Kusursuz bir ‘Amerikan Rüyası’

Bir Amerikan rüyasının gerçekleşmesi için, rüyanın sahibinin bin bir badire atlatması, tam pes edecekken bir işaretle yeniden harekete geçmesi, bütün kapılar kapanmak üzereyken ona inanan birisinin ortaya çıkması gerekir. Kusursuzluk bütün bu süreçlerin ardından gelir. Böylesi hikayelerin ‘kusursuzluğu’ tabii ki Hollywood’un anlatı kabiliyetiyle daha da perçinlenir. İşte bu hafta vizyona giren “Kral Richard: Yükselen Şampiyonlar” filmi hem karakterleri hem de hikayeyi anlatmak için seçilen yol itibarıyla gerçekten ‘Kusursuz Bir Amerikan Rüyası’ tabirini hak ediyor.

Kısa filmleriyle Cannes, Tribeca gibi festivallerde boy gösterdikten sonra “Monsters and Men” ile Sundance’te ödül kazanan, bir sonraki filmi “Joe Bell” ile eleştirilen ama aralarda dizilerde görev alan yeni kuşağın önde gelen isimlerinden birisi yönetmen Reinaldo Marcus Green. Bu film için asıl sürpriz olan ise gençlik yıllarında sanat departmanında birkaç işte çalışmış senarist Zach Baylin. Çünkü Baylin’in ilk filmi bu ve şimdiden “Creed 3”ün senaryo ekibine girmiş görünüyor.

“Kral Richard”, 1990’lı yılların ortasından itibaren 25 yıl boyunca kadın tenisini domine eden, bütün rekorları kıran ve hakkını teslim etmek gerekir ki ilham verici bir başarıya imza atan Venus ve Serena Williams kardeşlerin kariyerlerinin en başına götürüyor seyirciyi. Bu iki tenis efsanesini bu spora kazandıran babaları Richard’ın dünyasına asıl olarak. Çünkü onlar daha doğmadan önce kariyerlerini planlayan, her anlarını bu amaç için seferber eden birisi Richard. ABD’de tenis zengin sporu nihayetinde. Hele de iki kız kardeşin bu spora başladığı 80’li yılların sonu, 90’ların başında. Haliyle yaşadıkları siyah gettosunun bakımsız tenis kortunda çalışmak zorunda kalıyor iki kardeş. Richard onları eğitmek için fazladan işlerde çalışıyor, gecesini gündüzüne katıyor. Ama onun mahareti de bir yere kadar. Zorlu uğraşlar ve defalarca ret cevabı aldıktan sonra dönemin ünlü tenisçisi Pete Sampras’ın antrenörü Venus’ü ücretsiz çalıştırmayı kabul ediyor. Bu değişiklik Venus’ün önünü açıp dikkatleri üzerine çekmesini sağlıyor.

Ardından da daha büyük bir ekibin parçası oluyor Venus ve Serena. Ancak Richard’ın kızları çocuklar kategorisinde yarıştırmayıp profesyonel olmayı beklemekte ısrarı sıkıntılara neden oluyor. Hem yatırımcıların hem de kızların canını sıkıyor bu. Venus’ün ilk profesyonel maçıyla da bitiyor film. Yani asıl olarak o sıkıntılı döneme, o güne kadar hiç yapılamayan bir şeyi, siyah Amerikalılar olarak bu beyaz sporda kendilerini var etme mücadelesine odaklanıyor film. Bunu yaparken de, su katılmamış bir Amerikan rüyası dünyası kuruyor.

Bir yandan bu ülkede siyah olmanın yoksul olmakla eş değer olduğunu, Williamsların oturduğu mahallelerdeki suç oranındaki yüksekliğini, suçtan kaçmanın spora ya da eğitime yönelmek olduğunu göstermekten imtina etmiyor film. Ama öte yandan bunların yapısal sorunlarına hiç değinmiyor. İyi bir plana sahip olursanız, çok çalışırsanız ve mücadele ederseniz Amerikan rüyası sizi yarı yolda bırakmaz demeye getiriyor adeta. Bir kez daha bütün bu yokluk ve yoksulluğun çaresi olarak bireysel kurtuluşun reçetesi tutuşturuluyor seyircinin eline. Üstelik oldukça ağır rekabet koşulları altında mücadele etmek şartıyla.

Ve herkesin Richard gibi bir babası olması şartı da var! Çünkü bir yandan da çok rahatsız edici bir karakter. Çocuklarının kariyerinin her anını planlayan, onlara bazen fazla baskı yapan (örneğin bunu sorun eden karşı komşu meczup gibi gösteriliyor) kendi koyduğu kuralları çocuklara dayatan ve bunda ısrar eden bir baba. Kuşkusuz onun yöntemi işe yaratığı için örnek olarak gösterilebiliyor. Ama anne babalarının bu tür zorlamalarına maruz kalan ve o ağır rekabet koşullarında elenip giden milyonlarca diğer çocuğun akıbetini bilemiyoruz tabii!

Venüs ve Senera Williams kardeşlerin başarısı kuşkusuz ilham verici. Spor tarihin en büyük isimleri arasında yer aldıkları su götürmez. Ait oldukları sınıf ve ırk itibarıyla bulundukları yerde olmaları gerçekten büyük fedakarlıklar sonucu. Ama filmin ilhamını Richard’ın ‘planı’ sayesinde başarıya ulaşan bu iki kardeşten değil de, Amerikan rüyasından aldığını söylesek yanlış olmaz. Will Smith’in Oscarlık performans (bunun için çok iyi oymamış olması gerekmiyor) gösterdiği. Ama asıl olarak kız kardeşleri canlandıran Saniyya Sidney ve Demi Singleton’un parladığı yapım, en iyi spor filmleri listelerinde kendisine yer bulacaktır.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir