Etiket: #039

  • Kusursuz bir ‘Amerikan Rüyası’

    Bir Amerikan rüyasının gerçekleşmesi için, rüyanın sahibinin bin bir badire atlatması, tam pes edecekken bir işaretle yeniden harekete geçmesi, bütün kapılar kapanmak üzereyken ona inanan birisinin ortaya çıkması gerekir. Kusursuzluk bütün bu süreçlerin ardından gelir. Böylesi hikayelerin ‘kusursuzluğu’ tabii ki Hollywood’un anlatı kabiliyetiyle daha da perçinlenir. İşte bu hafta vizyona giren “Kral Richard: Yükselen Şampiyonlar” filmi hem karakterleri hem de hikayeyi anlatmak için seçilen yol itibarıyla gerçekten ‘Kusursuz Bir Amerikan Rüyası’ tabirini hak ediyor.

    Kısa filmleriyle Cannes, Tribeca gibi festivallerde boy gösterdikten sonra “Monsters and Men” ile Sundance’te ödül kazanan, bir sonraki filmi “Joe Bell” ile eleştirilen ama aralarda dizilerde görev alan yeni kuşağın önde gelen isimlerinden birisi yönetmen Reinaldo Marcus Green. Bu film için asıl sürpriz olan ise gençlik yıllarında sanat departmanında birkaç işte çalışmış senarist Zach Baylin. Çünkü Baylin’in ilk filmi bu ve şimdiden “Creed 3”ün senaryo ekibine girmiş görünüyor.

    “Kral Richard”, 1990’lı yılların ortasından itibaren 25 yıl boyunca kadın tenisini domine eden, bütün rekorları kıran ve hakkını teslim etmek gerekir ki ilham verici bir başarıya imza atan Venus ve Serena Williams kardeşlerin kariyerlerinin en başına götürüyor seyirciyi. Bu iki tenis efsanesini bu spora kazandıran babaları Richard’ın dünyasına asıl olarak. Çünkü onlar daha doğmadan önce kariyerlerini planlayan, her anlarını bu amaç için seferber eden birisi Richard. ABD’de tenis zengin sporu nihayetinde. Hele de iki kız kardeşin bu spora başladığı 80’li yılların sonu, 90’ların başında. Haliyle yaşadıkları siyah gettosunun bakımsız tenis kortunda çalışmak zorunda kalıyor iki kardeş. Richard onları eğitmek için fazladan işlerde çalışıyor, gecesini gündüzüne katıyor. Ama onun mahareti de bir yere kadar. Zorlu uğraşlar ve defalarca ret cevabı aldıktan sonra dönemin ünlü tenisçisi Pete Sampras’ın antrenörü Venus’ü ücretsiz çalıştırmayı kabul ediyor. Bu değişiklik Venus’ün önünü açıp dikkatleri üzerine çekmesini sağlıyor.

    Ardından da daha büyük bir ekibin parçası oluyor Venus ve Serena. Ancak Richard’ın kızları çocuklar kategorisinde yarıştırmayıp profesyonel olmayı beklemekte ısrarı sıkıntılara neden oluyor. Hem yatırımcıların hem de kızların canını sıkıyor bu. Venus’ün ilk profesyonel maçıyla da bitiyor film. Yani asıl olarak o sıkıntılı döneme, o güne kadar hiç yapılamayan bir şeyi, siyah Amerikalılar olarak bu beyaz sporda kendilerini var etme mücadelesine odaklanıyor film. Bunu yaparken de, su katılmamış bir Amerikan rüyası dünyası kuruyor.

    Bir yandan bu ülkede siyah olmanın yoksul olmakla eş değer olduğunu, Williamsların oturduğu mahallelerdeki suç oranındaki yüksekliğini, suçtan kaçmanın spora ya da eğitime yönelmek olduğunu göstermekten imtina etmiyor film. Ama öte yandan bunların yapısal sorunlarına hiç değinmiyor. İyi bir plana sahip olursanız, çok çalışırsanız ve mücadele ederseniz Amerikan rüyası sizi yarı yolda bırakmaz demeye getiriyor adeta. Bir kez daha bütün bu yokluk ve yoksulluğun çaresi olarak bireysel kurtuluşun reçetesi tutuşturuluyor seyircinin eline. Üstelik oldukça ağır rekabet koşulları altında mücadele etmek şartıyla.

    Ve herkesin Richard gibi bir babası olması şartı da var! Çünkü bir yandan da çok rahatsız edici bir karakter. Çocuklarının kariyerinin her anını planlayan, onlara bazen fazla baskı yapan (örneğin bunu sorun eden karşı komşu meczup gibi gösteriliyor) kendi koyduğu kuralları çocuklara dayatan ve bunda ısrar eden bir baba. Kuşkusuz onun yöntemi işe yaratığı için örnek olarak gösterilebiliyor. Ama anne babalarının bu tür zorlamalarına maruz kalan ve o ağır rekabet koşullarında elenip giden milyonlarca diğer çocuğun akıbetini bilemiyoruz tabii!

    Venüs ve Senera Williams kardeşlerin başarısı kuşkusuz ilham verici. Spor tarihin en büyük isimleri arasında yer aldıkları su götürmez. Ait oldukları sınıf ve ırk itibarıyla bulundukları yerde olmaları gerçekten büyük fedakarlıklar sonucu. Ama filmin ilhamını Richard’ın ‘planı’ sayesinde başarıya ulaşan bu iki kardeşten değil de, Amerikan rüyasından aldığını söylesek yanlış olmaz. Will Smith’in Oscarlık performans (bunun için çok iyi oymamış olması gerekmiyor) gösterdiği. Ama asıl olarak kız kardeşleri canlandıran Saniyya Sidney ve Demi Singleton’un parladığı yapım, en iyi spor filmleri listelerinde kendisine yer bulacaktır.

  • Milli Futbolcu Taylan Antalyalı’nın ‘Onur Yürüyüşü’

    Vay sen misin…

    Onur Yürüyüşüne destek veren…

    Hemen linç kampanyası başladı…

    Sanatçı, sporcu görüşünü belirtir…

    Nedense bizim ülkede toplumsal muhalefette sanatçı, sporcu özellikle de futbolcu destek verdi mi, kılıçlar çekilir…

    İdam fermanı yazılır…

    Linç edilenlerin başında Galatasaray’ın milli futbolcusu Taylan Antalyalı geliyor.

    Onur Yürüyüşü’nü kutlamak için özel koleksiyon bir tişört giydi…

    İnstagram hesabından da kendi takipçileriyle paylaştı…

    Antalyalı’nın tişörtünde gökkuşağı renkleriyle “Powered by Pride (Gururla destekliyorum) mesajına özellikle spor yazarlarının tepkisini anlamak mümkün değil…

    Tepki gösterenler hiçbir mücadelenin içerisinde olmayanlardır…

    Bu kişiler sözde konuşurlar, büyük teorisyen olduklarını dile getirirler ancak eyleme geldi mi ortalıkta görünmezler…

    Taylan Antalyalı inandığı bir toplumsal hareketi savunmuş…

    Destek olmuştur…

    Böyle bir futbolcuya hemen yargısız infaz başladı…

    Özellikle de yandaş medyanın spor yazarları tarafından…

    Öyle ileri gittiler ki, Taylan Antalyalı’nın bir daha Milli Takıma çağrılmamasını isteyecek kadar…

    Bırakın bu işleri…

    Keşke Taylan Antalyalı’ların sayısı artsa…

    AFP Muhabiri Bülent Kılıç Onur Yürüyüşü’nde güvenlik güçleri tarafından “Nefes alamıyorum” demesine karşın, yere yatırılarak boğazına basılıyor, gözaltına alınıyor…

    Buna ses çıkarmayanlar…

    Antalyalı’nın tişörtü ile uğraşıyorlar…

    Öncelikle kendi meslektaşlarınıza yapılan şiddeti kınayın…

    Oturup, ahkam kesmeyin…

    Söylediğiniz sözlerle Taylan Antalyalı’yı hedef gösterdiniz…

    Yarın kendini bilmez kişiler Antalyalı’ya saldırırsa ne yapacaksınız…

    Toplumsal muhalefete duyarlı Taylan Antalyalı’lar çoğaldığı takdirde, onların sesi daha gür çıkar, çözüm bulunur…

    Siyasi parti mitinglerine katılan, liderlerine övgüler dizen futbolcu ve milli sporculara ses çıkarma…

    Genç Taylan Antalyalı’nın Onurlu Yürüyüş desteğine tepki göster…

    Hadi canım siz de…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Bir Paradoksun İzini Sürmek: ‘Ahlaklı ve Dürüst Ol, Fazla da Sivrilme!’

    Tezcan Durna1

    Belirgin bir politik angajmanı olmayan, ortalama Türkiye yurttaşı bir baba, seksenli yıllarda, yetmişli yılların o politik kargaşasından dizleri titreyerek çıktığı için, çocuklarına ergenlik çağından itibaren toplumun önünde fazla sivrilmemesini, fazla öne çıkmamasını öğütlemiştir. Bu öğüdün muhatabı olmamış yoktur bu nesil içinde sanırım. Hatta bu öğüde atasözleri de eşlik etmiştir: Erken öten horozun başını keserler, hızlı koşan atın boku seyrek düşer, sürüden ayrılanı kurt kapar. Bu atasözleri kuşkusuz her zaman bir sağduyuyu temsil eder. Ancak sağduyu her zaman, içinde hegemonik bir tahakkümü de barındırmıştır. Tarihsel konjonktüre göre sağduyu genelin ahlaki değerleriyle tikeli, azınlığı, marjinali her zaman baskılama işlevi de görmüştür. Bu öğüde ister istemez bir başkası da eşlik etmiştir. Hatta bu öğüt değil bir istek, dilek ve zaman zaman emirdir: Vatana millete hayırlı evlat olmak! Bunun tam anlamını sanırım ben ilkokulu bitirirken başrolünde oynadığım bir piyesin anlatısıyla kavradım! Üstünden haliyle çok zaman geçtiği için, ne piyesin yazarını anımsıyorum ne de detaylarını. Hatırladığım kadarıyla benim oynadığım rolün adı Küçük Ali’ydi ve Kurtuluş Savaşı’nda cephede bir yerden bir yere haber taşımaya çalışırken yakalanıp düşman tarafından öldürülüyordum. Cenazem finalde Türk Bayrağına sarılı bir tabuta konulup taşınıyordu. O zamanlar köy ilkokulunun piyeslerine yoğun bir ilgi gösteren köy halkı bu finale topluca ağlamış ve bu ağlama histerisi milli duyguları harekete geçirmişti. İşte bu histeride vatan, millet, bayrak ve bunlarda temsil edilen vatana millete hayırlı evlat olma ideali ortaya çıkıyordu. Ancak ilerleyen yıllarda ya da yaşlarımda diyeyim ben bu vatana millete hayırlı evlat olma isteği ile sivrilmeme-öne çıkmama yasağı arasındaki çelişkiyi bir türlü çözemedim. Hem vatana millete hayırlı evlat olup hem de ortalama bir yurttaş olmak, sana dokunmayan yılanı görmezden gelmek nasıl mümkün olabilirdi? Vatana millete hayırlı bir evlat olma isteği bu paradoksa rağmen haydi diyelim mümkün olabilirdi. Bunun yanı sıra bir de üstüne ahlaklı ve dürüst bir yurttaş-insan olmak isteniyordu. Yani hem dürüst-ahlaklı bir yurttaş olacaksın hem de sana zararı dokunmadıkça herhangi bir haksızlığa, sivrilmemek gerekliliği nedeniyle ses çıkarmayacaksın. Bütün bu çelişkiler yıllarca beynimi kemirip durdu. Hala da kemirmeye devam ediyor.

    NASIL AHLAKLI, DÜRÜST OLUNUR?

    Sivrilmeyerek, göze batmayarak, bazı güç odaklarını rahatsız etmeyerek ahlaklı ve dürüst olmak mümkün mü? İnsan sadece kendisine ahlaklı ve dürüst olarak ahlaklı kalabilir mi? Ahlak denilen şey sadece insanın kendine ahlaklı olarak sahip olunabilecek bir şey midir? Yani ahlak sadece insanın kendinden sorumlu olmasıyla sahip olunabilecek bir şey midir? Yani insan, sadece kendisinin dürüst olmasıyla, başkasının başına gelen haksızlıklara sivrilmemek, öne çıkmamak kaygısıyla ses çıkarmadan ahlaklı ve dürüst olabilir mi? Peki yanlış, ahlaksız ya da dürüst olmayan şeyler yapmış birisine, bir yöneticiye başına bir hal gelecek korkusuyla ses çıkarmamamız halinde yine ahlaklı ya da dürüst kalabilir miyiz? Yıllarca bu paradoksu çözmeye çalıştım. Muhtemelen benim gibi bu paradoksun yaşattığı açmazları deneyimleyen herkes bu girdaba düşmüştür.

    Hem ahlaklı, dürüst olacaksın, hem de insanlar açlıktan kırılırken zevk sefa süren yöneticilere başına bir iş açılır diye ses çıkarmayacaksın. Hem ahlaklı kalacaksın, hem de içinde yaşadığın ülkenin ya da dünyanın bir bölgesinde siviller vahşice katledilirken sesini çıkarmayacaksın. Ne için? Başıma bir hal gelir, birilerinin ekmeğine yağ sürerim. Ülkenin bölünmez bütünlüğüne tehdit olur. Aman ağzımızın tadı bozulmasın. Hem ahlaklı kalacaksın hem de hukuksuz bir şekilde vekilliği düşürülerek yaka paça meclisten derdest edilen bir vekil, kim olursa olsun bütün haksızlığa uğrayanların sesine ses olmaya çalışıyor diye buna sesini çıkarmayacaksın. Ne için? Aman iktidarın öfkesini üstüme çekerek tehdit edilmeyeyim, işimden, aşımdan, özgürlüğümden, canımdan olmayayım. Hem ahlaklı kalıp hem de barış bildirisine imza verdiği için yıllarca emek verdiği üniversitelerden kapı dışarı edilirken tarla sıçanı gibi saklanacaksın. Ne için? Aman mevzilerimizi koruyalım. Bizim başımıza da bir hal gelirse, bizlerden boşalan koltuklar başkaları tarafından çabucak doldurulur. Bu nedenle böyle zor zamanlarda bir miktar taviz verilip, meslektaşlarımızın kellesi koparılırken birazcık sesimizi kısmamızda beis olmayabilir. Hem ahlaklı kalacaksın, hem de insanlar hastalıktan ve açlıktan kırılırken, görev aldığın bilim kurulunun hiçbir tavsiyesine karar vericiler tarafından uyulmadığı halde bu görevin başında kalmaya devam edeceksin. Ne için? Ben bu görevden ayrılırsam, zaten yerime başka kuklaları çabucak yerleştirirler. Bu nedenle, neden bu olağanüstü dönemlerde kurban ben olayım?

    İNSAN SADECE KENDİSİNDEN DEĞİL, TOPLUMDAN DA SORUMLUDUR

    Hâlbuki ahlak, sadece kendinden ve kendi davranışından, kendine yapılandan mesul olmanın ötesinde soyut bir kavram. Sokrates, “ben toplumun üzerine Tanrılar tarafından salınmış bir at sineğiyim”2 derken tam da, sadece kendisinden değil toplumdan da sorumlu olduğunu, toplumdaki haksızlıklara da ses çıkarmanın kendisine bir nevi “verilmiş” bir görev olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Bu görevi kim verir bir insana? İnançtan inanca, felsefeden felsefeye, gelenekten geleneğe değişir bu görevi veren aşkın güç. Dinler buna tanrı der, felsefe ve Aydınlanma filozofları akıl ve muhakeme yetisi der. Yani insan düşünebilen bir varlık olduğu için, sadece kendisinden değil, içinde yaşadığı toplumdan da sorumludur. Bu sorumluluk gereği insanın yine kendi kendine yüklediği ödevleri vardır. Bu ödevlerin birbiriyle çeliştiği anlarda insan dönüp mantığına ve vicdanına sorar. Bu sorgulamayı insanın hakkaniyetli yapacağı var sayılır. Ancak bu varsayımın işlemediğine modern toplumlarda defalarca şahit olduk. İnsanın kendine, ailesine, topluma, mesleğine, ait olduğu ulusa ya da etnik gruba, dinine karşı taşıdığı sorumluluklar arasında her zaman çelişkiler ortaya çıkıyor ve bu çelişkileri aşmaya çalışırken insan denen aciz varlık çoğu zaman kendini konforlu hissedeceği bir alanı ahlaki normlardan oluşan bir zırhla çevirerek içine saklanabiliyor. Böylece hem ahlaklı olmanın verdiği iç huzura ermiş hem de yaşadığı çelişkinin yarattığı tedirginlikten kurtulmuş oluyor.

    İnsan denen canlıyı diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik bilişsel yeteneği. Bu yönüyle öne çıkan insan, bir yandan kendi türünden birisine yapılan kötülüğü engellemek için iradi bir güç gösterebiliyor diğer yandan kendisi bizatihi bu kötülüğün müsebbibi olabiliyor. Ahlak denilen şey, esasında toplumsal bir varlık olan insanın toplum içindeki varlığını olanaklı kılıyor. Tam da bu nedenle hem canavar olma hem de canavarlığa maruz kalma ihtimali olan insanı birbirine karşı koruyan da bir özelliği var ahlakın. Zira ahlak olmasa, insan başkasına karşı yalan söylemeyi yanlış görmez ve sözün, dilin, sözleşmenin de anlamı kalmaz. Bu nedenle ahlak ve dil birbirine çok benzer. Dilin de ahlakın da diyalojik olduğu sürece anlamlı bir yeri vardır toplum içinde. Dildeki anlamlar ortaklaşamazsa iletişim imkânsız hale gelir, ahlak sadece kişileri kendine karşı bağlayan soyut bir kavram haline gelirse, kimsenin sahip olmaya gerek duymayacağı muğlak ve temellük edenin elinde her türlü şekle girebilen tehlikeli bir fenomene dönüşür. Tam da günümüzde bu açmazı yaşıyoruz. Bir yandan o kadar çok ahlaktan bahsediliyor, diğer yandan onca ahlaksızlık mazur görülüyor. Yasalarla hırsızlık yasaklanıyor, usulüne uygun şekilde çalmayı becerebilenler yine yasalar tarafından korunabiliyor. İşte tam da toplumu derinden tehdit eden bu açmaz derinleştikçe, toplumu aşan millet, din, tanrı, aile gibi kavramlara sadakat daha çok öne çıkarılıyor.

    Türkiye’yi uzun zamandır yöneten iktidarın da, dünyada giderek yaygınlaşan muhafazakâr popülist iktidarların da bir yandan ahlaktan, dinden imandan, tanrıdan, yerlilikten ve millilikten bahsederken diğer yandan da fütursuzca yalan söyleyebilmesini belki de yazımın başında dikkat çektiğim paradoksta aramak gerekir. Wendy Brown, Neoliberalizmin Harabelerinde adlı kitabında “Tanrı, aile, millet ve serbest girişim” gibi kavramların muhafazakârlığın temel düsturu olduğuna dikkat çekerek, özellikle neoliberal ideoloji içinde bu kavramların toplumun selametini ve bireylerin özgürlüğünü derinden tehdit ettiğine dikkat çekiyor.3 Yıllarca bir yandan kendi başının çaresine bakmanın bireylerin temel düsturu olması gerektiği vazedilirken, diğer yandan muğlak ve bizleri gerçekten koruyup korumadığından tam olarak emin olamadığımız bir devlete ve millete sadakat göstermemiz beklendi. Devletin, milletin bütünlüğü adına, haksızlığa uğrayanların uğradığı haksızlığa ses çıkarmayabileceğimiz ahlaki bir düstur olarak öğretildi. Devlete-millete sadakat, topluma sadakatin önüne konuldu. Hâlbuki ahlak denen şey, somut olarak bir başkasına-ötekiye karşı sorumlulukta anlam buluyor.4 Herkes bir başkasından sorumlu olduğu anda ahlaki ilişki anlamlı bir zemine oturuyor. Oysa bize ilk başta da söylediğim gibi hem ahlaklı olmak, hem de başkasına haksızlık yapılırken susulabileceği öğütlendi. Bu bireysel kurtuluş reçetesindeki paradoksu görmezden gelebilmemiz için de, vatana-millete hayırlı olmamız istendi. Oysa vatan-millet bizi aşan, bizden öte ve çoğu zaman bizi de içinde öğütebilen bir kavram. Biz vatandan önce başkasına karşı sadakat duyduğumuz anda, vatan anlamlı bir zemine oturacak. Asıl vatanın üzerinde yaşadığımız ve bize yıllarca kutsal olduğu öğretilen bir kara parçası değil de, haksızlığa uğrayan her canlının olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Her canlı için vatan en az kendisi kadar canı kıymetli olan bir başkası olmalı. Bu sorgulamayı daha da derinleştirmenin gerektiği zamanlardan geçiyoruz. Zira yıllarca hayırlı evlat olmamız öğütlendiği vatan-millet hayırsız ellerde ve bizi ezmek için araç olarak kullanılıyor. Son olarak Nazım’a kulak vererek tamamlayayım yazımı:

    Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,

    ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.

    Vatan çiftliklerinizse,

    kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

    vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

    vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

    fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

    vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

    vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

    ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

    vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,

    Amerikan donanması, topuysa,

    vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan,

    ben vatan hainiyim.

    Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

    1 um:ag Genel Yayın Yönetmeni

    2 Platon (2019), Sokrates’in Savunması, İstanbul: Say Yayınları.

    3 Wendy Brown (2021), Neoliberalizmin Harabelerinde, Batıda Antidemokratik Siyasetin Yükselişi, (Çev. Bülent Doğan), İstanbul: Metis.

    4 Alain Badiou (2004), Etik, Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, (Çev. Tuncay Birkan), İstanbul: Metis.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Siyasi partiler ne anlatıyor? (3) Akşener’in ‘makul’ arayışı

    Erken veya zamanında yapılacak ilk seçimde yeni bir döneme geçmeye hazırlanan Türkiye’de siyasetin çehresi de farklılaşmaya başladı.

    Çok partili sisteme geçiş sonrası siyasette solun ve sağın iki ana temsilcisi haline gelen Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti geleneklerinin taşıyıcıları Ecevit, Demirel, Türkeş, Erbakan gibi siyasi tarihimizin önemli isimleri uzunca bir döneme damga vurmalarına rağmen geleceğe devamlılığı olan, güçlü, tutarlı, kurumsal bir siyasi gelenek bırakamadan bu dünyadan göçüp gittiler.

    12 Eylül 1980’e kadar bu isimlerle temsil olunan siyasal hatların darbe sonrası siyasal yaşamda çok da sadık takipçileri oluşmadı. Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller gibi figürler 2000’li yıllara kadar siyasetin önde gelen aktörleri olsa da hiçbir zaman kendi başlarına belirgin bir siyasi pozisyonu temsil etme gücüne sahip olamadılar. Zaten arka planda siyasi varlıklarını devam ettiren Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş de bu “yeni” isimleri hiçbir zaman kendilerinin devamcısı olarak benimsemedi.

    1990’larda, neden iki rakip parti olduklarını hiçbir zaman anlayamadığım ANAP ve DYP, siyaseti domine ederken, bir yandan da “Milli Görüş” hattında, Refah Partisi’nin siyasi yükselişi ile yeni isimler parlamaya başladı. 1996’daki Susurluk kazası sonrası, Türkiye’nin en karanlık ve siyasi dejenerasyonunun zirve yaptığı dönemlerinden birinde Mehmet Ağar’dan İçişleri Bakanlığı koltuğunu devralan Meral Akşener, bu yıllarda parlayan isimlerden biriydi.

    Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’u kazandığı 1994 yerel seçimlerinde Akşener de DYP’nin Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan Adayıydı. Bu tarihsel çakışma, aşağı yukarı aynı yaşlarda olan bu iki ismi inişli çıkışlı yollardan bugünlere kadar taşıdı.

    2020’nin Aralık ayında Ruşen Çakır’a verdiği röportajda kendini “makulün peşinde” bir siyasetçi olarak tanımlayan Meral Hanım’ın siyasi kariyerinde ilginç bir nokta dikkat çekiyor. Akşener, belirgin bir siyasi hatta yürümek yerine, sanki sürekli bir arayışın temsilciliğini yapmış gibi…

    Belediye Başkan Adayı olarak siyasete başladığı 1994 yılından sadece iki yıl sonra kendisini İçişleri Bakanlığı koltuğunda gördüğümüz Meral Hanım’ın, bilinen ve hiç saklamadığı ülkücü kimliğine rağmen Türkeş’in partisi MHP yerine, dönemin yükselen değeri DYP’yi seçmiş olması da belki yine kendine göre “makulü arayışı” nedeniyleydi.

    DYP’nin baraj altında kaldığı 2002 seçimleri öncesi partisinden ayrılarak, o sıralarda bir başka siyasi kopuşun temsilcileri Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’la AKP’nin kuruluş aşamasında bulunması da kendisinin yeni bir arayışıydı.

    Aradığını bulamayıp kısa sürede AKP’nin kuruluş sürecinden ayrılması ve dönüp dolaşıp yıllar sonra MHP kapısından içeri girmesi de bir başka arayışa işaret ediyordu.

    Ve nihayet, aday gösterilmediği Kasım 2015 seçimleri sonrası Mecliste dördüncü parti konumuna inen MHP’nin lideri Bahçeli’ye rakip olarak ortaya çıkışı, Bahçeli’nin iktidarla iş birliğine yönelen yeni siyasi pozisyonu ve partiden tasfiye edilişi sonrası kendi partisini kuran Akşener, yeni bir makulün peşine düşmüştü.

    Cumhurbaşkanı adaylığı sürecinin ardından değişen siyaset dengeleri, Akşener’in yolunu CHP lideri Kılıçdaroğlu ile kesiştirdi. Kemal Bey ile yakaladığı “ortak anlayış” bir ittifak sürecinin de başlamasını ve bugünlere kadar gelmesini sağladı. İttifakın, siyasi söylem ve ideolojik duruş bakımından belirleyen tarafı gibi görünen Akşener, partisi anketlerde henüz görünmezken dahi etkili bir varlık göstererek öne çıktı.

    CHP tarafından, tabiri caiz ise fazla çıkıntılık yapmadan, “diğerleriyle aynılaşma” olarak yorumlanan ittifak süreci, Meral Hanım için ise tam tersine, farklılıklarıyla öne çıkma, kendini gösterme, var etme süreci için inanılmaz bir kolaylaştırıcı oldu.

    Siyasi pozisyonunu bir yandan ülkücülükten transfer ettiği “yerli ve milli” olma ile “milletin derdine ortak olma” arasında merkezde bir yere oturmaya çalışan Meral Hanım, uzun bir süre bir yandan da parti içi sorunlarla uğraşarak, sıradan bir performansla ilerledi.

    Daha önce “ne deve ne kuş”* olarak tanımladığım bu dönemin ardından kimi zaman ittifak ortağı CHP’den daha net, daha cesur, daha açık bir siyaset dili oluşturmaya başladı.

    Siyasi iletişimin olmazsa olmazı, basit, samimi ve doğrudan olma ilkesini sahada büyük bir başarıyla uygulamaya başladı. Siyaset vitrinine, aslında hiç de yeni bir isim olmamasına rağmen kendini yeni, çiçeği burnunda, fark yaratan bir isim olarak konumlanmayı başardı.

    Çoğu siyasetçi için aslında hiç de gerekmemesine rağmen, yine de laf olsun diye yapılan esnaf ziyaretleri ile dikkatleri çekti. Yeni ve genç bir dil yaratarak sosyal medyayla arasını hoş tutabildi. Parti grup konuşmalarında kürsüyü “millete” bırakma fikriyle farlılık yarattı.

    Diğer yandan konuşmalarına yansıyan “kıvırmadan” konuşan üslup, dobra siyasetçi algısını pekiştirdi. Konuşmalarında Erdoğan’ın yanı sıra sıklıkla Bahçeli ve Perinçek isimlerini bir arada anarak eleştiren tek figür olarak dikkat çekmeyi başardı.

    Farklı araştırma kuruluşları tarafından açıklanan anketlerde de yükselişe geçtiği gözlenen Meral Hanım, kısa süre önce iktidarın ittifak arasında çatlak yaratmak üzere kendilerini zorladığı konularda da etkili çıkışlar yaparak bu operasyonları boşa çıkarma becerisi gösterdi. Gara operasyonu ve İstanbul Sözleşmesi’nin iptali konularındaki net çıkışları siyasi pozisyonundaki stratejik değişimin belirgin işaretleri gibiydi.

    Ne var ki Türkiye’nin konuları işsizlik, ekonomi ve esnafın sorunlarından ibaret değil.

    İktidar için Gezi direnişi ile başlayan çalkantılı süreç, toplumsal yapının ve siyasetin ihtiyaçlarını belirgin şekilde açığa çıkardı. Ülkenin ezeli demokratik sorunları her alanda giderek derinleşirken iktidarın tırmandırdığı kutuplaştırma siyasetine bu sorunları görmezden gelerek cevap vermek yeterli olmuyor.

    Nitekim muhalif olmak büyük sermayeyle de karşı karşıya gelmeyi gerektiren sendikal sorunlar, kadınların toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde yürüttüğü mücadele, Kürt sorunu ekseninde çözüm bekleyen konular gibi farklı alanlarda da net, açık ve kapsayıcı olmayı gerektiriyor.

    Meral Hanım’ın, özellikle de ittifak ortağı Kemal Bey’in sıklıkla ter döktüğü “HDP sınavından” kendisi de geçmek zorunda kaldığında, konuyu görmezden gelme politikası izlediğini görüyoruz. HDP’li belediyelere kayyum atanırken, dokunulmazlık dosyaları yağmur gibi yağarken, parti kapatma davası açılırken, Akşener, tüm olan biteni kılı kıpırdamadan izledi. Son olarak HDP Milletvekili Gergerlioğlu’na yaşatılanlarla ilgili tek bir cümle kurmamayı tercih etti.

    Oysa Selahattin Demirtaş’ın bir süre önce yeni siyaset dili kapsamında ifade ettiği “eşiyle birlikte bir sabah Meral Hanım’ın kapısını çalarak kahvaltı yapma” sözleri karşısında biraz yalpalasa da bu örtülü daveti, kendisinden beklenebilecek kadar sert bir karşılık vermeden geçiştiren de aynı Akşener’di.

    Kadına yönelik şiddet alanında sesini yükseltirken, LGBTİ bireylere yönelik hak ihlalleri veya şiddete karşı kayıtsız kalan; esnafın derdi ile hemhal olurken sendikal mücadelenin demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili kısmına mesafeli duran; Gara operasyonunda yaşananlarla ilgili hesap sorarken bir yandan Andımız konusunu birinci siyaset gündemi yapan bir Akşener…

    Geçtiğimiz hafta da 104 emekli amiralin yayınladığı bildiri konusunda yaptığı, darbeciliği çağrıştırdığı gerekçesiyle sert “zevzeklik” çıkışı ile aynı konu çerçevesinde yine sert şekilde, “siyaset yapmayı siyasetçilere bırakma” çağrısı arasındaki demokratik uçurumu görmekten uzak bir Akşener izledik.

    İçişleri Bakanlığı döneminde içinde yer aldığı siyasi organizasyondan devraldığı bagaj ve kendi ideolojik geçmişi, iktidar için Meral Hanım’ın yumuşak karnı olarak görülüyor. Bunu bilen iktidar da ısrarla aynı yerden vurmaya devam ediyor.

    Meral Hanım, kendi partisiyle birlikte kişisel becerisi, izlediği sokak siyaseti ve kendi geleneğinden olmayan seçmenlerin teveccühü ile önemli bir aşamayı geride bıraktı. Artık bundan sonrasında gerçekten nasıl ilerlemek istediğine karar verme zamanı. Kendisinin ve içinde yer aldığı ittifakın doğal sınırlarını, nereye kadar ilerleyeceğini, “tehlikeli sularda” alacağı siyasi tutum belirleyecek.

    Her şeyi” geride bırakıp Türkiye’nin demokratik çoğulcu kazanımlarını artırmak için kilit bir rol üstlenebilir ve çalışabilir; ki seçmen de yerel seçimlerde verdiği destekle “her şeyi” geride bırakmaya hazır olduğunu gösterdi. Ya da muhalefette mücadele vermek yerine, tıpkı Bahçeli gibi, iktidarı onunla iş birliği yaparak “ele geçirme” stratejisine de manevra yapabilir.

    Hangi yola yönelirse yönelsin, demokrasimizin yakıcı ve derin sorunlarını daha fazla görmezden gelerek, yok sayarak, göz yumarak daha fazla ilerlemesi, ilerlese dahi Türkiye’nin yarasına merhem olması mümkün görünmüyor. Bu, ne yapacağı belli olmayan, tekinsiz siyasetçi izlenimi, seçmende de orta vadede ikircikli bir tutuma yol açacaktır.

    Meral Hanım, artık kendi kariyeri için de belki de bu son dönemeçte arayışlarına bir son vererek geçmişin değil geleceğin değerlerini temsil etme cesareti gösterebilirse, büyük bir iş başarmış olacak.

    Ya da başaramayacak ve kendisiyle birlikte 90’lı yılların tüm siyasi figürleri için de değişim vakti iyice yaklaşacak.

    * https://medyaport.net/2021/01/18/hakikat-sonrasi-simulasyonu/

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.

  • ‘Pudra şekeri’, ‘lilly’ ve ‘düz işçi’ Ayvatoğlu

    Allah affeder mi bilinmez ama teşkilat seni asla affetmez Ayvatoğlu!

    Önce bir tespitle başlayalım.

    2015 yılında dönemin AKP’li Başbakanı Ahmet Davutoğlu “Siyasi Etik Yasası” çıkarmak istemişti. Bugün Gelecek Partisi Genel Başkanı olan Davutoğlu, “Siyasi hayatımın en önemli projesiydi” dediği yasayı çıkaramadı. Erdoğan, siyasetçilere mal bildiriminde bulunma zorunluluğu getiren yasaya, “Böyle giderse görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız” sözleriyle karşı çıkmıştı.

    Arkadaşlarıyla birlikte aracında kokain kullanırken görüntüsü ortaya çıkan ve “Pudra şekeri” diyen AKP’li Kürşat Ayvatoğlu, Deutsche Welle’den Nevşin Mengü’ye konuştu. Görüntülere ve fotoğraflara, “mahremim ve özel hayatım” diyor. Kendisinin asla böyle görüntü ve fotoğraflarını sosyal medyadan paylaşmadığını söylüyor.

    Zaten kafayı peynir ekmekle yemediysen öyle fotoğrafları sosyal medyada paylaşmazsın. Peki ne paylaşırsın sosyal medyada, “Her Cuma bir ayet sallıyorum, bakara makara” diyerek ayet paylaşırsın mesela. Bol bol cami-cemaat, takke-tespih, ezan-ilahi paylaşırsın.

    Zaten sorun da bu değil mi Kürşat Efendi? Sizin mensubu olduğunuz parti yirmi yıldır bu ülkede vatandaşlara muhafazakarlık satarak siyaset yapıyor. Sizin mensubu olduğunuz parti elinden gelse bu ülkede kızları ve erkekleri ayrı ayrı okullarda okutacak. Sizin mensubu olduğunuz parti yıllardır bu ülkede içkinin ne kadar “günah” olduğunu, içenlerin “cehenneme” gideceğini anlatıyor. Ama alkollü içkiler üzerine koyduğu en ağır vergilerden elde ettiği gelirle de yandaşlarını saraylarda yaşatıyor. Pudra şekeri işine hiç girmeyelim istersen. Bunların siyasetini yaparak milyonlarca insanın oyunu alacaksınız, ama tam tersi bir hayat yaşayıp dünyanın bütün nimetlerinden yararlanacaksınız. Sonra da bunu, “Mahremim ve özel hayatım” diye savunacaksınız.

    Pes doğrusu.

    Aslında Ayvatoğlu kendini savunmak için kurduğu her cümlesiyle, artık iflas etmiş bir siyasi zihniyetin itirafnamesi gibi.

    Madem oto alım satımında bu kadar iyiydiniz, başarılıydınız da neden Kastamonu Belediyesi’nde “düz işçi” olarak çalışma ihtiyacı duydunuz. Madem oto alım satımında bu kadar helâl para kazandınız da neden o değerli vaktinizi oto alım-satımı yerine “düz işçi” olarak çalışarak harcadınız?

    Çok çalıştığı ve çok mücadele verdiği için en iyi hayatı yaşamak istiyormuş ama büyük bir hata yapmış. Yani suçüstü yakalanmış. Yakalanmasa, görüntülenmese sorun yok. Bu nedenle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’dan çok çok özür diliyor. Kendisini çok çok seviyormuş. Allah muhabbetinizi daim etsin, ne diyeyim.

    Bu arada öyle bir itirafta bulunuyor ki bu ülkenin ekonomi yönetimine kapak olacak cinsten. Ayvatoğlu kardeşimiz, geçen yıl 500 bin TL olan bir arabanın bu yıl 1 milyon TL olduğunu; geçen yıl 250 bin liralık bir arabanız varsa bu yıl zaten 500 bin 600 bin lira olduğunu söylüyor. Yani yüzde yüz enflasyon diyor. Gerçeği de bu. Biliyoruz, yaşıyoruz zaten. Bu ülkenin gerçek enflasyonu yüzde yüz. Ama sıra işçiye, emekliye, çalışana maaş zammına gelince yüzde 7-8. Huzur hakları nedense yüzde 33 artar ama memura gelince yüzde 8 oluverir.

    Bir adamı” seviyormuş (Recep Tayyip Erdoğan’ı kastediyor) ve ona destek olmak için çabalamış. Siyasi bir beklentisi yokmuş ama ticaretini “daha fazla hızlandırmak” istemiş. Aynı röportajda ardı ardına kurduğu cümleler bunlar!

    Konuşmalarından anlıyoruz ki, mafyotik ilişkilere girilmiş. Karşılıklı tehditler, videolar, paralar. Arkadaşını çıplak kadın görüntüsüyle tehdit ettiği iddiası var. Kendisi de yayınlanan görüntülerle tehdit edildiğini söylüyor. Özel bir WhatsApp grubu kurulmuş. “Lilly” adını verdikleri bir maddeyi sık sık kullanıyorlar. Yani bir “pudra şekeri” var bir de “Lilly”. Neyse artık Lilly!

    Konuşmasının sonlarında hata yaptığını ve kötü bir rol modeli olduğunu itiraf ediyor, “Kalbi tertemiz ve başı secdeden kalkmayan” AKP Grup Başkanvekili Hamza Dağ’dan da çok çok özür diliyor. Son olarak da Allah’tan af diliyor ve bütün teşkilattan özür diliyor. Allah affeder mi bilemem ama AKP teşkilatı seni affetmez Ayvatoğlu. Çünkü sen ülkeyi salgın felaketine sürükleme riskine rağmen AKP’nin son bir aydır ısrarla yaptığı kongrelerinde parlatmaya çalıştığı imajını yerle bir ettin!

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • ‘Google davası’ndan ‘UYAP davası’na

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP hakkında açtığı 687 sayfalık kapatma davası iddianamesini incelerken, gözlerim Dengir Mir Mehmet Fırat’ın isminde kaldı. Türkiye yakın siyasi tarihinin en önemli figürlerinden biri olan Fırat’ın, politik hayatı Adalet Partisi’nde başlayıp Fazilet Partisi’ne, ardından AKP’de ve HDP’de seyretti. Yarım asırlık politik hayatının son 20 yıllık döneminde hep kapatma davalarıyla haşır neşir oldu. Bu, Türkiye’deki siyasi aktörler için alışageldik bir durum. Fırat açısından ilginç olan ise siyasetçinin öldükten sonra da hala kapatma davalarına muhatap olması. Fırat, 18 Nisan 1999 seçimlerinde Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilerek, Meclis’e girdi. Henüz ilk gün, Fazilet Partili Merve Kavakçı’nın başörtüsüyle Meclis’e girmesinin ardından Parti hakkında kapatma davası açıldı. Dava tam 2 yıl sürdü ve 2001 yılında, Fazilet Partisi kapatıldı. Fırat tam da bu süreçte, milli görüşte yaşanan ayrılıklarda Erdoğan ve arkadaşlarının yanında oldu. AKP’nin kurucularındandı. Uzun süre Parti Genel Başkan Yardımcılığı görevini sürdürdü. Ancak çok kısa bir süre sonra bu kez de AKP hakkında kapatma davası açıldı. 2008’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın AKP’ye açtığı kapatma davasında, Fırat’ın ismi de hakkında siyasi yasak istenen 71 kişi arasında yer alıyordu. Anayasa Mahkemesi AKP’yi kapatmadı, ama Hazine yardımının kesilmesine karar verdi.

    Dengir Mir Mehmet Fırat, 2019’da hayata gözlerini yumduğunda ise HDP’de siyaset yapıyordu. Gelin görün ki; kapatma davaları vefatından sonra da peşini bırakmadı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP’nin kapatılması için hazırladığı iddianamede, Fırat’ın da ismi yer aldı. Başsavcılık, Fırat hakkında açılan soruşturmaları Parti’nin kapatılmasına dayanak olarak gösteriyordu. Dengir Mir Mehmet Fırat’ın upuzun siyasi hayatının kaderi, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin de kaderi adeta…

    Fırat’ın vefat etmesi bile onu kötü kaderden nasıl kurtarmadıysa, ülkeyi de bu kötü kaderden tövbeler, gömlek değiştirmeler ve de rejim değiştirmeler kurtaramadı! Dün AKP’nin kapatma davası konuşuluyorken, bugün de HDP’nin kapatma davası konuşuluyor. Üstelik şablonlar dahi aynı…Dönemin AKP yönetimi, partilerine dava açıldığı zaman iddianamenin yaptıkları konuşmalardan ibaret olduğunu belirtmiş, hatta konuşmalardan birinin google aramasına ilişkin çıktı yanlışlıkla iddianamenin yazıldığı kağıdın arkasında yazıcıdan çıkınca davaya şu adı koymuşlardı: GOOGLE DAVASI! İddianamenin bu haliyle sadece konuşmaları almasına karşı, parti faaliyetlerinin ve siyasilerin eylemlerinin gayet de yasal olduğunu söylemişlerdi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bugünkü iddianamesi ellerine geçseydi herhalde şu ismi takarlardı: UYAP DAVASI! Zira nasıl aradan geçen onlarca yılda parti kapatmaların hedefindeki siyasiler değişmemişse, parti kapatmaya ilişkin içerikler de hiç, ama hiç değişmedi. İddianamenin ek’lerinden anladığımız kadarıyla, Başsavcılık HDP hakkındaki kapatma davasını da biraz oldu bittiye getirmiş. Zaten elinin altında olan Siyasi Partiler Sicil Bürosu’ndan parti yöneticileri listesini istemiş. Hatta son iki dönemin listesini topluca istediği için araya, bu sırada hayatını kaybedenler de girmiş ama, Başsavcılık listeler üzerinde hiç inceleme yapmadığı için bunu görememiş bile. Öyle baştan savma…Sonra da bu listeleri olduğu gibi UYAP sorgulamasına tabi tutmuş, UYAP’tan yüzlerce soruşturma bilgisi gelmiş… Selahattin Demirtaş hakkında 230, Pervin Buldan hakkında 190, Sezai Temelli hakkında 186, Mithat Sancar hakkında 40…
    Liste uzayıp gidiyor ve bu listeler de iddianameye olduğu gibi konulmuş. Altını çizelim, UYAP sorgusundan sadece soruşturma bilgileri çıkarılmış. Aslında Başsavcılık istese mahkumiyet, takipsizlik, beraat kararlarını da ister ve buna göre bir düzenleme yapabilirdi. Ama olgular değil, algılar dönemi ya… O soruşturmalar sayfa sayfa tutuyor ya önemli olan da bu olmuş. 687 sayfalık iddianamenin 500 sayfasını parti yöneticileri hakkında açılan soruşturmalar oluşturuyor. Oysa Başsavcılık incelese bu soruşturmaların büyük bir bölümünün sonuçlanmadığını görecekti. Onlardan biri Yuhanna Aktaş… Parti hakkındaki 4 soruşturmayı da iddianameye koyup, HDP’nin bu yüzden kapatılmasını istemiş. Oysa Savcılıklar söz konusu 4 soruşturma için de Aktaş hakkında takipsizlik kararı vermişti. İddianamenin büyük bir bölümünü de Kobane iddianamesi oluşturuyor. Keza orada da durum aynı, yani henüz mahkumiyet çıkmamış bir iddianame…Kapatma davası iddianamesinde, Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Hüda Kaya’nın Gare mesajları ile Dilan Dirayet Taşdemir’le ilgili Gare iddialarına da yer verilmiş. Tabi Gergerlioğlu ile Kaya’nın meajlarının neresi suç, Taşdemir’le ilgili Gare iddiaları doğru mu onu da bilmiyoruz! Son olarak Başsavcının, “DEP, HADEP ve diğer partiler kapatılmıştı, bu parti de kapatılsın” çıkışı da dikkatimizi çekiyor. Başsavcı, DEP ve HADEP’in kapatılma davalarına ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’ye ilişkin mahkumiyet kararlarını görmezden gelmiş. Ama nasıl olduysa son paragrafa AİHM’in Batasuna kararını iliştirip Anayasa Mahkemesi’ne göndermiş. Ortaya karışık bir şey olmuş yani… Tüm bu haliyle önümüze konulan son derece ciddiyetsiz, hukukun temel kavramlarından uzak, hatta içi boş bir iddianame. Ama bu tespit, iddianameyi kimseye hafife aldırmamalı, tersine korkutmalı. Hukuksuzluğun geldiği aşama açısından, artık korkmalı!

  • Ankara kadınlarla coştu: ‘Tüm baskılara rağmen sokaklardayız’

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ülkenin dört bir yanında olduğu gibi Ankara’da da tüm baskı, yıldırma, şiddet politikalarına karşı kadınlar sokaktaydı. Kadınlar, baskıların kendilerini yıldıramayacağını gösterdiler.
    Ankara Sakarya Caddesi gündüz ve gece kadınları ağırladı, kadınlara ev sahipliği yaptı.
    Bir gün öncesinden Sakarya Caddesi’ni bariyerleri ile çeviren polis, kadınlarını gözünü korkutup, “eylem yasak, yaptırmayız” mesajı verdi önce. Sonra da arama noktaları ve yığınak yaptığı ekipleriyle adeta Sakarya Caddesi’ni abluka altına alarak, katılımı da engellemeye çalıştı. Eylem için gelen birçok kadının, polis ablukasından ürküp alandan ayrıldığına da tanık olduk.


    Ama tüm yıldırma ve baskı politikalarına rağmen kadınlar gün boyunca Sakarya Caddesi’nde taleplerini haykırıp, “biz varız, baskılarınıza boyun eğmeyiz” mesajı verdi.
    Her görüşten, her renkten kadın, cıvıl cıvıl bahar giysileriyle buluşunca meydanda, polis de bir şey yapamadı, baskılar da kâr etmedi.
    “Covid-19 sürecinde, evlere kapanmayı, isyanımızı bir kenara bırakmayı kabul etmedik”, “Ayrımcılığa, yoksulluğa, erkek ve devlet şiddetine karşı özgürlüğümüz için isyandayız!”, “Evde, işte, sokakta, medyada, erkek şiddetine hayır!”, “Söyleyecek sözümüz, değiştirecek gücümüz var”, “Eteğime değil, emeğime bak”, “İstanbul Sözleşmesi yaşatır”,”6284 sayılı yasayı uygula” dediler. Her talebini, isteğini, isyanını dövizlere yansıtan kadınlar, hep bir ağızdan slogan da attılar, “isyan” diye de bağırdılar.
    AKP ve gerici odakların hedefine aldığı İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkan kadınlar, “İstanbul Sözleşmesi’nin uygulatacağız” dediler kararlı bir şekilde. “Kadınların eşit ve özgür yaşayacağı bir dünyayı da kendilerinin kuracağını” söylediler.


    AKP iktidarının, kadın düşmanı politikalarıyla, kadınların yüzyılları aşan mücadelelerle elde ettikleri kazanımlara saldırdığına, bu söylemlerin şiddet yanlısı erkekleri cesaretlendirdiğine de dikkat çektiler. Kadınlar katledilirken, AKP iktidarının katilleri cesaretlendirdiğini belirten kadınlar, “erkek ve devlet şiddeti”nin her yerde olduğunu, ama kadınların da her yerde bu şiddete karşı çıktığını, isyan ettiğini söylediler,
    Polisin yüksek sesli, Covid-19 anonslarına aldırmayan kadınlar, kendi önlemlerini alarak halay da çektiler, davul da çaldılar, balon da uçurdular.
    Ama en önemlisi hep bir ağızdan, tek ses, tek yürek, baskılara boyun eğmeyeceklerini ilan ettiler bir kez daha. “Kadın düşmanı politikalara ve nefret söylemlerine, transfobiye, homofobiye, bifobiye karşı birlikte mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz” diye seslendiler iktidara, iktidarın kadın düşmanı politikalarına destek verenlere.

  • ‘Çanak Çömlek Mahkemesi’

    Eyyüp Demir

    Yazının başlığına bakarken tebessüm etmemek elde değil. Hemen söyleyeyim, bu söz şahsıma ait değil, onun için de tırnak içine aldım.

    Bu ifadeyi ilk gördüğümde çanak ve çömlek üreticilerinin yargılandığı bir dava sanmıştım. Fakat meselenin özü hiç de öyle çıkmadı.

    Haydi şöyle bir antik Yunan’a gidelim ve şu meselenin bir özüne bakalım.

    Antik Yunan’da Peisistratos M.Ö. 560 yılında bir darbe yaparak “halkçı tiranlık yönetimi”ni ele geçirdi ve önemli memurluklara da kendi adamlarını yerleştirdi. Bir süre sonra tiran Peisistratos yönetimde alaşağı edildi ve demokrasi dönemi başladı. Yönetimin başına da demokrat Kleisthenes geçti.

    Buraya kadar her şey güzel, çünkü halkın tiranlığı gitmiş yerine demokrasinin partisi hüküm sürmeye başlamıştı.

    Kleisthenes bununla da kalmamış, Atina’da olaki sivrilerek tiranlığa gitmeye çalışanlara karşı önlem amaçlı bir seçim sandığı kurdurmuş. Yılın belli aylarında da kenttaşlarının korktukları kişilerin adlarını çömlek parçalarına yazıp küplere atmalarını istemiş.

    Eğer bir kişinin adı altı bin kenttaş tarafından yazılmışsa o kişi on yıl için Atina’dan sürülmekte. İşte “Çanak Çömlek Mahkemesi” ya da orjinal adıyla Ostrakismos dedikleri budur.

    Aslında hikayenin bu kısmı pek de ilginç değil, esas olan tiranlığa karşı yapılan bu davranışın daha sonrasında işlevi değişerek demokrat parti önderlerinin aristokrat rakiplerini sürgün etme aracı durumuna getirmeleridir.

    Yani tiranların yönetiminden kaçarken, Atina bir anda demokratların tiranlığı altında kalmış. Böylece Çanak Çömlek Mahkemesi’de siyasi rakiplerin bertaraf edilmesine dönüşmüş.

    Şimdi 2581 yıl sonraya, yani günümüze gelelim.

    Geçtiğimiz gün Ankara Cumhuriyet Başsacılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında aralarında Selahattin Demirtaş’ın da bulunduğu 108 kişi hakkında hazırlanan 3 bin 500 sayfalık iddianame Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi.

    Buna göre Demirtaş ve diğer kişiler 6-8 Ekim 2014 Kobani olayları ve ortaya konulan diğer iddialardan dolayı yargılanacaklar.

    Peki neyle suçlanıyorlar, “azmettirici” sıfatıyla işlenen eylemlerden sorumlu tutularak; “Devletin Birliği ve Ülkü Bütünlüğünü Bozma”, “Adam Öldürme” yetmiyor 37’şer kez “Adam Öldürmeye Teşebbbüs”, 31’er kez “Yağma”, 24’er kez “Alıkoyma”, 38’er kez “Alıkoymaya Teşebbüs” 2’şer kez “Mala Zarar Verme”…

    Liste böyle uzayıp gidiyor. İddianame 3 bin 500 sayfa olunca, naçizane bu yazıya da tüm suçlamaları aktarmak imkan dahilinde değil.

    Peki istenen cezalar nedir?

    Cezaevinde bulunan HDP Eşgenel Başkanları Selahattin Demirtaş’a 142 yıl, Figen Yüksekdağ’a da 83 yıl talep edilmekte, ayrıca kalanlar için de farklı cezalar istenmektedir.

    İddianame kabul edilmeden önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iki gün öncesinde Kabine toplantısının ardından  Kobanî soruşturmasından bahsetmiş ve Demirtaş’a yöneltilen suçlamaları sıralamıştı.

    Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Akça atanır atanmaz da ilk mesaisinde “Kobani soruşturma” dosyasını onayladı.

    Elbetteki bu yargılama sonunda da bir karar çıkacaktır. Fakat Türkiye’nin genel gidişatına bakıldığında hukuki yargılamalardan daha çok siyasi yargılamaların ya da yargıya siyasetin karıştırıldığı yargılamaların öne çıktığını görmekteyiz.

    HDP’nin kapatılma tartışmaları, Demirtaş bağlamında verilen cezalar, ister istemez yapılan sorgulamaları da subjektifleştiriyor.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Selahattin Demirtaş’ı bırakın” kararına karşı iktidarın olumsuz yaklaşımı elbetteki kafada soru işaretlerine uygun ortam da hazırlıyor.

    Şimdi tekrar başa dönersek, antik Yunan’da demokratlar tiranları kovalım diye kurdukları “Çanak Çömlek Mahkemesi”yle ne yazık ki hukukî bir karardan uzaklaşarak siysasi rakiplerini bertaraf eden kararlara imza atmaya başlamışlardı.

    Bu “Ostrakismos” kararları, dönemin siyasal erkine göreceli bir rahatlama getirmiş olabilir, fakat antik Yunan’a ve hukukuna kazandırdığı hiç bir şey olmamış. Tam aksine, mulalefetin susmasına, düşüncelerin körelmesine ve iç çatışmaların gelişmesine yol açmış.

    Yukarıdaki alıntıları da göz önünde bulundurarak, E. Hallet Carr sorduğu şu mehşur soru ‘Tarih Nedir? Bizce tarih bugünün mahkemelerinin geçmişe bakarak çıkaracağı sonuç olsa gerek. Peki bundan bir sonuç çıkar mı? Emin değilim.

    Yazar hakkında

    Eyyüp Demîr, Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu.  Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.