Kategori: Yazar

  • Eşrefi Mahlûkat[1]

    İster pagan olsun isterse de semavi bütün yaratılış mitosuna dayalı dinler farklı varsayımlarla da olsa insanın bütün varlıklar (tabi ki yaratılış mitosunun jargonuna göre yaratıklar) içindeki en mükemmel, en üstün, en şerefli, en akıllı, en mütekâmil (gelişkin) varlık olduğu iddiasına yaslanır. Bu iddia aynı zamanda mütekâmil bir varlık olarak insana bütün canlılara, doğaya velhasıl insanın etrafındaki canlı cansız bütün nesnelere hükmetme yetkisi ve hakkı vehmeder. Bu antropik ya da antropomorfik bakış açısı, dünyanın bizi yarattığı değil de tam tersine dünyanın bizim için yaratıldığı fikrine dayanır. Antik Yunandaki filozoflar arasında da bu tartışma yaygındır. Hatta antropomorfizm ifadesinin kökeni de bu tartışmadan gelir. Ksenophon M.Ö. 570’te Homeros’un tanrıları insan biçimli tasvir eden şiirine yönelttiği itirazda, tanrıların pekâlâ atlara da benziyor olabileceğine dikkat çeker.[2] İnsanların tanrıları insan biçimli tahayyül etmesinin altında bir kibrin barındığını Ksenophon alaycı bir şekilde dile getirir burada. Ancak iki bin beş yüz yıl önce yine bir insan tarafından dikkat çekilen insana dair bu kibir, belli ki eksilmemiş artmıştır ve bütün semavi dinlerin içine sinerek günümüz modern insanın alametifarikalarından birisi haline gelmiştir.

    İNSANI DİĞER CANLILARDAN AYIRAN ÖZELLİĞİ

    Homo Sapiens türü kuşkusuz işbirliğine aşırı yatkın olmasından, bu işbirliğini mümkün kılacak bilişsel zekâsı ve bu zekâyla iletişim araçları geliştirebilmesinden, bu geliştirdiği araçlarla türünün diğer bireyleriyle etkin bir işbirliği kurabilmesinden ve tabi ki bütün bu parametrelerin sağladığı bir ahlaki normlar sistemi geliştirebilmesinden dolayı diğer canlılardan ayrışıyor.[3] Ancak bu ayrışmaya yol açan nitelikler, belli tarihsel dönemlerde türümüz için büyük avantajlar sağlarken, belli dönemlerde irrasyonel ve kendini bilmez bir fütursuzluğa yol açıyor. Bir kere insan türü, bilişsel zekâsını her zaman sadece hayatta kalma yönünde kullanmıyor. Bazı durumlarda hem kendi türünü hem de içinde yaşadığı doğayı yok etmeye yol açacak kadar sömürmeyi meşrulaştıran argümanları savunmasını da sağlayacak gerekçeler üretebilmesini sağlıyor bu bilişsel zekâsı. Bunu meşrulaştıran en temel argüman olarak ise karşımıza en mükemmel ve gelişmiş varlık olma iddiası çıkıyor. Gerçekten de bu gelişmişlik, içinde yaşadığımız dünya ve doğa ile barış içinde yaşamamızı sağlayabiliyor mu? Bu sorunun yanıtına samimiyetle evet diyebilmek günümüz koşullarında mümkün görünmüyor.

    DOĞAYI VE KENDİ TÜRÜNÜ SINIRSIZCA SÖMÜRME AYRICALIĞI

    Bu argüman, insanlık tarihinin neredeyse her döneminde kurulmuş tüm uygarlıklara hem doğayı hem de kendi türünü sınırsızca sömürme ayrıcalığı vermiş. Doğada hayatta kalmak için diğer canlı türlerini avlamak, o canlı türlerinin yaşam alanlarını işgal ederek oralarda yine evcilleştirdiği bitkileri beslenmek için yetiştirmek başlangıçta doğal ve içgüdüsel bir eğilim iken, kalıcı bir kültür örüntüsü haline gelmiş. Bu tartışma kuşkusuz uzun antropolojik araştırmaların ve arkeolojik verilerin konusu. Bunu fazladan uzatmanın lüzumu yok. Burada benim asıl anlatmak istediğim şey, hayatta kalmak için doğanın bir parçası olduğunu kabul ederek yaşamak mı, doğaya üstünlük sağlamaya çalışarak onunla çatışmak mı önemli olan?

    Aslında bütün bunlar dönüp dolaşıp insanın din, kültür, ahlak ve estetik gibi yine bilişsel zekâsıyla geliştirdiği soyut kavramların bir yanıyla ne kadar somut olduğunu göstermesi açısından önemli tartışmalar. Ancak insanın bilişsel zekâsının ürünü olan ahlaki normlarla sevgi, aşk, nefret, haset, kıskançlık gibi duyguların pek çoğu da somut ihtiyaçların ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle baktığımız zaman bilince dair tartışmalar da insanı diğer canlılardan görünürde üstün tutan yönleri öne çıkarıyor. Ne var ki, hem bilinç hem duygu, hem de zekâ gerçekten tek başına insanın doğayla bütünleşik şekilde ve barış içinde yaşayabilmesini engelliyor çoğu zaman belki de. İnsanın türüne ilişkin vehmettiği bu üstünlükler, aşırı yorumlandığı zaman onun için bir üstünlük olmanın ötesine geçip bir dezavantaja dönüşüyor. Doğaya ve türünün özelliklerine yabancılaşan insan türünü ayakta tutan işbirliği ve dayanışma davranışlarını bir yana bıraktığı anda, bu üstünlükler onu yıkıma götürecek sonuçlara yol açabiliyor.

    DAYANIŞMA VE SOSYALLEŞME DUYGUSU

    Pyotr Kropotkin, evrimin bir faktörü olarak gördüğü karşılıklı yardımlaşmanın, sevgi ya da merhamet gibi duygulardan ziyade, insanın hayatta kalmak için ihtiyacı olduğunu bildiği dayanışma ve insan sosyalliğinden kaynaklandığını ileri sürer. Bu iddiasını destekleyecek hem insan sosyalliği içinden hem de hayvanlar âlemi arasından yüzlerce örnek verir çalışmasında: “İnsan ahlakı yalnızca kişisel sevgi ve sempatiye dayandırıldığında, tüm olarak ahlak duygusunun anlamı da kısıtlanmış olur. Elime bir kova su alıp komşunun alevler içindeki evine koşmamı sağlayan şey, -çoğu zaman hiç tanımadığım- komşuma duyduğum sevgi değildir, bu daha belirsiz olsa da çok daha yaygın bir duygudur: Dayanışma ve insan sosyalliği duygusu. Hayvanlar için de durum aynıdır.”[4] Ne var ki, insanı diğer canlılardan ayıran belki de en önemli şey, evi yanan komşunun evini söndürmek üzere bir kova su alıp gitmenin yanı sıra, bizatihi o evi yakmaya sevk edecek nefret duygusuna da kolayca kapılabilmesidir. Maalesef, karşılıklı yardımlaşma duygusu ve insan sosyalliği günümüz kapitalist üretim ve rekabet koşullarında geri plana itilmiş, komşunun yanan evini söndürmek şöyle dursun, bizatihi o evi yakmaya yöneltecek nefret de yaygınlaşmıştır.

    İnsanı diğer canlılardan “üstün” kılan bilişsel zekâsı, ona sadece diğer canlılar karşısında bir üstünlük kurmasına yol açmamış, kendi türü içerisinde de hiyerarşiler oluşturmasına neden olmuştur. Sömürgeciliğin en temel meşrulaştırıcı argümanları arasında, sömürgeleştirilen topraklarda yaşayan insanlar karşısında sömürgecilerin üstünlük taslaması değil miydi? Daha elli yıl öncesine kadar, beyaz adam, siyahların hayvandan farkı olmadığı iddiasıyla onları köle olarak kullanmıyor muydu? İnsanın doğa ve diğer canlılar karşısında takındığı üstünlük taslama tavrıyla kendi türü karşısında takındığı bu tavır arasında pek bir fark yok. Doğayı ve bütün canlıları, özellikle semavi dinlerin de iddia ettiği gibi “insana hizmet etmesi için yaratıldığı” gibi bir inanca saplandığınız anda, bu iddia kolayca kendi türü içerisindeki efendi-köle ilişkisine evrilebiliyor.

    SİYASAL İSLAM TEMSİLCİSİNİN EMPERYALİZM KARŞISINDA TAVRI SAMİMİ DEĞİLDİR

    Bütün bu anlattıklarımdan yola çıkarak diyebilirim ki, insanın “eşrefi mahlûkat” olduğu iddiası ve fikrine saplı kaldığınız anda, dinen ya da ahlaken sömürü ve eşitsizlik karşısında sahici bir tavır takınmanız imkânsızdır. Türkiye’de Siyasal İslam’ın ve onun temsilcisi siyasi partinin ve tabi ki bu siyasi partinin tek adamının emperyalizm ve sömürgecilik karşısında takındığı tavır hiç değilse bu nedenle bile hiçbir zaman sahici ve samimi olamaz. Bu zihniyete sahip bir siyasi geleneğin ağzı sömürüye karşı çıkarken elleri kocaman bir kepçeyle yoksulların midesinde kalan son kırıntıları kazımakla meşguldür. Dili tüm canlılara karşı merhamet göstermek gerektiğini dillendirirken kolları canlıların yaşam alanlarını cehenneme çeviren korkunç araçları kullanır. Kalbinden ağaçların baharda yeşeren yapraklarına karşı sevgi hissi geçerken aklı o ağaçları keserek açılacak yollardan geçecek araçların sürücülerinden alınacak dolarlarla meşguldür. Bu nedenle ülkeyi hem ekonomik hem siyasi hem de ekolojik olarak cehenneme dönüştüren bir siyasi partinin liderinin sokak hayvanları üzerinden de toplumu bir ayrıştırma yoluna gitmesine şaşmamalı. Doğayı ve tüm canlıları kendi hizmetine sunulmuş nesneler olarak gören bir zihniyet, kendi türünü de doğayı sömürdüğü gibi sömürmekte bir beis görmez. Öncelikle böylesi bir bakış açısından kurtularak tüm canlıları varlığımızın bir parçası olarak görmeyi öğrenmek gerekir. Bunu öğrenmediğimiz sürece bizi diğer canlılardan üstün kıldığını düşündüğümüz araçsal aklımız tümden yok olmamıza yol açacak.

    [1] Bu ifade asıl olarak İslam dininin kitabı Kuranı Kerim’e atfedilir. Şu ayet asıl olarak insanın tüm canlıların en üstünü olduğuna delil olarak gösterilir: “Andolsun biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.” (İsrâ, 17/70)

    [2] Franz de Waal (2017). Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz?, (Çev. Ahmet Burak Kaya), İstanbul: Metis, s. 33.

    [3] Michael Tomasello (2018). İnsan Ahlakının Doğal Tarihi, (Aylin Onacak), İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, s. 13.

    [4] Pyotr Kropotkin (2001). Evrimin Faktörü Karşılıklı Yardımlaşma, (Çev. Işık Ergüden ve Deniz Güneri), İstanbul: Kaos Yayınları, s. 9.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Ana muhalefetin 2021 karnesi

    Her yönüyle baş döndürücü, hızlı bir yıldı 2021…

    13 sivilin yaşamını yitirdiği Gara Operasyonu, HDP’ye açılan kapatma davası, Meclis’e yığınla gelen fezlekeler, Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi, İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi, Suriye tezkeresi, orman yangınları ve seller…

    Mafya ağalarının özgürce cirit attığı, söylemlerinin gündem oluşturduğu ülkede, Deniz Poyraz’ın katledildiği bir siyasi cinayet işlendi, Konya katliamı yaşandı, kaçırma olayları gerçekleşti, toplumsal muhalefet üzerinde çok ağır baskılar uygulandı…

    Pandemi yönetimindeki hatalar bu yıl da zirve yaptı, canlarına tak eden sağlık çalışanlarının eylem ve grevleri gündemden hiç eksik olmadı…

    Türkiye, 2021’i hem hak ve özgürlükler açısından hem de ekonomi ve pandemi yönetimi açısından çok kötü bir yıl geçirdi.

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi altında ezilen iktidar, her fırsatta daha da otoriterleşen bir yönetim anlayışıyla toplumun karşısına çıktı.

    Siyasi iktidar, yıla yönetilemeyen pandemi krizi ve ötelenen bir ekonomik krizle girmişti. Her yönden sıkışmışlık içinde olan iktidar çareyi daha fazla baskı uygulamakta buldu. Öğrenci eylemlerinden, siyasi cinayetlere; mafya ağalarının tehditlerinden sokak saldırılarına kadar her alanda otoriter baskıcı bir yönetim anlayışıyla karşı karşıya kaldı Türkiye.

    Boğaziçi Üniversitesi’nde rektör atamasına karşı çıkan öğrencilerin Kampüs’te başlattığı sonrasında tüm kente yayılan eylemlere polis çok sert müdahale etti. Öğrenciler tutuklandı. Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve Gazeteci Orhan Uğuroğlu gibi çok sayıda siyasetçi ve gazeteci sokak ortasında darp edildi. İktidarın bir yıl önce dışarı saldığı mafya ağası Alaattin Çakıcı, CHP liderini tehdit etti. Bu da yetmedi Cumhurbaşkanı Erdoğan hem Kılıçdaroğlu’nu hem de Akşener’e yönelik tehditvari söylemlerini esirgemedi. HDP’ye kapatma davası açılması ve Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi, Deniz Poyraz cinayetine karşı iktidarın sessizliği de dikkatleri çekti. İktidar dış politika alanında da sıkıntılı bir sürece imza attı. Ve son olarak Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamama konusundaki ısrarı, cezaevlerindeki gazeteci ve aktivistlerin sayısı…

    Tüm bu manzaraya yaz aylarına damgasını vuran seller ve yangınlar ile son aylarda ortaya çıkan ekonomik kriz de eklendi. Muhalefetin erken seçim çağrılarına kulak kapatan İktidar, ciddi bir sıkışmışlık içinde çıkış yolu arıyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir yandan ortağı Bahçeli’yi kollamak için Seçim Yasası Teklifini gündeme getirirken; diğer yandan anketlere karşı kitlesini konsolide etmeye çalışıyor. Anketler her geçen gün eriyen bir siyasi partiyi ortaya koysa da Erdoğan’ın yüzde 30’lara varan kemik kitlesi tüm krizlere karşın hala Erdoğan’a desteğini sürdürüyor. Ekonomik kriz devam ettiği sürece bu kitle ne kadar AKP’ye destek vermeye devam eder bilinmez ama kim ne derse desin 2022 AKP için çok zor bir yıl olacak.

    Tüm bu sıkışmışlığa karşın Muhalefet ne yapıyor?

    Açıkçası toplumsal muhalefetin her zaman olduğu gibi Ana muhalefetten önde olduğunu söylemek mümkün.

    Krizlerle dolu 2021 yılında Ana muhalefet ve birleşenleri her ne kadar iktidara karşı söylem üstünlüğünü ele geçirse de toplumsal muhalefeti yakalayan bir dil kullanamadı. Ancak söylem üstünlüğü, gündemi belirleme yetisi, eylemler ve kent gezileriyle güncel siyaset açısından verimli bir süreç geçirdi.

    ANA MUHALEFETİN 2021 KARNESİ  

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Militan Valiler” ve “128 Dolar Nerede?” sloganları gündemi belirledi; Kürt sorununda çözüm olarak HDP’yi işaret ettiği cesaretli çıkışı, Suriye tezkeresinde gösterdiği irade ve Gara Operasyonuna ilişkin duruşu dikkatleri çekti. Kanal İstanbul çıkışı ve ekonomik krize karşı Mersin’de yaptığı miting Ana Muhalefetin en önemli çıkışları oldu.

    CHP, 2021 yılına Beşli çete ve beşli çetenin mallarının kamulaştırılması gündemiyle taşınmıştı. Aynı tavrı Kanal İstanbul ihalesinde de gösterdi, Kılıçdaroğlu Kanal İstanbul ihalesine girenler için “Kimse ihaleye girmesin parasını vermeyeceğiz” dedi. 4 dilde yazdığı mektup siyasi iktidarın tepkisine neden oldu. Her adımı başarısızlıkla sonuçlanan Kanal İstanbul projesine karşı koyduğu tavır, iktidarı epey kızdırdı.

    Her fırsatta liyakat ve atamaları gündeme getiren Kılıçdaroğlu’nun “Militan Valiler” çıkışı da dikkatleri çeken bir çıkıştı. Davaların muhatabı olsa da bu söyleminden vazgeçmedi. Aynı anda patlak veren Tügva skandalı ile birlikte Kılıçdaroğlu’nun söylemi toplumda büyük bir karşılık buldu. Şimdilerde mülakat mağduru gençlerle bir araya gelen Kılıçdaroğlu’nun, atanamayanlar öğrencilerle yaptığı toplantılar da önemliydi.

    Yıla büyük bir şovla başlamak isteyen iktidarın, Şubat ayında gerçekleştirdiği Gara Harekatındaki başarısızlık, bir statüko partisi olarak anılan CHP’nin sınır ötesi operasyonlar konusundaki suskunluğunu bozmasına neden oldu. 13 sivilin yaşamını yitirdiği operasyon karşısında ana muhalefet partisi önemli bir tavır aldı. Belki hala gündemde olmayabilir ama Bütçe görüşmeleri sırasında CHP’li Tuncay Özkan kaçırılan 2 MİT’çinin akıbetini Meclis Genel Kurulu’nda sorarak, bu işin peşini bırakmadıklarını gösterdi.

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yaz aylarında gerçekleşen afetlerde tam anlamıyla çuvalladı. Tek kelimeyle atanan liyakatsız yöneticiler, Cumhuriyet’in kazanımları tüm kurum ve kuruluşlarının içinin boşaltılması ve kötü yönetilen bürokrasinin en önemli sonucuydu afetler karşısındaki çaresizlik. Bölgede yer alan Ana muhalefet bünyesindeki belediye başkanlarının duruşu da belediye başkanları arasındaki koordinasyon ve diyalog da burada kendisini gösterdi. CHP’nin yerel yönetimlerdeki başarısı pandemi sürecinde olduğu gibi afet sürecinde de etkiliydi.

    Türkiye 2020’den 2021’e gazetecilere ve siyasetçilere yönelik sokak saldırıları ile girmişti. O saldırılar 2021’in ilk aylarında da hız kesmeden devam etti. Dahası siyasi cinayetlerin ve linç girişimlerinin konuşulduğu ülkede, Temmuz ayında HDP İzmir İl Binasında Deniz Poyraz adlı HDP’li öldürüldü. HDP il ve ilçe binalarına saldırılar yaşandı. Uzun süre HDP ile arasındaki mesafeyi koruyan CHP’nin, bu saldırılara karşı sesini yükseltmesi önemli bir eşiğin aşıldığını gösterdi. Ana Muhalefet Lideri, Kürt sorununda da muhatap olarak HDP’yi gösterdi; Konya katliamında derin devleti işaret etti.

    Ekonomik kriz karşısında aldığı tavır özellikle Mersin Mitingi ile ete kemiğe büründü. Önce Merkez Bankası ziyareti ardından içeri alınmadığı TÜİK ziyareti de hafızalara kazındı.

    Kılıçdaroğlu, bu çıkışlarının yanıtını siyasilerin tehditvari söylemleri ve davalarla alıyordu. Ama bu yıl daha da ağırı yaşandı. AKP – MHP ortaklığıyla geçen yıl cezaevinden çıkarılan mafya ağası Alaattin Çakıcı’nın direkt tehditlerine muhatap oldu. Hakkında fezleke düzenlendi. Kendisine yönelik linç girişiminde Mahkeme, yargılamaları savsakladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, direkt kürsüden Kılıçdaroğlu’nu tehdit etti…

    Günün sonunda her açıdan gündemi belirleyen, sınır ötesi operasyonlar ve Kürt sorunu konusunda daha cesaretli tutumlar alan, psikolojik üstünlüğü ele geçirmiş bir Ana Muhalefet Partisi var karşımızda. Erken seçim tartışmasının bugün gündemde olmasının nedeni de bu.

    Ama Boğaziçi direnişi, metal işçilerinin Gebze’deki eylemleri, kadın hareketi muhalefet partilerinin çok çok önünde. Önümüzdeki dönem ana muhalefetin yapması gereken en önemli şey, toplumsal muhalefeti yakalayabilmek olacaktır.

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (5):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, Afganistan’da, kan davasını önlemek adına kuzeninin yerine zorla evlendirilmesini ve duygularını yazdı. Aslında Mehria’nın hikayesi sadece O’nun değil, bütün Afgan, bölge kadınlarının hikayesi de… Mehria’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz:

    Babam, Abdül’ün ailesinden evlilik için biraz daha zaman istedi, onlar da kabul etti. Abdül hafta sonları eve gidip gelmeye başladı. Nişanlısı olarak ben de onu karşılıyordum.
    Bir gün evde bir imkan oldu ve Abdül’e konuşmak istediğimi söyledim.
    Abdül’e, kuzenim Mehtap’a yönelik davranışlarının çok kötü olduğunu söyledim. Mehtap’ı gerdek gecesi sonrası bakire olmadığı gerekçesiyle eve getirmişlerdi. Hiçbir insanın hak etmediği bir şekilde.. Saçları kısacık kesilmiş, kırmızı bir elbise giydirilmiş ve bir atın üzerine ters oturtulmuştu. Tüm bunların çok üzücü olduğunu anlattım Abdül’e ve gözünün içine bakarak “Mehtap’ı bakire değil diye hem ailesine hem mahalleye rezil ettiniz. Peki benim bugüne kadar bir erkekle birlikte olmadığımdan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Bunun garantisini kim verebilir? Üstelik neden sadece kadınlar sorgulanıyor? Senin bakir olup olmadığını ben neden sorgulayamıyorum. Sadakat yürektedir. Evlilikte önemli olan aşktır, güvendir, sevgidir. Ben seni tanımıyorum. Seni sevmiyorum. Bu evlilik yanlış” dedim.

    Abdül ile yaptığım konuşmadaki cesaretim, evlenmemek için sanki son şansımdı. Abdül kafasını öne eğdi ve “benimle evlenmek istediğini, evlilik için acele etmeyeceğini” söyledi.
    Üniversitede birinci sınıfın sınavlarını çok zorlukla verdim. Artık düğün tarihi gelmişti.
    Önce kına gecesi yapılacaktı, ardından da düğün…
    Kına gecesi yapıldı. İki gün sonra düğün yapılacaktı. Düğün öncesi hamam geleneği vardır. Hamama gidildi. Benim ailemin kadınları, Abdül’ün ailesinin kadınları… Nefes alamıyordum artık. Hamamdan çıktık eve doğru yürürken başım dönüyordu. Ayağım kaydı ve inşaatın yanından geçerken yüksek duvara çarptım. Duvarın üzerindeki inşaat demiri alnıma batmış. Hastanede açtım gözümü. Bir süre hastanede kaldım. Kontroller yapıldı. Başıma dikiş atıldı. Ertesi gün düğünüm vardı. Bense eve gidip yatmak istiyordum, günlerce yataktan çıkmadan yatmak istiyordum. Geçirdiğim kaza nedeniyle düğünüm ertelenir diye düşünüyordum.
    Ama olmadı. Aile evimde geçirdiğim son gecemdi. Sabaha kadar ağladım.
    Sabah erkenden Abdül geldi. Beni kuaföre götürdüler, ardından da düğün salonuna.
    Konuklar çok eğlendi. Bana ise hayatım bitti gibi geliyordu.
    Düğünün sonuna yaklaşırken annem yanıma geldi. Beyaz bir mendili uzatırken, “Gerdeğe girdikten sonra kanını bu beyaz mendile sil yavrum” dedi. Çok utanç vericiydi.
    Düğün salonundan Abdül’ün ailesinin evine geldik. Bize oda hazırlanmış. Annem ve halam da salonda olacaklarını söylediler. Biz odaya girdik. Ne yapacağımı bilmiyordum.
    Gelinlik ile yatağın üzerinde oturdum. Abdül uzun uzun baktı ve “gelinliğini çıkartmayacak mısın?” diye sordu. Sorusuna da cevap veremedim. Tanımadığım, aşık olmadığım bir insana dokunmak istemiyordum. Ağlamaya başladım. Direndim. İstemediğimi söyledim. Abdül çok sinirlendi üç ya da dört kez tokat attı. Artık direnmekten vazgeçtim. Gün aydınlanıyordu. Abdül peçeteye kan sürüp odadan çıktı. Dışarıda bekleyen halam ve anneme verdi.
    Sabah oldu.
    Artık umudu, hayat coşkusu olmayan genç bir kadındım.

    DEVAM EDECEK…

  • Kuyruklu yıldız altında…

    İnsan soyunu doğadaki diğer canlılardan ayıran en temel şey, ölümlü olduğumuzu biliyor olmamız. Bu bilgiye hasıl olmanın, bizleri daha sorumlu kılacağı beklenir. Ama öyle olmadığı ortada. İnsan soyu aynı zamanda, göz göre göre hata yapmak, bunu tekrar etmek, kötü sonuçlar doğurabilecek gelişmelere karşı kayıtsız kalmakta da hayli mahirdir. Örneğin, bugün artık dünyayı bu biçimiyle kullanmaya devam edersek, üzerinde yaşanabilecek bir gezegen kalmayacağı bilgisine sahibiz. Dünyanın hatırı sayılır bilim insanlarının hemen hemen tamamı, ölmekte olan bir gezegende yaşadığımızı ifade etse de, bu insan soyunda bir endişe ya da paniğe yol açmamış görünüyor. Aksine, doğayı daha fazla tahrip etmenin olanakları yoklanıyor durmadan.

    Kuşkusuz bunda kapitalist üretim biçiminin doğaya verdiği zarar birincil ve en belirleyici neden. Ama öte yandan kayıtsızlık da ürkütücü. İşte “Büyük Açık” ve “Vice” gibi politik içeriklere sahip yapımlarıyla tanıdığımız yönetmen Adam McKay’ın yazıp yönettiği “Don’t Look Up” dünyanın sonu ihtimali ve bu ihtimal karşısında insanlığın durumuna bakan bir yapım. Cuma günü itibariyle Netflix’te gösterilmeye başlanan, dört dalda Altın Küre adaylığı kazanan yapım, çuvaldızı büyük sermaye ve siyasilere batırırken, iğneyi de sıradan vatandaş için saklıyor.

    Don’t Look Up

    Kate Dibiasky adlı gökbilimci genç bir doktora öğrencisi gelişmiş bir teleskopla uzayı rutin kontrolünü yaparken bir kuyruklu yıldız keşfediyor. Hocası, Randall Mindy’yi durumdan haberdar ediyor. İkili bazı hesaplamalardan sonra kuyruklu yıldızın dünyaya doğru geldiğini fark ediyor. Altı ay sonra gerçekleşecek çarpışma sonrasında dünya ortadan kalkacaktır. İkili, soluğu Beyaz Saray’da alıyor ama başkan kongre seçimlerine odaklandığı için fazla ciddiye almıyor durumu. Halkı bilgilendirmek için yanıp tutuşan bu bilim insanları, medyayı deniyor son şans olarak, ama oradan da pek bir sonuç alınamıyor. Hatta 1999 depremi sonrası Ahmet Mete Işıkara’nın başına geldiği gibi Randall seksi bilim adamı ilan ediliyor bir anda. Kate ise medya tarafından paranoyak bulunuyor, sosyal medyada linç ediliyor. Durumun ciddiyeti fark edilip göktaşına müdahale edilmesine karar verildiği anda ise dünyanın en zengin üçüncü insanı devreye giriyor ve göktaşındaki madenlerin heba edilmemesi için başka bir formül öneriyor…

    “Don’t Look Up”taki karakterlerin birçoğu bugünün popüler kültüründen esinlenilmiş gibi duruyor öncelikle. Burada Meryl Streep tarafından canlandırılan ‘zengin sever’ başkan Trump’ı andırıyor haliyle. Kuyruklu yıldızdaki madenleri çıkarmak için dünyanın sonunu getirmeyi göze alan milyarder iş insanı ise Steve Jobs ve Elon Musk karışımı bir varlık. Hatta bir tutam da Mark Zuckerberg denilebilinir.

    Film, bir felaketi merkezine alsa da, anlatısını mümkün oldukça eğlenceli kurmaya çalışıyor. Siyasetin, medyanın, sermayenin dünyanın sonu ihtimaline karşı kayıtsızlığını; bu üçlünün etkisinde olan insanların meselenin ciddiyetini anlamaktan uzak kalışı hicvediliyor. Film bu tonuyla Stanley Kubrick’in 1964 tarihli politik taşlaması “Garip Doktor” (Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb) filmini getiriyor akıllara. Bu filmde kontrolden çıkan ABD’li bir generalin Sovyetler Birliği ile bir nükleer savaş çıkarma planı ve iki ülkenin çaresiz kalışı anlatılıyordu. “Garip Doktor”, Amerikan halkının komünizm paranoyasıyla doldurulduğu bir dönemde asıl tehlikenin bu kadar çok silaha ve yetkiye sahip olan siyasetçiler ve askerlerden kaynaklı olabileceğini söylemeye çalışıyordu. Bu filmde, sermayenin aç gözlülüğü ve onlarla işbirliği halindeki siyasilerin umursamazlığının dünyanın sonunu getireceği gerçeği vurgulanıyor bir kez daha. Filmdeki sermaye vurgusunda, hikayenin ABD’li sosyalist siyasetçi Bernie Sanders’ın başkan adaylığı kampanyasının konuşma metinlerini de kaleme alan David Sirota’ya ait olmasının da payı var kuşkusuz.

    Eğlenceli ve bir o kadar da çarpıcı bu politik taşlamanın tek kusuru ise gereğinden fazla uzun tutulan süresi. Bu uzunluk filmin ritminin bir süre sonra düşmesine, seyirci ilgisinin hikayeden kopmasına neden olabiliyor. Üstelik meselenin ciddiyetini de biraz gölgeleme riski var. Yine de yılın en iyi filmlerinden birisi kanımca yapım. Leonardo DiCaprio, Jennifer Lawrence, Meryl Streep, Cate Blanchett, Rob Morgan, Jonah Hill, Mark Rylance, Tyler Perry, Timothée Chalamet ve Ron Perlman’dan kurulu kadro ise adının hakkını veriyor.

  • Süper Kupa finali ve TFF’nin Katar aşkı

    Katar aşkı aldı gidiyor…

    Ekonomik alanda olduğu gibi…

    Şimdi de futbolda aşk depreşti…

    Beşiktaş- Antalyaspor arasında oynanacak Süper Kupa finali 5 Ocak’ta Katar’ın başkenti Doha’da yapılacak…

    Türkiye Futbol Federasyonu’nun böyle bir kararı kendisinin aldığını sanmıyorum…

    Mutlaka bir talimat gelmiştir…

    Ya da Katar Emiri’nden bir istek gelmiştir…

    Bu, yerine getirilmiştir…

    Talimatı veren adres belli…

    Süper Lig finali Almanya’da, Azerbaycan’da oynandı…

    Türk vatandaşı çoğunlukta olduğu için normal karşılandı…

    Ancak…

    Katar’da Türk sayısı ne kadar…

    Yoksa milyonu aştı da biz mi bilmiyoruz…

    Beşiktaş ve Antalyaspor taraftarlarını böyle bir önemli kupa finalini izlemekten mahrum bırakmanın temelinde para yatıyor…

    Komplo teorisi üreteyim…

    Cumhurbaşkanı da bu maça gidebilir…

    Bakanlar…

    İş adamları…

    Kulüp Başkanları…

    Mutlaka gidecektir…

    Burada pazarlıklar olacaktır…

    Cumhurbaşkanı Katar Emiri ile birlikte Süper Kupa’yı kazanan takıma birlikte verebilir…

    Bu fotoğraf günlerce…

    Yandaş medyada yer alır…

    Para muslukları da açılır…

    Hele hele maçta önce ve sonra…

    Süper ve 1. Lig maçlarını naklen veren Katar Beinsport saatlerce yayın yapacak…

    TFF’ye bir önerim…

    Beinsport yayınlarından daha fazla para almak istiyorsanız…

    Katar’dan bir takımı da ligimize alın bu iş kökten çözülsün…

    Bu tabi ki FİFA kurallarına aykırı…

    O zaman Türkiye’de kış yoğun geçtiği için…

    Süper Lig maçlarının Katar’da oynanması için FİFA ve UEFA’ya başvurun…

    İzin çıkabilir…

    Ne de olsa 2022 Dünya Kupası finalleri Katar’da yapılacak…

    Türkiye Süper Lig’in Katar’da oynanmasında sakınca yoktur…

    FİFA kokartlı hakemimiz Cüneyt Çakır…

    Al Kuwait-Qadisia arasında oynanan Kuveyt Emir Kupasını yönettiğine göre…

    Futbol takımlarımız Kuveyt’de, Katar’da, Suudi Arabistan’da  süper kupa finali oynamış ne yazar……

    Bu final maçında yazılacak tek şey…

    Katar dolarlarının ülkemize nasıl getirileceği ve ne gibi sözlerin verileceği…

    Şunu da belirteyim…

    Süper Lig yeni ismi Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan firmalarından birisi olursa şaşırmamak gerekir…

    Ne de olsa biz milliyiz…

    Kahrolsun gayri millilik…

    Yaşasın TFF’nin Katar aşkı…

  • Prekaryanın vicdanı sermayedarın cüzdanı

    Tesadüf müdür tevafuk mudur bilinmez elbette, Muharrem Sarıkaya’nın PR maksatlı bir röportaj yaparken kükreyerek ses teknisyeni bir medya çalışanına tokat aşk etmesinden birkaç gün önce, bir kamera arkası çalışanı ile tam da orada vuku bulan olayın ne kadar yaygın olduğu üzerine konuşmuştuk. Daha olay kamuoyuna yansımamıştı ama kamera arkası çalışanı arkadaşımız kazara kamuoyunun şehadetine sunulan mevzuya benzer pek çok hikâye anlattı on on beş dakikalık sohbetimiz sırasında. Arkadaşımız uzun yıllar muhafazakârından sosyal demokratına kadar pek çok kanalda ya da kurumda çalıştığını ve şimdiye kadar kamera önüyle kamera arkasında aynı davrananına rastlamadığını dile getirdi.  Mevzu her ne kadar kamera önünün insanları “bozduğu” üzerine olsa da asıl konu, kamera önüyle kamera arkası çalışanları arasında ciddi bir sınıfsal çatışmanın varlığına işaret ediyordu. Zira daha önceleri ortalama bir ankorman iken uzun süredir çalıştığı kanaldaki işinden atıldıktan sonra kamuoyuna kendisini sosyal demokrat, muhalif, hatta solcu diye pazarlayan birisinin kamera arkası emekçileri altı aydır maaş alamazken yat ilanlarına baktığından söz ediyordu öfkeyle bahse konu arkadaş. Galiba mevzu burada düğümleniyor. Kamuoyunun gözünün önünde kendisini her türlü pazarlayabilme becerisine sahip olanlarla kamera arkasında ekmeğinin peşinde olanlar arasındaki sınıfsal farkın, bu farkın yarattığı konforu iyi kullanabilenler tarafından suiistimal edilmesi söz konusu olan. Bu suiistimal münferit bir mevzu değil de, yapısal bir sorun haline geldiği anda bu tür olaylar ancak kazara kamuoyunun gündemine gelse de, her gün yaşanan, sıradan ve maruz kalanından maruz bırakanına kadar herkesin kanıksadığı olaylar olarak görülüyor. Ancak bu sınıfsal fark sahici bir fark mı ona bakmak gerek aslında ve aynı zamanda bu farkı suiistimal edenlerin motivasyonuna odaklanmak gerek belki de.

    SORGULAYAN ÖĞRENCİLER MUHARREM BEY’İ TERLETTİ

    Hem bu sınıfsal farkın sahiciliğini hem de bu farkı suiistimal edenlerin motivasyonunu iyi anlatabilmek için yine Muharrem Sarıkaya figürü üzerinden devam etmek isterim. Yıl 2011; belki de Ankara’da yaşayan herkesin hatırladığı bir gün. Günün hangi gün olduğunu net hatırlamıyorum ama o gün neler yaşadığımı bugün gibi hatırlıyorum. Ankara’ya çok fena kar yağmıştı ve ben ders çıkışında evime yaklaşık altı yedi saatte ulaşabilmiştim. Yollar kapanmış, trafik ve hayat neredeyse tamamen durmuştu. Bunu yazdığım anda sanırım o günü böyle deneyimleyen herkes hangi günden bahsettiğimi anladı. Mevzu elbette o gün benim kişisel olarak yaşadıklarım değil. O günün öğleden sonrası bir meslektaşımla birlikte verdiğim “Gazetecilik Uygulamaları” dersine ana akımda Ankara gazeteciliği deneyimini paylaşması için Muharrem Sarıkaya’yı konuk olarak davet etmiştik. Dersi o gün için ben tek başıma yürütüyordum. Muharrem Bey derse zamanında geldi. Bir miktar heyecanlı, biraz da hevesliydi. Şimdiki öğrenci profilini bilemiyorum, neredeyse beş yıldır Ankara Üniversitesi İLEF’in hiçbir sınıfında ders veremiyorum. Sınıfı geçtim kampüsten içeri bile sokmuyorlar bizleri malum. Ancak o dönemin öğrenci profili sorgulayan, soruşturan, bir hayli heyecanlı ve fazlasıyla politikti. Belki de Muharrem Bey’in heyecanı bundan kaynaklanıyordu. Zira kendisinin her sözünde hikmet bulacak bir öğrenci profili ile karşılaşmayacağını az çok biliyordu. Ders başladı. Muharrem Bey habercilikten, haber değerinden, haber kaynağıyla nasıl sıkı ilişkiler kurmak gerektiğinden, haber kokusundan, velhasıl haberciliğe dair tüm harcıâlem konulardan bahsetti. Anlattıkça heyecanlandı, heyecanlandıkça öğrencilerden övgü dolu sözler, hiç değilse bakışlar bekledi; beklentisine istediği dozda karşılık bulamayınca ara sıra hayal kırıklığı ifade eden el, kol ve göz işaretleriyle bana dönüp baktı. Ben de haliyle omuz silkerek karşılık verdim. Gündüz kuşağı programlarına katılan teyzelere nerelerde alkışlayacaklarını, nerelerde susup dinleyeceklerini, nerelerde kalkıp şakır şakır oynayacaklarını işaret veren görevliler gibi davranacak değildim. Muharrem Bey’in anlatacakları bitip soru cevap faslına geçilince, asıl kıyamet o zaman koptu. Öğrencilerin dilinin kemiği yoktu. Çalıştığı kurumun patronunun aldığı maden ihalelerinden, hükümetle kurduğu çıkar ilişkisine kadar, bu çıkar ilişkisini bildiği halde neden haber yapamadığına kadar Muharrem Bey’i terletecek epeyce soru geldi sınıftan. Muharrem Bey, ilk başlarda sakin ve serinkanlı bir şekilde yanıt vermeye çalışırken, sorular ısrarlı sıkıştırmalara dönünce mevzu “siz daha gençsiniz, bu işler nasıl yürür onu ancak büyükler bilir” minvalinde bir hal aldı. Elbette böylesi bir çıkar ilişkileri ağının içinde “gazetecilik” mesleğini icra etmek hiç kolay değildi. Kendisi de ne kadar zor bir iş yaptığını bize anlattığını düşünüyordu belli ki ve sınıftaki “heyecanlı ve irrasyonel çocukların” da yaşanan bu zorlukları anlamadığına kendisini inandırarak sınıfı terk etti. Çıkışta dersin bitimine on dakika kala haber verdiği şoförünün getirdiği makam arabasına binip zannımca ofisine geri döndü. Elbette benimle vedalaşırken, çocukların ne kadar “edepsiz, anlayışsız ve gerçek hayattan kopuk” olduğunu da hatırlatmayı ihmal etmedi.

    BU ÜLKEDE HER ŞEY OLURSUNUZ, AMA ‘REZİL’ OLMANIZ BİR HAYLİ ZOR

    Muharrem Bey’in kamuoyuna sızan tokat videosundaki tavrı bu nedenle bana çok tanıdık geldi. Sınıfta gencecik öğrencilerin sorularına “siz daha gençsiniz, anlamazsınız” diyen tavrı ile ağzını doldura doldura belki de küfrederek işini yapmaya çalışan set işçisine tokat atması arasında büyük bir fark yok. Bu hem kültürel hem de sınıfsal farkın suiistimal edilmesidir. Ne var ki var zannedilen bu farkların olmadığını ya kriz anları ya da buna benzer arızi durumlar bu tipte insanların suratına tokat gibi vurur, bugün vurmazsa yarın mutlaka vuracaktır. Bu ülkede kuşkusuz her şey olabilirsiniz ancak rezil olmanız bir hayli zor. Ne var ki, yaptığı saçma ve belli bir grubu aşağılayıcı olduğu ortada olan bir espri yüzünden reyting rekorları kıran bir programın sunuculuğundan ayrılmak zorunda kalarak, neredeyse yok olan sunucular da oldu bu ülkede. Belli ki Muharrem Bey’i de aynı akıbet bekliyor, umarım öyle olur.

    Bu var olduğu zannedilen kültürel ve sınıfsal farkların neden var olmadığına bir örnek vermek isterim. Kültürel Çalışmalar ekolünün öncü isimlerinden Stuart Hall, kimlik dâhil her türlü farkın bütün toplumlarda olabileceğinden bahseder ve bu farkların sınırlarını daha açık ifade edebilmek için doğduğu ülke olan Jamaika’daki insanların derilerindeki ton farklarının bile bir hiyerarşi konusu olabildiğine dikkat çeker. Ancak burada, sabit bir öz olarak kimlik ya da farktan ziyade özdeşleşme sürecinden -kimlik konumlarını üstlenmekten- bahseder, zira bu anlamda özdeşleşme asla tamamlanmaz, her zaman bir süreç içindedir.[1] Elbette bu süreç bu farkların nasıl deneyimlendiği, bu deneyimin kişiler üzerinde nasıl bir tahakküm aracına dönüştüğü ile ilgilidir.

    GERÇEKTE AİT OLMADIĞI AMA AİT OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜ SINIF

    Burada karşımıza çıkan şey de bir kimliğin ya da sınıfın bir başka sınıfla girdiği özdeşleşme ya da simbiyoz ilişkisidir. Bu simbiyotik ilişki, her zaman ait olduğun kimlik ya da sınıfı inkâr etmeyi ve aslında ait olmadığın ve simbiyozla bağlı olduğun sınıfın davranış örüntülerine kapılmayı beraberinde getirir. Gerçekte ait olmadığın için de, ait olduğunu zannettiğin sınıfın davranış örüntülerini abartarak deneyimlemeyi seçersin. Bir dinden başka bir dine dönmüş birisinin dönüş yaptığı dinin yobazı haline gelmesi, bir savaş ve çatışma anında hayatta kalmak için karşı tarafa yaranmaya çalışırken gerçekten ait olduğu sınıfın ya da grubun üyelerine karşı vulgarca davranmak gibi davranış örüntüleri buna örnektir. İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilere karşı işlenen suçların pek çoğunun yine bazı Yahudiler tarafından yerine getirildiği sanırım pek çok insanın malumu. Yine kölelik kaldırılana kadar, Amerika’da siyahların başına bir nevi bekçi olarak konulanların çoğu yine siyahlardan oluşur. Bu son örneği iyi anlayabilmek için Tarantino’nun Türkçeye “Zincirsiz” diye çevrilen “Django Unchained” adlı filmdeki Samuel L. Jackson’un oynadığı karaktere dikkat etmenizi öneririm.

    Velhasıl, Muharrem Bey aslında ait olduğu, fakat bir şekilde ait hissetmediği sınıftan kendini soyutlayarak aslında gerçekte muarızı olduğu sınıfla simbiyotik bir ilişki içinde hissediyor belli ki. Bu, bir anlamda televizyonunda ya da gazetesinde çalıştığı medya patronunun ait olduğu sınıfa öykünerek gerçekleşiyor. Bu sınıfın üyeleri, özellikle de medya sektöründe simgesel üretim yapılan durumlarda siyahların başına konulan bekçilere benzeyen Bourdieu’nun ifadesiyle sembolik seçkinlerin habituslarını sıradan çalışanların habitusundan ayrıştırmak için onları refaha ve konfora boğuyorlar. Bu refah ve konforun sarhoşluğuyla ait olduğu sınıftan ayrışan bu tipler sermayedarla girdikleri simbiyotik ilişkiyi gerçekmiş gibi deneyimleyerek sınıf bilincini bir anlamda yitiriyorlar. Ancak günümüzün kapitalist üretim ilişkileri koşullarında bu simbiyotik ilişki çok çabuk kopabiliyor. Guy Standing güvencesiz beyaz yakalı çalışanları tanımlamak için kullandığı prekarya kavramının içine kimlerin dâhil edilebileceği sorusuna “aslında herkes”[2] yanıtını veriyor. Bu açıdan baktığımız zaman sınıf bilincini kaybetmiş ankorman, sunucu, oyuncu, köşe yazarı gibi daha bir dolu meslek sahibi beyaz yakalıyı sınıfının mensubu bir başkasına karşı vulgarca davranmaya iten şeyin ait olduğu sınıftan alenen nefret etmesidir diyebiliriz.

    Geçtiğimiz günlerde bir belediye otobüsü şoförü kirli iş elbiseleriyle otobüsüne binen bir işçiyi koltuklara oturmaktan men etmeye kalkıştı. Bu olayı kameraya çeken ve aynı zamanda itiraz eden bir kadının çektiği videodan öğrendik. Olay üzerine otobüsün bağlı olduğu belediye, şoförü işten çıkararak cezalandırmaya kalkıştı. İşten çıkarma olayını duyan işçi, belediyeye şoförü işinden çıkarmaması çağrısında bulundu. Çağrıda bulunurken, “işsizliğin ve açlığın ne demek olduğunu ben çok iyi bilirim, şoför arkadaşın ne olursa olsun işsiz kalmasını istemem” diyerek açıklamada bulundu. Bu konuyu işçinin vicdanlı olması ile ve sınıf bilinciyle açıklayanlar oldu. Aslında her iki açıklama da kendi içinde doğruluk payı barındırıyor. Sınıf bilinci, ait olduğu sınıf içinde bir dayanışmayı gerektiriyor. Ancak temelde aynı sınıfa ait olmakla birlikte deneyimlediği ve sahip olduğu bazı farklarla kendini sınıfının diğer üyelerinden ayrıştıran beyaz yakalıların bilincini yitirdiği halde vicdanıyla yüzleşmesi ya da yüzleştirilmesi gerekiyor. Vicdan Arapça “wacd” sözcüğünden geliyor. Bulma, coşku gibi anlamlara geliyor. Yan anlamı ise Allah ve yaradan. Tek başına sınıf bilinci, çoğu zaman aynı sınıfın mensubu olan farklı konumlardaki kişilerin dayanışma içinde hareket edebilmesini garanti etmeyebiliyor. Bunun için kişiye ait olduğu sınıfı hatırlatan bir temele, iç sese ya da ilahi bir duyguya ihtiyaç var gibi görünüyor. Sermayedarın cüzdanı ile prekaryanın vicdanı arasındaki farkı belki de bu iç seste bulmak mümkün olabilir.

    [1] Stuart Hall (2017). The Fatefull Triangle: Race, Etnicity, Nation, Harward University Press, s. 127.

    [2] Guy Standing (2015). Prekarya Yeni Tehlikeli Sınıf. (Çev. Ergin Bulut). 3. Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları. s. 107.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Arica

    Yıl 1984.

    İsveçli maden şirketi BOLİDEN, tesislerinde ortaya çıkan zehirli atıkları Şili’ye gönderdi.      Bu zehirli atıklar için Şili’de Promel adında bir şirkete 1 milyon dolar ödeme yapıldı. Güya Promel, zehirli atıkları usulüne uygun bertaraf edecekti. Ancak parayı olan Promel şirketi, Boliden’in ağır metaller içeren zehirli atıklarını ARİCA şehrinin banliyösünde ortalık yere dökünce sonuçları ağır oldu.

    O bölgede yaşayan ve hiçbir şeyden habersiz aileler ve çocukları, zehirli atık alanını çocuk bahçesi gibi kullandı. Bir süre sonra başta çocuklar olmak üzere kanser vakaları baş gösterdi. Birçok çocuk hayatını kaybetti. Doğuştan kusurlu bebekler dünyaya geldi. Vatandaşlarının çığlıklarına rağmen Şili yetkilileri, “İnsanlarda panik yaratmayalım” diyerek sessiz kaldı. Boliden yıllar sonra İsveç’de yargılandı. Hukukçulara ve uzmanlara büyük paralar ödeyen Boliden, “Zaman aşımı… Kanıtlar yetersiz” diyerek kendini savundu; şimdilik ceza almaktan kurtuldu.

    Bugün ne yazık ki Türkiye’nin birçok bölgesinde Arica’da yaşanan benzer felaketler yaşanmaktadır. Lapseki’de, İvrindi’de, Eşme’de, Fatsa’da, İliç’de, Ulukışla’da, Şebinkarahisar’da, Ayvalık’ta, Bergama’da, Artvin’de ve daha birçok yerde ekosistemimiz göz göre göre zehirlenmektedir.

    İSVEÇ ATIKLARI ŞİLİ’YE, İNGİLTERE ÇÖPLERİ TÜRKİYE’YE

    Kapitalizm, neoliberalizm, piyasa ekonomisi adına ne derseniz deyin şirketlerin tek amacı vardır:  “Ne olursa olsun kâr etmek.

    Doğal ortam, dağlar, ormanlar, tarım toprakları, yaylalar, su kaynakları, şehirler, köyler ve elbette insanlar dahil her türden canlılar umurlarında değil. İsveç gibi bir ülke zehirli atıklarından kurtulmanın çözümünü Şili’ye göndermekte buluyor. Bugün İngiltere’nin, çöplerinden kurtulmanın çözümü olarak Türkiye’ye göndermesi gibi. Yüz binlerce ton İngiliz çöpü Türkiye’ye yığıldı. Hangi virüsleri, ne tür mikropları barındırıyor tam bir soru işareti. Kaç kez haber yapıldı. Bahçelere, dağlara, şehirlerde yol kenarlarına saçılmış İngiliz çöpleri her yerde.

    Birilerinin gözü kara, birileri cahil, birilerinin insanlıkla alakası yok… Para için, rant için her şeyi yapabilecek karakterde yaratıklar. Peki kim bunlara ‘dur’ diyebilir? Kim ülkesini, vatandaşlarını koruyabilir? Elbette o ülkedeki devlet kurumları ve o kurumları yöneten mevcut İKTİDAR.

    FIRAT’IN DİBİNDE MİLYONLARCA TON ZEHİRLİ ATIK

    ÇÖPLER, Erzincan İliç’te siyanürlü altın madeni. 2010 yılında çalışmaya başladı. Kanadalı şirket Türk ortağı Çalık Holding’le birlikte 10 yıldır Fırat’ın dibine milyonlarca ton zehirli atık yığıyor. Deprem fay hattı üzerine kurduğu 197 futbol sahası büyüklüğündeki zehir barajını doldurdu. Şimdi zehir barajını iki katına çıkarmaya çalışıyor. Yetmedi her gün binlerce ton zehirli atığı evaporatörler (buharlaştırıcı makineler) aracılığıyla buharlaştırıyor ve atmosfere salıyor. Yılda 9 bin ton kullandığı sülfürik asit miktarını 122 bin tona, yılda 6 bin ton kullandığı siyanürü 11 bin tona çıkardı. Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını besleyen Fırat’ın dibindeki zehir dağları her geçen gün büyüyor; yetkililer seyrediyor. İliçli vatandaş Sedat Cezayirlioğlu, “Türkiye’nin Çernobili” diye haykırıyor; duyan yok.

    (Erzincan-İliç’teki Çöpler Altın Madenindeki zehir saçan evaporatörler: Sedat Cezayirlioğlu anlatıyor.)

     

    TÜRKİYE HIZLA ÇORAKLAŞIYOR

    İklim krizinin de etkisiyle Türkiye hızla çoraklaşıyor. Sulak alanlar, göller, dereler bir bir kuruyor. Tarım toprakları, ormanlar ve su kaynakları dünyanın en değerli alanları. Ormanlar olmadan yaşayamayız. Acilen orman alanlarının ve tarım alanlarının koruma altına alınması gerekiyor. Ekonomik krizden de, dolardan da, pandemiden de, terörden de, Suriye krizinden de, Irak krizinden de daha önemli bir krizle karşı karşıyayız. Öyle bir kriz ki, sonucu açlık, toplu ölümler; toplu göçler ve iç savaşa varan çatışmalara varabilir.

    Bakın emperyalistler ve kapitalistlerin gözü kara. Baktıkları her yeri “satılık meta” olarak görüyorlar. Ağacı, ormanı, zeytini, fındığı, üzümü görmüyorlar. Hayvanları, böcekleri, yaşamı görmezden geliyorlar. “Dikeriz… Ekeriz… Eskisinden daha iyi yaparız” yalanlarıyla insanları kandırdıklarını sanıyorlar.

    Mevcut ormanlarımızı, tarım alanlarımızı ve su kaynaklarımızı koruyamazsak felaketle karşı karşıyayız. Dünya, ormanlarını, tarım alanlarını yok eden ve kendileri de yok olan toplumların ve devletlerin hikayeleriyle doludur.

    Milas
    PETRA’NIN ÇEVRESİ ORMANLIKTI

    Ürdün’ün Petra antik kentini duymuşsunuzdur. Çölün ortasında bir uygarlık. Nasıl olur da insanlar çölün ortasında böyle bir yerleşim ve uygarlık oluşturmuşlar ve ardından da buraları terk etmişler diyerek hayretler içinde düşünürsünüz. O uygarlık, orada kurulurken çevresinde ormanlar vardı. Çam ormanları, meşe ormanları vardı. O ormanların son kalıntıları da Hicaz demiryolu inşası sırasında, demiryolu için gerekli tahta traversler için kesildi. Bugün bir çölle karşı karşıyasınız.

    ANASAZİ TOPLUMU GELECEĞİNİ YOK ETTİ

    M.S. 900 yıllarından sonra Güney Batı Amerika’da yaşamış Anasazi toplumu benzer bir kaderi paylaştı. Newyork gökdelenleri dikilmeden önce Amerika kıtasının en yüksek yapılarını inşa ettiler. Hala da orada duruyor o yapılar. Anasaziler de kestiler, kestiler ve çevrelerindeki ormanları ve habitatı yok ettiler. Daha sonra yaşanamaz hale gelince önce birbirlerini öldürdüler, sonra da hayatta kalanlar bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Ne sanıyorsunuz? Dünyanın birçok bölgesinde olan bu felaketler Türkiye’de olmaz mı sanıyorsunuz?

    Mayalar, Anasazilerden çok daha önce bugünkü Meksika’nın güneyinde kurulmuş bulunan uygarlık. Mayaların o eşsiz yapıtları hala yerinde duruyor. Onlar da benzer kaderi paylaştılar. Çevrelerindeki habitatı yok etmenin bedelini çok ağır ödediler.

    300 YILDA AMERİKA’YI TALAN ETTİLER

    Örnekler o kadar çok ki, bundan tam 11 bin yıl önce ilk yerliler Bering Boğazı yoluyla Amerika kıtasına ayak bastı. İnanılmaz bir habitatla karşılaştılar. Mamutlar, filler, devasa kuşlar v.s. İnsan denilen varlık Amerika kıtasına ayak bastıktan sonra Kuzey ve Güney dahil 300 yıl içinde hepsi yok edildi. 11 bin yıl sonra Avrupalıların Amerika kıtasını yeniden “keşfetmesiyle” bu kez de onların torunları yok edildi. Alenen soykırıma uğradı. Katledildiler.

    LAPSEKİ’DE ZEHİR MADENİ

    Lapseki’de altın madeni işletiyoruz diye, tarım alanlarının tepesine ve ormanların ortasına zehirli bir fabrika kurdular. Yıllardır atıklarını sağa sola atıyor. Kuzeyinde Bayramdere DSİ Barajı, güneyinde Umurbey DSİ Barajı. On binlerce insan tarım yapıyor; Lapseki kirazı burada yetişiyor. Bu bölgede yetişen tarımsal ürünler İstanbul, Bursa, İzmit, Çanakkale, İzmir gibi metropolleri besliyor. Yağmur, su, toprak onlar için her şey. Bir çözüm değil ama şimdi bölgede zehir barajı inşa ediliyor. Peki bugüne kadar madenin zehirli atıklarını ne yaptılar? Elbette çevredeki derelere saldılar.

    SARIÇAY ‘ZEHİR’ AKIYOR

    Çanakkale’de kentin ortasından geçip, Çanakkale Boğazı’na dökülen Sarıçay’da kadmiyum, kurşun, çinko, nikel, arsenik gibi çeşitli zehirli maddeler bulunduğu saptandı. 600 bin kişinin yaşadığı ilin merkezine güzellik katan Sarıçay’dan yayılan kokular bir süredir vatandaşları rahatsız ediyordu. Şehrin önemli coğrafi değerlerinden olmasının yanında İnönü, Atatürk ve Troya isimli 3 köprü ile çevresinde yüzlerce tesisin kurulmasını sağlayan Sarıçay’daki kirliliğin izini süren uzmanlar, ağır metal kirliliğiyle karşılaştı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Evren Erginal, aşırı gübre kullanımı ve havzadaki maden işletmelerine dikkat çekiyor. (https://www.milliyet.com.tr/gundem/canakkale-icinde-artik-zehir-akiyor-6663123)

    MAKESTUS’UN MAKUS TALİHİ

    Uşak’ta Kanadalı El Dorado Gold’un Kışladağ Altın Madeni, kayıtlarda Türkiye’nin en büyüğü diye geçiyor. Zehirli atık barajı yok. Peki benzer madenlerde zehir barajlarının arkasına yığılan bu zehirli atıklar nereye gidiyor?

    Uşak’ta Kışladağ’ı yerle bir eden Kanadalı El Dorado Gold, Simav’ın Örencik köyünün dibine Eğrigöz Dağı’na göz dikmiş durumda. Simav Çayı’nı besleyen bölgenin can damarı bir dağ burası. Köylüler direniyor ama devletin gücünü arkasına alan şirket, türlü dolaplarla köylünün topraklarını elinden alıyor. Satmayanların topraklarına Cumhurbaşkanlığı’nın “Acele Kamulaştırma” kararıyla el konuluyor ve şirkete devrediliyor. AKP iktidarının yasaları istedikleri gibi değiştirmesinden de cesaret bulan yerli-yabancı şirketler, şimdi Türkiye’nin her köşesinde neresi olursa vuruyor kazmayı. Devletin vatandaşlarını, köylülerini korumakla görevli kurumları da şirketlerin hizmetkârı gibi hareket etmeye başlayınca köylüler sahipsiz.

    Eğrigöz

    Simav Çayı, tarihte FRİGYA’nın ana tanrıçası KİBELE’NİN IRMAĞI  anlamında MAKESTUS diye bilinir. Antik çağların MAKESTUS nehri, günümüzün Simav Çayı, Simav’dan doğar. Eğrigöz Dağı’nın yamaçlarından doğan derelerle coşar; Sındırgı, Bigadiç, Susurluk, Kepsut, Mustafa Kemal Paşa, Karacabey derken 321 km sonra Marmara Denizi’ne dökülür. Susurluk Havzası’nın en önemli kaynağı olan Simav Çayı, 6 familyaya ait Tirsi, İnci, Bıyıklı, Tahta, Siraz, Kızılkanat, Sazan, Tatlısu Kefali, Turna gibi 20 balık türünü barındırır.

    VATANDAŞLAR DEĞİL, ACİLEN SİYANÜRLÜ MADEN TAHLİYE EDİLMELİ

    Ordu-Fatsa’da köylerin ve fındık bahçelerinin ortasına siyanürlü madeni aç. Dinamitler, sondajlar, ağır iş makineleri derken zaten heyelan tehlikesi altındaki coğrafyada toprağı yerinden oynat, evleri çatlat sonra da devletin AFAD’ı gelsin, “Evleri boşaltın” diye milletin tepesine binsin. Bölgede heyelan varsa tek sorumlusu ortada olmasına rağmen, devletin hiçbir kurumu kılını kıpırdatmasın. O da yetmedi bütün Ordu’yu maden sahası ilan etsin.

    Hiçbir planlama, mantık, öngörü yok. Küresel İklim Krizi diye bilim insanları bas bas bağırıyor. Hala Türkiye’nin turizm merkezlerinde termik santraller cayır cayır linyit kömürü yakıyor. Kömür çıkaracağız diye canım ormanlar kesiliyor, tarım alanları katlediliyor. Bölgedeki eşsiz coğrafya ay üssü gibi yaşanmaz hale getiriliyor. Üstelik o bölgeye her yıl milyonlarca insan dinlenmek, gezmek, doğanın tadını çıkarmak için akın ederken yapılıyor bütün bunlar. İktidarların nakit para diye gördüğü o turistler Milas ve Bodrum’un köylerinden besleniyor. Bugün kömür madeni diye yıkmaya çalıştığınız köyler, turizm merkezlerindeki milyonları besliyor. Akbelen Ormanlarında bir avuç insan dev şirketlere ve devlete karşı mücadele etmeye çalışıyor. Karşılarında jandarma, polis ve mahkeme kararları yılmadan mücadele ediyorlar.

    Giresun-Şebinkarahisar’daki Yıldızlar SSS Holding’e ait Nesko şirketine ait çinko-kurşun madeninin atık barajı patladı. Binlerce ton zehirli atık Kelkit Çayı’na ve üzerinde kurulu barajlara aktı. Üstelik 2018 yılında benzer bir facia yaşanmasına rağmen bu yaşandı. “Ceza kestik” diyerek olayı kapatmaya çalışıyorlar.

    Ayazmant

    HER YERDE MADEN YAĞMASI

    Çok geçmedi bu kez kötü haber Ayvalık’tan geldi. Ayvalık’ta Bilfer şirketine ait  “Ayazmant Demir ve Bakır Madeni”nin zehirli atık döküm sahası yine patladı. Bu yıl ikinci kez aynı olay yaşanıyor. Zehirli atıklar Ayvalık, Dikili, Altınova’nın içme suyunu karşılayan, aynı zamanda tarımsal sulamada kullanılan Madra Barajı’na ulaştı. Dikili, Altınova, Ayvalık gibi ilçeler suyunu Madra Barajı’ndan alıyor. Ama madenin zehri bu baraja akıyor. Aynı madenin atık barajı bu yılın şubat ayında da çökmüş, ağır metaller ve zehirli atıklar köyün içinden geçen Dedetepe deresiyle birlikte Madra Barajı’na karışmıştı. Bu olaydan yaklaşık iki ay sonra da Karaayıt köyünden toplu hayvan ölümleri haberleri gelmişti.

    Türkiye’nin her köşesinden doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine her yerinden maden yağması, orman talanı ve topraklarını savunmaya çalışan vatandaşların acıklı hikayelerini duyuyoruz. Uluslararası karteller ve yerli ortakları Türkiye’nin yaşam alanlarını kırıp-döküp, zehirliyor, ceplerini dolduruyor; büyük paralar kazanıyorlar. Yürürlükteki maden yasasına göre de yapılan madenciliğin hiçbir kamu yararı yok. Kâr ve kazanç şirketlere, zarar ve risk ise halka. Her biri birer ekokırım projesi. Vatandaşın payına haritadan silinmiş köyler, yok edilmiş tarım toprakları ve zehirlenmiş sular kalıyor.

    DEVLET KÖYLERİNİ VE KÖYLÜLERİNİ KORUMAK ZORUNDA

    Bu ülkeyi ayakta tutan üreticiler topraklarından koparılıyor. Devleti yönetenler, ülkenin dört bir yanında adına madencilik denilen yağma ve talan sistemini destekliyor, teşvik ediyor. Bu milletin vatandaşlarını, köylülerini, çiftçilerini koruması gereken devlet kurumları, madencilerin teşrifatçısı gibi köylüsünü kandırmaya çalışıyor. Bu yıkım sarmalına derhal son verilmelidir. Devlet köylerini ve köylülerini korumak zorundadır.

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (4):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün geri döndükleri Afganistan’da, kan davasını önlemek adına kuzeninin yerine evlendirilmek istenmesini, intihar girişimini ve duygularını yazdı…  Mehria’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz:

    Kuzenim Müjgan, Abdül ve ailesi tarafından evimize getirildikten sonra bir odaya kapatıldı. Her gece amcamlar adeta onu sorguya çekti. Müjgan sessizdi. Onun sessizliği amcamların uyguladığı şiddetin dozunu iyice arttırıyordu. Psikolojisi iyi değildi. Müjgan’ın evden gitmesini istediler, evde onu görmek istemiyorlardı. Bir hafta yaşlı bir kadın komşumuzun evinde kaldı.

    Benim açımdan da çok zor günlerdi. Müjgan’ı Abdül ve ailesi “bakire olmadığı” gerekçesi ile eve geri getirmişlerdi ve olay artık “kan davasıydı”. Geleneklere göre evden bir kız Müjgan’a karşılık Abdül’e verilecekti. Abdül’ün ailesi de beni istemişti. Müjgan’a evin erkekleri şiddet uygularken ben de ağlıyordum. Asla ve asla evlenmek istemiyordum. Tanımadığım birisi, okumak istiyorum, aşık değilim. Eminim her kadın beni anlar, istemediğin biriyle evlenmek ölümle eş değerdir. En azından benim için öyleydi.

    Aile meclisi kararı vermişti. Benim düşüncelerim önemli değildi. Abdül ile ben evlendirilecektim. Eğer aile, kuzenim Müjgan’a karşılık aileden başka bir kız vermezse “kan davası” gereği aileden bir erkek öldürülecekti. Afganistan’da bu durumlarda kan davası böyle işler.

    Annem ve babam da çaresizdi. İçime kapandım. Sürekli ağlıyor ve eğer beni evlendirirlerse canıma kıyacağımı söylüyordum.

    Babam, aile meclisinden evlilik için üç ay bekleme süresi istedi. Dedem, amcalarımdan oluşan aile meclisi karşı çıktı. Ama babam onları ikna etti. Sonbahardı ve bütün kış benim için çok ağır geçti. Üniversite sınav zamanı gelmişti. “Sınavı kazansam ne olacak? Beni yine evlendirecekler ve okumama izin vermeyecekler” düşüncesiyle ders de çalışmıyordum. Umudum tükenmişti.

    Annem ve babam okumamı istiyordu ve bu konuda hep arkamda olmuşlardı. Annemin de ısrarı ile sınava girmeyi kabul ettim.  Sınav sorularını gördüğümde karışık duygular içindeydim. Bir yandan soruları yanıtlamanın çok manasız olduğunu düşünüyor, diğer yandan da doktor olma isteğimi yok eden sisteme, aileme, herkese öfkeleniyordum.

    Sınava okul birincisi olarak girmiştim.

    Sınavım iyi geçmedi. Dikkatimi toplayamadım. Üstün körü yanıtladım ve sınav süresi bitmeden kağıdımı teslim edip çıktım.

    Sınav sonuçları açıklandığında kimya bölümünü kazandığımı öğrendim. Öğretmenlerim de şaşkındı. Başarıma göre çok düşük puan almıştım. Kimya bölümünü kazanmam da beni mutlu etmedi.

    Babamın aile meclisinden istediği üç aylık süre bitmek üzeriydi. Bahar geldi. Bir gün Abdül ve ailesi beni istemeye geldi. Yanlarına çıkmadım. Yan odada konuşulanları dinliyordum. Babam, “Çocuklarım benim için çok kıymetlidir. Mehria’yı okutmak için çok çabaladım. Onu üzme, kırma, ona iyi bak” dedi. Gözyaşları içinde dinledim babamın sözlerini. Aileler anlaştı, el sıkıştılar. Artık Abdül ile evlenecektim. Evlilik tarihi planları da yapıldı. Bir hafta sonra Abdul ve ailesi yeniden eve gelecek, evlilik planları üzerine konuşulacaktı. Bu konuşulanları yan odadan dinliyordum. Bir anda babamın sesi alçaldı, düşme sesiyle birlikte odadakilerin bağrışma sesleri duyuldu. Odaya koştum. Çok korkmuştum. Babamın ölmüş olmasından korktum. Odaya girdiğimde babam yerde yatıyor ve burnu kanıyordu. Hemen hastaneye götürüldü babam. Tansiyonu çok yükselmiş, burun kanaması, beyin kanamasından kurtarmış.

    Babam evde dinlendi bir hafta boyunca. Babamın içinde yaşadığı acı nedeniyle ölümle burun buruna gelmesi canımı acıttı ve bir sorumluluk da yükledi. Babamın yanında biraz daha gülümsemeye çalıştım bir hafta boyunca.

    Bir hafta sonra Abdul ve ailesi evimize geldi. Babam biraz daha toparlanmıştı. Gelin ve damadın birbirini görmeden nişan yüzüğü takıldığı bir tören yapıldı, gelenek gereği. Yüzüğümü Abdül’ün annesi avucumun içine taktı.

    Abdül’ün yüzüğü ile odama çıktığımda hayatın bittiğini düşündüm. Evdeki ilaçları topladım ve içtim. Sonra yatağa girdim. Uykuda ölmek istiyordum. Çünkü düşünüyordum ki eğer uykuda ölürsem ailem de utanmazdı, yani intihar ettiğim konuşulmazdı.

    Fakat uyandığımda hastanedeydim. Aradan üç gün geçmiş, midem yıkanmış. Annem ve babam adeta on yaş yaşlanmışlardı. Annem de babam da sürekli ağlıyordu. Babamın kaygısı “Eğer kaynanan ve Abdül senin intihar girişiminde bulunduğunu öğrenirse, ‘başka bir erkeği seviyorsun diye düşünecekler’ hem kendini hem de bizi töhmet altında bıraktın. Bizi çok zor durumda bıraktın?” cümlelerini tekrarlıyorlardı.

    Babam bu cümleleri tekrarlarken birden tabii ki hiç beklemezken birden suratıma çok güçlü bir tokat attı. Gözüm karardı. Bir kez daha ölmek istedim ve beni kurtardıkları için onlara öfkem arttı. Sessizliğe büründüm. Üç gün sonra hastaneden çıkardılar. İntihar girişimim gizli tutuldu.

    Bir hafta sonra düğün salonunda nişan töreni yapıldı. Abdül’ü ilk kez orada gördüm, benden 15 yaş büyük olduğunu biliyordum. Düşünün, hiç tanımıyorum, yüzünü yeni görüyorum, nasıl bir insan bilmiyorum, kalbim bile çarpmıyor ama bu kişiyle evleneceğim ve gelenekler benden çocuk doğurmamı bekliyor.

    Nişan töreninden bir hafta sonra Abdül ve ailesi bir akşam evimize geldi. Düğünün en kısa zamanda yapılmasını istiyorlardı.

    DEVAM EDECEK…

  • Gazeteci şiddetin karşısındadır!

    Klasik bir yazı girişi olacak belki ama bambaşka bir konuda yazacaktım aslında. Kafamdakileri toparlamaya çalışırken, bir anda farklı farklı hesaplardan gazeteci Muharrem Sarıkaya’nın görüntüsünün olduğu bir video paylaşılmaya başlandı Twitter’da. Gazeteciliği de, çalıştığı kurum da, kendisi de hiç ilgimi çekmediği için önce ne olduğuyla ilgilenmedim. Fakat aynı videonun çok sayıda tekrarı ve “Muharrem Sarıkaya’nın özür dilemesi gerek” minvalindeki bir mesaj üzerine videoyu açıp izledim.
    Görüntülerle ilgili tekrarlanacak bir şey yok. O görüntüleri çok kısa süre içerisinde çok fazla sayıda insan izledi. Hızla tepkiler verildi. Sarıkaya’nın şiddet uyguladığı genç muhabirden özür dilemesinden, görevinden istifa etmesine kadar talepler, beklentiler dile getirildi.
    En az Sarıkaya’nın uyguladığı şiddet kadar dikkat çekici başka bir şey daha vardı videoda: AKP’li Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’in, uygulanan şiddet karşısında kılının kıpırdamaması… Yüz ifadesinin bile değişmemesi… Hiçbir şey olmamış gibi, konuşmaya ve anlatmaya devam etmesi. Şiddetin ve zorbalığın karşısında bu denli tepkisiz kalmak, bunu hiç yadırgamadığınızı gösterir. Bu da tipik bir muktedir tavrıdır; her hâl ve şartta güçsüzün karşısında, güçlüden yana olmak! Şiddete sessiz kalmak, göz yummak, şiddeti onaylamak, zorbadan yana saf tutmak!
    Genç bir emekçi şiddete uğrarken kılınızı kıpırdatmayıp, sonra istediğiniz kadar “Sosyal medyadan telefonuma bildirim geldi. Gençler ‘Kütüphanede çalışıyoruz. Bir molada Fatma başkan bize köfte yapmaz mı?’ yazmışlar. Geldim, yaptım, gençler yediler” diye yazın. “Gençlerle konuşup sohbet edince ne yorgunluk kalıyor ne de başka bir şey” yazın; var mı bir inandırıcılığınız? Şahin’in Twitter hesabına bakınca, gençlerle ilgili açıklamalarının belirli bir yer tuttuğu görülüyor. Siz şiddetten yana bu denli açık saf tutarken, nasıl bir umut verebilirsiniz gençlere?
    Her iki isim de olayın kamuoyuna yansımasının ardından açıklamalar yaptılar. Fatma Şahin, Twitter hesabından “Sonra aramızda konuştuk, ben düşüncelerimi söyledim” dedi. Yansıtmadığı için düşüncelerinin ne olduğunu bilemiyoruz tabii ki.
    Gelelim Sarıkaya’ya… Sarıkaya tanınmış bir gazetecidir. Haberleri “söke söke” aldığı, meslektaşlarına “haber atlatmak” için pek çok yol denediği anlatılır. Hürriyet’ten Sabah’a, Habertürk’ten Ciner Medya’ya çeşitli kurumlarda gazetecilik, köşe yazarlığı yapmış, Ankara Temsilcisi olarak idari görevlerde bulunmuştur. Hâlihazırda Habertürk’ün Ankara Temsilcisi ve yazarı olarak görev yapmakta (idi).
    Olayın ardından Sarıkaya da Twitter hesabından açıklamalarda bulundu. Şiddet uyguladığı İHA muhabiri Ahmet Demir’den olay sonrası özür dilediğini, olay “kamuoyuna yansıdığı için” şimdi de “İHA kameramanı Ahmet Demir’den, İHA Bölge Müdürü Orhan Akın’dan, olaya tanıklık eden Fatma Şahin’den ve kamuoyundan mazeretsiz özür dilediğini” bildirdi.
    “Kamuoyuna yansımasaydı” muhtemelen dilenmeyecek ya da “yen içinde kalacak” olan özür bu olay içindi. Bunun da kabul edilecek bir yanı yok ya, peki, Sarıkaya hakkında arka arkaya gelen ifşalar ne olacak?
    Çünkü videonun paylaşılmasının ardından, Sarıkaya ile ilgili; yıllarca birlikte çalıştığı insanlara psikolojik şiddet uyguladığı, eylemlerde polislere muhbirlik yaptığı gibi iddialar ardı ardına geldi.
    Sarıkaya’nın bu tarifsiz, ölçüsüz tavrının bir bedeli olmalı.
    Olayın ardından Diplomasi Muhabirleri Derneği, Ekonomi Muhabirleri Derneği, Parlamento Muhabirleri Derneği, Türkiye Foto Muhabirleri Derneği ve Türkiye Haber Kameramanları Derneği ortak bir açıklama yaparak, “Muharrem Sarıkaya’nın bir basın emekçisi meslektaşımıza yaptığı, vicdana, ahlaka ve insan onuruna sığmayan hareketini şiddetle kınıyor, Muharrem Sarıkaya’yı bugün itibarı ile meslektaşımız ve gazeteci olarak tanımıyoruz” denildi.
    Ahmet Demir de, Sarıkaya’dan davacı olacağını bildirdi.
    Gazetecilik meslek etiği, gazetecilerin saldırganlığı, nefreti, şiddeti, ayrımcılığı haklı göstermekten kaçınmasını, tüm insanların haklarına ve insanlık onuruna saygı gösterilmesini gerektirmektedir. Gazeteci her hâl ve şartta şiddetin karşısındadır, karşısında olmalıdır. 5 gazeteci örgütünün ortak açıklaması bu anlamda çok önemli. Benzer olaylar da ifşa edilmeli, bedeller ödenmeli, tabir-i caizse “temizliğe” kapımızın önünden başlamalı.
    Akşamın ilerleyen saatlerinde, Sarıkaya’nın Habertürk’teki görevinden alındığı haberi geldi. Önemlidir. Ama son bir soru; o görüntüler Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin’i de “zor durumda bırakmamış olsaydı” Sarıkaya görevinden alınacak mıydı? Ya da şöyle sormalı: Sarıkaya görevden alındı diye Fatma Şahin’in tepkisizliğini unutacak mıyız?
  • Hepimiz Maradona’ya biraz borçluyuz!

    Bugün 45 yaş üstünde olan erkek bireylerin futbol sevenleri arasında Maradona’nın yeri çok özeldir. Uzun uzadıya burada anlatacak değilim. Merak edenler, futbol tarihinin bu ikonik karakterinin geçen yılki ölümünün ardından yazılıp çizilenlere bakabilir. Ama Maradona yalnızca saha içinde değil, saha dışında da yapabileceklerimizin bir örneğiydi her anlamda bizim kuşak için. Üstelik sahada yaptıklarının sahada kalmadığı gerçeği de var.

    Yukarıda andığım kuşaktan hemen herkes sokak maçlarında bir kez ‘Maradona’ olmuştur. Onun yapabileceklerinin insanoğlunun sınırlarını göstermesi bakımından anlamı, aynı zamanda ilham kaynağıdır da. Ve evet o da bütün hepimiz gibi bir sürü kötü ve zaaflı yanlarıyla birlikte yaşadı ve gitti. Onu tanrıdan ayıran şey de buydu. Ama 80’lerin ortasında Napoli’de ergen bir futbolsever gençseniz, 50 yıldır şampiyon olamamış takımınıza bunu bahşeden oyuncuyu tanrı katına yükseltmekte beis görmezsiniz. Ya da Margaret Thatcher İngiltere’sinden nefret etmeniz içen yeterli milyon sebepten birkaçına sahipseniz, 1986 Dünya Kupası’nın o muhteşem çeyrek finalini hatırlarsınız. Yalnızca, daha sonra “tanrının eliydi” diye attığı gole ilahi bir anlam kattığı için değil, birçoklarına göre (bu satırların yazarı da dahil) futbol tarihinin en iyi golünü de bu maçta attığı için unutulmazdır o an.

    Paolo Sorrentino’nun bu yıl Venedik’te prömiyer yapan son filmi “The Hand of God”ın bir karakterinin bu maçtan sonra yaptığı yorumdaki gibi “onları aşağılıyor”du Maradona. Bu kadar futbol dolu bir girişi İtalya’nın en İtalyan yönetmeni Sorrentino’ya lafı getirmek için yaptım. Napoli’de doğan ve 37 yaşına kadar bu ülkede yaşayan yönetmen için de Maradona çok önemli belli ki. 2015 tarihli filmi “Gençlik”te bir karakter olarak Maradona’yı da filmine dahil ederek bu sevgisini dile getirmişti. 80’li yılların ortalarında geçen “The Hand of God”ta ise kendi hayatından hareketle inşa ettiği hikayesinin önemli bir parçası Maradona. Film içinde bağımsız bir karaktere dönüşmüyor ama arka fonda, ana karakterimiz Fabietto Schisa’nın büyüme hikayesinin kurucu unsurlarından birisine dönüşüyor.

    The Hand of God

    Sorrentino, kendi hayatından yola çıkarak hem doğup büyüdüğü kente bir saygı duruşunda bulunuyor hem de genç karakteri üzerinden ülkenin dönüşümüne de ayna tutuyor. “The Hand of God”, İtalyan telaşını, neşesini, gevezeliğini, seksiliğini fazla fazla bulunduruyor bünyesinde. Aynı zamanda siyaset, din, aile gibi kurumların ağırlığı da eşit biçimde yayılıyor filmin her yerine. Yönetmen bir yandan pırıl pırıl İtalya güneşi altında zor bir büyüme hikayesi anlatırken, diğer yandan seyirciyi (ve karakterini) istismar etmekten kaçınıyor. Fabietto’nun büyüme sancıları, ona özgü bir drammış gibi anlatılmaktan çok, “işte bütün bunlar toplanıp kimliğimizi, hayatı oluşturuyor” deniyor bir bakıma.

    Belli ki, kimi yönetmenler hayatlarının belli bir anında durup, kendilerini var eden döneme, ortama ve ilişkilere bakıyorlar. Yakın dönemde yine bir başka Netflix filmi “Roma”da Alfonso Cuaron, Meksika’daki çocukluk yıllarına dönmüştü. Bu film hakkındaki haberlerde ise çoğunlukla Federico Fellini’nin 1973 tarihli “Amarcord”una atıf yapılıyor. Bu filmlerin ortak özelliği yalnızca çocukluğa değil, kente da bakması ve dönüşümünün de izini sürmesi. Örneğin Cuaron, kentte yaşananların, ülkedeki politik dönüşümün ailede yarattığı sonuçların üzerindeki etkilerini de anlamaya çalışıyordu bir yandan. Sorrentino da bir kişi olarak Maradona’nın değil ama onun varlığının önce futbol takımına, takımın başarısını ise kentte kattıklarını arka fonda gösterirken, kenti değiştiren “tanrının elinin” kendisine de dokunduğunun ayırdına varıyor belli ki.

    Bu yıl Venedik’te Jüri Büyük ödülü ve Marcello Mastroianni En İyi Genç Oyuncu Ödülünün sahibi olan yapım “İl Divo” kadar politik, “Muhteşem Güzellik / La Grande Bellezza” kadar aşırı değil belki ama açıkçası en samimi filmi olarak geldi bana yönetmenin. Aslında kederli bir hikaye anlatıyor olmasına rağmen, Akdenizlilere özgü neşeyi de ihmal etmiyor.