Etiket: #İtibar

  • Meşhurlar itibar kazalarını nasıl telafi ederler?

    Günümüzün sosyal medya platformları giderek tuhaf kalabalıkları bir araya topluyor. Bir bakıyorsunuz, bir şarkıcı hesabını takip eden beş-on-on beş milyon takipçiyle dünyadaki orta halli pek çok ülkenin nüfusundan daha fazla kitleye hitap edebiliyor. Hiç ummadığınız, neden bu kadar insanın merakla takip ettiğini bir türlü anlayamayacağınız bazı fenomenler, bu sayıları ikiye üçe katlayabiliyor. Kendi youtube kanalını açmış, belki açmadan önce de yeterince takipçisi olan bazı gazeteciler, yaptıkları haberleri ya da sahip oldukları fikirlerini bir kurumsal gazete ya da televizyonun bünyesinde çalışıyorken olduğundan daha geniş kitlelere duyurabilecek etki gücüne sahip olabiliyor. Türkiye’de tirajı milyonu bulan bir gazete tarihte çok az olmuştur sanırım. Belki de olmamıştır. Tiraj rakamlarıyla da her zaman oynandığı için buna belki de hiçbir zaman emin olamayacağız. Reytingi milyonları bulan dizi olmuştur mutlaka. Zira bizim insanımız temaşayı pek sever. Temaşa denilince akan sular durur. Gerçi temaşayı sevmeyen insan topluluğu mu vardır? Biz insan türünün şiddetli, dertli ya da neşeli fark etmeksizin seyredilecek her türlü şeye karşı mutlak bir zaafı vardır. İşte bu zaaftır ki, günümüz meşhurlarının işlerini bir hayli kolaylaştırıyor; elbette kolaylaştırdığı kadar da zorlaştırıyor.

    influenser gazeteci

    Bu kalabalık takipçi gruplarını bir araya toplayan fenomenler birbiriyle tutarlı olmayan bazı davranış örüntüleri benimsiyorlar takipçileriyle ilişki kurarken. Bir yandan onları tabi ki kendisi gibi mühim bir şahsiyeti takip ediyor olmalarından dolayı homojen bir grup olarak görüp, onlara bütüncül bir ruh atfediyorlar; tıpkı bütün ulus devletlerin kendisine tabi olan yurttaşları tek bir etosta birleştirme çabasına benzer bir şekilde. Hâlbuki ulus devletin bünyesindeki her bir yurttaş bambaşka bir varlık ve o varlığın tüm dünyaya ve yaşama dair farklı algıları o etosun içine hapsedilmeye çalışılır. Fenomenlerin takipçileri de, takip edilen kişinin bünyesinde tek bir varlık olarak eritiliyor. Eritilen bu varlığın, takip edilen kişi ne yapsa onu kabul edeceği, hiç değilse her yaptığı şeyde mutlaka bir hikmet olduğunu kabul edeceği bekleniyor. Ya da her davranışın, her düşüncenin bir başkasıyla bağlantısı olmasının beklenmemesi umuluyor. Misal, bir gazeteci influenserlık yapıyor. Yaptığının gazetecilik mesleğinin etik ilkelerine aykırı olduğu yönlü eleştiriliyor. Getirilen eleştiri üzerine mevzubahis influenser gazeteci tepki gösteriyor. Gösterilen tepki, asla getirilen eleştiri ile diyalog barındırmıyor içinde. Ergen bir gencin, bir başkası tarafından “bana ne bakıyorsun?” diyerek diklenmesine verdiği “Ne bakması ya?” düzeyinde bir yanıtla eleştiri geçiştiriliyor. Bu eleştiriler boyut atlayıp akademik bir hal aldığı zaman dahi oturup düşünmeye ve “acaba o kadar insan beni ve benim bu davranışımı neden kafaya taktı, hepsinin benimle bir derdi mi var?” gibi sorular sorarak kendi kendini sorgulama kaygısına düşmüyor. Sonra bir bakıyorsunuz, muhterem gazeteci influenser, soluğu hazır çıkmış olan savaşın ortasında alıyor. Bir bakmışsınız, tarihin gördüğü en cevval savaş muhabiri oluvermiş; üstelik de tarihin belki de gördüğü en iliştirilmiş[1] gazeteci tarafından da savunularak bu kıymetli mesleğin hakkını vermeye girişmiş! Üstelik de hiçbir kurum ya da kuruluşun desteğini almadan, kendi imkânlarıyla savaşın olduğu ülkeye habercilik yapmak üzere gittiğinin altını özellikle çizerek duyuruyor giriştiği işi takipçi/izleyicilerine. Bunu da takipçisi milyonları bulan hesabının ait olduğu platform üzerinden duyuruyor. Ne de olsa kendisine yapılan eleştirilere verdiği yanıtta da olduğu gibi “sadece izleyicilerine karşı sorumluluk taşıyor.” İzleyici önemli, izleyici velinimet, izleyici çok kıymetli.

    ŞİRKETLERİN, İŞİNE GELMEYEN SORULARI GEÇİŞTİREN SORULARI

    Bir zamanlar çok moda olan şirketlerin topluma karşı sorumluluk duyduğunu ispatlayabilmeleri için yürüttükleri “kurumsal sosyal sorumluluk” adlı bir uygulama vardı. Bu aralar mutlaka yine modadır, ama ben bu aralar çok ilgilenmediğim için bilemiyorum. Ben ilgilenmeyince konunun moda olmaktan çıktığını düşünmek de ilginç bir sorgulama oldu açıkçası benim için de. İlgilendiğim dönemde konu üzerine bir akademik yazı da yazmıştım.[2] Yazdığım yazı için araştırma yaparken büyük büyük ulusal ya da uluslararası şirketlerin davranış biçimlerinde fark ettiğim en dikkat çekici şey ile ortalama taşra esnafının davranış biçimi arasında büyük bir fark olmadığıydı. Bu şirketlere birileri “ya sen petrol çıkarırken, çıkardığın petrolü rafineriye taşırken doğayı kirletiyormuşsun, buna ne dersin?” diye sorulduğunda aldığınız yanıt: “O değil de, siz bizim başlattığımız ağaçlandırma kampanyasından haberdar mısınız?” şeklinde oluyordu. Faaliyet gösterirken kirlettiği doğayı daha az kirletmek için yapması gerekenleri neden yerine getirmediği, kirletilen doğanın bedelini hukuken ve ekonomik olarak neden yüklenmediği gibi soruların yanıtlarını hiçbir zaman alamıyordunuz. Yine misal nükleer santral yapımı için kredi veren bir bankaya, “neden böyle doğa ve insanlık için riskli bir enerji üretimi sağlayacak santralin yapımı için kredi sağladığını” sorduğunuz zaman aldığınız yanıt bambaşka oluyor: “O değil de siz bizim kuruluşun sponsor olduğu arkeolojik kazı çalışmalarından haberdar mısınız?” Bir içecek firmasının, kendisine bilmem kaç yıllığına kiralanan doğal su kaynaklarını sınırsızca sömürmesi sonucunda yerel tarım üreticilerinin mahsullerini sulayacak suya hasret kaldıklarını ve bu nedenle üretim yapamaz hale geldiklerini” sorunca, yine yanıtın doğrudan ve konuyla alakalı olmadığını görürsünüz: “O değil de, siz bizim Türkiye’nin geleceğin tarımı projesine verdiğimiz ödülden haberiniz var mı?” Bu tür sorulan soruyla verilen yanıt arasında rabıtanın olmadığı durumlar genellikle durumu kurtarmak için kullanılır. Misal siz, sizi dolandıran bir esnafa gidip “yahu senin bana yaptığın işin yarı fiyatına yapıldığını öğrendim ben, neden beni kazıkladın?” diye sorsanız, esnaf lafı ağzında eveleyip geveler ve muhtemelen yine sizi yatıştırmak için “Abi o değil de sen hiç Köfteci Hüsnü’de[3] köfte yedin mi?” yanıtını verecektir.

    SOSYAL MEDYANIN HAFIZASI ZAYIFTIR, ÇABUK UNUTULUR!

    Zampara kocanın cürmü meşhut halde dahi yakalansa zeytinyağı gibi üste çıkmak için lafı değiştirmesine ne kadar çok benzer bu tür çıkışlar. Ele avuca sığmaz, bir yerinden tutsanız, elinize başka bir yeri geliveren kaygan bir kişiliğin ürünüdür bu tür çıkışlar. Bir türlü tutacak yer, hesap soracak bir nirengi noktası bulabilmeniz mümkün değildir ki, yapılan yanlışla yüzleştirebilesiniz. Yüzleşmek ne kelime, bu tür kişilerin her eylemi kendi başına buyruk bir performanstır ve her performans, bir başkasını inkâr eder ve bir süre sonra hangi performansın hangisini inkâr ettiğini siz de takip edemez hale gelirsiniz. Günümüz sosyal medya fenomenlerinin performanslarını değerlendirmeye çalışırken yaşadığınız çaresizlik tıpkı bu ele avuca gelmeme haline benziyor. Misal beş milyona yakın takipçisi olan bir şarkıcı, haklılığına yüzde yüz inanmış bir şekilde “ “saldırgan köpek gruplarına bölge halkı zehirli et versin, hepsi gebersin” şeklinde provokatif bir içerik paylaşır hesabında. Sebebi ne olursa olsun bu sokak canlılarına nefret kusan ve onları hedef gösteren paylaşım sonrasında kendisine esaslı bir tepki gelince, evinde nerden peyda olduğu anlaşılamayan şirin kedisiyle pozlar vererek bir paylaşımda daha bulunarak durumu kurtarmaya çalışabilir. Zira kendisini destekleyen hayvan düşmanı takipçileri de vardır. Onlar koşulsuz şekilde O’na destek verir ama O’na güç veren bu destekten ziyade, sosyal medyanın olağanüstü akışkanlığıdır. Sosyal medya zannedildiğinin aksine hafızayı canlı tutmaz, hafızayı dumura uğratır. Siz günde yüzlerce içerik paylaşırsanız, paylaştığınız nefret içerikli paylaşım bir süre sonra unutulabilir. Pek çok meşhur yaptığı herhangi bir hatanın üstünü örtebilmek için bu stratejiyi uygular. Meşhurların sosyal medya itibar yöneticilerinin uyguladığı taktik de budur. “Üstüne basma, fazla ısrar etme, konuyu değiştir, yediğin herzenin tam tersi bir pozisyona kuvvetlice ve ısrarlıca yerleş, gerisini zamana bırak…” Sonrasında kim düşecek senin bilmem kaç bin tweet öncesinde paylaştığın içerikte neler saçmaladığının peşine. Üstüne bir de birkaç barınağa mama ve para bağışlarsın, yaptığın şey unutulur gider. Çünkü sosyal medya meşhurlarına göre takipçilerin nasılsa takip ettiği başka bir sürü ünlü vardır ve elbette mutlaka bir gün bir başka ünlü başka bir herze karıştırır ve onun yaptığı mutlaka unutulur. Hatırlatanlar mı, hesap sormakta ısrar edenler mi, özeleştiri talep edenler mi? Onların da elbette bir çaresi vardır: Engellersin, görünmez olur, sorun kökten çözülür.

    ‘SEN KUSURLUSUN’ DİYENLERİ HAYATINDAN ÇIKAR, PİRÜPAK OLUVER!

    Günümüz neoliberal toplumunun, akışkan öznesinin temel mottosu yaptığı hiçbir şeyden söylediği hiçbir sözden, düştüğü hiçbir hatadan geri adım atmamaktır. Haklılığına mutlak şekilde inanmış akışkan öznenin haklılığı onun her bir davranışının ve sözünün birbiriyle rabıtasının olmamasından kaynaklanır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel fark, ne onun konuşabiliyor olmasından ne örgütlenebiliyor olmasından ne de alet edevat üretebiliyor olmasından kaynaklanır. Onu diğer canlılardan ayıran en temel fark, kendi davranışları, düşünceleri, yanlışları, inançları üzerine düşünüp kafa yorabiliyor olmasından kaynaklanır. Ahlak denilen soyut nesnenin temelinde de bu nitelik yatar. Buna İngilizcede “selfreflection” denir. Bu sözcüğün Türkçe tam karşılığı “kendi düşünce ve davranışlarını gözleme ve inceleme, içebakış, iç gözlem”dir. Neoliberal kuralsızlaştırma ve sosyal ağların yarattığı meşhuriyet çağı, insanı diğer canlılardan ayıran bu temel özelliğinden epeyce uzaklaştırmıştır. Kimse ne düşünceleri ne davranışları ne de hataları üzerine bir saniye olsun düşünme ve kendini eleştirme zahmetine girmiyor. Herkes haklı, herkes doğru, herkes kusursuz. “Sen kusurlusun!” diyenleri hayatınızdan çıkardığınız anda pirüpak olup yolunuza iç huzuruyla devam edebiliyorsunuz. Eh ne diyelim. Herkesin yolu açık olsun.

    [1] İliştirilmiş sözcüğü İngilizce “embedded” sözcüğünün karşılığıdır. Nesnel, tarafsız ve dengeli habercilik yapmayacağı kesin olan, herhangi bir savaş ya da çatışma durumunda bir tarafa (bu taraf genellikle de güçlü ya da kazanan taraf olur) mutlak bir şekilde inanıp o pozisyondan haber yapan gazetecilere verilen addır.

    [2] Tezcan Durna (2011). “Neoliberalizmin Bir Hegemonya Aracı Olarak Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) ve Çokuluslu Şirketlerin Hayattan Eksilttikleri. Halkla İlişkiler ve Reklamın Anatomisi: Eleştirel Bir Kavrayış. Sema Yıldırım Becerikli (Ed.) içinde. Ankara: Ütopya Yayınevi. s. 76-102.

    [3] Köfteci Hüsnü diye tanıdığım bir köfteci yoktur. İki gözüm önüme aksın influenserlık yapmıyorum. Laf olsun diye attığım bir isimdir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • İtibar

     Son yılların en gözde sözcüklerinden birisi itibar. Gözde dediysem kelimenin düz anlamıyla gözde. Sözcüğün kendisine itibar edilmediği bir dönemde gerçekten de sadece gözde bir kavram. Gözde ama yürekte, beyinde ne gezer. Tıpkı etik gibi, ahlak gibi, itibar da ironik bir şekilde sahip olunmadığı halde adından en çok söz edilen şey. Adından ne kadar çok söz ederseniz o kadar eksikliğini hissediyorsunuz. Tıpkı belli bir yaşı aşmış erkeklerin açık saçık konuşma ihtiyacının temelinde yatan saik gibi. Ne var ki olmayan bir şeyin arzulanması ve dile getirilmesi, o şeyin olmasını sağlamıyor. İtibar da tıpkı bu şeyler gibi. Kurumsal itibarınız mı zedelendi tutuyorsunuz bir kurumsal itibar uzmanı, itibarınızı geri koyuveriyor. Ülkece uluslararası itibarınız mı krize girdi, yapıyorsunuz dünyanın en büyük havaalanını cuk itibarınız yerine oturuveriyor. Gittiğiniz uluslararası toplantılarda size yeterince itibar edilmiyor mu artık, bütün diğer yazlık, kışlık, sonbaharlık saraylarınızın yanına bir de baharlık saray ekliyorsunuz, hop itibar tavan. Para biriminizin değeri önde gelen devletlerin para birimleri karşısında yerlerde mi sürünüyor, başlatıyorsunuz “kurtuluş savaşı”nı paranızın değeri değilse bile itibarı birden yerine geliyor! Ne de olsa itibardan tasarruf olmuyor. İtibarı ne kadar harcarsanız o kadar değerleniyor. Harcadıkça kazandıran kredi kartları gibi mübarek.

    HARCADIKÇA KAZANDIRAN BİR KAVRAM: İTİBAR

    Nedir bu itibar? Ne menem bir şeydir ki, harca harca bitmiyor. Gerçekten de harcadıkça artan, harcadıkça kazandıran bir şey mi itibar? Arapça “abara” sözcüğünden türemiş ve asıl kökü bir şeyi bir şeyin yerine koyma, geçer sayma, saygı gösterme, rağbet etme gibi anlamlara geliyor. Genellikle bir şeyi bir başka şeyle kıyaslamak için de “… itibariyle” şeklinde de kullanılıyor. Sözcüğün bu kıyaslamayı da sağlayan anlamı, aynı zamanda saygınlık anlamına gelen anlamına ilham veriyor. Ancak bir şeyi başka bir şeyle kıyasladığınız zaman sahip olduğunuz şeyin kıymetini anlayabiliyorsunuz. Örneğin son zamanlarda herkesin gündeminde olan kurlardaki hareketliliğini dövizin değerlenmesi olarak da Türk Lirasının değer kaybetmesi şeklinde de algılamak mümkün. Türk Lirasının değer kaybetmesi itibar kaybına, dövizin yükselmesi ise bazılarının zenginleşmesine yorulabilir. Nereden baktığınıza göre değişebilen bir anlam potansiyeli ile karşı karşıyayız. Tıpkı bir ülkeye diplomatik ziyarete giden Cumhurbaşkanının üç yüz araçlık bir konvoy ve yüzlerce korumayla gitmesinin bazılarına göre itibar göstergesi olarak görülürken bazılarına göre ülkenin saygınlığına zarar vermesi şeklinde algılanabilmesinde olduğu gibi. Neyse bu itibar çetrefilli bir mevzu. Mevzu ne kadar çetrefilli olsa da, itibar konusunun baskın anlamı saygınlık ve geçerlilik. Sanırım günümüzdeki anlamını en iyi ifade eden İngilizce “reputation” karşılığı olan ün, şöhret, nam, saygınlık gibi sözcükler. Ben buradaki sözcüklerden saygınlık ve sayılmak sözcüklerini temel alarak devam edeceğim anlatmak istediklerime.

    NESNELLİK GÖRECE YENİ BİR KAVRAM

    Benim alanım gazetecilik, elbette ekonomi değil! Sahadaki gazetecilik deneyimim kısa süreli stajyerlik dönemini saymazsak hiç yok. İşin daha çok teorisini, tarihini, etiğini bir akademisyen olarak çalışıyorum. Dilim döndüğünce de işin pratiği ile birleştirmeye çalışıyorum bu kuramsal ve tarihsel birikimi. Gazetecilik mesleğinin asıl iştigali olan haber, bu meslek oluşmadan önce de vardı. İnsanlar birbirleriyle haberleşiyorlardı. Ancak bu işin meslek haline dönüşmesi bir hayli yeni. Bu nedenle de mesleğin bazı kodlarının oluşması, yerleşik bazı değerlerinin şekillenmesi de yeni. İlk çıkış yeri olan Batıda gazeteciliğin mesleki özbilinci 20. Yüzyılda mesleki bir gurura ve doğruluk, adil olma, tarafsızlık gibi kavramsal nüvelerle oluşmaya başlamış. Bu 1920’lerde yeni adla “nesnellik” gibi bir kavramda billurlaşarak muhabirin uyması gereken bir dizi mesleki etik kural ya da örüntüler haline dönüşmüş.[1] Bu örüntüler durduk yerde oluşmuyor kuşkusuz. Bir mesleğin mesleki itibarını kazanması, toplumsal ve siyasal alanda varlığını ispat etmesi büyük ölçüde o mesleğin icracılarının hal ve tavırlarına bağlı. Tam da bu nedenle orta çağda mesleki loncalar kurulmuş ve mesleklerin saygınlığının devam etmesi için bazı normlar geliştirilmiş ve bu normlara uymayanlar gerekirse meslekten çıkarılmıştır. Gazetecilik doktorluk gibi, fırıncılık gibi, avukatlık gibi ne köklü ne de belli mesleki kuruluşlara bağlı olmayı zorunlu kılan bir meslek. Aynı zamanda devletin onayladığı bir lisans ya da belli bir otorite olmayı sağlayacak bir steteskop, önlük ya da üniformaya sahip değil. İyi ki de sahip değil bir yandan da. Gazeteciyi yetkili kılan tek şey belki de gördüğü, ele aldığı ve topluma aktardığı olguları hikâyeleştirirken makul ve güvenilir bir bağlama oturtmak. Türkiye’de Gazeteciler Cemiyeti diye bir kuruluş var. Anladığım kadarıyla sadece üye kaydediyor. Kaydettiği üye üzerinde etik değerlere uymayanlara karşı kesin ve sonuç verici bir yaptırım gücü söz konusu değil. Basın Konseyi diye bir kuruluş mevcut. Bir zamanlar konseye üye olan gazetecilere karşı fiili değilse bile sözel bir yaptırım gücü vardı. Sanırım bu yaptırım gücü etkili bir şekilde kullanılamadığı için anlamını yitirmiş durumda. Kaldı ki, konseye üye olmak mesleği icra edebilmenin gerekli koşulları arasında da yer almıyor. Bunun gerekliliğinin olumlu olduğu kadar olumsuz sonuçları da elbette olacaktır. Bu ayrı bir tartışmanın konusu. Bir gün bilahare bu konuyu da tartışırız.

    GAZETECİLİK MESLEĞİNİN İTİBARINI KİM KORUYACAK?

    Velhasıl gazetecilik mesleği belki de ve neyse ki, herkesin özgürce yapabildiği bir meslek. Hele de günümüzde bunun teknik ve teknolojik imkânları sonsuz. Ama diğer taraftan da herkesin kendine gazeteci diyebildiği bir dönemde, mesleğin itibarını koruması, toplumsal alanda bir özgül ağırlığının olması bir hayli zorlaşmış durumda. Bu zorluk elbette sadece gazeteciliğin kendi özgül koşullarından kaynaklanmıyor. Günümüzün ekonomik ve siyasal koşullarından kaynaklanan otoriter rejimler, bir yandan gazeteciliğe ihtiyaç duyuyor, diğer yandan gazeteciliğin kendi arzuladıkları sınırlar çerçevesinde yapılmasını istiyorlar. Schudson’a göre de “hem diktatörlükler hem de liberal olmayan otokratlar sadece, standart profesyonel gazeteciliğin, herhangi bir etkisi olmayan, mümkün mertebe hastalıklı ve yaralı bir biçimine izin veriyorlar.”[2] Gazeteciliğin hem meslek içi hem de dışsal sorunlar, giderek itibarsızlaşmasını derinleştiriyor. Bunun en çarpıcı örneklerini Ümit Kıvanç’ın “O Meslek Bunalımda” başlıklı çalışmasında bulabilirsiniz. Trump’tan Recep Tayyip Erdoğan’a kadar pek çok muhafazakâr otoriter liderin gazetecilik mesleğine nasıl baktığını, geçerli etik kodlara uygun ve olgulara sadakat göstererek gazetecilik yapmaya çalışan gazetecileri bu liderlerin nasıl itibarsızlaştırdığını çok çarpıcı örneklerle anlatıyor Kıvanç.

    Şimdi mevzunun özünü şöyle bağlayabiliriz: Dünya kötüye gidiyor. Ekonomiler krizde; gazetecilik hem ekonomik krizler hem mesleğin içindeki yapısal dönüşümler hem de siyasal baskılar nedeniyle ağır bir bunalım içinde. Bütün bunları veri kabul ederek, ya “bu meslek bu koşullar altında yapılmaz” deyip geri çekilmek gerekecek, ya da her dönemde olduğu gibi bu bunalımdan ders çıkarıp yeni norm arayışlarına girişilerek mesleğe itibar kazandırılacak.

    Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu’nun alan teorisine göre toplumsal uzam birbiriyle ilişkisellik içindeki alanlardan ve bu alanlar arasındaki iktidar mücadelelerinden oluşur. Gazetecilik mesleğini de bu bağlamda toplumsal uzamdaki siyaset, ekonomi, akademi, edebi, yasal ve bürokratik olmak üzere diğer pek çok alanla ilişkisellik içindeki alanlardan birisi olarak düşünmek gerekir. Yine bu teoriye göre bir alanın “alan” haline gelebilmesi için sırasıyla kültürel sermayesini oluşturma, diğer alanlarla karşıtlık ilişkisi kurabilme ve nihayet özerklik talep etme gibi aşamalardan geçmesi gerekir. Türkiye’de gazetecilik mesleğine dair kültürel sermaye oluşturma çabası yıllardan beri geri plana itildi. Kültürel sermayenin oluşmasında belki de en başat rol oynaması gereken alanlardan birisi olan akademik alanı gazetecilik mesleğinin yönetici elitleri yıllarca aşağıladı. Akademik alanla gazetecilik alanı arasındaki ilişkisellik ne birbirine karşı karşıtlık ilişkisi ne de işbirliği ilişkisi şeklinde gelişti. Birbirine karşı bakışımsız bir ilişki var olageldi yıllarca. Hâlbuki iletişim fakülteleri kurulurken bunun tam tersi meram edilmişti.

    ‘İNSAN KIYAS SAYESİNDE YOLUNU BULUR’

    Gelelim diğer aşamalara. Bir alanın toplumsal uzamda iddia sahibi olabilmesi için diğer alanlarla karşıtlık ilişkisi kurması demek, bu alanları reddetmesi ya da varlığını inkâr etmesi anlamına gelmez. Karşıtlık ilişkisi bilakis ancak varlığın kabul edilerek o varlığın karşısında kendi varlığını ve özgünlüğünü savunmak anlamına gelir. Türkiye’de hala devam eden bir teamül olan tek ve geçerli haber kaynağı olarak siyaset, bürokrasi ve yasal alanların görülmesi konusu, gazeteciliğin bu alanlar karşısında bir alan olarak karşıtlık ilişkisi içinde var olabilmesini engellemiştir. Bu satırları okuyan pek çok gazeteci muhtemelen “ne yapalım, devleti yönetenlerin icraat ve eylemlerine kulak vermeyelim mi?” diyerek itiraz edecektir. Demek istediğim bu alanlara kulak vermemek değil. Bu alanlar karşısında kendi özgün varlığını savunmak ve alan olma iddiasında ısrarcı olmak. Böyle bir ısrarınız olmadığı zaman, bu alanların aktörleri gazetecilik alanından dilediği şekilde aktörler seçerek, bu kişilere icra ettirdiği gazeteciliği topluma yegâne gazetecilik biçimi gibi sunar ve siz de bu icra edilen gazetecilik benzeri propagandacılık mesleğinin bir mensubu olarak anılmaya başlarsınız. Yani Cumhurbaşkanının uçağına bindirdiği gazetecilik mesleği ile yegâne bağlantısı babasının kendisine aldığı televizyonun yöneticisi olmak olan kişi-kişiler topluma gazeteci olarak sunulmaya başlandığı anda mesleğinizin itibarı yerle bir olur ve sizin icra ettiğiniz mesleğin niteliği ile burada sunulan mesleğin niteliği arasında bir fark kalmaz. Bu nedenle itibar kavramını tanımlarken bir şeyin bir başka şeyle kıyaslanması anlamına da odaklanmak gerekiyor. Zira kıyas aynı zamanda bir eylemin ya da bir varlığın neden diğerinden daha üstün ya da nitelikli olduğunu anlamanıza yol açar. İnsan kıyas sayesinde yolunu bulur.

    ÖZERKLİK NASIL GÜÇLÜ BİR TALEBE DÖNÜŞÜR?

    İki bin yıl öncesinde Aristotales Nikomakos’a Etik adlı kitabında davranışlar, değerler ve duygulanımlarla ilgili olarak makul-ortayı tanımlarken ifratla tefrit arasında kıyaslama yapmıştır. Gazetecilik mesleğinin itibarını yeniden kazanmak için de iyinin neden iyi kötünün neden kötü olduğunu ısrarla yazmakta ve söylemekte yarar vardır. Yanı sıra bu mesleği yaptığını iddia eden ama aslında emir eri olmaktan başka bir niteliği olmayan kişilerin davranışlarının ve eylemlerinin her fırsatta ifşa edilmesi gerekir. Mesleğinizin itibarını yeterince savunmazsanız yaptığınız işin bir anlamı kalmaz. Ne pahasına olursa olsun, hangi koşullarda olursa olsun mesleğinizin etik kodlarına uygun iş yapmayan kim olursa olsun eleştirmezseniz o mesleğin itibarı yok olur. Amerikalı iletişim bilimci Michael Schudson, pek çok başka gazetecilik şeklini sıraladıktan sonra günümüz koşullarında en uygun gazetecilik biçiminin hesap verebilirlik gazeteciliği olduğunu dile getirir. Hesap verebilirlik gazeteciliği duygusal açıdan ikna edici ve ele aldığı kişi ve kuruluşlar karşısında da iddia sahibidir.[3] Elbette bu iddia sahibi olma hali aynı zamanda demokratik bir hükümeti halka karşı sorumla olmaya zorlar. Bu iddia günümüz koşullarından bakılınca hayal gibi görünebilir. Ancak sanırım bu iddianın hayata geçebilmesi için öncelikle meslek içindeki hesaplaşmaların da yapılması gerekir. Güçlü ve kendi içinde sorgulamalarını ve hesaplaşmasını yapabilen bir gazetecilik mesleği, ancak inandırıcılık sorunundan kurtularak itibarını geri kazanabilir. Ancak bu koşullar altında başta siyaset olmak üzere diğer pek çok alanla simbiyotik bir ilişki içinde olmak yerine kendi varlığını sonuna kadar savunan bir karşıtlık ilişkisi içine girebilir. İşte o noktada özerklik talebi haklı ve güçlü bir talep haline dönüşebilir.

    [1] Michael Schudson (2020), Journalism, why it matters, Polity Press.

    [2] A.g.e.

    [3] A.g.e.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • İtibar istiyorsan

    Mesele saraylar yapmak değil,
    Mesele üniversiteleri, okulları saraylara çevirmek.
    Mesele, sarayları üniversitelere döndürebilmek…
    Mesele uçaklar, son model otomobillere kurulup itibar artırmak değil.
    Mesele üniversitelerini dünya sıralamasında en önlere taşıyabilmek…
    Kimse sana, jumbo jetle seyahat ettiğin ya da son model otomobile kurulduğun ya da konuklarını saraylarda, tahtvari koltuklarla ağırladığın için itibar etmez.
    İtibar istiyorsan mühendislerinle dost olacaksın. Bilim insanlarını yücelteceksin, onları dinleyeceksin. Sanatçılarını, edebiyatçılarını baş üstünde tutacaksın…
    İtibar istiyorsan adalet ve hukuk ülkende en geçerli akçe olacak. Şeffaflık ve dürüstlük temel ilkelerin olacak.
    İtibar istiyorsan ülkendeki legal partileri “terörist” diye yaftalayıp, karanlık projelerin hedefi haline getirmeyeceksin.
    İtibar istiyorsan ormanlarını, meralarını, yaylalarını, tarım alanlarını, ırmaklarını, dağlarını-tepelerini ve elbette denizlerini gözün gibi koruyacaksın.
    İtibar istiyorsan milyonlarca işsizin olduğu, milyonların da karın tokluğuna çalıştığı bir ülkede yandaşlarına ikişer, üçer maaş bağlatmayacaksın.
    İtibar istiyorsan “turizm turizm” diye sayıklarken, her yıl milyonlarca vatandaşın geçimini sağlamak için turistlerin yolunu gözlerken, turist beklediğin ülkelerin liderlerine, siyasetçilerine, insanlarına, “Eyyyy…” diye saydırmayacaksın.
    İtibar istiyorsan sanayi, üretim, yatırım diye konuşup sonra da ürettiğin malları pazarlayacağın bütün ülkelerle didişip, itişmeyeceksin.
    İtibar istiyorsan diplomatlarını “Monşerler” diye küçümseyip, doktorlarını “Terörist” diye yaftalayıp, doğayı korumaya çalışanları “Vandallar”, mühendislerini “iş bilmezler” diye damgalamayacaksın.
    İtibar istiyorsan dağlarını yağmalatıp, denizlerini ve ırmaklarını çöplüğe çevirtmeyeceksin.
    İtibar arıyorsan saygılı, güler yüzlü, kapsayıcı ve adaletli olacaksın; ayrım yapmayacaksın.
    İtibar istiyorsan kılı kırk yararak oluşturulması gereken dış politikayı iç politikanın mezesi haline getirmeyeceksin. En sonda söylenmesi gerekeni en başta söylemeyeceksin.
    İtibar istiyorsan nesillerin yetiştiği okulları, liseleri ticarethaneye çevirmeyeceksin. İnsanları imam hatiplere mecbur etmeyeceksin.
    İtibar istiyorsan 5 yılda bir “yanıldık, aldatıldık, kandırıldık” demeyeceksin.
    O aradığınız itibar, özgür bir ülkede yaşayan edebiyatçıların satırlarında, tiyatroların sahnelerinde, mühendislerin projelerinde, müzisyenlerin notalarında, ressamların tuvallerinde, üniversitelerin amfilerinde…
    Aradığınız o itibar bu ülkenin geleceği olan ve özgürlüğe susamış gençlerinin beyinlerinde…
    Ama aradığınız gerçekten itibar ise…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.