Etiket: #Şenay Aydemir

  • Kutsalda açılan bir gedik: Obi-Wan Kenobi

    “Obi-Wan Kenobi” dizisi için masa başına oturmadan önce “Star Wars” hayranlarının ne dediğine dair birkaç video izleyip, forumlarda neler tartışıldığına baktım. Kimileri beğense de serinin hayranlarının büyük kısmı diziyi yerden yere vuruyor. Kimi eleştirilerde haklılık payı olmakla birlikte bazı videolarda serinin yapımcısından dizideki iki karakterin kötü olmasına kadar niyeyse kadınları merkeze alan bir eleştiri söz konusu. Bence tam da bu yüzden “Obi-Wan Kenobi” seri içinde özel bir yer ediniyor.

    Öncelikle, Star Wars serisi bir erkek anlatısı. Kahramanları, karakterleri, iktidar için mücadele eden unsurlar hep erkek. Han Solo’dan Obi-Wan’a, Anakin’den Luke’a, Palpatine’den Yoda’ya erkeklerin inşa ettiği bir dünya üzerinden yükseldi seri. Serinin kadın kahramanları ise ancak ‘prenses’ olarak taltif edildiler ve öyle davranmaları beklendi kendilerinden. Belki de bu yüzden ve buna duyulan tepkiden dolayı, 2016 tarihli “Rogue One: Bir Star Wars Hikâyesi” filmi bir kadını kahraman mertebesine yükselttiği için büyük övgüler aldı. Ama hakkını verelim film serinin ana filmleri de dahil olmak üzere en iyilerden birisiydi.

    Tabi Star Wars evreni tıpkı uzay gibi sonsuz bir genişleme olanağına sahip. Serideki her karakter üzerine uzun uzadıya hikayeler anlatılabilir. İşte yakın zamanda çekilen ve çok övülen “The Mandalorian”, Star Wars evreninden çıkarılmış bir spin off hikaye olarak çok övgü aldı. Üstelik yapımcılar artık spin off’un spin off’unu çekmeye bile başladılar. “The Mandalorian”un yanına bir de “The Book of Boba Fett” eklendi!

    Disney +’da altı bölüm olarak yayınlanan “Obi-Wan Kenobi”ye dönersek, şansı ve şanssızlığı ana hikayeyi tamamlayan bir içeriğe sahip olması ve karakterlerin aynı oyuncular yani Ewan McGregor ve Hayden Christensen tarafından canlandırılması. Ama serinin hikaye akışının üçüncü ve dördüncü filmi arasına tanıdık karakterlerle bir hikaye inşa etmek hayli zor. Çünkü çok bilinen bir alan, karışanı, görüşeni, laf edeni de kaçınılmaz olarak çok fazla oluyor. Örneğin Mandalorian’lar Star Wars evreni içinde ağırlıklı bir yer tutmuyorlar. Dolayısıyla o alana dair bir hikayede genişleme, yeni anlatı kurma olanağı sonsuz.

    Ayrıca, hikayenin üçüncü filminin finali, zirve anlarından birisini de barındırıyor. Yani Anakin’in Darth Vader’a dönüşmesiyle bitiyor. İşte “Obi-Wan Kenobi”, bu dönüşümün ardından Anakin ve Padme’nin çocukları Luke ile Leia’nın saklandığı döneme odaklanıyor. Obi-Wan, Bail-Breha Organa çiftine Leia’yı emanet etmiş, kendisi Luke’un olduğu gezegende gizlice onu korumaktadır. İmparatorluk da özel bir birlik kurarak sağda solda Jedi avlamayı sürdürür. Bu birliğin gözü pek ve acımasız savaşçılarından birisi de Reva adlı bir kadın savaşçı. Reva, Bail ile Obi-Wan arasındaki dostluğu bildiği için Leia’yı kaçırır. Böylece Obi-Wan’ın kızı kurtarmak için yeraltından çıkacağını düşünür. Öyle de olur. Hikaye, bir yandan Leia’yı kurtarma sürecini, bir yandan Reva’nın dönüşümünü ve tabii ki Darht Vader ile Obi-Wan arasındaki kapışmayı içeriyor.

    Bu diziyi eleştiren hayranların haklı olduğu konulardan birisi, gereksiz uzunluğu. Önce film olarak tasarlanan, sonra diziye dönüştürülen yapım altı bölümü taşıyamıyor hikaye olarak. Özellikle son bölüm on beş dakikalık hikayeyi yaydıkça yayıyor. Dizinin hikayesi genişledikçe, seyircideki anlam ve mana arayışı da artıyor. Star Wars evreninin en büyük başarısı, böyle bir dünyanın var olabileceğine seyirciyi inandırması neticede. Bunu da gerçek hayatla tutarlı olmak durumunda olmayan, ama kendi evreninde tutarlı hamleler yaparak gerçekleştirdi yaratıcıları. Ama burada ışın kılıcı içinden geçtikten sonra hayatta kalmak, evrende sadece birkaç kişinin bildiği, Darth Vader’ın bile ulaşamadığı bilgiye bir anda vakıf olmak gibi acemice senaryo hataları var kabul.

    Yine de “Obi-Wan Kenobi”yi evrende özel bir yere oturtacak özellikleri de var kanımca. Genel Star Wars izleyicisi kaçınılmaz bir biçimde Obi-Wan ile Darth Vader arasındaki gerilime odaklandığı için dizinin işlevi de kaçıyor. Örneğin, hikaye sıralamasında dördüncü, film olarak ilk çekilen “Star Wars: Yeni Bir Umut”ta da Leia kaçırılır. Ama orada biraz kurban gibi inşa edilir karakteri. Burada ise henüz on yaşında olmasına rağmen güçlü ve mücadeleci bir karakter olarak kurulur. Dizi bu bakımdan final bölümlerine kadar Luke’a pek yüz vermiyor. Daha çok Obi-Wan ile Leia arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Leia’nın ilk filmlerde verilmeyen hakkı teslim edilmeye çalışılıyor belli ki.

    İkinci olarak da sıkıntılı yanlarına rağmen Reva karakteri ilgiyi hak ediyor. Star Wars fanlarının çoğu, güçlü kadın karakterlere mesafeli yaklaşıyorlar. Yazının başında bahsettiğim gibi çünkü bir erkek anlatısı bu evren. Haliyle öyle kalmasını ve ‘saflığını’ korumasını talep edenler az değil. Bence bu kutsallığı ve saflığı tehdit ettiği için bile ilgiyi hak ediyor bu dizi.

  • Vasatlıklar içinde…

    Bu hafta sinema salonlarına uğrayan sekiz film arasından yazacak düzgün yapım bulmak zor. Zaten kötü olduğunu düşündükleri ya da eleştirmenlerin dedikleri umurlarında olmadığı için haylidir filmlerin çoğuna basın gösterimi de yapılmıyor. Ama öte yandan hem vizyon salonlarında hem de dijital platformlarda durmadan yeni içeriklerle karşılaşıyoruz. Haliyle bu içeriklere dair birkaç kelam etme ihtiyacı da hasıl oluyor. Ama bazen gerçekten de bir şeyler söylemek zorunda kaldığımız için söylüyoruz gibi hissetmemek elde değil.

    Bu hafta da yazacak bir şeyler bulma umuduyla dijital platformlar arasında bir gezintiye çıktım. Bir süre dolaştıktan sonra pandemi talihsizliğine uğrayan yapımlardan birisine denk geldim. 2020 tarihli “The Hunt” (Av), 13 Mart 2020’de ABD’de vizyona girmiş ama pandemiden dolayı pek görünür olamamıştı. Netflix bu filmi iki yıl sonra seyircinin dikkatine sunuyor. “Arınma Gecesi” serisini andıran bir teması var “Av”ın, ama kendisini ayrıştırmayı başarıyor. Amerikan kamuoyu, bir gurup zenginin yoksulları kaçırıp bir malikanenin arazisine bıraktığına ve sonra da avladığına inanmaktadır. Bu bilginin ardından kendimizi bir uçağın içinde buluruz ve böyle bir fantezinin gerçek olduğunu anlarız.

    Bir gurup ‘liberal’ (vurgu filmin yaratıcılarına ait) zengin, bazı insanları ülkenin dört bir yanından toplamış av sahasına götürüyordur. Ardından karakterlerimizi bir arazinin ortasında görürüz ki bu da bize fazlasıyla “Açlık Oyunları”nın açılış sahnesini çağrıştırıyor. Ellerine birer silah verilen karakterlerin çoğu kendilerini koruma fırsatı bulamadan öldürülüyor. Biri hariç. Tehdidin ciddiyetini anlayan Crystal adlı eski bir asker bir biçimde hayatta kalmayı ve avcıları av haline getirmeyi başarıyor. Tabii asıl olarak bu organizasyonun sahibi Athena’dan intikam almayı da kafasına koyuyor. Yukarıda andığım filmler dışında George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” romanına da hayli göndermelerde bulunan filmin aksiyon yönünden bir sıkıntısı yok.

    Ama Damon Lindelof ve Nick Cuse ikilisinin yazıp Craig Zobel’in yönettiği filmin politik metninin hayli sıkıntılı olduğunu düşünmek için çokça neden var. Filmin yaratıcıları yeni nesil züppe zenginlerin şımarıklığını, bütün dünyayı kendilerinin sanan tavırlarını referans alıyorlar ama “politik doğruculuğu” mahkum etmek adına politik doğruları da merkeze koyuyorlar sanki. Örneğin benzincideki bembeyaz katillerin siyah kelimesine karşı hassasiyetleriyle kafa bulunuyor. Kimlerin kaçırılacağına dair muhabbette siyah birisinin olmasına dair söylencelerin böyle yorumlanması hayli olası. Sanki politik doğruculuğu bu sınıfın bir hassasiyetiymiş gibi gösteriyor yapım. Alttan alta “züppe işi” mi demeye getiriyor.

    Öte yandan, mağdurların bembeyaz insanlar olması ve tabii ki esas kahramanımızın sarışın, Afganistan gazisi bir kadından seçilmesi de cabası. Bütün bunlar bir ironiyse hayli kötü. Değilse daha da kötü. Ama filmin Türkiye listesinde bir numaraya yükseldiğini de belirtelim.

    Bu hafta Netflix’e düşen bir başka yapıma dair de birkaç kelam etmeden geçmeyelim. Çünkü yazacak malzeme ararken yolumuz ona da düştü. “Toscana”, Netflix’in artık ana akım bir televizyon kanalına dönüştüğünün kanıtlarından birisi olarak düşünülebilir. Çünkü neresinden baksanız bir televizyon filminden hallice duruyor. Hem konusu itibarıyla hem görsel tercihleriyle hem de oyunculuklarıyla.

    İkinci uzun metraj filmini çeken Mehdi Avaz, platformun turizm temasıyla hayli uyumlu bir yapıma imza atıyor. Adından da anlaşılacağı gibi İtalya’nın yeme, içme ve turizm merkezlerinden Toscana’da geçiyor filmin büyük kısmı. Michelin yıldızlı şefimiz Theo tahmin edileceği üzere kendine ve mesleğine yabancılaşmıştır. Artık yemeklere de duygusuzca yaklaşan, elemanlarına sert davranan bir iş insanına dönüşmüştür. Bir gün yıllardır görmediği babasının öldüğünü ve ona Toscana’da eski bir şato ile arazi bıraktığını öğrenir. Mirasını satmak için buraya giden ve Sophia ile tanışan Theo tabi ki Akdeniz’in sıcaklığına karşı koyamaz ve yeniden insan olduğunu hatırlar.

    Film baba problemi, mesleki yabancılaşma, sevgisizlik gibi genel geçer temalar ekseninde dolaşması yetmiyormuş gibi gerçekten “yemeklerin içine sevgiyi de katmamız” gerektiğini salık veriyor. Ama klişe seven seyirci sayısını küçümsememek lazım. Dolayısıyla bol klişeye ihtiyacınız olduğu bir anda izleyebilirsiniz. Toscana manzaraları da cabası.

  • Bir dönem kâbusu

    William Lindsay Gresham’ın “Nightmare Alley”[1] romanından uyarlanan iki film, dönemler, sinemada yönelimler ve anlatım biçimleri hakkında önemli çıkarımlar yapmamıza olanak sağlıyor. Gresham’ın kendi karanlığından da izler taşıyan romanı 1946’da yayınlandığında Hollywood buna kayıtsız kalamamıştı. Çünkü metin, o zamanlar sinemanın yükselen değeri “Film Noir” yani kara film için biçilmiş kaftandı adeta. Bir yıl sonra Edmund Goulding tarafından yönetilen, Tyrone Power, Joan Blondell, Coleen Gray ve Helen Walker’ın başrollerinde yer aldığı bu yapım o dönem beklendiği ilgiyi görmese de ilerleyen yıllarda görünür olmayı başardı.

    Türkiye’de “Şarlatan” adıyla gösterilen 1947 tarihli bu filmde, etrafındaki kadınları manipüle ederek yükselen, hırslı bir adam olan Stanton Carlisle’in hayatına bakıyorduk. Dönemin sinemasının ruhuna uygun olarak, “dinsizin hakkında imansız” geliyor ve kendisinden çok daha zeki bir kadının, Lilith’in tuzağına düşerek hayatı alt üst oluyordu Stan’nin. Ama bu film, kahramanının ‘ucube’ olmasına izin vermiyor ve bir başka kadının, Molly’nin merhametiyle mutlu sona bağlanıyordu. “Şarlatan”da mesele, tuzak kuran adamın tuzağa düşmesiydi. Ve bu dönemin sinema ruhuna fazlasıyla uyuyordu. Stanton’un kadınları manipüle etme yeteneği, onları kendi amacı için kullanma mahareti bir cezalandırmayla son buluyordu. Ama bu aynı zamanda ‘daha iyi’ birisi olması için bir fırsattı. Dönemin ahlaki kodları da bunu söylüyordu zaten.

    Bu cuma itibariyle “Kabus Sokağı” adıyla salonlarda boy göstermeye başlayan Guillermo del Toro’nun yönettiği yeni yorum ise çağımızın estetik ve moral değerlerinin özelliklerini taşıyor. Meksikalı yönetmen, öncelikle Stanton Carlisle’yi sıradan bir şarlatan olmaktan çıkarıp daha derin, hatta kendisini şeytani sanan bir karaktere büründürüyor. Ona maskülen bir kimlik yüklüyor. Hikayenin ilk bölümüne ev sahipliği yapan karnavalı da fantastik bir dünya olarak tasvir ediyor. Del Toro’nun sinemasını bilenler için bu çok anlaşılır bir durum. “Pan’ın Labirenti”nden bugüne fantastik âlemler kurma konusunda oldukça başarılı bir yönetmen kendisi. Ama yine yönetmenin alametifarikası olduğu gibi bu fantastik dünya, aynı zamanda gerçek dünyanın da bir alegorisine dönüşüyor.

    “Kâbus Sokağı”, bir panayıra katılıp orada kendisini sevdiren, önce orta yaşlı Zeena’yı, daha sonra da genç bir kadın olan Molly’yi baştan çıkaran Stanton’un hikayesi. Stanton, panayırda kaldığı süre boyunca Zeena’nın kocası Pete’in seyircileri manipüle eden bir tahmin oyunu için geliştirdiği şifrenin ayrıntılarını öğreniyor. Pete’in bir noktada çok tehlikeli yerlere gideceğini düşünüp uygulamaktan vazgeçtiği bu yöntem Stanton’un elinde bambaşka bir biçim alıyor. Molly ile birlikte büyük şehre gelip büyük gösteriler yapan, şöhreti ve parayı yakalayan Stanton burada durmuyor ve zengin insanları manipüle ederek tehlikeli bir alana da adım atıyor. Tam da bu noktada etkileyici bir güzelliğe sahip olan psikiyatrist Dr. Lilith Ritter ile tanışıyor. Lilith ile birlikte çok daha büyük dolandırıcılıklara imza atacağına inanan Stanton için yıkıma giden süreç de başlıyor.

    Del Toro’nun önceki filmden birkaç farklı yorumu var. İlki, Stanton’un geçmişi hakkında da bilgi sahibi olmamız. Bu da bir baba problemi olduğu gerçeği. İkincisi, karakterin gerçekten kötücül olarak resmedilmesi. İlk filmde daha iş bitirici olarak resmedilirken burada hırslarının önüne geçemeyen bir adam izliyoruz. Bir diğer farklı durum ise ilk filmde bir sembol olarak kullanılan ‘ucube’nin burada ete kemiğe bürünmesi ki, bunun fark yarattığını söylemek gerek.

    Panayırlarda ‘ucube’ olarak sergilenen insanların nasıl o hale geldiği açık ediliyor bu yorumda. Panayırın yöneticisi Clem Hoatley, insanları panayırlarda sergilenecek bir ucubeye (geek olarak geçiyor filmde) dönüştürmenin inceliklerini anlatıyor bir noktada Stanton’a. Aslında kahramanımızı bekleyen finali de görmüş oluyoruz böylece. Bir bakıma Stanton’un yükselişi ve düşüşü hikayesini izleyeceğimizi biliyoruz diyelim. Ama bu sürece giden yol oldukça iyi döşeniyor yönetmen tarafından. Del Toro, bir yandan çok iyi bildiği fantastik âlemleri kurarken, diğer yandan da kara filmin ışık/ gölge oyunlarını, gerilimini filme ustaca monte ediyor. Özellikle Cate Blanchett’ın Doktor Lilith olarak hikayeye dâhil olduğu bölüm tam bir ‘neo noir’ havasına bürünüyor.

    Öte yandan, filmin hikayesi 2. Dünya Savaşı atmosferinde geçse de bugüne dair de çok şeyler söylüyor kanımca. Guillermo del Toro’nun bir Trump dönemi alegorisi yaptığını söylersek abartmış olmayız. Stanton’un kişiliğinde, toplumu manipüle eden bir şarlatanın düşüşü resmediliyor bir bakıma. Üstelik ilk filmde “el elden üstündür misali” bir dolandırıcı olarak resmedilen Lilith’in buradaki motivasyonu çok daha politik. O para pul hırsında olduğu için değil, bir kadın olarak görmezden gelindiği, küçük görüldüğü için kuruyor küçük oyunlarını…

    Cate Blanchett’ten bahsetmiştik. Onun yanına Bradley Cooper (Stanton), Toni Collette (Zeena) ve Willem Dafoe (Clem Hoatley) gibi isimler eklenince film daha da güçleniyor. Oyunculuk açısından Molly’yi canlandıran Rooney Mara’nın çok silik kaldığını not düşelim buraya. “Kabus Sokağı” yılın dikkat çekici yapımlarından birisi olarak salonlarda izlenilmeyi bekliyor.

    [1] Kitap “Kabus Sokağı” adıyla İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı bu hafta.