Kategori: Yazar

  • Toplumsal sorunlar ‘sevgi’ ile aşılamaz

    Bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Dolayısı ile her tarafta bir ‘sevgi’ sosuna bulanmış ‘engelli’ güzellemesidir gidiyor. Ama bu güzellemelerde ciddi bir sıkıntı var.

    ‘Herşey sevgi ile aşılır’ sosu ile aslında çok önemli bir toplumsal mücadele olan ‘engelli hakları mücadelesi’ gözlerden kaçırılıyor. Deniyor ki; “hersey sevgi ile aşılır’. Hayır! Sevgi, bireyseldir. Toplumsal olan hiç birşey sevgi ile aşılamaz. Ancak mücadele ile dayanışma ile ve mutlaka örgütlülük ile aşılır. Emekçi hakları, kadın hakları gibi sorunlar sevgi ile aşılamayacağı gibi engelli hakları ile ilgili sorunlar da sevgi ile aşılamaz.

    Bu nedenle, ‘sevgi ile herşey aşılır’ diyerek, engelli hakları mücadelesini perdelemeyin.

    Unutmadan, 21. yüzyıla ait ilk insan hakları sözleşmesi, BM’in ‘Engelli Hakları Sözleşmesi’dir. Bu da aklımızın bir kenarında dursun.

  • Analiz yoksa varyant da yok!

    Ne Omicron’u? Biz daha Delta varyantı ile yüzleşememiştik ki.

    Delta varyantının patlama yaptığı yaz aylarında hallerimiz evlere şenlikti hatırlarsanız… Tutarsız, ölçüsüz ve dahi “bilimsiz” yasaklardan çıkanlar olarak, çayır görmüş oğlaklar gibi yayıldık her tarafa. Deniz kenarları, oteller, tatil beldeleri, sahiller, plajlar, kafeler, restoranlar, düğünler falan derken, “fiziksel mesafe” önlemini hiçe sayacak ne kadar etkinlik varsa yaptık. Maskeyle yüzecek, yemek yiyecek değildik ya, açık hava dedik, maskeleri de attık. Doğrusu ya; pek mutluyduk o esnada…

    Sonra?

    Sonra, herkes hasta tabii… Öksürük, hapşırık, burun akıntısı, boğaz ağrısı, halsizlik, ateş gırla gidiyor; ama kimse COVID değil!

    “Aman dikkat, Delta varyantı çok yaygınmış” diyorsun; “Yok yea, klimanın önünde fazla oturdum, klima çarptı, ondan” diyor.

    Klimalar, kimseleri bu yaz çarptıkları kadar çarpmamıştır!

    “Ama boğazın da ağrıyormuş” diyorsun, “Rakıya buzu fazla kaçırdım da, ondan”… “Ama, halsizlik, ateş?…”

    Sonunda iş geldi aşıya kadar dayandı. “Aşı yüzünden hasta herkes” dedi en sonunda bir ahbabım.  O esnada yüzünde maske yoktu, farklı ortamlardan gelen 4-5 kişi olarak pek de geniş olmayan bir yerde oturuyorduk. Ama o, COVID’e, Delta’nın yayılmış olabileceğine kesinlikle ihtimal vermiyordu ve herkesin aşı nedeniyle hasta olduğunu düşünüyordu gerçekten. Çünkü, salgın yönetimi o kadar kötüydü ki -hâlâ da öyle- insanlar kafa karışıklığından asıl sorunları gözden kaçırıyorlardı.

    Baktım Delta ile yüzleşemeyeceğiz, ben mevzuyu orada bıraktım.

    Ama salgın devam ediyor kuşkusuz.

    Hayatımızın başka bir evresinde ya da COVID-19 pandemisinin var olmadığı koşullarda olsaydı belki hiç öğrenmeyecektik ya da ilgilenmeyecektik ama şu an büyük çoğunluğumuz, virüslerin mutasyona uğramasının ve varlıklarını çoklu mutasyonların sebep olduğu varyantlar yoluyla sürdürmesinin son derece doğal olduğu bilgisine sahibiz sanırım. Çünkü evrim!

    SARS-CoV-2 virüsü de doğal olarak sayısız mutasyon geçirdi şu ana kadar ve mutasyonların sebep olduğu varyantlardan bazıları pandeminin akışını etkileyecek nitelikler taşıdığı için daha öne çıktı. Yaz başındaki Delta varyantı bunlardan biriydi. Buna şimdi, ilk olarak Güney Afrika’da tespit edilen ve Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 26 Kasım’da “endişe verici varyant” kategorisine aldığı Omicron varyantı eklendi. Ama bazılarımız endişeli değil tabii ki…

    Yetkililerce “üssel olarak yayıldığı” belirtilen Omicron varyantının şu anda 20’i aşkın ülkeye yayıldığı bildirildi.[1] Merak ediyorum, içinde bulunduğumuz “seyahat” ve “ulaşım” hızında, söz konusu varyantın hâlâ dünyanın geniş kesimine yayılmadığını düşünen var mı?

    Hatırlıyor musunuz? Hani pandeminin başında virüs tüm dünyaya hızla yayılırken, Dünya Sağlık Örgütü yetkilileri “test, test, test” diye haykırıyordu da, Türkiye’de yetkililer günde sadece 2 bin civarında test yapıldığı halde, “Bizde vaka yok” diyebiliyorlardı ya. O hesap. Test yoktu, vaka da yoktu.

    Bayılıyorum ben bu ferahlığa. Önce vakaları gizle, sonra verileri gizle. Sonra hasta-vaka ayrıdır falan de, toplumda kafa karışıklığı yarat. Sonra bir gecede o gizlenen rakamları araya kaynat. Hatırlıyorsunuz değil mi; 9 Aralık 2020’de 558 bin 517 olan toplam vaka sayısı, 10 Aralık 2020’de (1 milyon 190 bin 050 artırılarak) 1 milyon 748 bin 567 oldu bir gecede.[2] Gerçekten yaptı bunu bu ülkede sağlık otoritesi… Aynı şey vefat sayıları için yapılıyor şimdi. Bir gecede, “TÜİK açıkladı, vefat sayıları bildiğimizin 5 misliymiş” diyiverecekler sıkılmadan.

    Veriler şeffaf değilmiş, rakamlar tahrif ediliyormuş, insanlar çaresizmiş, insanlar ölüyormuş, kimin umurunda?

    “Yurtdışındaki COVID’li hastaları memleketimizde tedavi edeceğiz” der, alırız Hans Kluge’dan* tebrikleri. Ne varyantı? Analiz yoksa, varyant da yok!

    * Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Avrupa Direktörü

    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/guney-afrikali-yetkililer-omicron-ussel-olarak-yayiliyor-hizi-endise-verici-haber-1543928

    [2] https://covid19.saglik.gov.tr/TR-66935/genel-koronavirus-tablosu.html

  • İtibar

     Son yılların en gözde sözcüklerinden birisi itibar. Gözde dediysem kelimenin düz anlamıyla gözde. Sözcüğün kendisine itibar edilmediği bir dönemde gerçekten de sadece gözde bir kavram. Gözde ama yürekte, beyinde ne gezer. Tıpkı etik gibi, ahlak gibi, itibar da ironik bir şekilde sahip olunmadığı halde adından en çok söz edilen şey. Adından ne kadar çok söz ederseniz o kadar eksikliğini hissediyorsunuz. Tıpkı belli bir yaşı aşmış erkeklerin açık saçık konuşma ihtiyacının temelinde yatan saik gibi. Ne var ki olmayan bir şeyin arzulanması ve dile getirilmesi, o şeyin olmasını sağlamıyor. İtibar da tıpkı bu şeyler gibi. Kurumsal itibarınız mı zedelendi tutuyorsunuz bir kurumsal itibar uzmanı, itibarınızı geri koyuveriyor. Ülkece uluslararası itibarınız mı krize girdi, yapıyorsunuz dünyanın en büyük havaalanını cuk itibarınız yerine oturuveriyor. Gittiğiniz uluslararası toplantılarda size yeterince itibar edilmiyor mu artık, bütün diğer yazlık, kışlık, sonbaharlık saraylarınızın yanına bir de baharlık saray ekliyorsunuz, hop itibar tavan. Para biriminizin değeri önde gelen devletlerin para birimleri karşısında yerlerde mi sürünüyor, başlatıyorsunuz “kurtuluş savaşı”nı paranızın değeri değilse bile itibarı birden yerine geliyor! Ne de olsa itibardan tasarruf olmuyor. İtibarı ne kadar harcarsanız o kadar değerleniyor. Harcadıkça kazandıran kredi kartları gibi mübarek.

    HARCADIKÇA KAZANDIRAN BİR KAVRAM: İTİBAR

    Nedir bu itibar? Ne menem bir şeydir ki, harca harca bitmiyor. Gerçekten de harcadıkça artan, harcadıkça kazandıran bir şey mi itibar? Arapça “abara” sözcüğünden türemiş ve asıl kökü bir şeyi bir şeyin yerine koyma, geçer sayma, saygı gösterme, rağbet etme gibi anlamlara geliyor. Genellikle bir şeyi bir başka şeyle kıyaslamak için de “… itibariyle” şeklinde de kullanılıyor. Sözcüğün bu kıyaslamayı da sağlayan anlamı, aynı zamanda saygınlık anlamına gelen anlamına ilham veriyor. Ancak bir şeyi başka bir şeyle kıyasladığınız zaman sahip olduğunuz şeyin kıymetini anlayabiliyorsunuz. Örneğin son zamanlarda herkesin gündeminde olan kurlardaki hareketliliğini dövizin değerlenmesi olarak da Türk Lirasının değer kaybetmesi şeklinde de algılamak mümkün. Türk Lirasının değer kaybetmesi itibar kaybına, dövizin yükselmesi ise bazılarının zenginleşmesine yorulabilir. Nereden baktığınıza göre değişebilen bir anlam potansiyeli ile karşı karşıyayız. Tıpkı bir ülkeye diplomatik ziyarete giden Cumhurbaşkanının üç yüz araçlık bir konvoy ve yüzlerce korumayla gitmesinin bazılarına göre itibar göstergesi olarak görülürken bazılarına göre ülkenin saygınlığına zarar vermesi şeklinde algılanabilmesinde olduğu gibi. Neyse bu itibar çetrefilli bir mevzu. Mevzu ne kadar çetrefilli olsa da, itibar konusunun baskın anlamı saygınlık ve geçerlilik. Sanırım günümüzdeki anlamını en iyi ifade eden İngilizce “reputation” karşılığı olan ün, şöhret, nam, saygınlık gibi sözcükler. Ben buradaki sözcüklerden saygınlık ve sayılmak sözcüklerini temel alarak devam edeceğim anlatmak istediklerime.

    NESNELLİK GÖRECE YENİ BİR KAVRAM

    Benim alanım gazetecilik, elbette ekonomi değil! Sahadaki gazetecilik deneyimim kısa süreli stajyerlik dönemini saymazsak hiç yok. İşin daha çok teorisini, tarihini, etiğini bir akademisyen olarak çalışıyorum. Dilim döndüğünce de işin pratiği ile birleştirmeye çalışıyorum bu kuramsal ve tarihsel birikimi. Gazetecilik mesleğinin asıl iştigali olan haber, bu meslek oluşmadan önce de vardı. İnsanlar birbirleriyle haberleşiyorlardı. Ancak bu işin meslek haline dönüşmesi bir hayli yeni. Bu nedenle de mesleğin bazı kodlarının oluşması, yerleşik bazı değerlerinin şekillenmesi de yeni. İlk çıkış yeri olan Batıda gazeteciliğin mesleki özbilinci 20. Yüzyılda mesleki bir gurura ve doğruluk, adil olma, tarafsızlık gibi kavramsal nüvelerle oluşmaya başlamış. Bu 1920’lerde yeni adla “nesnellik” gibi bir kavramda billurlaşarak muhabirin uyması gereken bir dizi mesleki etik kural ya da örüntüler haline dönüşmüş.[1] Bu örüntüler durduk yerde oluşmuyor kuşkusuz. Bir mesleğin mesleki itibarını kazanması, toplumsal ve siyasal alanda varlığını ispat etmesi büyük ölçüde o mesleğin icracılarının hal ve tavırlarına bağlı. Tam da bu nedenle orta çağda mesleki loncalar kurulmuş ve mesleklerin saygınlığının devam etmesi için bazı normlar geliştirilmiş ve bu normlara uymayanlar gerekirse meslekten çıkarılmıştır. Gazetecilik doktorluk gibi, fırıncılık gibi, avukatlık gibi ne köklü ne de belli mesleki kuruluşlara bağlı olmayı zorunlu kılan bir meslek. Aynı zamanda devletin onayladığı bir lisans ya da belli bir otorite olmayı sağlayacak bir steteskop, önlük ya da üniformaya sahip değil. İyi ki de sahip değil bir yandan da. Gazeteciyi yetkili kılan tek şey belki de gördüğü, ele aldığı ve topluma aktardığı olguları hikâyeleştirirken makul ve güvenilir bir bağlama oturtmak. Türkiye’de Gazeteciler Cemiyeti diye bir kuruluş var. Anladığım kadarıyla sadece üye kaydediyor. Kaydettiği üye üzerinde etik değerlere uymayanlara karşı kesin ve sonuç verici bir yaptırım gücü söz konusu değil. Basın Konseyi diye bir kuruluş mevcut. Bir zamanlar konseye üye olan gazetecilere karşı fiili değilse bile sözel bir yaptırım gücü vardı. Sanırım bu yaptırım gücü etkili bir şekilde kullanılamadığı için anlamını yitirmiş durumda. Kaldı ki, konseye üye olmak mesleği icra edebilmenin gerekli koşulları arasında da yer almıyor. Bunun gerekliliğinin olumlu olduğu kadar olumsuz sonuçları da elbette olacaktır. Bu ayrı bir tartışmanın konusu. Bir gün bilahare bu konuyu da tartışırız.

    GAZETECİLİK MESLEĞİNİN İTİBARINI KİM KORUYACAK?

    Velhasıl gazetecilik mesleği belki de ve neyse ki, herkesin özgürce yapabildiği bir meslek. Hele de günümüzde bunun teknik ve teknolojik imkânları sonsuz. Ama diğer taraftan da herkesin kendine gazeteci diyebildiği bir dönemde, mesleğin itibarını koruması, toplumsal alanda bir özgül ağırlığının olması bir hayli zorlaşmış durumda. Bu zorluk elbette sadece gazeteciliğin kendi özgül koşullarından kaynaklanmıyor. Günümüzün ekonomik ve siyasal koşullarından kaynaklanan otoriter rejimler, bir yandan gazeteciliğe ihtiyaç duyuyor, diğer yandan gazeteciliğin kendi arzuladıkları sınırlar çerçevesinde yapılmasını istiyorlar. Schudson’a göre de “hem diktatörlükler hem de liberal olmayan otokratlar sadece, standart profesyonel gazeteciliğin, herhangi bir etkisi olmayan, mümkün mertebe hastalıklı ve yaralı bir biçimine izin veriyorlar.”[2] Gazeteciliğin hem meslek içi hem de dışsal sorunlar, giderek itibarsızlaşmasını derinleştiriyor. Bunun en çarpıcı örneklerini Ümit Kıvanç’ın “O Meslek Bunalımda” başlıklı çalışmasında bulabilirsiniz. Trump’tan Recep Tayyip Erdoğan’a kadar pek çok muhafazakâr otoriter liderin gazetecilik mesleğine nasıl baktığını, geçerli etik kodlara uygun ve olgulara sadakat göstererek gazetecilik yapmaya çalışan gazetecileri bu liderlerin nasıl itibarsızlaştırdığını çok çarpıcı örneklerle anlatıyor Kıvanç.

    Şimdi mevzunun özünü şöyle bağlayabiliriz: Dünya kötüye gidiyor. Ekonomiler krizde; gazetecilik hem ekonomik krizler hem mesleğin içindeki yapısal dönüşümler hem de siyasal baskılar nedeniyle ağır bir bunalım içinde. Bütün bunları veri kabul ederek, ya “bu meslek bu koşullar altında yapılmaz” deyip geri çekilmek gerekecek, ya da her dönemde olduğu gibi bu bunalımdan ders çıkarıp yeni norm arayışlarına girişilerek mesleğe itibar kazandırılacak.

    Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu’nun alan teorisine göre toplumsal uzam birbiriyle ilişkisellik içindeki alanlardan ve bu alanlar arasındaki iktidar mücadelelerinden oluşur. Gazetecilik mesleğini de bu bağlamda toplumsal uzamdaki siyaset, ekonomi, akademi, edebi, yasal ve bürokratik olmak üzere diğer pek çok alanla ilişkisellik içindeki alanlardan birisi olarak düşünmek gerekir. Yine bu teoriye göre bir alanın “alan” haline gelebilmesi için sırasıyla kültürel sermayesini oluşturma, diğer alanlarla karşıtlık ilişkisi kurabilme ve nihayet özerklik talep etme gibi aşamalardan geçmesi gerekir. Türkiye’de gazetecilik mesleğine dair kültürel sermaye oluşturma çabası yıllardan beri geri plana itildi. Kültürel sermayenin oluşmasında belki de en başat rol oynaması gereken alanlardan birisi olan akademik alanı gazetecilik mesleğinin yönetici elitleri yıllarca aşağıladı. Akademik alanla gazetecilik alanı arasındaki ilişkisellik ne birbirine karşı karşıtlık ilişkisi ne de işbirliği ilişkisi şeklinde gelişti. Birbirine karşı bakışımsız bir ilişki var olageldi yıllarca. Hâlbuki iletişim fakülteleri kurulurken bunun tam tersi meram edilmişti.

    ‘İNSAN KIYAS SAYESİNDE YOLUNU BULUR’

    Gelelim diğer aşamalara. Bir alanın toplumsal uzamda iddia sahibi olabilmesi için diğer alanlarla karşıtlık ilişkisi kurması demek, bu alanları reddetmesi ya da varlığını inkâr etmesi anlamına gelmez. Karşıtlık ilişkisi bilakis ancak varlığın kabul edilerek o varlığın karşısında kendi varlığını ve özgünlüğünü savunmak anlamına gelir. Türkiye’de hala devam eden bir teamül olan tek ve geçerli haber kaynağı olarak siyaset, bürokrasi ve yasal alanların görülmesi konusu, gazeteciliğin bu alanlar karşısında bir alan olarak karşıtlık ilişkisi içinde var olabilmesini engellemiştir. Bu satırları okuyan pek çok gazeteci muhtemelen “ne yapalım, devleti yönetenlerin icraat ve eylemlerine kulak vermeyelim mi?” diyerek itiraz edecektir. Demek istediğim bu alanlara kulak vermemek değil. Bu alanlar karşısında kendi özgün varlığını savunmak ve alan olma iddiasında ısrarcı olmak. Böyle bir ısrarınız olmadığı zaman, bu alanların aktörleri gazetecilik alanından dilediği şekilde aktörler seçerek, bu kişilere icra ettirdiği gazeteciliği topluma yegâne gazetecilik biçimi gibi sunar ve siz de bu icra edilen gazetecilik benzeri propagandacılık mesleğinin bir mensubu olarak anılmaya başlarsınız. Yani Cumhurbaşkanının uçağına bindirdiği gazetecilik mesleği ile yegâne bağlantısı babasının kendisine aldığı televizyonun yöneticisi olmak olan kişi-kişiler topluma gazeteci olarak sunulmaya başlandığı anda mesleğinizin itibarı yerle bir olur ve sizin icra ettiğiniz mesleğin niteliği ile burada sunulan mesleğin niteliği arasında bir fark kalmaz. Bu nedenle itibar kavramını tanımlarken bir şeyin bir başka şeyle kıyaslanması anlamına da odaklanmak gerekiyor. Zira kıyas aynı zamanda bir eylemin ya da bir varlığın neden diğerinden daha üstün ya da nitelikli olduğunu anlamanıza yol açar. İnsan kıyas sayesinde yolunu bulur.

    ÖZERKLİK NASIL GÜÇLÜ BİR TALEBE DÖNÜŞÜR?

    İki bin yıl öncesinde Aristotales Nikomakos’a Etik adlı kitabında davranışlar, değerler ve duygulanımlarla ilgili olarak makul-ortayı tanımlarken ifratla tefrit arasında kıyaslama yapmıştır. Gazetecilik mesleğinin itibarını yeniden kazanmak için de iyinin neden iyi kötünün neden kötü olduğunu ısrarla yazmakta ve söylemekte yarar vardır. Yanı sıra bu mesleği yaptığını iddia eden ama aslında emir eri olmaktan başka bir niteliği olmayan kişilerin davranışlarının ve eylemlerinin her fırsatta ifşa edilmesi gerekir. Mesleğinizin itibarını yeterince savunmazsanız yaptığınız işin bir anlamı kalmaz. Ne pahasına olursa olsun, hangi koşullarda olursa olsun mesleğinizin etik kodlarına uygun iş yapmayan kim olursa olsun eleştirmezseniz o mesleğin itibarı yok olur. Amerikalı iletişim bilimci Michael Schudson, pek çok başka gazetecilik şeklini sıraladıktan sonra günümüz koşullarında en uygun gazetecilik biçiminin hesap verebilirlik gazeteciliği olduğunu dile getirir. Hesap verebilirlik gazeteciliği duygusal açıdan ikna edici ve ele aldığı kişi ve kuruluşlar karşısında da iddia sahibidir.[3] Elbette bu iddia sahibi olma hali aynı zamanda demokratik bir hükümeti halka karşı sorumla olmaya zorlar. Bu iddia günümüz koşullarından bakılınca hayal gibi görünebilir. Ancak sanırım bu iddianın hayata geçebilmesi için öncelikle meslek içindeki hesaplaşmaların da yapılması gerekir. Güçlü ve kendi içinde sorgulamalarını ve hesaplaşmasını yapabilen bir gazetecilik mesleği, ancak inandırıcılık sorunundan kurtularak itibarını geri kazanabilir. Ancak bu koşullar altında başta siyaset olmak üzere diğer pek çok alanla simbiyotik bir ilişki içinde olmak yerine kendi varlığını sonuna kadar savunan bir karşıtlık ilişkisi içine girebilir. İşte o noktada özerklik talebi haklı ve güçlü bir talep haline dönüşebilir.

    [1] Michael Schudson (2020), Journalism, why it matters, Polity Press.

    [2] A.g.e.

    [3] A.g.e.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Sporcular sendikalaşmalı

    Demokratik ortamda çelişkiler ister istemez toplumun her kesiminde  kendini  kolay gösterir…

    Türkiye’de sosyal değişim süreci yaşanmamıştır…

    Bizdeki demokratik yapılanmanın sakat kalmasının en büyük etkenlerinden biri olmuştur…

    Sporda da demokratik yapılanma  şimdiye kadar mümkün olmamıştır…

    Özellikle futbolun branş olarak ön planda olması, dönen para- futbolu cazibeli hale getirmiştir…

    Sporun her branşında yöneticilerin seçilmesi siyasi baskı sonucu ya da paranın gücünü ortaya çıkarmaktadır…

    Bugün federasyon başkanlığı için aday olanlar ve seçilenler fahri görev olarak bu işe talip olduklarını belirtiyorlar…

    Gerçekten öyle mi…

    Hayır…

    Bugün fahri olarak görev yapan federasyon başkanlarının mal varlıklarını incelediğimizde hiç de fahri görev yapmadıkları ortaya çıkmaktadır…

    Türk sporuna yön veriyorlar…

    Bugün federasyon başkanlarına bakınız…

    Bu kişilerin eğitim ve görev yaptığı federasyonlarda ne kadar bilgi sahibi oldukları ortaya çıkar…

    Türkiye’de spor denildi mi akla futbol gelmektedir…

    Öyle ise…

    Futbolcu ve teknik adamlar ne kadar kendilerini geliştirirse geliştirsin, bu yönetim anlayışıyla futbola katkıları sınırlıdır…

    Diğer federasyonlarda da aynıdır durum…

    Türk sporunun sorunu burada başlamaktadır.

    Çözüm nedir…

    Sosyal alanda tüm sporcuların özellikle de futbolcuların ve teknik adamların sosyal haklarını koruyacak sistem sivil bir örgütlenmeden geçmektedir…

    Bunun ilk adımını rahmetli Metin Kurt attı…

    Beraber yola çıkanlar, Kurt’u yalnız bıraktı…

    Şimdi pişmanlar…

    Ama bu pişmanlık fayda getirmez…

    Kaybedilen bir şey yok…

    Özellikle profesyonel sporcular örgütlenme ve sendikalaşma yolunda adımlar atmalıdır…

    Bugün dolarlar, Eurolar kazanabilirsiniz…

    Yarınınız geleceği garanti değil…

    Bunun için, sosyal hakların alınması için sosyal sorumluluk gerekir…

    Bunun yolu da birlikte örgütlenmekten geçer…

    Çünkü örgütlü halk yenilmez…

    Sporcular da özellikle futbolcular, sendikalaşma yolunda korkmadan hareket etmeli…

    Yoksa…

    Sözde spor adına kurulan dernekler, sporcuların hakları için çözüm olamaz …

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı:

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik. Genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün çocukken Taliban şiddetinden kaçıp İran’a sığındıkları günlerde hafızasında kalanları yazdı. Mehriya’nın önümüzdeki haftalarda hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz.

    Şimdi sözü Afgan gazeteci Mehria Afzali’ya bırakalım:

    “Mesleğimi yapmayı çok seviyorum. Gazetecilik en büyük tutkumdu. Fakat maalesef Taliban, şiddet, ölüm korkusu çok sevdiğim mesleğimi yapmama engel oldu. Artık Türkiye’deyim. Bir mülteciyim. Mesleğini Türkiye’de de yapmak için çırpınan bir kadınım. Türkiye’deki meslek örgütleri, özellikle kadın meslektaşlarımın dayanışması çok kıymetli. Bana hikayemi anlatmamı sağlayan Medyaport’a da teşekkür ederim.

    Afganistan’da hayatta kalmak gerçekten bir şanstır. Çocuk ve kadın olmak, temel haklardan yoksun olmak demektir. 6 Haziran 1991’de Kabil’de doğdum. Afganistan’da aileler çok çok geniştir. Benim de beş amcam, dört halam, üç teyzem ve iki dayım vardı. Elbette kuzenler. Ben görece şanslı bir ailede dünyaya geldim. Annem öğretmen, babam mühendisti. Benden küçük iki kardeşim var. Şunu belirteyim, Afganistan’da çocuklar dini eğitim alır. Çok küçük yaşta sayısız sure öğrenmiştim. Annem ve babam çalıştığı için bize yengem bakardı. Şunu net söyleyebilirim. Afganistan’da çekirdek ailede de sevgi-şefkat gibi kavramlar yoktur. Elbette annem ve babam beni seviyordu. Bunu biliyordum. Ama erkekler, çocuklara sevdiklerini göstermezler. Annem babam çalıştığı için gündüzleri bize bakan yengem aslında beni ve kardeşlerimi hiç sevmezdi. Bize yemek vermez, aç bırakırdı. Ama kendisi için yemek hazırlardı. Kendi çocuklarına yedirirdi, onlar yemek yerken bizi odadan çıkartırdı. Annem eve gelmeden önce salondaki ocağın ateşini yakardı. Benim hatırladığım yıllarda yani 1995 1996 yıllarında, dört – beş yaşındayken Afganistan’da elektrik  yoktu. Ateş yakılırdı evde. Yemek de o ateşte pişerdi. Ev ancak akşam ısınırdı. Tüm gün soğukta otururduk. Oysa yenge; bir kadın. Neden bu kadar kötüydü? İnanın bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Ama kötüydü. Şiddet kanıksanmıştır Afganistan’da. Tokat, küfür vaka-i adiyedendir. Aileleriniz ne kadar korusa da bir şekilde ailenin bir üyesinden bile şiddet görürsünüz.  Çocuklarımı sevgi ve şefkatle sarıp sarmalıyorum. Hiçbir çocuk şiddet görmemeli, sevgisiz bırakılmamalı, aç bırakılmamalı. Çocukluğumdan kalan temel izlerden biridir sevgisizlik..

    Biz Kabil’de yaşıyorduk. Annemler çok tedirgindi. 1995 yılı. Ben dört yaşındayım. Taliban ülkemizi ele geçirmiş. Evde tek konuşulan konu bu. Zaten camdan baktığınızda yakılan evleri görmek mümkündü. Taliban evleri yakıyor, kadınları vuruyordu. Hayvanlar sokak ortasında kesiliyordu. Babam Taliban’ın bizim eve de geleceğini biliyordu. Üstelik annem çalışan bir kadındı. Taliban Kabil’e geldikten sonra annem işi bırakmıştı. Babam ve annem bir gün eşyalarımızı topladı, Kabil’den uzakta bir akrabamızın evine gittik. Babam gittiğimiz yerin güvenli olduğunu söylüyordu. Biz akrabalarımızın evine gittiğimiz gün Taliban bizim evimize baskın yapmış. Sonra evi ateşe vermiş.  Bunu sonradan öğrendik. Korktuğumu ve sürekli kalbimin attığını hatırlıyorum. Anne ve babamın ölmesi en büyük korkumdu. Sürekli ağladığım anlar oluyordu. Geceleri anneme sarılıp uyuyordum. Güvenlikli diye sığındığımız akrabalarımızın evine Taliban roket attı. Ev çok kalabalıktı. Evdekilerin çocuğu öldü ve yaralandı. İki katlı bir evdi. Biz fazla yara almamıştık. Annemi ağlarken çok görmemiştim. Ama o gün annem de ağlıyordu. Babam sakin olmasını ve Afganistan’ı terk edeceğimizi söyledi.

    Gece karanlığında yola çıktık. Küçük bir çantamız vardı. Başka hiç bir şeyimiz yoktu. Afganistan’dan İran’a doğru gidiyoruz. Çok zorlu bir yolculuktu. Yolda çok zor günler geçirdik. Bir çocuk olarak karnımın acıktığını anneme ve babama söylemiyordum. Çok açtım. Ama biliyorum ki anne ve babam da aç. Ama yemek yeme imkanımız yok.

    Babam bir göçmen kaçakçısı ile anlaşmış. İran sınırını kaçakçı geçirecekmiş. Ama babamın bütün parasını alıp bizi yolda bıraktı. Hatırlıyorum, kendi imkanlarımızla İran sınırını geçtik. İran’da halamın evine gittik. Halamın yanında da çok kalamadık. Onun da evi kalabalıktı ve bizi evde çok istemedi. Babam bir kiralık oda buldu. Çok ama çok pis bir yerdi. Tuvalet bir odanın içindeydi. Banyo yoktu. Su akmıyordu. O odada yaşamaya başladık. Hiç eşyamız yoktu. Babam bir manavda iş buldu. Gündüzleri meyve, sebze satıyor, gece de gelen meyveleri depoya taşıyordu. Gece ikide üçte eve gelip, sabah altıda geri işe dönüyordu. Artık okul çağına gelmiştim. Fakat kaydımız olmadığı için okul beni almadı. Annem- babam bana evde eğitim verdi. İranlılar Afganlıları ülkelerinde hiç istemezler. Halen de böyledir. Uzun yıllar İran’da kaldım ve Afganlar, İranlılar için ‘salak, cahil, köle’ydi. Yıllarca o odada yaşadık. Bulunduğumuz ortam da çok güvenli değildi. Evden dışarı çıkmıyordum. Yıllar geçtikçe ‘Acaba bizim suçumuz ne ve neden böyle bir hayat yaşıyoruz?’ sorularını sormaya başladım. İran’da yedi yıl kaldık ve ben artık 13 yaşıma gelmiştim. Ne ben ne kardeşlerim ne de annem ve babam İran’da kaldığımız süre boyunca hastaneye gittik. Sadece bir kez küçük kardeşimin üzerine evde kaynar su döküldü. İlaçlarla iyileşmedi. Durumu hiç iyi değildi. Babam ve annem kardeşimi hastaneye götürdü. Ben de babamla gittim. İranlı doktor babama ve anneme, ‘Siz Afganlar çocuk yapmayı biliyorsunuz, bakmayı bilmiyorsunuz’ diye bağırdı. Çok ağır gelmişti bu sözler bana. Babam ve annem tek kelime etmediler ama bir hekimin bu cümleyi kurmuş olmasına halen inanamıyorum.

    Bir gün haberlerde gösterdi. Taliban yönetimden gitmişti. Yerine cumhuriyet gelmişti. Yıllardır bu ümitle yaşıyorduk. Bir hafta içinde toplandık ve Afganistan’a doğru yola çıktık.

    O günü hiç unutmuyorum, babam bizi karşısına aldı ve ‘Afganistan bizim vatanımız. Savaş artık bitti. Biz oraya gideceğiz ve orada çok güzel bir hayat bizi bekliyor. İran’da eğitim alamıyorsunuz. Ama kendi ülkemizde okuyabileceksiniz. Size söz veriyorum çok güzel bir hayat sizi bekliyor. Sizi hep koruyacağım’ dedi.

    Ve Afganistan’a doğru yola çıktık…”

    (Haftaya devam edecek…)

  • Bırakmıyor ki sevelim!

    Belli ki, bir Kore yapımından uyarlanan “7. Koğuştaki Mucize” filminin önce Türkiye’de sonra da Netflix’e konulduktan sonra dijital alemlerde yarattığı etkinin bir benzeri istenmiş Mehmet Ada Öztekin’den. Acıklı bir baba-kız hikayesi iyi gider denmiş. Ana akımın son dönemdeki yaratıcı isimlerinden Öztekin, “7. Koğuştaki Mucize”nin yanı sıra, “Kuzey Güney”, “Bodrum Masalı” gibi diziler, “Kaybedenler Kulübü Yolda”, “Martıların Efendisi” gibi filmleri de yönetti. Ayrıca “Kaybedenler Kulübü”nün iki filminin senaryosunda da imzası var.

    Kısa süre önce Netflix’te gösterilmeye başlanan “Beni Çok Sev”, yazının girişinde andığım “7. Koğuştaki Mucize”nin etkisinin izini sürme niyetinde belli ki. Bunda bir sorun yok. Nihayetinde bugün ana akımların ana akımı olarak tanımlayabiliriz bu dijital platformu ve bütün benzerleri gibi garantili alanlarda hareket etmek zorunda. Ama işin ilginç yanı, “Beni Çok Sev”i bana göre Netflix’in en iyi yerli filmi yapan şey, bu garantili alanların dışında hareket etmekte cesaretlendiği anların toplamı.

    14 yıl önce bir cinayet işleyip cezaevine giren Musa, bebekken ayrılmak zorunda kaldığı artık genç bir kadın olmuş kızını görmek için izinli olarak çıkacaktır. Ona refakatle, emeklilik için gün sayan gardiyan Sedat görevlendirilir. Musa’nın eski karısının ölümünün ardından babaannesine emanet edilen Yonca da baba yokluğundan mustariptir. Musa’nın annesi Nebahat Alzheimer hastası olduğu için, komşusu Nuriye’nin desteğiyle hayatını sürdürmektedir. Nuriye de Musa’nın eski sevgilisidir aslında. Musa ve Sedat’ın bu iki günlük macerası ikisi için de sırların ortaya çıktığı, gerçeklerle acı bir şekilde yüzleşildiği bir maceraya dönüşür.

    Öncelikle film, şimdilerde kentsel dönüşüm nedeniyle eski şöhretinden çok şey kaybetmiş olsa da Antalya’nın en kriminal bölgesi olarak kabul edilen Zeytinköy’de geçiyor. Musa bu mahalleden çıkmıştır. Mahalle her türlü suçun, ama özellikle de uyuşturucunun merkezlerinden birisidir. Bu tür anlatılardaki genel akış gereği Musa’nın husumeti olan elemanlar tabii ki güçlerini artırmış, mahalleliye hükmetmektedir. Hikaye kaçınılmaz bir biçimde kahramanımızla bu mafya elemanlarını yüz yüze getirir. Netflix anlatıları, içinde geçtiği ülkelere turistik olmadı folklorik bakmakta ısrar ediyor. İşte “Beni Çok Sev” bu ayrımın folklorik kısmında daha çok. Ama hakkını yemeyeyim. Öztekin, mahalleyi etkileyici bir biçimde resmediyor. İnsanların çaresizliğini, ortamın karanlığını gayet iyi aktarıyor görsel olarak. Bununla birlikte Musa’nın kızıyla olan hikayesine paralel Sedat’ınkini de yerleştirerek ikili bir anlatımı da inşa ediyor. Birinin imkansızlığından, diğerinin çaresizliğine ulaşmamızı sağlıyor. Ama aynı cömertliği Nuriye karakteri için inşa ettiğini söylemek zor. Karakterin işlevini anlasak bile, oldukça yüzeysel kalıyor ve diğer karakterlerin varlığını anlamlandırmanın ötesine geçemiyor maalesef.

    En nihayetinde bir suç ve intikam hikayesi anlatıyor bize “Beni Çok Sev” ve bunu ‘ana akım sinema anlatısı’na bağlı kalarak gerçekleştirdiği sürece gayet de iyi işliyor her şey. Ancak ne var ki, filmin ‘ana akım yerli dizi’ anlatısına bağlantıyı yerlerin sayısı da hiç az değil. Genel ortalamaya hitap etmek için yapılan bu tercihler izlediğimiz şeyin bir film olduğunu unutturup ana akım televizyonda bir dizi izlediğimiz hissini uyandırıyor bu anlarda. Abartılı müzik kullanımları, yoğunlaştırılmış dramatik oyunculuklar, seyirciye şimdi burada ağlayacaksın diye buyuran sahneler sinema atmosferini dağıtıp yerini dizi estetiğine bırakıyor maalesef kimi zaman. Buna uzayıp giden sahneleri, bitemeyen bakışmaları, ölemeyen karakterleri eklediğimizde, ilk başta kurulan inandırıcılık hissi de zedelenmeye başlıyor.

    “Beni Çok Sev”, Türkiye’de ana akım sinemanın tuzağına düşmekten kurtulamıyor maalesef. Yani televizyon vasatının seyirci ilgisi için gerek şart olduğu varsayımından kurtulamıyor. Kuşkusuz bunda doğruluk payı var. Ama bu vasatı da yine bu tür içeriklerin üreticileri (Farkındaysanız, dijital platformlarla birlikte dizi/ film yerine içerik denilmeye başlandı. Bu bile bir gösterge aslında) oluşturduğu için, kendi yarattıkları şey dönüp ayaklarına dolanıyor.

    “Beni Çok Sev” tam sevecekken bize tuzak kurduğunu hissettiğimiz, güzel gidiyor diye düşündüğümüz anda numara yapmaya kalkan o yapımlardan. Sevmemize izin vermiyor bir türlü maalesef.

  • AKP’nin ‘yeni’ vaadi: Mutlak ve yaygın yoksullaşma

    Merkez Bankası’nın faizleri geçen hafta yüzde 15’e düşürmesinin ardından Türkiye üç yıl içinde ikinci kur krizini yaşıyor. Resmi enflasyon rakamına göre eksi yüzde 5, bağımsız araştırmacılarca hesaplanan enflasyona göre eksi yüzde 15 reel faiz demek bu. Türkiye’de yabancı para cinsinden mevduatların oranı uzun süredir yüzde 50-55 arasında değişiyor. Yani Türk Lirası’na ciddi bir güvensizlik ve dolarizasyon yaşanıyor. Türk Lirası’nda kalmayı olanaksız kılan bu son adımın ardından bir günde TL yüzde 15 değer kaybederken, aralarda yaşanan kur ataklarıyla hep artış eğiliminde olan kur 2018 başına göre yüzde 230 düzeyinde artmış oldu. Kurdaki bu sıçrama sonrasında enflasyondaki artışın önümüzdeki aylarda yüksek düzeylerde devam edeceği de netleşti. Dolar cinsinden asgari ücretin değeri ise 2006 yılı seviyesine kadar geriledi (260 dolar civarı). Bu sayede Türkiye emek maliyetlerinde sadece Avrupa ülkelerinin değil asgari ücreti 340-360 dolar arasında değişen 1.5 milyarlık nüfusa sahip Çin’in de gerisinde kalarak yıllardır özlemi çekilen “rekabetçiliğe” kavuşmuş oldu.

    DÜNYA FAİZ ARTIRIRKEN TÜRKİYE FAİZLERİ DÜŞÜRDÜ

    Türkiye AKP iktidarı boyunca uluslararası koşulların da izin vermesiyle borçlanmaya dayalı, faizlerin düşük kalmasını gerektiren, dışardan sermaye girişi sağlanabildiği sürece devam ettirilen bir ekonomik model uyguladı. Bu model uluslararası piyasalarda borçlanmanın pahalılaşması ve Türkiye gibi ülkelere gelen sermayenin azalması ile birlikte 2015 sonrasında tıkandı ve 3 yıl bir şekilde ertelenen kriz 2018’de geldi. Kurlar ve enflasyondaki yükselmeye, faizleri ciddi biçimde yükselterek yanıt veren Merkez Bankası, ilk fırsatta borçlanma ile büyüme patikasına dönebilmek için faizleri tekrar düşürdü. O günden beri iktidar kur ataklarına faiz artışıyla yanıt verdi, fırsat bulduğunda da faizleri düşürerek kredi genişlemesi ile büyümeye çalıştı. Ancak yüksek enflasyon, dış borç, yüksek işsizlik ve eşitsizliklerle girdiğimiz 2021 yılı sonunda, dünyada Pandemi sonrası ortaya çıkan enflasyonist eğilimler nedeniyle tekrar faiz indirimine gitme olanağı kalmamıştır. Gelişmekte olan ülkeler bu gelişmelere faiz artırımlarına giderek yanıt verirken Erdoğan iktidarı, özetlediğimiz faiz politikasını değiştirerek Eylül ayında ilk faiz indirimini yapmıştır. Bunda ABD gibi önemli finansal merkezlerin faiz artırımlarını 2022 yılına ertelemesi kilit rol oynamıştır. AKP iktidarı faiz indirmek için doğru zaman olmasa da bir daha şansı olamayacağını düşünerek kur ve enflasyondaki artış eğilimine rağmen faizleri düşürmekte ısrarcı olmuştur.

    Bu yazıda ülke ekonomisinin durumuna ilişkin temel gözlemleri aktararak, AKP iktidarının politika değişikliğinin işleme olasılığını ve sonuçlarını tartışmaya çalışıyorum

    YENİ BİR EKONOMİK STRATEJİ?

    Eylül ayından itibaren TL’deki değersizleşmenin Türkiye’nin rekabetçiliğini artıracağı, ithalatı pahalı hale getirerek cari açığı azaltacağı, nihai olarak zaman içinde enflasyonu düşüreceği açık ya da örtük getiriliyor. Hatta zaman içerisinde pahalılaşan ithal malların yerine yerlilerin ikame edileceği ve kronik ödemeler dengesi sorunlarının da hafiflemesi bekleniyor. 2020 Aralık ayından beri ödemeler dengesi ilk defa 2021 Ağustos ve Eylül aylarında, TL’deki değersizleşmenin ihracatta ithalata göre daha hızlı artış yaratabilmesiyle cari fazla vermişti. Bilindiği üzere cari fazla verilse de hem tüketimde hem üretimde ithalata bağımlılık nedeniyle kurdaki artış doğrudan enflasyona yansıyor, sabit gelirlilerin satın alma gücünü düşürerek iç talebi daraltırken, ekonominin işleyişinde de belirsizlikleri artırıyor. TL’de faiz indiriminin yapıldığı gün yaşanan yüzde 15 düzeyinde değersizleşme (Dolar tarihinde ilk defa 14 liraya yaklaştı), ertesi gün kamu bankalarının el altından sattıkları dövizle dolar 12 lira seviyesine çekilebildi. Ancak, kurdaki yüksek oynaklığın yarattığı belirsizliklerin artık yönetilemez boyuta gelmesiyle, vadeli alışverişin durduğuna, siparişlerin iptal edildiğine ve stok yapma eğiliminin arttığına dair haberler geliyor.

    Kamu bankaları aracılığıyla kontrolden çıkan kur artışını dizginleme çabası, iktidarın 3. faiz indiriminin sonuçlarını ve maliyetini iyi hesaplamadığına işaret ediyor. Peki öngörülebilir bu maliyetler neden tercih edilmiş olabilir ve hangi araçlarla yönetilebilir?

    BORCUN ÖZELDEN KAMUYA AKTARIMI DEVAM EDİYOR

    AKP dönemi, özel kesimin (hanehalkları dahil) Türkiye tarihinde görülmemiş düzeylerde borçlandırıldığı bir dönem oldu. 2018’den bugüne ekonomideki belki de tek “olumlu” denebilecek ve bugün TL’de yaşanan değersizleşmenin olumsuz etkilerini göreli olarak azaltan ve bir borç krizine dönüşmesini engelleyen gelişme, özel kesimin dış borcunun düşmesi idi. 2021’in son çeyreği itibariyle milli gelirin yüzde 58.3’ü oranındaki brüt dış borç stoğunun (446.4 milyar Dolar), yüzde 53.7’si özel sektöre ait. Özel kesimin dış borcunun toplam dış borca oranı 2015’in üçüncü çeyreğinde yüzde 70.9’a kadar çıkmışken, o tarihten itibaren yüzde 53.7’ye kadar gerilemiştir. 2018’in son çeyreğinden itibaren özel kesim net dış borç ödeyicisi haline gelirken, kamunun dış borcu artış eğilimine girmiştir.

    Kısa vadeli borcun özel kesime ait kısmı 2010’da yüzde 92’ye kadar tırmanmışken, 2021’in ikinci çeyreği itibariyle yüzde 58’e gerilemiş, kamunun hem toplam dış borç içerisindeki payı hem de kısa vadeli borçlar içerisindeki payı artmıştır. Özel kesimin dış borcu önemsenmeyecek düzeyde değildir, ancak 2018 krizine kıyasla borcunu ödeyememe riski (döviz açık pozisyonları), ülkenin ihtiyaç duyduğu yabancı kaynaklar daha çok kamu eliyle ve bankalar aracılığıyla borçlanılır hale geldiği için düşmüştür.

    2018’den beri kamunun faiz harcamalarının miktarındaki artış da bunu yansıtmaktadır. Faiz harcamalarının toplam harcamalar içindeki payı yaklaşık 4 puanlık artışla yüzde 10’a çıkmıştır.

    Faizlerin düşürülmesi ise, krizi yönetme maliyetinin bir kez daha özelden kamuya aktarılmasını sağlamaktadır. Çünkü Merkez Bankası’nın faizleri Eylül’den itibaren 3 puan indirerek yüzde 15’e çekmesi ticari kredi faizleri ve inşaat sektörü için kritik olan konut kredisi faizlerinde (özellikle kamu bankalarında) bir düşme gerçekleştirirken, kamunun borçlanma faizleri aynı dönemde yüzde 18’den yüzde 21’e çıkmış durumda. Dolayısıyla özel kesimin iç borçlanma olanakları ucuzlatılırken kamunun borçlanma maliyeti artmış oldu. Yazıyı uzatmamak için 2017’den beri aktif olarak kullanılan, Kredi Garanti Fonu, hazine garantili ihaleler gibi yöntemlerle özel kesimin risklerinin büyük kısmının zaten kamu üzerine alındığını, vergi aflarına ek olarak vergi gelirlerinin yüzde 70’inin dolaylı vergiler ve ücretlerden alınan gelir vergisinden geldiğini kısaca belirterek geçelim.

    Kamunun borçlanma maliyeti arttığına göre faiz indirimlerinden temelde iki kesim faydalanıyor gözüküyor: daha çok iç piyasaya üretim yapan, ancak TL ile borçlanabilen ve yüksek düzeydeki iç borcunu döndürmek durumunda olan küçük ve orta büyüklükteki işletmeler ve yabancıya ve hala borçlanabilen orta-üst gelir gruplarına satış yapan inşaat sektörü. İhracat yapan sektörlerdeki şirketler ise ara ve yatırım mallarında ithalata bağımlılıklarının düzeyine göre TL’deki değersizleşmenin ücret maliyetlerini ucuzlatması sayesinde değişen düzeylerde satış olanaklarını artırma şansına sahip gözüküyorlar. Hemen belirtelim, kurdaki yüksek oynaklıktan ihracatçıların da rahatsız olduğuna dair haberler geliyor.

    YOKSULLAŞTIRAN BÜYÜME

    İktidar 1980 sonrası azgelişmiş ülkelerde (çoğunlukla otokratik yönetimler altında) uygulanan ihracat yanlı büyüme modelini benimsemiş görünüyor. İktidarın bir taraftan negatif reel faizlerle TL cinsinden borçlanabilen kesimleri ayakta tutup, hatta yatırım yapmalarını beklerken, diğer taraftan TL’deki değersizleşme ile ucuzlayan emek sayesinde ihracatçı sektörlerin ekonominin motoru olmasını beklediği anlaşılıyor. Umulan, emeği iç talebin bir unsuru olmaktan çıkarıp sadece maliyet unsuru haline getiren bu ihracat yanlı büyüme stratejisi ile düşük reel ücretler sayesinde uluslararası piyasalarda rekabet yapabilir hale getirmek. Gayri Safi Sabit Yatırımları son üç yılda yüzde 1.8 küçülmüş, düşük-orta yoğunlukta teknoloji ile ihracat yapabilen, yüksek enflasyona sahip bir ülkede ancak yoksullaşma ile ihracat kapasitesinin artırılması mümkün.

    Şekil 2’de 2013’ten beri bir birim ihracatımızın değerindeki gelişmeleri izleyen indeksin düşüş eğiliminde olduğu, bunun sonucunda dış ticaret hadlerinin de dönem boyunca ülke aleyhine (100’ün altında) geliştiğini görebiliyoruz (noktalı eğriler iki göstergenin zaman içindeki trendini gösteriyor). Bu grafik halihazırda dış ticarette yoksullaştıran büyüme sürecinin 2015’ten beri istikrarlı biçimde devam ettiğini gösteriyor

    PEKİ BU PLANIN İŞLEME OLANAĞI VAR MI?

    Önümüzdeki 12 ay içinde Türkiye’nin 150 ile 170 milyar dolar arasında dış borç ödemesi yapması gerekiyor. Kurdaki artış, hali hazırda bu borç ödemesinin TL değerini eylüle göre yüzde 40 artırmış durumda. Erdoğan, “faizleri indirdik niye yatırım yapmıyorsunuz?” diye işverenlere çıkışıyor, ancak belirsizlikler ve kurdaki oynaklığın piyasada yarattığı sorunlar nedeniyle faizler inmiş olsa dahi şimdilik iç piyasanın, borçların ertelenmesi haricinde, hareketlenmesi zor gözüküyor. Bu koşullarda iktidarın kısa dönem beklentisinin, TL’deki değersizleşme ile ülke varlıklarının ucuzlamasından faydalanmak isteyen yabancı yatırımcıları ülkeye çekmesi olduğu anlaşılıyor. Bu kur krizinin 2018’deki krizden bir diğer farkı ekonomide yabancı payının çok düşmüş olması. TL cinsi devlet iç borçlanma senetlerinde yabancı payı 2021 Ağustos ayında yüzde 4.5’a, yabancıların borsadaki işlem payı ise yüzde 22’ye gerilemiş durumda. Dolayısıyla ani bir sermaye çıkışından ziyade özellikle yerli aktörlerin rekor düzeydeki negatif reel faize karşı dövize yönelmelerinin sonucu olarak kur krizi tetiklenmiş gözüküyor. İktidar yabancı varlığının düşük olması nedeniyle kurdaki oynaklığın kısa sürede ortadan kalkacağı beklentisinde olabilir.

    BÜTÇE OLANAKLARI 

    İktidarın hem borçlanma maliyetlerini düşük tutmak hem de kara günlerde kullanmak için bütçe olanaklarını pandemi sırasında dahi kullanmadığı hatırlanmalıdır. Tüm dünya doğrudan nakit yardımları ile pandemi sırasında vatandaşlarını desteklerken, AKP bütçe olanaklarını kullanmaktansa kamu bankaları aracılığıyla ucuz kredi dağıtmayı tercih etmiştir. Sonuçta pandemi boyunca bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 3 düzeyinde kalmış, faiz dışı bütçe açığı milli gelirin yüzde 1’ine dahi ulaşmamış, hatta 2021 Eylül itibariyle yüzde 2.7 düzeyinde faiz dışı bütçe fazlası verilmiştir. Yıl sonuna kadar bunun açığa dönüşmesi beklense de maliyetli yüksek kur-düşük faiz politikasının yükünü kısa vadede karşılayabilecek bir mali alanın olduğu söylenebilir.

    Diğer yandan  2018 krizine pandeminin de eklenmesiyle çok ciddi bir işsizlik ve yoksulluk artışı sözkonusu. Halihazırda satın alma gücündeki erime nedeniyle toplumda ciddi bir rahatsızlık var. Bu rahatsızlığı giderebilmek için asgari ücrette “ciddi” bir artış (muhtemelen resmi TÜFE oranının biraz üzerinde) yapılacağı ve kamusal istihdamın artırılacağı iktidarca yapılan açıklamalardan anlaşılıyor. İşverenlerin enflasyonun üzerindeki asgari ücret artışının kamu kaynaklarından karşılanması ve halihazırda İşsizlik Sigortası Fon’undan verilen istihdam desteklerinin de sürdürülmesi talebinin yukarıda bahsedilen mali alan sayesinde karşılanacağını tahmin edebiliriz. Ancak bu mali alan kurdaki artışın kamu dış borç ödemelerini artırması nedeniyle hızlı biçimde kapanacaktır. Cuma gecesi harç ve cezalara getirilen yüzde 36’lık artış bu mali alanın hızlı daralmaması için çaba harcanacağını gösteriyor.

    Kurdaki artışın önümüzdeki aylarda enflasyonu sıçratacağı dikkate alınırsa, reel ücretlerin erimeye devam edeceği, düşük tutulan resmi TÜFE oranının üzerindeki bir asgari ücret artışının birkaç ay içerisinde anlamsızlaşacağı görülüyor. Ancak yükü kamuya aktarılacak resmi enflasyonun üzerindeki asgari ücret artışının yoksullaşmayı makyajlayarak iktidara zaman kazandırabileceği ihtimal dahilinde görünüyor.

    UZUN VADEDE ÖNERİLEN SADECE DAHA DA YOKSULLAŞMA 

    Uzun süreli ve yapışkan, kadın ve gençler arasında daha yüksek seviyelerde gerçekleşen işsizlik ise ekonominin en önemli yapısal problemi olarak ortada duruyor. İşsizlik bir taraftan ücretler üzerinde baskı kurarken, diğer taraftan sendikalaşmanın zayıf olmasının da verdiği büyük katkıyla çalışma koşullarını bozarak, çalışanlar arasında da sömürü düzeylerini artırıyor. 2016’dan beri emeğin ülkede üretilen katma değerden aldığı pay düşüş eğiliminde iken, birim üretkenliklerin altında kalan reel ücretler tüm AKP dönemi boyunca bir olgu olarak devam etti ve çalışanlar ancak borçlanma ile tüketebilir hale getirildiler. Bu koşullarda yukarıda çerçevesi çizilen “yeni” stratejinin 2018’den beri ciddi biçimde örselenmiş çalışan kesimler ve yoksulların daha da yoksullaşması üzerine kurulu olduğu görülüyor. Kısa vadede özel kesim ve bankalardaki risklerin düşük olması ve bütçe olanakları aracılığıyla yönetilebilme ihtimali olan bu yeni politikanın orta ve uzun vadede zaten hırpalanmış ülkeye ve insanına çok büyük zararlar vereceğini hem Türkiye hem de diğer azgelişmiş ülke deneyimlerinden gayet iyi biliyoruz.

    İşsizlik, eşitsizlik ve yoksulluk büyük ölçüde borçlanma ile tüketebilen zaten borçlu hane halklarının talebinde ciddi bir daralma meydana getirdi, getirmeye devam edecek. Dış talebe odaklı bu modelin, AKP iktidarı boyunca sorunları katmerleşmiş, eğitimden, doğaya, insan gücüne pek çok alanda onarılması uzun sürecek zararlar verilmiş ülke ve ekonomisinin yapısında çok daha büyük tahribatlar yapması olasıdır. Artan eşitsizlik ve yoksulluk, hane halkı borcu ve iç talepte meydana gelecek daralma nedeniyle oluşacak ekonomik sorunları başka bir yazıda incelemek üzere yeterince uzamış olan yazıyı burada sonlandıralım.

  • Haksızlık karşısında susanlarla nasıl helalleşilir?

    Ana Muhalefet Partisi CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” çıkışı çok tartışıldı. Hala tartışılıyor. Tartışılmaya da devam edecek kuşkusuz. Tartışılmayı, orasından burasından çekiştirilmeyi gerektiren bir konu. Helalleşme mi, hesaplaşma mı ayrımına girmeyeceğim burada. Velev ki Kılıçdaroğlu’nun lafzen söylediği şey dini bir terim olan “helalleşme” olsun. Bu da kabulüm benim. Helalleşme hem deyim hem de bir eylem olarak içinde bir büyüğün ya da tarafsız birisinin tarafları neredeyse metazori sarılıp öpüştürmeyi barındırır. Bu öpüşme metaforik değildir. Ciddi ciddi öpüştürülür helalleşilip barıştırılırken kişiler. Kırgınlıklar bir yana bırakılır, artık geçmişe değil geleceğe bakılır. Yaşananlar, kavgalar unutulmaya terkedilir, neredeyse toprağa gömülür. Yüzlerde mahcup birer memnuniyetle, haksızlığa uğrayanla haksızlık yapanın arası böylece yapılmış olur. O ana dair manasız bakışmalar yüzleri geleceğe döndürür. Ama geleceğe dönen yüzler bir süre birbirine bakamaz. Baksa da bakışlar bir süre kaçamak olur. Çünkü unutmak hiç de kolay değildir.

    Bu eylemin kurumsallaşmış hali Alevi inancında “dara durmak” ya da “dara çekmek” şeklinde vuku bulur. Aslında her cem başlangıcında verilen “akşam hayırlısında” cemin o anki yetkili dede ya da babası katılanlara bir çağrıda bulunur. “Hatanız, kusurunuz varsa ortaya dökün, saklarsanız kendinizin ortaya koyarsanız cemindir” denir bu çağrıda özetle. Bu şu anlama gelir: Hatanız ya da şikâyetiniz varsa ortaya koyun ki çözüm bulalım, hiç kimsenin içinde bir başkasına karşı kin, öfke, husumet ya da en hafif deyimle kırgınlık kalmasın. Kalmasın ki, huzurumuz daim olsun. Bu geleneğin günümüz Alevi topluluklarında ve cemlerinde hakkıyla uygulanıp uygulanmadığı tartışması bir yana bir işlevi vardır. Yüz yüze bakan insanlar, içinde birbirine karşı kırgınlık ve kin barındırarak yaşamasın. Bu kin zaman içinde büyüyerek düşmanlığa dönüşmesin. Düşmanlık çatışmalara yol açmasın. Çatışmalar, toplumları içten içe çürütmesin. Bu çürüme toplumu içinde yaşanamaz hale getirmesin. Topluluğun içindeki her birey birbirine güven duyarak huzur içinde yaşasın.

    ‘BAŞKASININ YERİNE UTANMAK’

    2019 yaz aylarında Anayasa Mahkemesi’nin Barış İmzacıları ile ilgili aldığı “bildiriye imza atmak ifade özgürlüğü kapsamındadır” kararının ardından hala akademide çalışmaya devam eden meslektaşlarıma yönelik olarak bir yazı kaleme almıştım.[1] Yazının başlığı “Başkasının Yerine Utanmak” idi. Bu yazıyı yazmamın üzerinden üç yıldan fazla zaman geçmiş. Bu zaman içinde bildiriye imza vermekten dolayı hakkımızda açılan ceza davaları beraatla sonuçlandı. Seyahat özgürlüğümüzü hukuksuz şekilde engelleyen pasaport tahditleri kaldırıldı. Ben kişisel olarak yurtdışından bulduğum ve çağrıldığım burs ve pozisyonları tahdit nedeniyle kaybettim. Pandemi patlak verdi. Pek çok şey değişti hayatımızda. İnsanlar pandemi nedeniyle hem mekânsal hem de psikolojik olarak kapandı. Ben bahse konu o yazıda meslektaşlarıma, elbette bazılarını istisna tutarak “ihraç edilirken ses çıkarmadınız, bari şimdi ses verin de sizin adınıza bizi utanmak zorunda kalmaktan kurtarın” demiştim. O zamandan bu zamana iktidarın otoriterleşme eğilimi arttı. İktidar otoriterleştikçe her kesimden insan sinip kabuğuna çekildi. Şimdi 2017’de OHAL Komisyonu’na yaptığımız göreve iade başvurularına ret kararları çıkmaya başladı. Bana karar kaderin cilvesi midir nedir 24 Kasım Öğretmenler Günü tebliğ edildi. Ne talih ama!!!

    ÇÜRÜME, YOZLAŞMA VE ÜNİVERSİTELER

    2016’daki darbe girişiminden bu yana pek çok kurumdaki dönüşümden, daha doğrusu yozlaşmadan üniversiteler de fazlasıyla payını aldı. Türkiye’nin en köklü üniversitelerinden birisine kayyum olarak atanan intihalci rektörden bütün akrabalarını akademik idari demeden yönettiği üniversitenin kadrolarına yerleştiren rektörlere, hiç doktorası olmadığı halde doçentliğe kadar yükselip, tam bu aşamada foyası bir şekilde ortaya çıkan sözde akademisyenden bütün akademik unvanlarını parayla yazılmış tezlerle alanına kadar pek çok dönemin ruhuna uygun figür türedi bu süre içinde. Kuşkusuz bu tür figürler hep vardı. Bu ülkenin üniversitelerini idare eden merkez olan YÖK’ün ilk başkanının meşhur bir intihalci olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. Değişen bu tür figürlerin istisna olmaktan çıkıp norm haline gelmesi oldu.

    SUSKUNLAR, AKADEMİ VE İNSANLIK!

    2016’da başlayıp 2017 Şubat ayında Ankara Üniversitesi’nde tamamlanan akademisyen ihraçları devam ederken bazıları istisna olmak üzere pek çok meslektaşımız muhtelif stratejiler ve gerekçelerle bizlerin ihraçlarına ses çıkarmadılar. Solculuğuyla, Marksistliğiyle meşhur bazıları ihraç akademisyenlerle dayanışma için gelmiş olan milletvekilleri koridorlarda dolaşırken boy gösterip, onlar gittikten sonra kapılarını kapatıp odalarına çekildiler. Bazıları fakültenin selameti için ses etmedi. Bizler onların gözünde genelin çıkarı için feda edilebilecek istisnalardık zira. Bazıları için husumet içinde bulundukları bazı meslektaşları layığını bulmuştu. Belki bazıları da içlerinden kadro itibariyle kendi önlerini tıkayan taştan kurtulduklarını düşündüler. Kadrolar ihraçlarla boşalınca onların önleri açılmış, “hak ettikleri” unvan ve kadrolara rahatça ulaşabilmişlerdi. Belki kadrolar alındı, belki fakültenin görünürdeki selameti kurtuldu. Ancak bu süre içindeki suskunluklar, akademik ve insani niteliğe önemli ölçüde zarar verdi. Mutlak bir itaatin hâkim olduğu, herkesin söyleyeceği sözden, yazacağı yazıdan dolayı akademideki varlığının devamından endişe duyduğu bir ortamda akademik nitelik de kalmadı. “Biz gittik, akademi bozuldu” demiyorum elbette. Akademide hep bir bozulma vardı. Ancak açık bir hukuksuzluk sonucu bizler üniversitelerden gönderilirken susulduğu için alametifarikası özgürlük olan üniversiteler mutlak itaatin ve sessizliğin hâkim olduğu, yozlaşmış devlet dairelerine dönüştü.

    SUSKUNLARLA HELALLEŞMEK MÜMKÜN MÜ?

    Bizler üniversitelerden ihraç edildiğimizde “böylesine yozlaşmış, akademik özgürlüğün yok edildiği bir üniversiteye yakın zamanda dönmek istemeyiz, eğer bir gün dönersek, yeniden akademik özgürlüğün konuşulduğu, yapısal sorunların tartışılarak çözümler bulunmaya çalışıldığı bir üniversiteye dönmek isteriz” demiştik. Bizlerle birlikte toplumun pek çok kesimine karşı hoyratça hukuksuzlukları reva gören ve otoriterleştikçe nobranlaşan, nobranlaştıkça rasyonalitesini yitiren bu iktidar elbet pek yakında ülkenin başından gidecek. İşte o zaman bütün yozlaşmış ve işlevini yitirmiş kurumlar gibi üniversitelerde de bir restorasyon gerekecek. Bizler de elbette görevlerimize döneceğiz. Buna ihraç edilen bütün meslektaşlarımın inancı sonsuz. Zira haklılığımıza inancımız da sonsuz. İnsana haklı olmak kadar güç veren başka bir şey yok sanırım bu dünyada. Bu inançla bir gün görevlerimize iade edildiğimizde bu hukuksuzluğu reva görenlerin yargılanması ve hesap vermesi için de elimizden geleni yapacağız. İdari pozisyonda bulunarak bu kadar yıldır çok sevdiğimiz mesleğimizden bizleri, çok sevdiğimiz öğrencilerimizi bizlerden mahrum bırakan örneğin Erkan İbiş gibilerle elbette hukuken de hesaplaşacağız. Kararları alıp uygulayanlarla hesaplaşmak işin kolay yanı. Zor olanı nedir biliyor musunuz? İdari pozisyonda olmayıp, hatta bizlerle zamanında dostluk, arkadaşlık ahbaplık da etmiş olan meslektaşlarımızın suskunluğuyla hesaplaşmak. Hesaplaşmayı geçtim, helalleşmek ne kadar mümkün olur o gün geldiğinde şimdiden öngörmek mümkün değil. Tarafsız bir büyüğün gelip öpüşün barışın demesiyle olacak bir iş değil bu zira. Ben bir gün suskunluğa bürünen bu meslektaşlarımla aynı tez jürisinde nasıl yüz yüze bakacağımı şimdiden düşünüyorum ve yüzüm kızarıyor. O gün geldiğinde, bu meslektaşlarım benim yüzüme mahcup olmadan nasıl bakacaklar çok merak ediyorum.

    Eğer bir gün bizler için olmasını bırakın kendilerine bu suskunluğu reva gören meslektaşlarla özgür bir akademinin yeniden kurulması için beraber çalışacaksak, elbette helalleşmek ya da hesaplaşmak gerekecek. Bu meslektaşlarımın yüzüne karşı yaptıkları şeyin ne kadar vahim olduğunu dile getirmeden ve bu dile gelen şeyin haklılığını bu meslektaşlar kabul etmeden helalleşmek mümkün değil. Bunu birbirine darılmış iki ergeni bir aile büyüğünün gelip “öpüşüp barışın, siz kardeşsiniz” diyerek halledebilmek mümkün değildir. Benim aklıma helalleşme denilince böyle bir manzara geliyor. Bunun yerine Alevi geleneğindekine benzer şekilde dara durmak daha anlamlı görünüyor. Eğer yeni bir özgürlük ortamı kuracaksak, hata yapanlar dara çekilecek, hataya muhatap olanlar da kırgınlığını bu darda dile getirecek. Ancak böylesi bir hal ve koşulda yeni bir akademi kurmak için anlamlı bir adım atılabilir. Bunu şimdiden konuşmak, hesaplaşmayı ruzu mahşere bırakmamak gerekir.

    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/09/20/baskasi-yerine-utanmak

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • SDP’ye karşı omuz omuza!

    Başlıkta “SDP” dediğime bakmayın. Öyle örgüt adı, şifre falan değil. Bildiğiniz “Sağlıkta Dönüşüm Programı” bizim. Bizim dediysem, Dünya Bankası’nın aslında. Ama bilirsiniz, Dünya Bankası’nın, IMF’nin programlarını “yerli projemiz”, “büyük hayalimiz” falan olarak sunmayı pek sever AKP. Ne yaparsınız, “arakçılık” var her türlü!

    İşte bu SDP, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından yaşama geçirildiğinde yıl 2003 falandı. 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelen ilk AKP hükümeti, “sağlık reformu” falan diye bir şey açıklamış, “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adını verdikleri bu “reformun” içeriğinde, sağlık alanının kamusal özelliğini ortadan kaldıran, alanı bütünüyle özel sektöre bırakarak ticarileştiren, koruyucu birinci basamak sağlık hizmetlerini yok eden, sağlık hizmetlerindeki “ekip” duygusunu parçalayan, “aile hekimliği”, “genel sağlık sigortası”, “performansa göre ödeme” gibi başlıklarda “yeni” düzenlemelere yer vermişti.

    Sağlık alanına ilişkin “dil” bile değişivermişti birdenbire; hastalara “müşteri”, hastanelere işletme denmeye başlanmıştı. Ücretsiz sağlık hizmeti veren sağlık ocaklarına yazar kasa girmişti.

    Bütün bunlar, “sağlıkta dönüşüm”ün nasıl bir dönüşüm olacağının işaretlerini veriyordu aslında ama toplum henüz bunları öngörebilmekten uzaktı. Bütün bu kavramların, değişen dilin, yeni düzenlemelerin sağlıkta neoliberal bir dönüşümün adımları olduğunu en erken öngören kurum doğal olarak (daha öncesinde de pek çok örneği olduğu gibi) Türk Tabipleri Birliği (TTB) oldu.

    AKP iktidarının birinci yılında, “sağlık alanında her geçen gün artan olumsuzluklara karşı durmak ve ileride sağlık ortamını daha da yıpratacak gelişmelerin yaşanmasını önlemek”[1] amacıyla 5 Kasım 2003’te uyarı eylemi yapıldı. Hekimler ve sağlık çalışanları Türkiye’nin dört bir yanında acil servisler dışında 1 günlük iş bırakma eylemi yaptılar.

    Eylem için hazırlanan ve dağıtılan broşürlerde; “ücretsiz sağlık için nüfus cüzdanı yeterli”, “bütün değerlerimize saldırıyorlar”, “sabır taşı çatlamadan, nitelikli hizmet, insanca yaşam” deniliyordu.

    Ancak, AKP gözünü karartmıştı bir kere. Dünya Bankası ve IMF’ye sözler verilmişti. Sağlık alanına saldırının dozu öyle artırıldı, hizmeti alan ve vereni karşı karşıya getiren öyle uygulamalara imza atıldı ki, yaşanan olumsuzluklar yetmiyormuş gibi, son 20 yılda bir de “sağlık alanında şiddet” diye bir kavram gündemimize girdi.

    Bu tarihten sonra da eylemler yaptı TTB, uyarılarına devam etti. “Sağlık haktır” dedi, “ücretsiz, eşit, nitelikli ve erişilebilir sağlık herkesin hakkıdır” dedi.

    21 Nisan 2005’te yine 1 günlük iş bırakma eylemi[2], 2007 yılında Mart ayının ilk iki haftası boyunca eylemler; 11 Mart’ta “Beyaz Miting”, 14 Mart’ta “Beyaz GöREV”[3] yapıldı. 13 Mart 2011’de sağlık alanının bütün bileşenlerinin desteklediği ve yaklaşık 30 bin kişinin katıldığı “Sağlıkta Özelleştirmeye Karşı Çok Ses Tek Yürek Mitingi” gerçekleştirildi Ankara’da Sıhhiye Meydanı’nda[4]. Dr. Ersin Arslan’ın ölüm yıldönümü olan 17 Nisan 2013’te, 14 Mart 2014’te yine 1’er günlük iş bırakma eylemleri yapıldı.

    Bütün bu eylemlerde temel talepler hep aynıydı: “Sağlık hakkımız, özlük haklarımız, iş güvencemiz, mesleki onurumuz için Sağlıkta Dönüşüm Programı’ndan vazgeçilmelidir, sağlıkta özelleştirme olmaz, sağlıkta şiddet son bulmalıdır.”

    Kısa süre önce hekimler arasında bir anket yaptı TTB.[5] Kesin sonuçları yakınlarda açıklanacak olan ankete, 81 ilden 6 bin 178 hekim katıldı. Buna göre hekimlerin;

    • Yüzde 45’inin aylık geliri yetmiyor.
    • Yüzde 76’sı pandemi ek ödemesi almıyor.
    • Yüzde 90’ı performansa dayalı ek ödeme sisteminin adaletsiz olduğunu düşünüyor.
    • Yüzde 92’si sağlıkta şiddet ile ilgili düzenlemenin etkili olmadığını düşünüyor.
    • Yüzde 84’ü daha önce bir hasta veya yakını tarafından sözel ya da fiziksel şiddete uğradığını belirtiyor.
    • Yüzde 68’ik çalışma şartlarının yoğunluğu nedeniyle hastaları ile yeterli ve uygun şekilde ilgilenemediğini düşünüyor.
    • Yüzde 72’si çalışma ortamının pandemi koşullarına uygun olmadığını düşünüyor.

    Yalnızca 2020 yılında Beyaz Kod verilen şiddet olaylarının sayısı 12 bine yaklaşmış durumda. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 2020 yılının ilk 6 ayında 2 bin 412 hekimin istifa ettiği, 522 hekimin özel hastanelere geçtiği bilgisini verse de, TTB’ye gelen bilgiler 18 ayda 8 binin üzerinde hekimin istifa ettiğini gösterdiği aktarılıyor.[6] Yurtdışında çalışmak için başvuran hekim sayısı ise 2021 yılı henüz tamamlanmadan 1111’i buldu. Bu ayda en az 80 hekimin, Türkiye’de hekimlik yapmak yerine, yurtdışında göçmen işçi/doktor olmayı tercih ettiği anlamına geliyor. Bütün bunlara ek olarak, bu süreçte 508 sağlık çalışanı yaşamını kaybetti.

    Pandemi döneminin bir faydası olduysa, o da TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın Medyaport’a verdiği röportajda[7] vurguladığı gibi, SDP’nin aslında bir dönüşüm değil, çöküş programı olduğunu, sağlık alanının kamusal özelliğinin ortadan kaldırılmasının ne anlama geldiğini görünür hale getirmesidir.

    Şimdi hekimler, bu tablo içerisinde, bir kez daha, sağlık alanında pandeminin katmerlediği sorunlara dikkat çekmek üzere “Emek Bizim Söz Bizim” eylemlerini düzenliyorlar. 23 Kasım’da Beyaz Yürüyüş ile başlatılan eylemler, 27 Kasım’da Ankara’da gerçekleştirilecek olan Beyaz Forum ile sona erecek.

    Eylem programının sloganı özenle seçilmiş:

    “Karanlığa Karşı; Önlüğümüzün Beyazına, Özlük Haklarımıza, Halkın Sağlık Hakkına Sahip Çıkıyoruz! Emek Bizim Söz Bizim!”

    E, o zaman;

    SDP’ye karşı omuz omuza!

    [1] https://www.ttb.org.tr/TD/TD113/1.php

    [2] https://www.ttb.org.tr/TD/TD136/2.php

    [3] https://www.ttb.org.tr/TD/TD151/index.pdf

    [4] https://www.ttb.org.tr/TD/TD13mart/index.pdf

    [5] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=e2ea105a-22cb-11ec-8608-b94c4ea3487d

    [6] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=e2ea105a-22cb-11ec-8608-b94c4ea3487d

    [7] https://medyaport.net/2021/11/20/emek-bizim-soz-bizim-eylemlerini-degerlendiren-fincanci-bu-daha-baslangic/

  • Kusursuz bir ‘Amerikan Rüyası’

    Bir Amerikan rüyasının gerçekleşmesi için, rüyanın sahibinin bin bir badire atlatması, tam pes edecekken bir işaretle yeniden harekete geçmesi, bütün kapılar kapanmak üzereyken ona inanan birisinin ortaya çıkması gerekir. Kusursuzluk bütün bu süreçlerin ardından gelir. Böylesi hikayelerin ‘kusursuzluğu’ tabii ki Hollywood’un anlatı kabiliyetiyle daha da perçinlenir. İşte bu hafta vizyona giren “Kral Richard: Yükselen Şampiyonlar” filmi hem karakterleri hem de hikayeyi anlatmak için seçilen yol itibarıyla gerçekten ‘Kusursuz Bir Amerikan Rüyası’ tabirini hak ediyor.

    Kısa filmleriyle Cannes, Tribeca gibi festivallerde boy gösterdikten sonra “Monsters and Men” ile Sundance’te ödül kazanan, bir sonraki filmi “Joe Bell” ile eleştirilen ama aralarda dizilerde görev alan yeni kuşağın önde gelen isimlerinden birisi yönetmen Reinaldo Marcus Green. Bu film için asıl sürpriz olan ise gençlik yıllarında sanat departmanında birkaç işte çalışmış senarist Zach Baylin. Çünkü Baylin’in ilk filmi bu ve şimdiden “Creed 3”ün senaryo ekibine girmiş görünüyor.

    “Kral Richard”, 1990’lı yılların ortasından itibaren 25 yıl boyunca kadın tenisini domine eden, bütün rekorları kıran ve hakkını teslim etmek gerekir ki ilham verici bir başarıya imza atan Venus ve Serena Williams kardeşlerin kariyerlerinin en başına götürüyor seyirciyi. Bu iki tenis efsanesini bu spora kazandıran babaları Richard’ın dünyasına asıl olarak. Çünkü onlar daha doğmadan önce kariyerlerini planlayan, her anlarını bu amaç için seferber eden birisi Richard. ABD’de tenis zengin sporu nihayetinde. Hele de iki kız kardeşin bu spora başladığı 80’li yılların sonu, 90’ların başında. Haliyle yaşadıkları siyah gettosunun bakımsız tenis kortunda çalışmak zorunda kalıyor iki kardeş. Richard onları eğitmek için fazladan işlerde çalışıyor, gecesini gündüzüne katıyor. Ama onun mahareti de bir yere kadar. Zorlu uğraşlar ve defalarca ret cevabı aldıktan sonra dönemin ünlü tenisçisi Pete Sampras’ın antrenörü Venus’ü ücretsiz çalıştırmayı kabul ediyor. Bu değişiklik Venus’ün önünü açıp dikkatleri üzerine çekmesini sağlıyor.

    Ardından da daha büyük bir ekibin parçası oluyor Venus ve Serena. Ancak Richard’ın kızları çocuklar kategorisinde yarıştırmayıp profesyonel olmayı beklemekte ısrarı sıkıntılara neden oluyor. Hem yatırımcıların hem de kızların canını sıkıyor bu. Venus’ün ilk profesyonel maçıyla da bitiyor film. Yani asıl olarak o sıkıntılı döneme, o güne kadar hiç yapılamayan bir şeyi, siyah Amerikalılar olarak bu beyaz sporda kendilerini var etme mücadelesine odaklanıyor film. Bunu yaparken de, su katılmamış bir Amerikan rüyası dünyası kuruyor.

    Bir yandan bu ülkede siyah olmanın yoksul olmakla eş değer olduğunu, Williamsların oturduğu mahallelerdeki suç oranındaki yüksekliğini, suçtan kaçmanın spora ya da eğitime yönelmek olduğunu göstermekten imtina etmiyor film. Ama öte yandan bunların yapısal sorunlarına hiç değinmiyor. İyi bir plana sahip olursanız, çok çalışırsanız ve mücadele ederseniz Amerikan rüyası sizi yarı yolda bırakmaz demeye getiriyor adeta. Bir kez daha bütün bu yokluk ve yoksulluğun çaresi olarak bireysel kurtuluşun reçetesi tutuşturuluyor seyircinin eline. Üstelik oldukça ağır rekabet koşulları altında mücadele etmek şartıyla.

    Ve herkesin Richard gibi bir babası olması şartı da var! Çünkü bir yandan da çok rahatsız edici bir karakter. Çocuklarının kariyerinin her anını planlayan, onlara bazen fazla baskı yapan (örneğin bunu sorun eden karşı komşu meczup gibi gösteriliyor) kendi koyduğu kuralları çocuklara dayatan ve bunda ısrar eden bir baba. Kuşkusuz onun yöntemi işe yaratığı için örnek olarak gösterilebiliyor. Ama anne babalarının bu tür zorlamalarına maruz kalan ve o ağır rekabet koşullarında elenip giden milyonlarca diğer çocuğun akıbetini bilemiyoruz tabii!

    Venüs ve Senera Williams kardeşlerin başarısı kuşkusuz ilham verici. Spor tarihin en büyük isimleri arasında yer aldıkları su götürmez. Ait oldukları sınıf ve ırk itibarıyla bulundukları yerde olmaları gerçekten büyük fedakarlıklar sonucu. Ama filmin ilhamını Richard’ın ‘planı’ sayesinde başarıya ulaşan bu iki kardeşten değil de, Amerikan rüyasından aldığını söylesek yanlış olmaz. Will Smith’in Oscarlık performans (bunun için çok iyi oymamış olması gerekmiyor) gösterdiği. Ama asıl olarak kız kardeşleri canlandıran Saniyya Sidney ve Demi Singleton’un parladığı yapım, en iyi spor filmleri listelerinde kendisine yer bulacaktır.