İtibar

 Son yılların en gözde sözcüklerinden birisi itibar. Gözde dediysem kelimenin düz anlamıyla gözde. Sözcüğün kendisine itibar edilmediği bir dönemde gerçekten de sadece gözde bir kavram. Gözde ama yürekte, beyinde ne gezer. Tıpkı etik gibi, ahlak gibi, itibar da ironik bir şekilde sahip olunmadığı halde adından en çok söz edilen şey. Adından ne kadar çok söz ederseniz o kadar eksikliğini hissediyorsunuz. Tıpkı belli bir yaşı aşmış erkeklerin açık saçık konuşma ihtiyacının temelinde yatan saik gibi. Ne var ki olmayan bir şeyin arzulanması ve dile getirilmesi, o şeyin olmasını sağlamıyor. İtibar da tıpkı bu şeyler gibi. Kurumsal itibarınız mı zedelendi tutuyorsunuz bir kurumsal itibar uzmanı, itibarınızı geri koyuveriyor. Ülkece uluslararası itibarınız mı krize girdi, yapıyorsunuz dünyanın en büyük havaalanını cuk itibarınız yerine oturuveriyor. Gittiğiniz uluslararası toplantılarda size yeterince itibar edilmiyor mu artık, bütün diğer yazlık, kışlık, sonbaharlık saraylarınızın yanına bir de baharlık saray ekliyorsunuz, hop itibar tavan. Para biriminizin değeri önde gelen devletlerin para birimleri karşısında yerlerde mi sürünüyor, başlatıyorsunuz “kurtuluş savaşı”nı paranızın değeri değilse bile itibarı birden yerine geliyor! Ne de olsa itibardan tasarruf olmuyor. İtibarı ne kadar harcarsanız o kadar değerleniyor. Harcadıkça kazandıran kredi kartları gibi mübarek.

HARCADIKÇA KAZANDIRAN BİR KAVRAM: İTİBAR

Nedir bu itibar? Ne menem bir şeydir ki, harca harca bitmiyor. Gerçekten de harcadıkça artan, harcadıkça kazandıran bir şey mi itibar? Arapça “abara” sözcüğünden türemiş ve asıl kökü bir şeyi bir şeyin yerine koyma, geçer sayma, saygı gösterme, rağbet etme gibi anlamlara geliyor. Genellikle bir şeyi bir başka şeyle kıyaslamak için de “… itibariyle” şeklinde de kullanılıyor. Sözcüğün bu kıyaslamayı da sağlayan anlamı, aynı zamanda saygınlık anlamına gelen anlamına ilham veriyor. Ancak bir şeyi başka bir şeyle kıyasladığınız zaman sahip olduğunuz şeyin kıymetini anlayabiliyorsunuz. Örneğin son zamanlarda herkesin gündeminde olan kurlardaki hareketliliğini dövizin değerlenmesi olarak da Türk Lirasının değer kaybetmesi şeklinde de algılamak mümkün. Türk Lirasının değer kaybetmesi itibar kaybına, dövizin yükselmesi ise bazılarının zenginleşmesine yorulabilir. Nereden baktığınıza göre değişebilen bir anlam potansiyeli ile karşı karşıyayız. Tıpkı bir ülkeye diplomatik ziyarete giden Cumhurbaşkanının üç yüz araçlık bir konvoy ve yüzlerce korumayla gitmesinin bazılarına göre itibar göstergesi olarak görülürken bazılarına göre ülkenin saygınlığına zarar vermesi şeklinde algılanabilmesinde olduğu gibi. Neyse bu itibar çetrefilli bir mevzu. Mevzu ne kadar çetrefilli olsa da, itibar konusunun baskın anlamı saygınlık ve geçerlilik. Sanırım günümüzdeki anlamını en iyi ifade eden İngilizce “reputation” karşılığı olan ün, şöhret, nam, saygınlık gibi sözcükler. Ben buradaki sözcüklerden saygınlık ve sayılmak sözcüklerini temel alarak devam edeceğim anlatmak istediklerime.

NESNELLİK GÖRECE YENİ BİR KAVRAM

Benim alanım gazetecilik, elbette ekonomi değil! Sahadaki gazetecilik deneyimim kısa süreli stajyerlik dönemini saymazsak hiç yok. İşin daha çok teorisini, tarihini, etiğini bir akademisyen olarak çalışıyorum. Dilim döndüğünce de işin pratiği ile birleştirmeye çalışıyorum bu kuramsal ve tarihsel birikimi. Gazetecilik mesleğinin asıl iştigali olan haber, bu meslek oluşmadan önce de vardı. İnsanlar birbirleriyle haberleşiyorlardı. Ancak bu işin meslek haline dönüşmesi bir hayli yeni. Bu nedenle de mesleğin bazı kodlarının oluşması, yerleşik bazı değerlerinin şekillenmesi de yeni. İlk çıkış yeri olan Batıda gazeteciliğin mesleki özbilinci 20. Yüzyılda mesleki bir gurura ve doğruluk, adil olma, tarafsızlık gibi kavramsal nüvelerle oluşmaya başlamış. Bu 1920’lerde yeni adla “nesnellik” gibi bir kavramda billurlaşarak muhabirin uyması gereken bir dizi mesleki etik kural ya da örüntüler haline dönüşmüş.[1] Bu örüntüler durduk yerde oluşmuyor kuşkusuz. Bir mesleğin mesleki itibarını kazanması, toplumsal ve siyasal alanda varlığını ispat etmesi büyük ölçüde o mesleğin icracılarının hal ve tavırlarına bağlı. Tam da bu nedenle orta çağda mesleki loncalar kurulmuş ve mesleklerin saygınlığının devam etmesi için bazı normlar geliştirilmiş ve bu normlara uymayanlar gerekirse meslekten çıkarılmıştır. Gazetecilik doktorluk gibi, fırıncılık gibi, avukatlık gibi ne köklü ne de belli mesleki kuruluşlara bağlı olmayı zorunlu kılan bir meslek. Aynı zamanda devletin onayladığı bir lisans ya da belli bir otorite olmayı sağlayacak bir steteskop, önlük ya da üniformaya sahip değil. İyi ki de sahip değil bir yandan da. Gazeteciyi yetkili kılan tek şey belki de gördüğü, ele aldığı ve topluma aktardığı olguları hikâyeleştirirken makul ve güvenilir bir bağlama oturtmak. Türkiye’de Gazeteciler Cemiyeti diye bir kuruluş var. Anladığım kadarıyla sadece üye kaydediyor. Kaydettiği üye üzerinde etik değerlere uymayanlara karşı kesin ve sonuç verici bir yaptırım gücü söz konusu değil. Basın Konseyi diye bir kuruluş mevcut. Bir zamanlar konseye üye olan gazetecilere karşı fiili değilse bile sözel bir yaptırım gücü vardı. Sanırım bu yaptırım gücü etkili bir şekilde kullanılamadığı için anlamını yitirmiş durumda. Kaldı ki, konseye üye olmak mesleği icra edebilmenin gerekli koşulları arasında da yer almıyor. Bunun gerekliliğinin olumlu olduğu kadar olumsuz sonuçları da elbette olacaktır. Bu ayrı bir tartışmanın konusu. Bir gün bilahare bu konuyu da tartışırız.

GAZETECİLİK MESLEĞİNİN İTİBARINI KİM KORUYACAK?

Velhasıl gazetecilik mesleği belki de ve neyse ki, herkesin özgürce yapabildiği bir meslek. Hele de günümüzde bunun teknik ve teknolojik imkânları sonsuz. Ama diğer taraftan da herkesin kendine gazeteci diyebildiği bir dönemde, mesleğin itibarını koruması, toplumsal alanda bir özgül ağırlığının olması bir hayli zorlaşmış durumda. Bu zorluk elbette sadece gazeteciliğin kendi özgül koşullarından kaynaklanmıyor. Günümüzün ekonomik ve siyasal koşullarından kaynaklanan otoriter rejimler, bir yandan gazeteciliğe ihtiyaç duyuyor, diğer yandan gazeteciliğin kendi arzuladıkları sınırlar çerçevesinde yapılmasını istiyorlar. Schudson’a göre de “hem diktatörlükler hem de liberal olmayan otokratlar sadece, standart profesyonel gazeteciliğin, herhangi bir etkisi olmayan, mümkün mertebe hastalıklı ve yaralı bir biçimine izin veriyorlar.”[2] Gazeteciliğin hem meslek içi hem de dışsal sorunlar, giderek itibarsızlaşmasını derinleştiriyor. Bunun en çarpıcı örneklerini Ümit Kıvanç’ın “O Meslek Bunalımda” başlıklı çalışmasında bulabilirsiniz. Trump’tan Recep Tayyip Erdoğan’a kadar pek çok muhafazakâr otoriter liderin gazetecilik mesleğine nasıl baktığını, geçerli etik kodlara uygun ve olgulara sadakat göstererek gazetecilik yapmaya çalışan gazetecileri bu liderlerin nasıl itibarsızlaştırdığını çok çarpıcı örneklerle anlatıyor Kıvanç.

Şimdi mevzunun özünü şöyle bağlayabiliriz: Dünya kötüye gidiyor. Ekonomiler krizde; gazetecilik hem ekonomik krizler hem mesleğin içindeki yapısal dönüşümler hem de siyasal baskılar nedeniyle ağır bir bunalım içinde. Bütün bunları veri kabul ederek, ya “bu meslek bu koşullar altında yapılmaz” deyip geri çekilmek gerekecek, ya da her dönemde olduğu gibi bu bunalımdan ders çıkarıp yeni norm arayışlarına girişilerek mesleğe itibar kazandırılacak.

Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu’nun alan teorisine göre toplumsal uzam birbiriyle ilişkisellik içindeki alanlardan ve bu alanlar arasındaki iktidar mücadelelerinden oluşur. Gazetecilik mesleğini de bu bağlamda toplumsal uzamdaki siyaset, ekonomi, akademi, edebi, yasal ve bürokratik olmak üzere diğer pek çok alanla ilişkisellik içindeki alanlardan birisi olarak düşünmek gerekir. Yine bu teoriye göre bir alanın “alan” haline gelebilmesi için sırasıyla kültürel sermayesini oluşturma, diğer alanlarla karşıtlık ilişkisi kurabilme ve nihayet özerklik talep etme gibi aşamalardan geçmesi gerekir. Türkiye’de gazetecilik mesleğine dair kültürel sermaye oluşturma çabası yıllardan beri geri plana itildi. Kültürel sermayenin oluşmasında belki de en başat rol oynaması gereken alanlardan birisi olan akademik alanı gazetecilik mesleğinin yönetici elitleri yıllarca aşağıladı. Akademik alanla gazetecilik alanı arasındaki ilişkisellik ne birbirine karşı karşıtlık ilişkisi ne de işbirliği ilişkisi şeklinde gelişti. Birbirine karşı bakışımsız bir ilişki var olageldi yıllarca. Hâlbuki iletişim fakülteleri kurulurken bunun tam tersi meram edilmişti.

‘İNSAN KIYAS SAYESİNDE YOLUNU BULUR’

Gelelim diğer aşamalara. Bir alanın toplumsal uzamda iddia sahibi olabilmesi için diğer alanlarla karşıtlık ilişkisi kurması demek, bu alanları reddetmesi ya da varlığını inkâr etmesi anlamına gelmez. Karşıtlık ilişkisi bilakis ancak varlığın kabul edilerek o varlığın karşısında kendi varlığını ve özgünlüğünü savunmak anlamına gelir. Türkiye’de hala devam eden bir teamül olan tek ve geçerli haber kaynağı olarak siyaset, bürokrasi ve yasal alanların görülmesi konusu, gazeteciliğin bu alanlar karşısında bir alan olarak karşıtlık ilişkisi içinde var olabilmesini engellemiştir. Bu satırları okuyan pek çok gazeteci muhtemelen “ne yapalım, devleti yönetenlerin icraat ve eylemlerine kulak vermeyelim mi?” diyerek itiraz edecektir. Demek istediğim bu alanlara kulak vermemek değil. Bu alanlar karşısında kendi özgün varlığını savunmak ve alan olma iddiasında ısrarcı olmak. Böyle bir ısrarınız olmadığı zaman, bu alanların aktörleri gazetecilik alanından dilediği şekilde aktörler seçerek, bu kişilere icra ettirdiği gazeteciliği topluma yegâne gazetecilik biçimi gibi sunar ve siz de bu icra edilen gazetecilik benzeri propagandacılık mesleğinin bir mensubu olarak anılmaya başlarsınız. Yani Cumhurbaşkanının uçağına bindirdiği gazetecilik mesleği ile yegâne bağlantısı babasının kendisine aldığı televizyonun yöneticisi olmak olan kişi-kişiler topluma gazeteci olarak sunulmaya başlandığı anda mesleğinizin itibarı yerle bir olur ve sizin icra ettiğiniz mesleğin niteliği ile burada sunulan mesleğin niteliği arasında bir fark kalmaz. Bu nedenle itibar kavramını tanımlarken bir şeyin bir başka şeyle kıyaslanması anlamına da odaklanmak gerekiyor. Zira kıyas aynı zamanda bir eylemin ya da bir varlığın neden diğerinden daha üstün ya da nitelikli olduğunu anlamanıza yol açar. İnsan kıyas sayesinde yolunu bulur.

ÖZERKLİK NASIL GÜÇLÜ BİR TALEBE DÖNÜŞÜR?

İki bin yıl öncesinde Aristotales Nikomakos’a Etik adlı kitabında davranışlar, değerler ve duygulanımlarla ilgili olarak makul-ortayı tanımlarken ifratla tefrit arasında kıyaslama yapmıştır. Gazetecilik mesleğinin itibarını yeniden kazanmak için de iyinin neden iyi kötünün neden kötü olduğunu ısrarla yazmakta ve söylemekte yarar vardır. Yanı sıra bu mesleği yaptığını iddia eden ama aslında emir eri olmaktan başka bir niteliği olmayan kişilerin davranışlarının ve eylemlerinin her fırsatta ifşa edilmesi gerekir. Mesleğinizin itibarını yeterince savunmazsanız yaptığınız işin bir anlamı kalmaz. Ne pahasına olursa olsun, hangi koşullarda olursa olsun mesleğinizin etik kodlarına uygun iş yapmayan kim olursa olsun eleştirmezseniz o mesleğin itibarı yok olur. Amerikalı iletişim bilimci Michael Schudson, pek çok başka gazetecilik şeklini sıraladıktan sonra günümüz koşullarında en uygun gazetecilik biçiminin hesap verebilirlik gazeteciliği olduğunu dile getirir. Hesap verebilirlik gazeteciliği duygusal açıdan ikna edici ve ele aldığı kişi ve kuruluşlar karşısında da iddia sahibidir.[3] Elbette bu iddia sahibi olma hali aynı zamanda demokratik bir hükümeti halka karşı sorumla olmaya zorlar. Bu iddia günümüz koşullarından bakılınca hayal gibi görünebilir. Ancak sanırım bu iddianın hayata geçebilmesi için öncelikle meslek içindeki hesaplaşmaların da yapılması gerekir. Güçlü ve kendi içinde sorgulamalarını ve hesaplaşmasını yapabilen bir gazetecilik mesleği, ancak inandırıcılık sorunundan kurtularak itibarını geri kazanabilir. Ancak bu koşullar altında başta siyaset olmak üzere diğer pek çok alanla simbiyotik bir ilişki içinde olmak yerine kendi varlığını sonuna kadar savunan bir karşıtlık ilişkisi içine girebilir. İşte o noktada özerklik talebi haklı ve güçlü bir talep haline dönüşebilir.

[1] Michael Schudson (2020), Journalism, why it matters, Polity Press.

[2] A.g.e.

[3] A.g.e.

Yazar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir