Türküler Erdost: ’42. yıla bir not…’

Babası İlhan Erdost 7 Kasım 1980’de, ağabeyi Muzaffer Erdost ile götürüldüğü Mamak Askeri Cezaevi’nde öldürüldüğünde henüz çok küçük bir çocuktu Türküler Erdost. İlhan Erdost’un öpmeye doyamadığı, gözaltına alınırken, uyandırmaya kıyamadığı büyük kızı.

12 Eylül darbecilerinin “yukarıdan verdiği emir” ile gözaltına alınıp, ağabeyi Muzaffer Erdost ile  Mamak Askeri Cezaevi’ne götürülen, götürülürken de reno askeri araçta, öldüresiye dövülen, dövülerek öldürülen İlhan Erdost… Öldürülmesinin 42. yılında ailesi, sevenleri, dostları yine mezarı başındaydı. Büyük kızı Türküler Erdost babasının mezarı başında “42. yıla bir not” adlı yazısını okudu:

“Öldürülseler de haklılıklarını kanıtlamak zorunda bırakılanlar için önemlidir tanıklık. Bir de yaşanamayan yılları biraz olsun yaşanmışa çevirme çabasındandır, yüreği biraz olsun soğutur.

Biz bu dünyaya gelişimizle acılı ve dirençli bir tanıklığın ortasında bulduk kendimizi. Amcam babam öldürülürken onun yanındaydı, tanıktı. Çok küçüktük, evde annemin gözyaşlarına ve bizi büyütme mücadelesine tanıklık ettik, tanıktık. Zaman geçtikçe fark ettik ki, aslında babamın öldürülmesi yalnızca bir bedenin gidişi değildi. Ailemiz, büyük ailemiz, ailemiz olan dostlarımız hep yanımızdaydı, destekti, tanıktı. Acının taze zamanlarında Halit Amca, Vahap Amca, Seyhan Teyze, Kaya Amca, Serpil Teyze, Vecihi Amca, Metin Amca, davamıza tanık yüzlerce avukat… O kadar çoktuk ki… Ne olduğunu bilmeden ve anlayamadan kuzenlerimiz tanıktı, çünkü bizim yanımızda babalarına “baba” diye seslenmemeleri gerekiyordu. İlk kez bu yıl, beraber büyüdüğüm dostum, kardeşim Pelin’e sordum, “sen ne kadar farkındaydın?” diye. Biz ilkokuldayken, annesi Sevgili Güngör Teyze, büyük bir incelikle, Pelin’i “Türküler’in babası trafik kazasında ölmüş. O konuyu açma onun yanında.” diye uyarmıştı. Pelin, babamın esas ölüm şeklini nasıl öğrendiğini anımsamıyor, “beraber büyürken” diyordu. “7 Kasımlarda Türküler okulda olmazdı, ben bilirdim, onu arardım ve telefonla konuşurduk” diye anlatıyordu çocuk tanıklığını. Yeni yeni anlıyorum ki ilkokulda ve TRT Çocuk Korosu’nda öğretmenlerim ve arkadaşlarım, çocuklar, hep tanıktı. Sonrasında kime dokunsam, yollarımız birleşti, hepsi tanıktı… Aramızda hiç konuşulmamış ama herkesin bildiği ve birbirini sarmaladığı bir bağ vardı. Tanıklıklarla, babamın öldürülmesinden bir sürü bağ yaşam bulmuştu.

Gülüşlerimizden rahatsız olan, iyi olmamızı yargılayan tanıklarımız da oldu. Gözümüzde somut olarak hep yaş görmek isteyen… Hem de bu tanıklar, kendilerini “bizden” sayanlardı. En kolay ayrılığı bu tanıklarla yaşadık. Bir yandan azaldı, diğer yandan çoğaldı tanıklar. Bazı canlarımızla vedalaşmak zorunda kalırken, yepyeni insanlara da “merhaba!” dedik. Tanıklar içerisinde, amcamın gidişi beni en çok hırpalayan, acıtan ve ürküten gidiş olmuştu. Amcam yalnızca bir tanık değil, aslında babamdı.

Derken bu yılın son zamanlarında tanıklıklara dair biraz dinginleştiğimi fark ettim. Yıllar sonra babamın otopsisine girerek babamın “işkencede dövülerek öldürüldüğü”nü 12 Eylül döneminde rapor eden güzel yürekli Dr. Naki Selmanpakoğlu ve sevgili eşi Meliha Selmanpakoğlu ile tanıştık. Sevgili Emel Sakınç ve Sevgili Aytül Teyze de (Çakçı) bizimleydi. Açıkçası “ya babamın bedeni üzerinden konuşursak” kaygım vardı. Annem de ben de buluşmaya biraz tedirgin gittik, yıllardır süren bir dostluk duygusu ile oradan ayrıldık. Çünkü ortak tanıklığımız çok uzun yıllara dayanıyordu.

Yaklaşık beş gündür Ankara Yüzüncüyıl Otobüs hattında, tam da İlhan Erdost Parkı’nın 150 metre uzağındaki bir durakta bütün yolcular babamın adının anons edilmesine tanıklık ediyorlar. Çocuklar, İlhan Erdost Parkı’ndaki oyunlarını bırakıp evlerine biraz daha geç gitmek için onları parka getiren büyüklerini ikna etmeye çalışıyorlar. Bugün bir teyze gazeteyi açtığında babamın adını gördü, bir amca televizyonda babamın fotoğrafı ile karşılaştı, bir kadın babama yazılmış bir şiiri okudu. Bugün kaç genç, 7 Kasım İlhan Kitap Günü’nde aldığı Sol ve Onur Yayınları’ndan kitaplarla dolduracak kütüphanesini ve belleğini de…

Her 7 Kasım’da sevdiklerimizle babamın yanıbaşında iken, gelenlerin tek tek gözlerine bakıp kendimi güvende hissettim. Tanıklık, dile kolay, 42 yıldır gözden göze, bilinçten bilince, yürekten yüreğe taşındı, toplumsal belleğe dönüştü. Artık emindim, babamı öldürenler ve öldürdükleri nasıl bir kişi ile sınırlı değildiyse, tanıkları da bir o kadar çoktu. Yaşatan bir tanıklıktı bizimki. Yılları ve dostları birbirine bağlayan. Bu tanıklık bizim yaramıza merhem, toplumsal belleğe bir iz olmanın ötesinde, bir direnç.

Amcam, 10 Ekim Gar katliamının ardından yazdığı bir yazısında, gördüğü bir düşü anlatıyor ve şöyle diyordu: “Boğulan, karanlıkta boğulmakta olan, haritanın bir noktasında karanlığın kargaşasında, mahşerde, bir kez daha yitirdim İlhan’ı. Elim, dilim, tutuluverdim. Bilgim, bilincim kilitlendi. Tabutlar, tabutlar, tabutlar… Düş değil kızgın demirdi dağlayan. Koştum önlerine, çığlık çığlığa, soruyordum ‘hangisi İlhan?’, ‘hangisi İlhan?’, ‘hangisi İlhan!?’…Ulaştım, açtım birini, İlhan’dı!. Açtım ötekini, İlhan’dı!, O da İlhan’dı, O da İlhan’dı!. Hiçbiri İlhan değildi, hepsi İlhan’dı.”

Bize de, bu yaşamda, tanıyamadığımız babamızla birlikte bir sürü güzel insanı yaşatmak için tanıklık etmek düştü!”