Günümüzün sosyal medya platformları giderek tuhaf kalabalıkları bir araya topluyor. Bir bakıyorsunuz, bir şarkıcı hesabını takip eden beş-on-on beş milyon takipçiyle dünyadaki orta halli pek çok ülkenin nüfusundan daha fazla kitleye hitap edebiliyor. Hiç ummadığınız, neden bu kadar insanın merakla takip ettiğini bir türlü anlayamayacağınız bazı fenomenler, bu sayıları ikiye üçe katlayabiliyor. Kendi youtube kanalını açmış, belki açmadan önce de yeterince takipçisi olan bazı gazeteciler, yaptıkları haberleri ya da sahip oldukları fikirlerini bir kurumsal gazete ya da televizyonun bünyesinde çalışıyorken olduğundan daha geniş kitlelere duyurabilecek etki gücüne sahip olabiliyor. Türkiye’de tirajı milyonu bulan bir gazete tarihte çok az olmuştur sanırım. Belki de olmamıştır. Tiraj rakamlarıyla da her zaman oynandığı için buna belki de hiçbir zaman emin olamayacağız. Reytingi milyonları bulan dizi olmuştur mutlaka. Zira bizim insanımız temaşayı pek sever. Temaşa denilince akan sular durur. Gerçi temaşayı sevmeyen insan topluluğu mu vardır? Biz insan türünün şiddetli, dertli ya da neşeli fark etmeksizin seyredilecek her türlü şeye karşı mutlak bir zaafı vardır. İşte bu zaaftır ki, günümüz meşhurlarının işlerini bir hayli kolaylaştırıyor; elbette kolaylaştırdığı kadar da zorlaştırıyor.
influenser gazeteci
Bu kalabalık takipçi gruplarını bir araya toplayan fenomenler birbiriyle tutarlı olmayan bazı davranış örüntüleri benimsiyorlar takipçileriyle ilişki kurarken. Bir yandan onları tabi ki kendisi gibi mühim bir şahsiyeti takip ediyor olmalarından dolayı homojen bir grup olarak görüp, onlara bütüncül bir ruh atfediyorlar; tıpkı bütün ulus devletlerin kendisine tabi olan yurttaşları tek bir etosta birleştirme çabasına benzer bir şekilde. Hâlbuki ulus devletin bünyesindeki her bir yurttaş bambaşka bir varlık ve o varlığın tüm dünyaya ve yaşama dair farklı algıları o etosun içine hapsedilmeye çalışılır. Fenomenlerin takipçileri de, takip edilen kişinin bünyesinde tek bir varlık olarak eritiliyor. Eritilen bu varlığın, takip edilen kişi ne yapsa onu kabul edeceği, hiç değilse her yaptığı şeyde mutlaka bir hikmet olduğunu kabul edeceği bekleniyor. Ya da her davranışın, her düşüncenin bir başkasıyla bağlantısı olmasının beklenmemesi umuluyor. Misal, bir gazeteci influenserlık yapıyor. Yaptığının gazetecilik mesleğinin etik ilkelerine aykırı olduğu yönlü eleştiriliyor. Getirilen eleştiri üzerine mevzubahis influenser gazeteci tepki gösteriyor. Gösterilen tepki, asla getirilen eleştiri ile diyalog barındırmıyor içinde. Ergen bir gencin, bir başkası tarafından “bana ne bakıyorsun?” diyerek diklenmesine verdiği “Ne bakması ya?” düzeyinde bir yanıtla eleştiri geçiştiriliyor. Bu eleştiriler boyut atlayıp akademik bir hal aldığı zaman dahi oturup düşünmeye ve “acaba o kadar insan beni ve benim bu davranışımı neden kafaya taktı, hepsinin benimle bir derdi mi var?” gibi sorular sorarak kendi kendini sorgulama kaygısına düşmüyor. Sonra bir bakıyorsunuz, muhterem gazeteci influenser, soluğu hazır çıkmış olan savaşın ortasında alıyor. Bir bakmışsınız, tarihin gördüğü en cevval savaş muhabiri oluvermiş; üstelik de tarihin belki de gördüğü en iliştirilmiş[1] gazeteci tarafından da savunularak bu kıymetli mesleğin hakkını vermeye girişmiş! Üstelik de hiçbir kurum ya da kuruluşun desteğini almadan, kendi imkânlarıyla savaşın olduğu ülkeye habercilik yapmak üzere gittiğinin altını özellikle çizerek duyuruyor giriştiği işi takipçi/izleyicilerine. Bunu da takipçisi milyonları bulan hesabının ait olduğu platform üzerinden duyuruyor. Ne de olsa kendisine yapılan eleştirilere verdiği yanıtta da olduğu gibi “sadece izleyicilerine karşı sorumluluk taşıyor.” İzleyici önemli, izleyici velinimet, izleyici çok kıymetli.
ŞİRKETLERİN, İŞİNE GELMEYEN SORULARI GEÇİŞTİREN SORULARI
Bir zamanlar çok moda olan şirketlerin topluma karşı sorumluluk duyduğunu ispatlayabilmeleri için yürüttükleri “kurumsal sosyal sorumluluk” adlı bir uygulama vardı. Bu aralar mutlaka yine modadır, ama ben bu aralar çok ilgilenmediğim için bilemiyorum. Ben ilgilenmeyince konunun moda olmaktan çıktığını düşünmek de ilginç bir sorgulama oldu açıkçası benim için de. İlgilendiğim dönemde konu üzerine bir akademik yazı da yazmıştım.[2] Yazdığım yazı için araştırma yaparken büyük büyük ulusal ya da uluslararası şirketlerin davranış biçimlerinde fark ettiğim en dikkat çekici şey ile ortalama taşra esnafının davranış biçimi arasında büyük bir fark olmadığıydı. Bu şirketlere birileri “ya sen petrol çıkarırken, çıkardığın petrolü rafineriye taşırken doğayı kirletiyormuşsun, buna ne dersin?” diye sorulduğunda aldığınız yanıt: “O değil de, siz bizim başlattığımız ağaçlandırma kampanyasından haberdar mısınız?” şeklinde oluyordu. Faaliyet gösterirken kirlettiği doğayı daha az kirletmek için yapması gerekenleri neden yerine getirmediği, kirletilen doğanın bedelini hukuken ve ekonomik olarak neden yüklenmediği gibi soruların yanıtlarını hiçbir zaman alamıyordunuz. Yine misal nükleer santral yapımı için kredi veren bir bankaya, “neden böyle doğa ve insanlık için riskli bir enerji üretimi sağlayacak santralin yapımı için kredi sağladığını” sorduğunuz zaman aldığınız yanıt bambaşka oluyor: “O değil de siz bizim kuruluşun sponsor olduğu arkeolojik kazı çalışmalarından haberdar mısınız?” Bir içecek firmasının, kendisine bilmem kaç yıllığına kiralanan doğal su kaynaklarını sınırsızca sömürmesi sonucunda yerel tarım üreticilerinin mahsullerini sulayacak suya hasret kaldıklarını ve bu nedenle üretim yapamaz hale geldiklerini” sorunca, yine yanıtın doğrudan ve konuyla alakalı olmadığını görürsünüz: “O değil de, siz bizim Türkiye’nin geleceğin tarımı projesine verdiğimiz ödülden haberiniz var mı?” Bu tür sorulan soruyla verilen yanıt arasında rabıtanın olmadığı durumlar genellikle durumu kurtarmak için kullanılır. Misal siz, sizi dolandıran bir esnafa gidip “yahu senin bana yaptığın işin yarı fiyatına yapıldığını öğrendim ben, neden beni kazıkladın?” diye sorsanız, esnaf lafı ağzında eveleyip geveler ve muhtemelen yine sizi yatıştırmak için “Abi o değil de sen hiç Köfteci Hüsnü’de[3] köfte yedin mi?” yanıtını verecektir.
SOSYAL MEDYANIN HAFIZASI ZAYIFTIR, ÇABUK UNUTULUR!
Zampara kocanın cürmü meşhut halde dahi yakalansa zeytinyağı gibi üste çıkmak için lafı değiştirmesine ne kadar çok benzer bu tür çıkışlar. Ele avuca sığmaz, bir yerinden tutsanız, elinize başka bir yeri geliveren kaygan bir kişiliğin ürünüdür bu tür çıkışlar. Bir türlü tutacak yer, hesap soracak bir nirengi noktası bulabilmeniz mümkün değildir ki, yapılan yanlışla yüzleştirebilesiniz. Yüzleşmek ne kelime, bu tür kişilerin her eylemi kendi başına buyruk bir performanstır ve her performans, bir başkasını inkâr eder ve bir süre sonra hangi performansın hangisini inkâr ettiğini siz de takip edemez hale gelirsiniz. Günümüz sosyal medya fenomenlerinin performanslarını değerlendirmeye çalışırken yaşadığınız çaresizlik tıpkı bu ele avuca gelmeme haline benziyor. Misal beş milyona yakın takipçisi olan bir şarkıcı, haklılığına yüzde yüz inanmış bir şekilde “ “saldırgan köpek gruplarına bölge halkı zehirli et versin, hepsi gebersin” şeklinde provokatif bir içerik paylaşır hesabında. Sebebi ne olursa olsun bu sokak canlılarına nefret kusan ve onları hedef gösteren paylaşım sonrasında kendisine esaslı bir tepki gelince, evinde nerden peyda olduğu anlaşılamayan şirin kedisiyle pozlar vererek bir paylaşımda daha bulunarak durumu kurtarmaya çalışabilir. Zira kendisini destekleyen hayvan düşmanı takipçileri de vardır. Onlar koşulsuz şekilde O’na destek verir ama O’na güç veren bu destekten ziyade, sosyal medyanın olağanüstü akışkanlığıdır. Sosyal medya zannedildiğinin aksine hafızayı canlı tutmaz, hafızayı dumura uğratır. Siz günde yüzlerce içerik paylaşırsanız, paylaştığınız nefret içerikli paylaşım bir süre sonra unutulabilir. Pek çok meşhur yaptığı herhangi bir hatanın üstünü örtebilmek için bu stratejiyi uygular. Meşhurların sosyal medya itibar yöneticilerinin uyguladığı taktik de budur. “Üstüne basma, fazla ısrar etme, konuyu değiştir, yediğin herzenin tam tersi bir pozisyona kuvvetlice ve ısrarlıca yerleş, gerisini zamana bırak…” Sonrasında kim düşecek senin bilmem kaç bin tweet öncesinde paylaştığın içerikte neler saçmaladığının peşine. Üstüne bir de birkaç barınağa mama ve para bağışlarsın, yaptığın şey unutulur gider. Çünkü sosyal medya meşhurlarına göre takipçilerin nasılsa takip ettiği başka bir sürü ünlü vardır ve elbette mutlaka bir gün bir başka ünlü başka bir herze karıştırır ve onun yaptığı mutlaka unutulur. Hatırlatanlar mı, hesap sormakta ısrar edenler mi, özeleştiri talep edenler mi? Onların da elbette bir çaresi vardır: Engellersin, görünmez olur, sorun kökten çözülür.
‘SEN KUSURLUSUN’ DİYENLERİ HAYATINDAN ÇIKAR, PİRÜPAK OLUVER!
Günümüz neoliberal toplumunun, akışkan öznesinin temel mottosu yaptığı hiçbir şeyden söylediği hiçbir sözden, düştüğü hiçbir hatadan geri adım atmamaktır. Haklılığına mutlak şekilde inanmış akışkan öznenin haklılığı onun her bir davranışının ve sözünün birbiriyle rabıtasının olmamasından kaynaklanır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel fark, ne onun konuşabiliyor olmasından ne örgütlenebiliyor olmasından ne de alet edevat üretebiliyor olmasından kaynaklanır. Onu diğer canlılardan ayıran en temel fark, kendi davranışları, düşünceleri, yanlışları, inançları üzerine düşünüp kafa yorabiliyor olmasından kaynaklanır. Ahlak denilen soyut nesnenin temelinde de bu nitelik yatar. Buna İngilizcede “selfreflection” denir. Bu sözcüğün Türkçe tam karşılığı “kendi düşünce ve davranışlarını gözleme ve inceleme, içebakış, iç gözlem”dir. Neoliberal kuralsızlaştırma ve sosyal ağların yarattığı meşhuriyet çağı, insanı diğer canlılardan ayıran bu temel özelliğinden epeyce uzaklaştırmıştır. Kimse ne düşünceleri ne davranışları ne de hataları üzerine bir saniye olsun düşünme ve kendini eleştirme zahmetine girmiyor. Herkes haklı, herkes doğru, herkes kusursuz. “Sen kusurlusun!” diyenleri hayatınızdan çıkardığınız anda pirüpak olup yolunuza iç huzuruyla devam edebiliyorsunuz. Eh ne diyelim. Herkesin yolu açık olsun.
[1] İliştirilmiş sözcüğü İngilizce “embedded” sözcüğünün karşılığıdır. Nesnel, tarafsız ve dengeli habercilik yapmayacağı kesin olan, herhangi bir savaş ya da çatışma durumunda bir tarafa (bu taraf genellikle de güçlü ya da kazanan taraf olur) mutlak bir şekilde inanıp o pozisyondan haber yapan gazetecilere verilen addır.
[2] Tezcan Durna (2011). “Neoliberalizmin Bir Hegemonya Aracı Olarak Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) ve Çokuluslu Şirketlerin Hayattan Eksilttikleri. Halkla İlişkiler ve Reklamın Anatomisi: Eleştirel Bir Kavrayış. Sema Yıldırım Becerikli (Ed.) içinde. Ankara: Ütopya Yayınevi. s. 76-102.
[3] Köfteci Hüsnü diye tanıdığım bir köfteci yoktur. İki gözüm önüme aksın influenserlık yapmıyorum. Laf olsun diye attığım bir isimdir.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın