Aren

“Anne babam kalbimizde değil mi? Ölmedi değil mi?”
Oğlu Aren’in Sözcü Gazetesi’nin önünde düzenlenen tören sırasında babasının tabutu başında annesine sorduğu bu sorular günlerdir aklımdan gitmiyor…
Gazeteci arkadaşım Ali Ekber’in dünya tatlısı iki evladı Aren ve Hezal, baba sevgisine hasret bir dünyaya adım attılar…
Peki neden? 
Çünkü Ekber kanserle olan savaşını kaybetmişti. Tam 5 yıl mücadele etti bu amansız hastalıkla… Uzun süre kemoterapi tedavisi gördü… Direndi, hep hayatın içinde oldu… Savaşın en zorlusunu içinde yaşarken bile esprileriyle bizi güldürür ama hastalığı üzerine konuşmayı pek istemezdi.
Haber her şeyiydi. Günün herhangi bir saatinde çalan telefonun diğer ucunda heyecanla konuşmaya başlar,  “İbrahim bak şöyle bir haberim var… Bu başlık nasıl olmuş?” diye sorardı. 
Her zaman da çarpıcı ve dikkat çeken başlıklar bulurdu. İki kelimeyi bir araya getiremeyen birçok haber müdüründen daha iyi haber müdürü, Haberin “h” sından anlamayan birçok temsilciden daha çok temsilciydi. Ama o haberin peşinde koşturmayı, haberini yazmayı ve o haberin manşet olmasını istiyordu. 
Gazetecinin en büyük mutluluğunu, yani haberinin manşet olmasını doya doya birçok kez yaşadı. En son görev yaptığı Sözcü Gazetesi’nde çok başarılı haberlere imza attı. Hiç tereddütsüz Sözcü’nün en üretken muhabiriydi. Onun haberlerini farklı kılan espri gücüydü. Haberleri hem düşündüren hem de güldüren cinstendi. 
O nedenle onun en sert eleştirilerini yönelttiği kişiler bile ona karşı düşmanlık beslemezdi. Yanlışlar yapıldı, önyargılar vardı. Bunları inkâr etmiyorum ama genel olarak Ekber her kesimle ve herkesle barışık bir gazeteciydi. 
Peki neydi Ali Ekber’i bu en üretken döneminde aramızdan ayıran?  
Neden çevremizde her gün birilerinin kansere yakalandığını ya da kanser nedeniyle aramızdan ayrıldığı haberlerini alıyoruz? 
Daha doğrusu soruyu şöyle sormak gerekiyor, böyle bir ortamda başka ne bekleyebiliriz ki? 


Ali Ekber’in doğduğu ve her fırsatta koşarak gittiği, her zaman özlemle andığı ve şimdi sonsuzluk uykusuna yattığı Avşarcık köyü, Sivas’ın Divriği kasabasına bağlı bir yayla köyü. Baharda ayrı güzel, kışın ayrı güzel. Sonbahar da ayrı, yazın ayrı güzel. Ama Divriği bir maden bölgesi. Köyün hemen yakınında da da bir boraks madeni var. O bölgeyi ne kadar zehirledi bilemiyorum ama o bölgede bu türden madenciliğin etkisi giderek artıyor. Divriği’de, İliç’de, Kemaliye’de ihale üzerine ihale yapılıyor. Ruhsat üzerine ruhsatlar veriliyor…
Gazeteci Cem Seymen geçtiğimiz gün bir video paylaştı. Eskişehir’de tarlaların ortasında akan simsiyah bir ırmağın kenarından. Çevresindeki buğday ve sebze tarlalarını sulayan simsiyah bir ırmak. Kim bilir hangi fabrikanın veya fabrikaların zehirli atıkları… 
Sularını zehirleyen bir Türkiye. Sonra zehirlediği sularıyla tarlalarını sulayan bir ülke! Sonra da zehirli sularla yetiştirdiği ürünleri sofrasına koyan ve çocuklarını alenen zehirleyen bir memleket!
Her bölgemizde, her ilimizde aynı manzara. Irmaklarımız ya da derelerimiz ya “boklu” ya da zehirli. Fabrikaların atıkları ırmaklara, şehirlerin kanalizasyonu derelere, bir de tarlalarda kontrolsüzce ve cahilce kullanılan ilaçlar ve gübreler. Sonuçta açık hava kimya laboratuvarı gibi akan dereler ve ırmaklar. Ve bu ırmakların ve derelerin sularını tüketen bir ülke. 
Ne bekliyorsunuz? 
Bugün her şehrimize devasa onkoloji hastaneleri inşa ediliyor. Ya da hastanelerin onkoloji servisleri diğer bütün servislerin önüne geçiyor. Hepsi de tıka basa dolu. Eş, dost, akrabalar herkes kanser… Kime sorsan ya kanserle mücadele ediyor ya da kanserden hayatını kaybetmiş. Bir ülke buna daha ne kadar dayanabilir? 
Şimdi bir de madencilik yapıyoruz diye memleketin bütün dağlarına, ormanlarına, meralarına, yaylalarına bir saldırı başlatıldı. Her yer ama istisnasız her yer saldırı altında. Mermer çıkartıyoruz, taş ocağı açıyoruz, altın-nikel-gümüş çıkarıyoruz diye bütün dağlarımız param parça ediliyor. Yüzbinlerce ağaç bir çırpıda kesiliyor. Siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları açık alanlarda binlerce ton kullanılıyor. Devasa pasa dağları ağır metal sızıntılarıyla çevreye bir çöp gibi atılıyor. Köyler haritadan siliniyor. Bu ülkenin yaşam damarları tek tek yok ediliyor. Bu da yetmiyor Avrupa’nın milyonlarca ton çöpünü ülkeye ithal ediyoruz. Kimilerini geri dönüşüm diye kullanırken bir bölümünü de tarlalara, yol boylarına, ırmak kenarlarına boca ediyoruz.  
Üstelik bütün bunları koronavirüs gibi salgınlar dünyayı sarsarken ve küresel iklim krizi gibi bir belayla karşı karşıyayken yapıyoruz. Bir ülke buna nasıl dayanabilir? Bir ülke alenen vatandaşlarının zehirlenmesine nasıl seyirci kalabilir? 
33 yıl önce gazeteciliğe başladığım yıllarda, Ergene’nin zehir aktığı, çok kirli olduğu ve çevresine büyük zararlar verdiği haberleri yapılıyordu. Bugün aradan geçen onca yıla rağmen Ergene sorununu çözmek bir yana, bütün ırmaklarını ve hatta denizlerini, göllerini Ergeneleştiren bir ülke olduk. 
Ergene zehir akarken, ırmaklar-dereler bok ve çöp içindeyken, birileri bu fakir ülkenin kaynaklarıyla saraylar yapıp itibar artırıyor! 
Saray bahçelerinde kendi sebze bahçelerini ekemeyen vatandaşlar kanserden ve çeşit çeşit hastalıktan kırılırken, birileri Arap şeyhleriyle itibar yarışına giriyor.
Ülkesinin dağları, ormanları param parça edilirken, ülkesinin can damarları satılığa çıkarılmışken, ülkesini ayakta tutan ırmaklar-dereler zehirlenirken bu ülkenin medyası bu sorunları çiçek-böcek haberleri gibi görmeye devam ediyor.
Arenlerin, Hezallerin babasız kalmaması için artık harekete geçme zamanı…

Yazar Hakkında

İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir