el, kol ve göz işaretleriyle bana dönüp baktı. Ben de haliyle omuz silkerek karşılık verdim. Gündüz kuşağı programlarına katılan teyzelere nerelerde alkışlayacaklarını, nerelerde susup dinleyeceklerini, nerelerde kalkıp şakır şakır oynayacaklarını işaret veren görevliler gibi davranacak değildim. Muharrem Bey’in anlatacakları bitip soru cevap faslına geçilince, asıl kıyamet o zaman koptu. Öğrencilerin dilinin kemiği yoktu. Çalıştığı kurumun patronunun aldığı maden ihalelerinden, hükümetle kurduğu çıkar ilişkisine kadar, bu çıkar ilişkisini bildiği halde neden haber yapamadığına kadar Muharrem Bey’i terletecek epeyce soru geldi sınıftan. Muharrem Bey, ilk başlarda sakin ve serinkanlı bir şekilde yanıt vermeye çalışırken, sorular ısrarlı sıkıştırmalara dönünce mevzu “siz daha gençsiniz, bu işler nasıl yürür onu ancak büyükler bilir” minvalinde bir hal aldı. Elbette böylesi bir çıkar ilişkileri ağının içinde “gazetecilik” mesleğini icra etmek hiç kolay değildi. Kendisi de ne kadar zor bir iş yaptığını bize anlattığını düşünüyordu belli ki ve sınıftaki “heyecanlı ve irrasyonel çocukların” da yaşanan bu zorlukları anlamadığına kendisini inandırarak sınıfı terk etti. Çıkışta dersin bitimine on dakika kala haber verdiği şoförünün getirdiği makam arabasına binip zannımca ofisine geri döndü. Elbette benimle vedalaşırken, çocukların ne kadar “edepsiz, anlayışsız ve gerçek hayattan kopuk” olduğunu da hatırlatmayı ihmal etmedi.
BU ÜLKEDE HER ŞEY OLURSUNUZ, AMA ‘REZİL’ OLMANIZ BİR HAYLİ ZOR
Muharrem Bey’in kamuoyuna sızan tokat videosundaki tavrı bu nedenle bana çok tanıdık geldi. Sınıfta gencecik öğrencilerin sorularına “siz daha gençsiniz, anlamazsınız” diyen tavrı ile ağzını doldura doldura belki de küfrederek işini yapmaya çalışan set işçisine tokat atması arasında büyük bir fark yok. Bu hem kültürel hem de sınıfsal farkın suiistimal edilmesidir. Ne var ki var zannedilen bu farkların olmadığını ya kriz anları ya da buna benzer arızi durumlar bu tipte insanların suratına tokat gibi vurur, bugün vurmazsa yarın mutlaka vuracaktır. Bu ülkede kuşkusuz her şey olabilirsiniz ancak rezil olmanız bir hayli zor. Ne var ki, yaptığı saçma ve belli bir grubu aşağılayıcı olduğu ortada olan bir espri yüzünden reyting rekorları kıran bir programın sunuculuğundan ayrılmak zorunda kalarak, neredeyse yok olan sunucular da oldu bu ülkede. Belli ki Muharrem Bey’i de aynı akıbet bekliyor, umarım öyle olur.
Bu var olduğu zannedilen kültürel ve sınıfsal farkların neden var olmadığına bir örnek vermek isterim. Kültürel Çalışmalar ekolünün öncü isimlerinden Stuart Hall, kimlik dâhil her türlü farkın bütün toplumlarda olabileceğinden bahseder ve bu farkların sınırlarını daha açık ifade edebilmek için doğduğu ülke olan Jamaika’daki insanların derilerindeki ton farklarının bile bir hiyerarşi konusu olabildiğine dikkat çeker. Ancak burada, sabit bir öz olarak kimlik ya da farktan ziyade özdeşleşme sürecinden -kimlik konumlarını üstlenmekten- bahseder, zira bu anlamda özdeşleşme asla tamamlanmaz, her zaman bir süreç içindedir.[1] Elbette bu süreç bu farkların nasıl deneyimlendiği, bu deneyimin kişiler üzerinde nasıl bir tahakküm aracına dönüştüğü ile ilgilidir.
GERÇEKTE AİT OLMADIĞI AMA AİT OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜ SINIF
Burada karşımıza çıkan şey de bir kimliğin ya da sınıfın bir başka sınıfla girdiği özdeşleşme ya da simbiyoz ilişkisidir. Bu simbiyotik ilişki, her zaman ait olduğun kimlik ya da sınıfı inkâr etmeyi ve aslında ait olmadığın ve simbiyozla bağlı olduğun sınıfın davranış örüntülerine kapılmayı beraberinde getirir. Gerçekte ait olmadığın için de, ait olduğunu zannettiğin sınıfın davranış örüntülerini abartarak deneyimlemeyi seçersin. Bir dinden başka bir dine dönmüş birisinin dönüş yaptığı dinin yobazı haline gelmesi, bir savaş ve çatışma anında hayatta kalmak için karşı tarafa yaranmaya çalışırken gerçekten ait olduğu sınıfın ya da grubun üyelerine karşı vulgarca davranmak gibi davranış örüntüleri buna örnektir. İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilere karşı işlenen suçların pek çoğunun yine bazı Yahudiler tarafından yerine getirildiği sanırım pek çok insanın malumu. Yine kölelik kaldırılana kadar, Amerika’da siyahların başına bir nevi bekçi olarak konulanların çoğu yine siyahlardan oluşur. Bu son örneği iyi anlayabilmek için Tarantino’nun Türkçeye “Zincirsiz” diye çevrilen “Django Unchained” adlı filmdeki Samuel L. Jackson’un oynadığı karaktere dikkat etmenizi öneririm.
Velhasıl, Muharrem Bey aslında ait olduğu, fakat bir şekilde ait hissetmediği sınıftan kendini soyutlayarak aslında gerçekte muarızı olduğu sınıfla simbiyotik bir ilişki içinde hissediyor belli ki. Bu, bir anlamda televizyonunda ya da gazetesinde çalıştığı medya patronunun ait olduğu sınıfa öykünerek gerçekleşiyor. Bu sınıfın üyeleri, özellikle de medya sektöründe simgesel üretim yapılan durumlarda siyahların başına konulan bekçilere benzeyen Bourdieu’nun ifadesiyle sembolik seçkinlerin habituslarını sıradan çalışanların habitusundan ayrıştırmak için onları refaha ve konfora boğuyorlar. Bu refah ve konforun sarhoşluğuyla ait olduğu sınıftan ayrışan bu tipler sermayedarla girdikleri simbiyotik ilişkiyi gerçekmiş gibi deneyimleyerek sınıf bilincini bir anlamda yitiriyorlar. Ancak günümüzün kapitalist üretim ilişkileri koşullarında bu simbiyotik ilişki çok çabuk kopabiliyor. Guy Standing güvencesiz beyaz yakalı çalışanları tanımlamak için kullandığı prekarya kavramının içine kimlerin dâhil edilebileceği sorusuna “aslında herkes”[2] yanıtını veriyor. Bu açıdan baktığımız zaman sınıf bilincini kaybetmiş ankorman, sunucu, oyuncu, köşe yazarı gibi daha bir dolu meslek sahibi beyaz yakalıyı sınıfının mensubu bir başkasına karşı vulgarca davranmaya iten şeyin ait olduğu sınıftan alenen nefret etmesidir diyebiliriz.
Geçtiğimiz günlerde bir belediye otobüsü şoförü kirli iş elbiseleriyle otobüsüne binen bir işçiyi koltuklara oturmaktan men etmeye kalkıştı. Bu olayı kameraya çeken ve aynı zamanda itiraz eden bir kadının çektiği videodan öğrendik. Olay üzerine otobüsün bağlı olduğu belediye, şoförü işten çıkararak cezalandırmaya kalkıştı. İşten çıkarma olayını duyan işçi, belediyeye şoförü işinden çıkarmaması çağrısında bulundu. Çağrıda bulunurken, “işsizliğin ve açlığın ne demek olduğunu ben çok iyi bilirim, şoför arkadaşın ne olursa olsun işsiz kalmasını istemem” diyerek açıklamada bulundu. Bu konuyu işçinin vicdanlı olması ile ve sınıf bilinciyle açıklayanlar oldu. Aslında her iki açıklama da kendi içinde doğruluk payı barındırıyor. Sınıf bilinci, ait olduğu sınıf içinde bir dayanışmayı gerektiriyor. Ancak temelde aynı sınıfa ait olmakla birlikte deneyimlediği ve sahip olduğu bazı farklarla kendini sınıfının diğer üyelerinden ayrıştıran beyaz yakalıların bilincini yitirdiği halde vicdanıyla yüzleşmesi ya da yüzleştirilmesi gerekiyor. Vicdan Arapça “wacd” sözcüğünden geliyor. Bulma, coşku gibi anlamlara geliyor. Yan anlamı ise Allah ve yaradan. Tek başına sınıf bilinci, çoğu zaman aynı sınıfın mensubu olan farklı konumlardaki kişilerin dayanışma içinde hareket edebilmesini garanti etmeyebiliyor. Bunun için kişiye ait olduğu sınıfı hatırlatan bir temele, iç sese ya da ilahi bir duyguya ihtiyaç var gibi görünüyor. Sermayedarın cüzdanı ile prekaryanın vicdanı arasındaki farkı belki de bu iç seste bulmak mümkün olabilir.
[1] Stuart Hall (2017). The Fatefull Triangle: Race, Etnicity, Nation, Harward University Press, s. 127.
[2] Guy Standing (2015). Prekarya Yeni Tehlikeli Sınıf. (Çev. Ergin Bulut). 3. Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları. s. 107.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın