Etiket: #gazeteci

  • Toprağa düşüyor umudun kırlangıçları…

    Sokaklar; seslerinde çelik sertliğinde zorlama bir ton, dudağı gülümsemeyi unutmuş insanlarla dolu…

    Bizi boğan bir iklimde, bir bir toprağa düşüyor umutlar, hava kırlangıç çığlıklarıyla doluyor…

    Ama hepimiz biliyoruz ki, bugünlere bir durak yolculukla gelinmedi…

    Bugün karnımızı ağrıtan, tatlı yaz meltemlerine benzer yalanları yediğimiz geçmişin bıldır ki hurmalarından…

    Bize dokunmayan bin yaşasın dediğimiz yılanların boğazımıza kadar sarmasından…

    Tabi aralarında eskinin muktedirleri de var. Hani sonradan görmüş, parayla her şeyi yapmaya mubah olduklarını ve gücü parada bulanlar…

    Zevkleri modaya bağlı, duyguları sahte, düşüncelerini başkalarından ödünç alan, sevgileri de arkadaşlıkları da yapmacık insanlar…

    Hani geçmişte yaptıkları seçimlerle, davul zurnayla karşıladıklarını felaket olduğundan bi haber olanlar…

    Kendi dertlerinin sızıları sarınca başlarını; yalanın, hilenin, ıstırabın daha demincek farkına varan, herkesten önce veryansına duranlar. Var elbette uyananlar arasında da onlar. Onların da boğazına sarılanlar…

    Ama artık fikrimizin kırlangıçları acı acı çığlık atmakta…

    Evet, bizi boğan hava değil yüreğimizi, benliğimizi, tüm vücudumuzu saran işte bu seçimler sonunda gelen keder. Açlıkla, hukuksuzlukla, her güne düşen acı çığlıklarla çağlıyor coğrafya…

    Yirmi yılda; yitirdiğimiz ruhun aynası, empati ve çarpan kalplerin ritmi, kayboldu insanlık, hırs ve çıkar savaşları arasında…

    Özellikle son altı yılda erozyona uğrattığımız vicdan ve umuttur vurulup boylu boyunca yerde yatan…

    Biliyoruz tabi, yaşamak kadar yaşatmak da hak. Bir parçacık huzur ve nefes, herkese büyük bir iyilik olacak…

    Ancak; bireysel ve toplumsal, siyasal refleksizliğimiz devam ederken, söylenenler, sadece hakiki olmayan ümit kapılarını aralamak…

    8 Haziran’da Diyarbakır’da yirmisi gazeteci, yirmi bir kişi habercilik mesleğini icra ederken gözaltına alındılar. Gören, duyan olmadı, toplu bir ses veren çıkmadı…

    Tepkisizlik, sessizlik, haklarında bilgilere erişim engeli getirdi, dosyalarına gizlilik ve gözaltı süreleri uzatıldı. Batıda aynı meslekten bir kaç kişi hariç, görmezden geldiler. O kadar yalnız bırakıldılar…

    Ana muhalefet, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları basına karşı bu baskıda sessiz kalırsa nasıl barışacaklar halkla?

    Özgür ve bağımsız basının olmadığı bir ortamda özgür ve adil yarınların geleceğini zannetmek safdillik değil de nedir?

    Bilin ki vaatlerinizde uçuşan umutlar, hakikilikten uzak, umudumuzun kırlangıçlarını toprağa düşürüyorlar. Yirmi yıldır fikirlerin kırlangıçları düşmüşken toprağa…

    Biz karanlığı yırtıp doğursak da aydınlığı, nasıl unutacağız düşenleri bu uğurda?

    Nasıl geri getireceğiz zulmün pençesinde intihara duran canları?

    Nasıl iyileştireceğiz solan hayatları, geleceği karartılan gençleri, travmaya boğulan çocukları?

    Enkaza dönmüş bir coğrafyadan pembe umutlar çıkar mı?

    Yaşadığımız son derece kötü atmosferin içinde, toplumun gerçeğinden kopuk muhalifçilik, muktedirlerin ekmeğine yağ sürmekten başka işe yarar mı?

    Görmüyor musunuz? Kan sızıyor bir halkın dinmeyen uğultusundan…

    Halkı umutlarla avutmayın, gerçeklerle sarsın. Bir bahar daha görecek mecali kalmadı bu halkın…

    Deyin; her şey çok güzel olmayacak. Ama el ele verirsek, karanlık aydınlığa çıkacak. İşte o zaman filizler yeniden sürgüye duracak ve geride bıraktıklarımıza, yüreklerimizde hep bir kırlangıç çığlığı olacak…

    Hesap da sorulacak. Hak da alınacak…

    Ancak beklemeyin halklarla barışmadan güneşin kendi başına yeniden doğmasını…

    Fikirleriniz olsun, fikirleriniz çözüme, yeni bir baharı sürgüye dursun. Zira umutsuzluk çığlık atarken beynimizde, toprağa düşüyor umudun kırlangıçları bu refleksizliğinizle…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Meşhurlar itibar kazalarını nasıl telafi ederler?

    Günümüzün sosyal medya platformları giderek tuhaf kalabalıkları bir araya topluyor. Bir bakıyorsunuz, bir şarkıcı hesabını takip eden beş-on-on beş milyon takipçiyle dünyadaki orta halli pek çok ülkenin nüfusundan daha fazla kitleye hitap edebiliyor. Hiç ummadığınız, neden bu kadar insanın merakla takip ettiğini bir türlü anlayamayacağınız bazı fenomenler, bu sayıları ikiye üçe katlayabiliyor. Kendi youtube kanalını açmış, belki açmadan önce de yeterince takipçisi olan bazı gazeteciler, yaptıkları haberleri ya da sahip oldukları fikirlerini bir kurumsal gazete ya da televizyonun bünyesinde çalışıyorken olduğundan daha geniş kitlelere duyurabilecek etki gücüne sahip olabiliyor. Türkiye’de tirajı milyonu bulan bir gazete tarihte çok az olmuştur sanırım. Belki de olmamıştır. Tiraj rakamlarıyla da her zaman oynandığı için buna belki de hiçbir zaman emin olamayacağız. Reytingi milyonları bulan dizi olmuştur mutlaka. Zira bizim insanımız temaşayı pek sever. Temaşa denilince akan sular durur. Gerçi temaşayı sevmeyen insan topluluğu mu vardır? Biz insan türünün şiddetli, dertli ya da neşeli fark etmeksizin seyredilecek her türlü şeye karşı mutlak bir zaafı vardır. İşte bu zaaftır ki, günümüz meşhurlarının işlerini bir hayli kolaylaştırıyor; elbette kolaylaştırdığı kadar da zorlaştırıyor.

    influenser gazeteci

    Bu kalabalık takipçi gruplarını bir araya toplayan fenomenler birbiriyle tutarlı olmayan bazı davranış örüntüleri benimsiyorlar takipçileriyle ilişki kurarken. Bir yandan onları tabi ki kendisi gibi mühim bir şahsiyeti takip ediyor olmalarından dolayı homojen bir grup olarak görüp, onlara bütüncül bir ruh atfediyorlar; tıpkı bütün ulus devletlerin kendisine tabi olan yurttaşları tek bir etosta birleştirme çabasına benzer bir şekilde. Hâlbuki ulus devletin bünyesindeki her bir yurttaş bambaşka bir varlık ve o varlığın tüm dünyaya ve yaşama dair farklı algıları o etosun içine hapsedilmeye çalışılır. Fenomenlerin takipçileri de, takip edilen kişinin bünyesinde tek bir varlık olarak eritiliyor. Eritilen bu varlığın, takip edilen kişi ne yapsa onu kabul edeceği, hiç değilse her yaptığı şeyde mutlaka bir hikmet olduğunu kabul edeceği bekleniyor. Ya da her davranışın, her düşüncenin bir başkasıyla bağlantısı olmasının beklenmemesi umuluyor. Misal, bir gazeteci influenserlık yapıyor. Yaptığının gazetecilik mesleğinin etik ilkelerine aykırı olduğu yönlü eleştiriliyor. Getirilen eleştiri üzerine mevzubahis influenser gazeteci tepki gösteriyor. Gösterilen tepki, asla getirilen eleştiri ile diyalog barındırmıyor içinde. Ergen bir gencin, bir başkası tarafından “bana ne bakıyorsun?” diyerek diklenmesine verdiği “Ne bakması ya?” düzeyinde bir yanıtla eleştiri geçiştiriliyor. Bu eleştiriler boyut atlayıp akademik bir hal aldığı zaman dahi oturup düşünmeye ve “acaba o kadar insan beni ve benim bu davranışımı neden kafaya taktı, hepsinin benimle bir derdi mi var?” gibi sorular sorarak kendi kendini sorgulama kaygısına düşmüyor. Sonra bir bakıyorsunuz, muhterem gazeteci influenser, soluğu hazır çıkmış olan savaşın ortasında alıyor. Bir bakmışsınız, tarihin gördüğü en cevval savaş muhabiri oluvermiş; üstelik de tarihin belki de gördüğü en iliştirilmiş[1] gazeteci tarafından da savunularak bu kıymetli mesleğin hakkını vermeye girişmiş! Üstelik de hiçbir kurum ya da kuruluşun desteğini almadan, kendi imkânlarıyla savaşın olduğu ülkeye habercilik yapmak üzere gittiğinin altını özellikle çizerek duyuruyor giriştiği işi takipçi/izleyicilerine. Bunu da takipçisi milyonları bulan hesabının ait olduğu platform üzerinden duyuruyor. Ne de olsa kendisine yapılan eleştirilere verdiği yanıtta da olduğu gibi “sadece izleyicilerine karşı sorumluluk taşıyor.” İzleyici önemli, izleyici velinimet, izleyici çok kıymetli.

    ŞİRKETLERİN, İŞİNE GELMEYEN SORULARI GEÇİŞTİREN SORULARI

    Bir zamanlar çok moda olan şirketlerin topluma karşı sorumluluk duyduğunu ispatlayabilmeleri için yürüttükleri “kurumsal sosyal sorumluluk” adlı bir uygulama vardı. Bu aralar mutlaka yine modadır, ama ben bu aralar çok ilgilenmediğim için bilemiyorum. Ben ilgilenmeyince konunun moda olmaktan çıktığını düşünmek de ilginç bir sorgulama oldu açıkçası benim için de. İlgilendiğim dönemde konu üzerine bir akademik yazı da yazmıştım.[2] Yazdığım yazı için araştırma yaparken büyük büyük ulusal ya da uluslararası şirketlerin davranış biçimlerinde fark ettiğim en dikkat çekici şey ile ortalama taşra esnafının davranış biçimi arasında büyük bir fark olmadığıydı. Bu şirketlere birileri “ya sen petrol çıkarırken, çıkardığın petrolü rafineriye taşırken doğayı kirletiyormuşsun, buna ne dersin?” diye sorulduğunda aldığınız yanıt: “O değil de, siz bizim başlattığımız ağaçlandırma kampanyasından haberdar mısınız?” şeklinde oluyordu. Faaliyet gösterirken kirlettiği doğayı daha az kirletmek için yapması gerekenleri neden yerine getirmediği, kirletilen doğanın bedelini hukuken ve ekonomik olarak neden yüklenmediği gibi soruların yanıtlarını hiçbir zaman alamıyordunuz. Yine misal nükleer santral yapımı için kredi veren bir bankaya, “neden böyle doğa ve insanlık için riskli bir enerji üretimi sağlayacak santralin yapımı için kredi sağladığını” sorduğunuz zaman aldığınız yanıt bambaşka oluyor: “O değil de siz bizim kuruluşun sponsor olduğu arkeolojik kazı çalışmalarından haberdar mısınız?” Bir içecek firmasının, kendisine bilmem kaç yıllığına kiralanan doğal su kaynaklarını sınırsızca sömürmesi sonucunda yerel tarım üreticilerinin mahsullerini sulayacak suya hasret kaldıklarını ve bu nedenle üretim yapamaz hale geldiklerini” sorunca, yine yanıtın doğrudan ve konuyla alakalı olmadığını görürsünüz: “O değil de, siz bizim Türkiye’nin geleceğin tarımı projesine verdiğimiz ödülden haberiniz var mı?” Bu tür sorulan soruyla verilen yanıt arasında rabıtanın olmadığı durumlar genellikle durumu kurtarmak için kullanılır. Misal siz, sizi dolandıran bir esnafa gidip “yahu senin bana yaptığın işin yarı fiyatına yapıldığını öğrendim ben, neden beni kazıkladın?” diye sorsanız, esnaf lafı ağzında eveleyip geveler ve muhtemelen yine sizi yatıştırmak için “Abi o değil de sen hiç Köfteci Hüsnü’de[3] köfte yedin mi?” yanıtını verecektir.

    SOSYAL MEDYANIN HAFIZASI ZAYIFTIR, ÇABUK UNUTULUR!

    Zampara kocanın cürmü meşhut halde dahi yakalansa zeytinyağı gibi üste çıkmak için lafı değiştirmesine ne kadar çok benzer bu tür çıkışlar. Ele avuca sığmaz, bir yerinden tutsanız, elinize başka bir yeri geliveren kaygan bir kişiliğin ürünüdür bu tür çıkışlar. Bir türlü tutacak yer, hesap soracak bir nirengi noktası bulabilmeniz mümkün değildir ki, yapılan yanlışla yüzleştirebilesiniz. Yüzleşmek ne kelime, bu tür kişilerin her eylemi kendi başına buyruk bir performanstır ve her performans, bir başkasını inkâr eder ve bir süre sonra hangi performansın hangisini inkâr ettiğini siz de takip edemez hale gelirsiniz. Günümüz sosyal medya fenomenlerinin performanslarını değerlendirmeye çalışırken yaşadığınız çaresizlik tıpkı bu ele avuca gelmeme haline benziyor. Misal beş milyona yakın takipçisi olan bir şarkıcı, haklılığına yüzde yüz inanmış bir şekilde “ “saldırgan köpek gruplarına bölge halkı zehirli et versin, hepsi gebersin” şeklinde provokatif bir içerik paylaşır hesabında. Sebebi ne olursa olsun bu sokak canlılarına nefret kusan ve onları hedef gösteren paylaşım sonrasında kendisine esaslı bir tepki gelince, evinde nerden peyda olduğu anlaşılamayan şirin kedisiyle pozlar vererek bir paylaşımda daha bulunarak durumu kurtarmaya çalışabilir. Zira kendisini destekleyen hayvan düşmanı takipçileri de vardır. Onlar koşulsuz şekilde O’na destek verir ama O’na güç veren bu destekten ziyade, sosyal medyanın olağanüstü akışkanlığıdır. Sosyal medya zannedildiğinin aksine hafızayı canlı tutmaz, hafızayı dumura uğratır. Siz günde yüzlerce içerik paylaşırsanız, paylaştığınız nefret içerikli paylaşım bir süre sonra unutulabilir. Pek çok meşhur yaptığı herhangi bir hatanın üstünü örtebilmek için bu stratejiyi uygular. Meşhurların sosyal medya itibar yöneticilerinin uyguladığı taktik de budur. “Üstüne basma, fazla ısrar etme, konuyu değiştir, yediğin herzenin tam tersi bir pozisyona kuvvetlice ve ısrarlıca yerleş, gerisini zamana bırak…” Sonrasında kim düşecek senin bilmem kaç bin tweet öncesinde paylaştığın içerikte neler saçmaladığının peşine. Üstüne bir de birkaç barınağa mama ve para bağışlarsın, yaptığın şey unutulur gider. Çünkü sosyal medya meşhurlarına göre takipçilerin nasılsa takip ettiği başka bir sürü ünlü vardır ve elbette mutlaka bir gün bir başka ünlü başka bir herze karıştırır ve onun yaptığı mutlaka unutulur. Hatırlatanlar mı, hesap sormakta ısrar edenler mi, özeleştiri talep edenler mi? Onların da elbette bir çaresi vardır: Engellersin, görünmez olur, sorun kökten çözülür.

    ‘SEN KUSURLUSUN’ DİYENLERİ HAYATINDAN ÇIKAR, PİRÜPAK OLUVER!

    Günümüz neoliberal toplumunun, akışkan öznesinin temel mottosu yaptığı hiçbir şeyden söylediği hiçbir sözden, düştüğü hiçbir hatadan geri adım atmamaktır. Haklılığına mutlak şekilde inanmış akışkan öznenin haklılığı onun her bir davranışının ve sözünün birbiriyle rabıtasının olmamasından kaynaklanır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel fark, ne onun konuşabiliyor olmasından ne örgütlenebiliyor olmasından ne de alet edevat üretebiliyor olmasından kaynaklanır. Onu diğer canlılardan ayıran en temel fark, kendi davranışları, düşünceleri, yanlışları, inançları üzerine düşünüp kafa yorabiliyor olmasından kaynaklanır. Ahlak denilen soyut nesnenin temelinde de bu nitelik yatar. Buna İngilizcede “selfreflection” denir. Bu sözcüğün Türkçe tam karşılığı “kendi düşünce ve davranışlarını gözleme ve inceleme, içebakış, iç gözlem”dir. Neoliberal kuralsızlaştırma ve sosyal ağların yarattığı meşhuriyet çağı, insanı diğer canlılardan ayıran bu temel özelliğinden epeyce uzaklaştırmıştır. Kimse ne düşünceleri ne davranışları ne de hataları üzerine bir saniye olsun düşünme ve kendini eleştirme zahmetine girmiyor. Herkes haklı, herkes doğru, herkes kusursuz. “Sen kusurlusun!” diyenleri hayatınızdan çıkardığınız anda pirüpak olup yolunuza iç huzuruyla devam edebiliyorsunuz. Eh ne diyelim. Herkesin yolu açık olsun.

    [1] İliştirilmiş sözcüğü İngilizce “embedded” sözcüğünün karşılığıdır. Nesnel, tarafsız ve dengeli habercilik yapmayacağı kesin olan, herhangi bir savaş ya da çatışma durumunda bir tarafa (bu taraf genellikle de güçlü ya da kazanan taraf olur) mutlak bir şekilde inanıp o pozisyondan haber yapan gazetecilere verilen addır.

    [2] Tezcan Durna (2011). “Neoliberalizmin Bir Hegemonya Aracı Olarak Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) ve Çokuluslu Şirketlerin Hayattan Eksilttikleri. Halkla İlişkiler ve Reklamın Anatomisi: Eleştirel Bir Kavrayış. Sema Yıldırım Becerikli (Ed.) içinde. Ankara: Ütopya Yayınevi. s. 76-102.

    [3] Köfteci Hüsnü diye tanıdığım bir köfteci yoktur. İki gözüm önüme aksın influenserlık yapmıyorum. Laf olsun diye attığım bir isimdir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Diktatörler gazeteciden neden korkar?

    Yazının başlığındaki gazetecinin başında “iyi” sıfatı vardı ilk başta. Sonra bu sıfatı kullanmaktan vazgeçtim. Zira gazeteci gazetecidir. Bu totolojiye düşme pahasına kurduğum son cümleyi sahiden de inanarak yazıyorum. Zira gazetecinin başına iyi, muhalif, esaslı, solcu, sağcı, muhafazakâr, alternatif vs. gibi sıfatlar getirdiğimiz anda, mesleğin dört yüz yıla dayanan geçmişi ve bu geçmişten günümüze süregelen pratik ve normlarını bir yana bırakmak zorunda kalır, bir mesleğin toplum için anlamını da yok edersiniz. Bunu bir yana bıraktığınız anda da gazeteciliğin modern toplumlar için umut olma misyonu ortadan kalkar. Gazeteciliği hakkıyla icra etmeyene, soru sormayana, soru soruyormuş gibi yapıp yağlama yıkama yapana, haber diye parti bülteni yazana, bir parti ya da grubun varlığını devam ettirmesi için bir başka parti ya da gruba nefret dolu laflar edene, doğru bildiği şeyleri bir takım ilişkilerinin bozulacağı ya da konforlu yaşamından mahrum kalacağı endişesiyle yazmayana “GAZETECİ” demezsiniz olur biter. Bir kere bunu gazeteciliği hakkıyla yerine getirenlerin düstur haline getirmesi gerekir. Diğerleri zaten gazeteci olmadığı için böyle bir kaygı gütmezler. Bir insan kendi mesleğine ve mesleğinin onuruna sahip çıkmazsa, başkalarından o mesleğe ve mesleğin anlamına sahip çıkmasını bekleyemez.

    BU TOPRAKLARDA KADINLARIN ÇOCUK YAŞTA EVLENDİRİLMESİ BİR NORM

    Bu yazının girişini, akışını, çerçevesini nasıl kuracağımı planlarken yazının başına şu cümleyi not almışım unutmayayım diye: “Harem ve Kuzenler kitabındaki kuzen evliliğinin gerekçeleriyle ilgili olan saptamadan yola çıkarak başla. Kadın cinselliğinin bastırılması için erkenden evlendirilme konusuyla yazıya gir.” Ben yazının girişi için bu notu aldığımda daha Giresun’da 16 yaşındaki kız çocuğu ailesinin nişanlamaya çalıştığı erkek tarafından öldürülmemişti. Bu olayla ilgili olarak pek çok farklı rivayet duyuldu. Ancak ortada bir gerçek var ki, bu topraklarda ve bu toprakların kültürel olarak ortaklaştığı Mağribi toplumlarda kızların neredeyse çocuk yaşta evlendirilmesi yaygın bir norm ve bunun en temel nedeni, ailelerin kızlarını diledikleri erkeklerle evlendirme isteği. Çocuk yaşta dilediğiniz kişiyle kız çocuğunu evlendirmezseniz, bu kız çocukları ilerleyen yaşlarda cinselliği, cinsel hazlarını ve bu hazları dilediği kişiyle yaşamayı arzu edecektir. Özellikle dilediği kişiyle diyorum. Zira bu kişi illa ki karşı cins olmak zorunda değil tabi ki. Bu sayede hem heteronormatif değerler, hem de istenilen er kişi ile evlendirilme işi garanti altına alınmış olur. Bu isteğin altında yatan ekonomi politik nedenin toprakların bölünmemesi arzusu olduğuna dikkat çeker kitabın yazarı Germaine Tillon. Endogami ve kızların çocuk yaşta evlendirilmesi olayı toprağa bağlı tarım toplumlarının bir anlamda sigortası işlevi görür ve bu sigortanın güvenlik kablosu işlevini kadınlar üstlenmiştir. Kadına bu misyonun yüklenmesi için elbette onun yıllardan beri aşağılanması ve akıldan yoksun olduğunun iddia edilmesi gerekmiştir. Tillon bu aşağılama mevzusunun Akdeniz havzasında nasıl tezahür ettiğini şöyle anlatır: “kadının akıldan yoksun bir yaratık muamelesi gördüğü pek çok toplum vardır; ancak aşağılanmanın biçimi toplumdan topluma değişir. Akdeniz havzasında kadını aşağılamanın aldığı biçim, hem çok özgüldür, hem de muhtemelen kendi içinde tutarlı bir sosyal sistemle bütünleştiği için, başka yerlerdekinden daha dayanıklıdır.”[1] Bu hayati saptamanın ardından bu aşağılamayı destekleyenlerin sadece erkekler olmadığı gibi karşı çıkanların da sadece kadınlardan ibaret olmadığına dikkat çeker yazar. Kadınlar birçok köle gibi buradaki suça ortak olabilir. Bunun pek çok dinamikleri vardır. Elbette asıl konumuz bu olmadığı için, uzatmayacağım.

    ‘DİKTATÖR HALKINI SOYARKEN ONUN İYİLİĞİ İÇİN YAPTIĞINI ANLATIR’

    Okuyucu gazetecilik mevzusundan nasıl kadın mevzusuna geçtiğimizi ve tekrardan gazetecilik mevzusuna nasıl döneceğimizi sanırım fena halde merak etmeye başladı. Geleceğim efendim, bir miktar sabır. Kadının akıldan, izandan yoksun olduğu iddiasıyla onun adına âşık olacağı ve evleneceği kişinin kim olacağına karar vermek de dâhil her türlü kararı onun adına alabileceğini zanneden ve bunu ona dayatan erkekle diktatör arasında ciddi bir benzerlik vardır. Erkek, kadının gözü açılmadan, yani küçücük kız çocuğuyken onun kiminle evleneceğine karar verirken, onun iyiliği için bunu yaptığını iddia eder. Bu yalanı kadın, sevmediği bir adamla evlendirilip çocuk yaptığında ve bu çocuk/çocuklar onu sevmediği erkeğe pranga gibi bağladığında anlar. Diktatör, halkını soyarken, onun iyiliği için yaptığını anlatır; bunu anlatırken, halkı tıpkı küçük yaşta evlenmeye zorlanan kız çocuğu gibi akıldan ve kendi adına karar verme yetisinden yoksun olduğuna inandırmaya çalışır, inandırır da. Ancak halka gerçekleri anlatan birileri çıktığı zaman bu yalanların inandırıcılığı kalmaz. Modern toplumlarda bu gerçekleri anlatan kişiler çoğunlukla gazetecilerdir. Gazeteciler, (burada tabi ki gazetecileri kastettiğimi tekrar vurgulamak isterim, diğerlerine gazeteci demiyorduk) mesleklerinin gereği diktatörün halkın yararına diye anlattığı bazı şeylerin dünyadaki pek çok ülkede halkın soyulması anlamına gelebileceğini olgulara ve örneklere dayanarak anlatır. Gazeteci misal diktatöre, elbette yüz yüze sorma şansı bulamazsa halka içinde bulunduğu yaşam koşullarının neden razı olunması, katlanılması ve şükredilmesi gereken koşullar olmadığını yine olgulara dayanarak sorar. Bu soruya verecek yanıtı olmayan diktatör, gerçeklerden korkusunu gerçekleri sorularıyla ifşa eden gazetecileri ya yok ederek ya da onları hapsederek bastırır. Diktatörün korktuğu gazeteci değil, gazetecinin dile getirdiği gerçekler ve diktatörün halkına karşı işlediği cürümlerin ifşa edilmesidir. Nihayetinde gazeteci de tıpkı diktatör gibi fani bir insandır. İnsan insandan neden korksun ki?

    ‘DİKTATÖRÜN EN NEFRET ETTİĞİ GAZETECİ TİPİ OLGULARA DAYANARAK HABER YAPAN GAZETECİ TİPİDİR’

    Diktatör yoksulluktan, açlıktan kırılan halkına dünyanın her yerinde insanların böyle yaşadığını anlatır. Dünyanın her yerinde enflasyonun yüksek olduğunu, faturaların en gelişmiş ülkelerde bile çok yüksek geldiğini anlatır. Bu yalana eğer bunun yalan olduğunu ortaya koyan birileri çıkmazsa çok sayıda insan inanır. Yaşadığı yoksulluğun, tüm dünya halklarının paylaştığı bir yoksulluk olduğuna kani olur. Ancak birileri çıkar, dünyada yoksulluk ve açlığın yaygın bir şey olmadığını, halkın bu yoksulluk ve açlığının diktatörün etrafına çöreklenmiş küçük bir azınlığın cebine girenlerden kaynaklandığını anlatır. Gazeteci bunu yine olgulara ve olaylara dayanarak anlatır. Hiçbir siyasi çıkara hizmet etmeden, tamamen halkın doğruları bilmesi gerektiğine inandığı için yapar bunu. İşte böyle bir tavır, diktatörü deli eder. Diktatörün en nefret ettiği gazeteci tipi olgulara dayanarak haber yapan gazeteci tipidir. Çünkü olgular, hiçbir şekilde eğilip bükülmeye müsait değildir. Herhangi bir siyasi parti ya da grubun siyasi propagandasına hizmet etmez, halkın gerçekleri bilerek ona göre hareket etme hakkına hizmet eder. Elbette halk bu doğruları öğrendikten sonra kendisi karar verir hangi parti ya da siyaseti destekleyeceğine.

    ‘SAFSATANIN PANZEHİRİ KIYMETİ KENDİNDEN MENKUL KANAATLER DEĞİL, OLGULARDIR’

    Diktatörün en sevdiği gazeteci tipi, olguları aktarırken habere kanaatini de karıştıran gazeteci tipidir. Çünkü olgularla başa çıkmak zor, kanaati kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmak çok kolaydır. Gazeteci misal, A ülkesinde asgari ücretin 5 birim olduğunu ama diktatörün yönettiği ülkede ise 1 birim olduğunu sayılara ve olgulara dayanarak bildirirse diktatör bunu altı boş iddialarla ancak “yalan” olmakla itham edebilir. Mutlaka bu ithamın doğruluğuna da inananlar çıkacaktır. Ancak gazeteci bu gerçeği diktatörün muarızı bir siyasetçiye söyletirse, diktatörün bu gerçeği çarpıtması çok daha kolaydır. Bu nedenle gazeteci, (bakın yine sadece gazeteci diyorum, hakiki gazeteci demiyorum) haberini sadece siyasetçiler ve bazı toplumsal seçkinlerin çerçevelediği gerçeklerle oluşturmaz. Bu yaklaşım, zaten kutuplaşmadan beslenen diktatörün ekmeğine her zaman yağ sürer. Bu durumda diktatör halka hesap vermek yerine, ona muarızlarından bazı nefret nesneleri sunarak gerçeği kolayca çarpıtabilir. Bu durumda diktatörün halka sunduğu safsatalar gerçeğin yerini alır. Safsatanın panzehiri kıymeti kendinden menkul kanaatler değil, olgulardır. İşte gazeteci beyni diktatörün safsatalarından pelte haline gelmiş halka bu panzehiri verdiği için diktatör gazeteciden nefret eder, dahası korkar.

    Bu gerçeklikten yola çıkarak diyebiliriz ki, diktatörle, kızını erken yaşta dilediği er kişiyle evlendirmek isteyen aile reisi arasında hiçbir fark yoktur. Aile reisi, toprak bölünmesin, mal mülk ele gitmesin diye kızını çocuk yaştayken istediği kişiyle ki bu kişi genellikle aile içinden birisi olur, evlendirmek ister. Kızın gözü açılmadan evlendirilir ki, itiraz edemesin. Diktatör, halkını tıpkı kadını akıldan yoksun gören erkek gibi, akıldan yoksun olarak görür ve sürekli onun adına ve onun yararına karar verdiğini iddia eder. Verdiği hiçbir kararın sorgulanmaması gerekir. Bunun sağlanması için, verilen kararların neden yanlış olduğunun sorulmaması gerekir. Soran gazeteciler, bu nedenle yok edilir. Çünkü gazeteci, halkın gözünün açılması için sorular sorar, halkın önüne olgulardan yola çıkarak gerçekleri sunar. İşte bu benzerlik nedeniyledir ki, Türkiye’de siyasal iktidar, her gün yenisi eklenen kadın katliamlarına kayıtsızdır. Çünkü ölen her kadın, gözü açılmış diğer kadınlar için ibrettir. Bu ibretlik her hadisenin diğer kadınları korkutarak sindireceği varsayılır. Ölümler nedir ki diktatörün nazarında. Biri ölür diğeri gelir. Diktatörün tek kaygısı varlığının ne pahasına olursa olsun devamıdır. Kadınların öldürülmesiyle, gazetecilerin hapse atılması arasında diktatörün varlığının sürdürülmesi açısından ciddi bir benzerlik vardır. Bu benzerliği layıkıyla anlamadan, diktatör zihniyetiyle mücadele edebilmek mümkün değildir.

    [1] Germaine Tillon (2006), Harem ve Kuzenler, (Çev. Şirin Tekeli ve Nükhet Sirman), İstanbul: Metis Yayınları, s. 43.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Yalamayın

    Bir gazeteci, soru olup olmadığı belli olmayan cümlesine, “Millete sevdalı lider, millet de liderine sevdalı…” diye başlayınca çağrışım yaptı.

    Aslında ne o soruyu soranla ne de sorunun muhatabı siyasetçi ile uzaktan yakından ilgisi var…

    Konu sadece yalamakla ilgili.

    xxxx

    Olay yıllar önce Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde yakın köylerden birinde yaşanıyor.

    Bir yaz akşamı, geç saatlerde köyde herkes evlerine çekilip yatmaya hazırlanırken bir avluya gökten bir cisim düşer.

    Gürültü üzerine evdekiler korkuyla avluya fırlar ama gördükleri karşısında şaşkındırlar.

    Pırıl pırıl parlayan rengarenk büyük bir cisim…

    Kırmızı, mavi, yeşil, mor: sanki gökkuşağı gibi…

    Yere düşerken çatıya da çarpmış, bazı parçaları kopmuş, çevreye yayılmış.

    Olayı duyan konu komşu da toplanmış, her kafadan bir ses çıkmaktadır.

    Muhtar hemen jandarmaya haber verir.

    Bu arada o esrarengiz cisim yavaş yavaş erimeye başlayınca birinin önerisiyle büyük bir parçayı korumak için alıp buzdolabına özenle yerleştirirler.

    Kim bilir, köylünün başına talih kuşu konmuş, düşen parça çok değerli bir gök cismi bile olabilir,

    Her kafadan bir ses, her sesten bir çözüm çıkar…

    O sırada birisi, büyük bir cesaret örneği gösterir, yerden bir parça alır, çevredekilerin tüm uyarılarına rağmen diliyle yalar ama tadını bir şeye benzetemez.

    xxx

    Sonunda jandarma ekibi olay yerine gelir, köylüleri esrarengiz cismin çevresinden uzaklaştırır, parçaları toplayıp bir torbaya doldurur, tutanak imzalatır gider.

    Jandarma ekipleri de parçanın ne olduğunu bilemedikleri için MTA’ya yani Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’ne gönderir.

    Köyde olay efsane gibi anlatılıp türlü türlü senaryolar yazılırken, bir süre sonra Jandarma aracılığıyla MTA’dan rapor gelir.

    Gökyüzünden gelen o rengarenk, esrarengiz cisim bir uçaktan düşmüş, daha doğrusu atılmıştır.

    Esenboğa’ya doğru inişe geçen bir uçak tuvalet atıklarını bırakmış, o yükseklikte havanın soğuk olması nedeniyle buz tutmuş, içindeki deterjanlar yüzünden de rengarenk bir hal almıştır.

    Esrarengiz gökcismi nedeniyle zengin olma hayali kurarken yıkık bir çatı ile baş başa kalan köylünün imdadına bir avukat yetişir.

    Dava açılır, o saatlerde Esenboğa’ya iniş yapan uçaklar belirlenir ve tazminat davası açılır…

    xxxx

    Gazeteciliği bırakmak zorunda kaldığım için çok merak etmeme rağmen davanın seyrini takip edemedim.

    O köylü tazminat alabildi mi bilemiyorum ama o parçayı yalayan cesur cengaveri tanımak isterdim doğrusu.

    Köylü dediğime bakmayın, yalamanın köylülükle, sınıfsal konumla, eğitimle, makamla, mevkiyle, bizim mahalle ile karşı mahalle ile ilgisi yok.

    Yalamak her zaman istediğin sonuçlarını vermeyebilir, çoğu zaman da ağızda kötü bir tat bırakır.

  • Gazeteci

                                                                                                                                                                              

     Büyük gazeteci Uğur Mumcu’nun anısına…

    Bazı insanlar ölse de, öldürülse de geçmişle bugün arasında köprü kurmaya devam ediyorlar. Onların kurduğu köprüden geçerek geleceğe doğru adım atmaksa biz yaşayanların görevi. Uğur Mumcu, Hrant Dink, Abdi İpekçi, Metin Göktepe, Musa Anter gibi gazeteciler bu köprünün kolonlarını hem düşünceleriyle hem de günümüzde neredeyse tamamen etkisini ve anlamını yitirmiş olan gazetecilik mesleğinin itibarını ve ilkelerini hatırlatarak dimdik ayakta tutmaya devam ediyorlar. Yani bazı insanların ölümü bir son değil belki de bir başlangıç oluyor geride kalanlar için. Çünkü onların öldürülmeleri, hayattayken savundukları değerleri ve yaptıkları işlere kattıkları itibarla geride kalanlara ilham ve güç veriyor. Alınan güç ve ilham, geride kalanlar tarafından onların hatıraları daimi yas ve melankoliye dönüştürülmediği sürece anlamlı bir izlek sunuyor hepimize. Tam da bu nedenle bugün Hrant Dink Vakfı ile Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın ısrarla sürdürmeye çalıştıkları faaliyetler, hatıraları melankolikleştirmek yerine düşünceleri ve idealleri yaşatmayı merkeze alıyor. Bu, adlarını yaşattıkları kişileri melankolik bir nesneye dönüştürmek yerine, onlara canlı birer varlık gibi muamele ederek mümkün oluyor.

    UĞUR MUMCU’NUN ÖLDÜRÜLMESİ SOLUN YENİLGİSİNİN SON HALKASIYDI

    Aslına bakılırsa Uğur Mumcu’nun öldürülmesi sadece bir gazetecinin öldürülmesi hadisesi değil, aynı zamanda da eşitlikçi ve demokratik bir sosyalizmin imkânlarında ısrar eden bir figürün de öldürülmesiydi. 12 Eylül devrimci solu biçip ortadan kaldırdı, Uğur Mumcu ile bir anlamda evrimci ve demokratik sosyalizm ütopyası yok edilmeye çalışıldı bu toplumun ufkundan. Bu bir anlamda sol adına yetmişlerde başlayan yenilgiler dizisinin son halkası sayılabilir. Ancak “böyle bir tarihi yenilgiden doğan ve tüm bir nesli etkileyen melankoli, tepki vermenin, yas tutmanın ve yeni bir başlangıç için hazırlanmanın muhtemelen zorunlu bir öncülü” [1] olarak da görülmelidir. İşte bu nedenle Uğur Mumcu’nun hatırası geçmişteki şaşalı devrimci günlere özlemin nostaljik simgesi olmak yerine geleceğe uzanan eşitlikçi toplumu kurma ütopyasına hazırlanmanın bir öncülü olarak kavranmalı. Bu nedenle misal Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı, hiçbir zaman Uğur Mumcu’ya rejimin, sistemin ve bazı karanlık güçlerin “kurbanı” olarak muamele edilmesine izin vermeyerek bunu mümkün kılıyor. Bunun yerine, Uğur Mumcu’nun hayattayken icra ettiği ve şahikasına ulaştırdığı araştırmacı gazeteciliğin maksadını, hedefini ve yöntemlerini yine onun düşünceleriyle ve yazdıklarıyla halka anlatmaya çalışıyor. Zira gazetecilik hala demokratik ve eşitlikçi bir toplumu kurmanın en temel araçlarından birisi olmaya devam ediyor. Tam da bu nedenle otoriter yönetimler, diktatörler, monarklar, oligarklar en önce gazeteciliğe saldırıyorlar. Yetmişli yılların ortalarında başlayan neoliberal kuralsızlaştırma politikalarının ilk hedefi de kamusal ilkelerle hareket eden gazetecilik mantığı ile kamu yayıncılığı idi. Ben de bugün sözü fazla uzatmadan Uğur Mumcu’nun bugün en çok ihtiyaç duyulan ideal gazeteciyi nasıl tanımladığını yine O’nun cümleleriyle anlatmaya çalışacağım.

    UĞUR MUMCU GERÇEK GAZETECİYİ TANIMLIYOR

    Uğur Mumcu bugün televizyon televizyon dolaşan ve her konuda konuşabilen gazetecinin aslında gazeteci değil malumatfuruşluk yapan şarlatanlar olduğuna dikkat çekerek, gerçek gazeteciyi şöyle tanımlıyor: “Gazeteci, her konuyu bilen ve her konuyu yazan insan değildir. Gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan, bu kaynaklarından derlediği haber ve bilgileri yazan ve yayın organları aracılığı ile kamuoyuna sunan adam[2] demektir. Gazetecilik, araştırmayı gerektirir. Örneğin terör konusunda, örneğin enflasyon konusunda, örneğin Kürt sorunu konusunda… Ve tabii, bütün bu olaylara ışık tutacak yakın tarih konusunda. Gazeteci varsayımlar ile değil somut olgular, belgeler, kanıtlar ve haberlerle ilgilenir. Bütün bunları araştırır, inceler ve yazar[3]

    Uğur Mumcu’nun gazeteciliği ana akım medyanın her daim malul olduğu bağlamsızlık hastalığından bir hayli uzaktır. Bu nedenle Uğur Mumcu, aynı zamanda yakın tarih üzerine de yazmıştır. Misal laik-seküler cenahın Atatürk’ün muarızı, muhafazakâr, yobaz diye bildiği Kazım Karabekir[4] üzerine bir kitap yazabilmiştir bu ufukla. Tam da bildik ezberlerin dışında bir bakış açısına sahip olabilmiştir savunduğu düşüncelerini olgulara dayandırabildiği için. Bugün ne kadar da eksik bu olgusallık gazetecilik mesleğinin ufkundan. Gazeteci sahiden de sadece habere ilk ulaşan değildir. Aynı zamanda da aldığı haberi bağlamına yerleştirme konusunda da zaman içinde uzmanlaşmalıdır. Ancak bu bağlam bazı komplocu şarlatanların “bütün kötülükler dünya ekonomisine hâkim olan üç beş ailenin başının altından çıkıyor” kolaycılığına benzemez. Toplumu, siyaseti, eleştirel bir bakışı, ekonomiyi, hukuku bilmeyi ve her şeyden öte bütün bu disiplinlerin arasına sıkı bir teyel atabilme becerisini gerektirir. Gazetecinin attığı evet teyeldir. Bir anlamda sosyal bilimcilerin ve felsefecilerin toplumsal analizi için yapacağı hakiki dikişe hazırlıktır gazetecinin yaptığı iş. Tam da bu nedenle gazeteci bilim insanı değildir, ama bilim insanlarına da bir ufuk açar. Elbette gerçek gazeteci. Uğur Mumcu bu işlevini hakkıyla yerine getirmiş bir gazetecidir. Gazetecilik çıkış merkezi sayılabilecek ABD’nin gazetecilik tarihi üzerine uzmanlaşmış olan Michael Schudson da gazetecinin bir devlet görevlisi olmadığına, elindeki tek yetki-yetkinliğin haber hikâyelerini bağlamına oturtmak olduğuna şöyle dikkat çeker: “Gazetecinin, devletin onayladığı bir çalışma lisansı ya da otorite kurabileceği laboratuvar önlüğü ve stetoskopu yoktur. Son derece zor olan görevi, olgulara ve hikâyeye bağlı kalırken bunu altta yatan önemli sorunların vurgulandığı bir bağlama oturtmaktır.”[5]

    İNANDIRICILIK GAZETECİNİN VARLIK SEBEBİDİR

    Yine Uğur Mumcu’ya kulak verelim: “Gazetecinin görevi ‘gerçeği’ araştırmaktır. Varsayımlarla uğraşmak ve ideolojik ya da siyasal saplantılarla gerçekleri ve olayları çarptırmak bir gazeteci için hiç de güvenilir yol değildir. Gazeteci, her konuyu bilen insan değildir. Gazeteci, bilgi ve haber kaynaklarına ulaşır, bu kaynaklardan topladığı bilgi ve haberleri okurlarına sunar ve yorumlarını da gerçeklere, olaylara, olgulara dayarsa inandırıcı olur.” [6] İnandırıcılık bir gazetecinin varlık sebebidir. Bir gazeteci, bilgi yerine kanaat, gerçek yerine safsata, olgu yerine ezberlenmiş dogmalar sunarsa okuyucularına onun adı artık gazeteci olmaz. Bugün buna benzer gazeteciler o kadar çoğaldı ve muktedirler tarafından o kadar itibar görmeye başladı ki, bu o kişilerin değil bizatihi gazetecilik mesleğinin itibarını zedeliyor paradoksal olarak. Bir gazeteci muktedirin nazarında ne kadar makbulse, o gazeteci halka gerçekleri anlatma ihtimalinden o kadar uzaktır. Gazeteci her ne kadar özel sermayeli basın-yayın kuruluşlarında para karşılığı çalışıyormuş gibi görünse de, yaptığı iş pek çok bütün işlerden daha fazla kamusal bir iştir. Zira gazetecinin ürettiği haber, olaya dair halka bildirdiği gerçekler halkın olaylar hakkındaki duyarlılığını derinden etkiler.

    Tam da bu nedenle yine Uğur Mumcu basın özgürlüğünü, esasında “halkın haber alma özgürlüğü” olarak anlar. Bu bakış açısının gazetecilik ve sağlıklı bir demokratik sistem arasındaki ilişki açısından ne kadar değerli olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz değil mi? Son olarak basın özgürlüğü konusunu tam anlamıyla bağlamına oturtmak için yine sözü Uğur Mumcu’ya vererek yazımı tamamlayayım:

    “Basın özgürlüğü, ‘halkın haber alma özgürlüğü’ demektir. Bu nedenle, ‘basın özgürlüğü’ doğrudan doğruya basının değil halkın özgürlüğüdür. Halk, basın yoluyla olaylar hakkında bilgi alacak, çeşitli eleştiri ve yorumları izleyecek, bu değerlendirmelerden sonra oyunu kullanacaktır. Bir gazetecinin bir yayınında başbakana, bakana ya da herhangi bir kamu görevlisine ‘hakaret ettiği’ gerekçesi ile cezalandırılması için ‘özel hakaret kastı’ aranır. Böyle bir ‘özel kasıt’ yoksa o zaman gazeteci cezalandırılmaz.”[7]

    [1] Enzo Traverso (2018). Solun Melankolisi: Marksizm, Tarih ve Bellek, (Çev. Elif Ersavcı), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 50.

    [2] Muhtemelen Uğur Mumcu bugün yaşasaydı “adam” yerine insan ifadesini kullanırdı.

    [3] Cumhuriyet, 11 Haziran 1992.

    [4] Uğur Mumcu (2019). Kazım Karabekir Anlatıyor, Ankara: um:ag Yayınları.

    [5] Michael Schudson (2022). Gazetecilik: Neden Önemli?, (Çev. Gülseren Adaklı), Ankara: um:ag Yayınları, s. 17, basıma hazırlanıyor.

    [6] Cumhuriyet, 13 Kasım 1992.

    Uğur Mumcu’nun gazetecilik üzerine yazdığı bütün yazıları için bkz. Uğur Mumcu (2021). Gazetecilik, Ankara: um:ag Yayınları.

    [7] Cumhuriyet, 23 Mart 1988.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Gazeteci şiddetin karşısındadır!

    Klasik bir yazı girişi olacak belki ama bambaşka bir konuda yazacaktım aslında. Kafamdakileri toparlamaya çalışırken, bir anda farklı farklı hesaplardan gazeteci Muharrem Sarıkaya’nın görüntüsünün olduğu bir video paylaşılmaya başlandı Twitter’da. Gazeteciliği de, çalıştığı kurum da, kendisi de hiç ilgimi çekmediği için önce ne olduğuyla ilgilenmedim. Fakat aynı videonun çok sayıda tekrarı ve “Muharrem Sarıkaya’nın özür dilemesi gerek” minvalindeki bir mesaj üzerine videoyu açıp izledim.
    Görüntülerle ilgili tekrarlanacak bir şey yok. O görüntüleri çok kısa süre içerisinde çok fazla sayıda insan izledi. Hızla tepkiler verildi. Sarıkaya’nın şiddet uyguladığı genç muhabirden özür dilemesinden, görevinden istifa etmesine kadar talepler, beklentiler dile getirildi.
    En az Sarıkaya’nın uyguladığı şiddet kadar dikkat çekici başka bir şey daha vardı videoda: AKP’li Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’in, uygulanan şiddet karşısında kılının kıpırdamaması… Yüz ifadesinin bile değişmemesi… Hiçbir şey olmamış gibi, konuşmaya ve anlatmaya devam etmesi. Şiddetin ve zorbalığın karşısında bu denli tepkisiz kalmak, bunu hiç yadırgamadığınızı gösterir. Bu da tipik bir muktedir tavrıdır; her hâl ve şartta güçsüzün karşısında, güçlüden yana olmak! Şiddete sessiz kalmak, göz yummak, şiddeti onaylamak, zorbadan yana saf tutmak!
    Genç bir emekçi şiddete uğrarken kılınızı kıpırdatmayıp, sonra istediğiniz kadar “Sosyal medyadan telefonuma bildirim geldi. Gençler ‘Kütüphanede çalışıyoruz. Bir molada Fatma başkan bize köfte yapmaz mı?’ yazmışlar. Geldim, yaptım, gençler yediler” diye yazın. “Gençlerle konuşup sohbet edince ne yorgunluk kalıyor ne de başka bir şey” yazın; var mı bir inandırıcılığınız? Şahin’in Twitter hesabına bakınca, gençlerle ilgili açıklamalarının belirli bir yer tuttuğu görülüyor. Siz şiddetten yana bu denli açık saf tutarken, nasıl bir umut verebilirsiniz gençlere?
    Her iki isim de olayın kamuoyuna yansımasının ardından açıklamalar yaptılar. Fatma Şahin, Twitter hesabından “Sonra aramızda konuştuk, ben düşüncelerimi söyledim” dedi. Yansıtmadığı için düşüncelerinin ne olduğunu bilemiyoruz tabii ki.
    Gelelim Sarıkaya’ya… Sarıkaya tanınmış bir gazetecidir. Haberleri “söke söke” aldığı, meslektaşlarına “haber atlatmak” için pek çok yol denediği anlatılır. Hürriyet’ten Sabah’a, Habertürk’ten Ciner Medya’ya çeşitli kurumlarda gazetecilik, köşe yazarlığı yapmış, Ankara Temsilcisi olarak idari görevlerde bulunmuştur. Hâlihazırda Habertürk’ün Ankara Temsilcisi ve yazarı olarak görev yapmakta (idi).
    Olayın ardından Sarıkaya da Twitter hesabından açıklamalarda bulundu. Şiddet uyguladığı İHA muhabiri Ahmet Demir’den olay sonrası özür dilediğini, olay “kamuoyuna yansıdığı için” şimdi de “İHA kameramanı Ahmet Demir’den, İHA Bölge Müdürü Orhan Akın’dan, olaya tanıklık eden Fatma Şahin’den ve kamuoyundan mazeretsiz özür dilediğini” bildirdi.
    “Kamuoyuna yansımasaydı” muhtemelen dilenmeyecek ya da “yen içinde kalacak” olan özür bu olay içindi. Bunun da kabul edilecek bir yanı yok ya, peki, Sarıkaya hakkında arka arkaya gelen ifşalar ne olacak?
    Çünkü videonun paylaşılmasının ardından, Sarıkaya ile ilgili; yıllarca birlikte çalıştığı insanlara psikolojik şiddet uyguladığı, eylemlerde polislere muhbirlik yaptığı gibi iddialar ardı ardına geldi.
    Sarıkaya’nın bu tarifsiz, ölçüsüz tavrının bir bedeli olmalı.
    Olayın ardından Diplomasi Muhabirleri Derneği, Ekonomi Muhabirleri Derneği, Parlamento Muhabirleri Derneği, Türkiye Foto Muhabirleri Derneği ve Türkiye Haber Kameramanları Derneği ortak bir açıklama yaparak, “Muharrem Sarıkaya’nın bir basın emekçisi meslektaşımıza yaptığı, vicdana, ahlaka ve insan onuruna sığmayan hareketini şiddetle kınıyor, Muharrem Sarıkaya’yı bugün itibarı ile meslektaşımız ve gazeteci olarak tanımıyoruz” denildi.
    Ahmet Demir de, Sarıkaya’dan davacı olacağını bildirdi.
    Gazetecilik meslek etiği, gazetecilerin saldırganlığı, nefreti, şiddeti, ayrımcılığı haklı göstermekten kaçınmasını, tüm insanların haklarına ve insanlık onuruna saygı gösterilmesini gerektirmektedir. Gazeteci her hâl ve şartta şiddetin karşısındadır, karşısında olmalıdır. 5 gazeteci örgütünün ortak açıklaması bu anlamda çok önemli. Benzer olaylar da ifşa edilmeli, bedeller ödenmeli, tabir-i caizse “temizliğe” kapımızın önünden başlamalı.
    Akşamın ilerleyen saatlerinde, Sarıkaya’nın Habertürk’teki görevinden alındığı haberi geldi. Önemlidir. Ama son bir soru; o görüntüler Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin’i de “zor durumda bırakmamış olsaydı” Sarıkaya görevinden alınacak mıydı? Ya da şöyle sormalı: Sarıkaya görevden alındı diye Fatma Şahin’in tepkisizliğini unutacak mıyız?
  • Gazeteci Nedir?

    Başlıktaki özne ile yüklem uyumsuzluğu, başlığı ilk okuduğunuzda mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Başlığı ilk görenler belki bu nedenle yazıyı okumaktan vazgeçmiş de olabilir. Gazeteci bir özne, bunu tanımlayan soru eki nesne için kullanılan bir ek. Bu ne biçim başlık? Sorular, sorular; itirazlar, itirazlar. Haklısınız. Gazeteci bir özne, tıpkı fırıncı, aşçı, taksici ve daha bir dolu başka mesleği tanımlamak için Türkçemizde sonuna “ci-cı” eki alarak tanımlanan diğer meslekler gibi. Yazıyı etimolojik tartışmalara boğmak istemiyorum. Lakin Türkçemize “journalism-reporter” gibi İngilizce sözcüklerin karşılığı olarak geçen gazeteci, haddizatında Fransızca gazette sözcüğünün sonuna az önce belirttiğim gibi “ci” eki alarak oluşturulmuştur. Bu arada journalism (Fransızcada bir de un journal diye bir sözcük de var tabi ki) sözcüğünün de Osmanlı’nın son dönemlerinde popüler hale gelen bir eylemi tanımlamak için kullanılan “jurnal” sözcüğüne ilham verdiğini unutmamak gerekir. Jurnal siyasi tarihimize iktidarca makbul olmayan fikirleri savunan ya da iktidarı eleştiren (tabi ki burada iktidar padişah oluyor) kişilerle ilgili olarak bilgi vermek, bu kişileri iktidara şikâyet etmek eylemini tanımlıyor. Türkçemizde bu eylemi tanımlayan “gammazlamak”, “ispiyonlamak”, “ispitlemek” gibi daha bir dolu halk ağzıyla söylenen ifade vardır. Bütün bunların düğümlendiği nokta aslında haber verme eylemidir. Ama odaklanmamız gereken şey haber vermek midir, haber veren kişi midir? Bir noktada eylemle eylemi yerine getiren kişi bütünleşir bu bağlamda. Yine burası da düğüm noktasıdır. Bu nedenle de gazetecinin aslında tam olarak ne sattığı ya da ne ürettiği tam da bu nedenle muğlaktır. Misal gazete ve başka bilumum basılı mamulat yanında, bisküvi, su ve meşrubat satan büfe de gazetecidir, haber yapan kişi de gazetecidir. Belki de bu nedenle bu muğlaklığın yarattığı itibar eksikliğinden dolayı meslekte bir miktar ilerlemiş pek çok gazeteci bu sıfattan kurtulup bir an önce köşe yazarı mertebesine “zıplamak” ister. İşte yine belki de bu nedenle gazeteci, Türkiye’de hala kendisini gördüğü olayı yorumlayan, anlamlandıran ve bağlamına yerleştiren bir özne olarak konumlandırmak yerine bir ulak, bir jurnalci gibi görmeye devam ediyor. Literatüre ve mesleğin ilkeleri arasına Batıdan geçmiş olan nesnellik ve tarafsızlığı da suya sabuna dokunmadan gördüğü şeyi aktarmak gibi algılıyor. Ya da bu eğilimin tam tersi. Gördüğü her olayı konumlandığı politik angajmanla çarpıtarak okuyucuya yansıtmayı makbul gazetecilik olarak görüyor. İfratla tefrit arasında salınıp duruyor Türkiye’de gazetecilerin çoğu. İşini iyi yapan gazeteciler elbette kendini biliyor ve onlara bir sözümün olmadığını onlar çok iyi bilirler. Elbette bu savrulmalar bir yerde dengeye ulaşılacaktır.

    Şunu baştan kabul edelim. Gazetecilik kutsal bir meslek değil, gazetecilik yaptığı için katledilen gazeteciler de hep söylenegeldiği gibi “basın şehidi” değil. Gazetecilik denen meslek çok yeni; yerine getirdiği işlevin tarihi tabi ki insanlık kadar eski. Zira insanlar meslek erbabı olarak gazetecilerin esamileri okunmadan önce de birbirleriyle haberleşiyorlardı. Bütün insan toplulukları, tarihlerinin büyük bir kısmı boyunca güncel olaylar hakkında bilgi ve olayları yorumlamak ve bunları yaymak için özel bir meslek, yani gazetecilik olmaksızın haberleşti.[1] En basit şekilde, bir köyden başka bir köye giden birisinin, yaşadığı köye diğer köyden o köyle ilgili getirdiği haberler, o kişiyi hemen gazeteci yapmadı, belki “haberci” ya da “ulak” yaptı. İlla ki bu kişi o köyde olan bitenleri anlatırken kendi perspektifini olan bitene kattı. Bilişsel yetileriyle, sınırlı algıları birleşen her insan bambaşka bir dünyadır ve hayata ve olaylara karşı yorumları her zaman bir başkasından farklı olacaktır. Bunun önüne geçmek mümkün değildir. İşte tam da bu nedenle günümüzde bir meslek haline gelmiş olan bu işi yapanları bahse konu haberciden ayıran bazı nitelikler gelişmiştir zaman içinde. Bunu zamanın koşulları, bu işin meslek haline gelmesi sürecinde yaşanan sorunlar, kurumsal ilişkiler vs. etkilemiştir. Her meslek gibi gazetecilik mesleği de, meslek haline gelirken bir takım güven bunalımları yaşamış ve bu güven bunalımlarını aşma çabaları bir yandan bu işi meslek haline getirmiş diğer yandan da bu mesleğin bazı kuralları ve ilkeleri oluşmuştur. Bunlar oluşurken yapılan işin niteliği değişmiş, meslekleşme aşamalarını geçerken mesleğin bizatihi varlığı krizli zamanlar geçirmiştir. Bunu anlayabilmek için çokça iyi gazetecilik tarihi çalışması mevcuttur, ayrıca yine bu gelişimi ilkeler ve etik çerçevesinde anlayıp değerlendirebilmek için akademik bir formasyonun hayati önemi vardır. Alaylı yetişip de, gazeteciliğin akademik eğitimini azımsayan gazetecilere duyurulur. İyi akademik eğitim, her zaman iyi gazeteciliğin teminatı değildir elbette, ancak iyi gazeteciliğe giden yolları önemli ölçüde aydınlatır iyi bir akademik eğitim. Meslekle akademi arasındaki bağın güçlenmesinin gerekliliği için her geçen gün yeni örnek olayın karşımıza çıkıyor olmasını hayra yormak gerekir. Kötü örnek ve olaylar her zaman kötümserliği beslemez, iyimser bir çıkışın yapı taşları işlevi görebilir.

    Bir konuda daha anlaşmamız gerekir. Gazeteci elbette etten kemikten, duyguları, korkuları, acıları, travmaları, sevinçleri olan bir varlıktır. Bu nedenle kimse gazeteciden ne sınırsız bir kahramanlık beklemeli ne de mutlak bir muhalif tavır. Gazetecinin siyasi görüşü vardır. Sağcı, solcu, iktidar yanlısı, muhalefet sempatizanı olabilir gazeteci. Ancak bütün bu konumlanmalar, gazeteci haber yaparken, soru sorarken ne kadar parantez içine alınabilirse gazetecinin inandırıcılığı o kadar artar. İnanmanın çok zorlaştığı günümüzde bu inandırıcılığın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu herkes takdir edecektir. Gazetecinin yazdığı ve okurlara sunduğu haberin, içinde ne eti olduğundan emin olunan ya da kuşku duyulan bir hamburgerden prensipte pek de farkı yoktur. Nasıl ki siz köftesine güvendiğiniz hamburgercide, iç huzuruyla sandviçinizi midenize indirebilirseniz, doğru olduğuna güvendiğiniz haberi okuyarak ona göre tavır alıp karar verebilirsiniz. Bir gazeteci, herhangi bir iktidar karşısında takıntılı bir şekilde muhalif bir tavır içinde olduğu zaman o iktidarla ilgili haberi kovalarken, haberi yazarken, habere başlık atarken, haberi anlatmak için sözcükler seçerken o takıntı haberin güvenilirliğini sakatlar. Bu sakatlama haberin hamburger köftesi kadar sınırlı bir etkisi olmadığı için tabi ki sadece haberi yazanı ve bir tek okuyanı etkilemez. Zira elbette gazetecilik kutsal bir meslek değildir ve elbette pek çok diğer meslekten ilkesel olarak farklı değildir, ancak etkisi itibariyle başka mesleklerin etkileme sınırından daha geniş bir etki alanına sahiptir. Örneğin siz kötü bir hamburger köftesi yediğiniz ve ondan zehirlendiğiniz zaman, bundan sadece siz etkilenirsiniz. Hamburgerci de sadece sizden sorumludur. Hamburgerci en fazla eğer siz şikâyetçi olursanız ve olayı büyütürseniz bir miktar müşteri kaybeder ve belki ceza ödemek zorunda kalır. Siz de eğer ağır bir durum söz konusu değilse, kısa süreliğine bir hastanenin aciline girer çabucak sağlığınıza kavuşarak çıkarsınız. Ancak yanlış, hedef gösterici, kitleleri tahrik edici bir haber veren gazeteci, geniş kitleleri etkileyerek pek çok insanın tavır almasına ve bu tavra muhatap olan insanların zarar görmesine sebep olabilir. 6-7 Eylül Olayları Türkiye tarihinin bir yalan haber sonucunda ortaya çıkmış utanç verici bir tarihsel vesikasıdır. Buna benzer pek çok örnek vardır.

    Eğer siz bir gazeteci olarak “ben askeri vesayetle mücadele ediyorum” diyerek kapınızın önüne konan bavul dolusu belgeleri koşulsuz, sorgulamadan, mal bulmuş mağribi gibi haberleştirirseniz, bu haberler sonucunda onlarca masum insanın hayatları kararabilir. Belki bu haberlerin yarattığı sansasyon, içinde bulunulan politik iklim nedeniyle bir süreliğine sizi başarı sarhoşluğu içinde bırakabilir. Size etrafınızdaki o dönemin “askeri vesayet karşıtları” büyük büyük payeler verebilir, sizi elleri patlayıncaya kadar alkışlayabilir. Ancak bu bavul içindeki belgeleri size gönderenler politik emellerine ulaşıp sizi kullandıktan sonra, ortaya bambaşka bir politik iklim çıkar ve siz artık bir gazeteci değil hainsinizdir. Gazeteci, her koşulda hain damgası yiyebilir. Bunda kuşkusuz beis yoktur. Zira gazeteci yaptığı iş itibariyle iktidar katındakilerin çıkar ilişkilerini sorgulayıp eğer delillendirebiliyorsa bu çıkar ağlarına çomak sokar. Hainlikle kahramanlık arasındaki çizginin kıldan ince olduğunu tarihsel pek çok örnek göstermiştir. Ancak eğer siz yaptığınız gazetecilik mesleğini politik çatışmaların, birilerinin politik ikballerinin payandası olarak kullanır ve kullanılmasına izin verirseniz, politik iklim değiştikten sonra sadece hain damgası yemekle kalmazsınız, aynı zamanda adınız gazeteci değil “jurnalci-ulak” olur. İçinde yaşadığınız ülke adamakıllı bir ülkeyse ve insanlar içinde ne olduğundan emin şekilde köfte yemek istediği gibi doğru düzgün haber okumak-almak istiyorlarsa sizin yaptığınız şeyin gazetecilik olmadığını mutlaka takdir edeceklerdir.

    Aristotales Nikomakhos’a Etik adlı kitabında ahlaki olan davranışı ayırt edebilmek için insanın ifratla tefrit arasında gidip gelmesi gerektiğinden bahseder. Yani, herhangi bir davranışta ortayı bulabilmek için, yani makule ulaşmak için uçları deneyimlemesi gerekir insanın. Bunu anlatabilmek için pek çok duyguyu, davranışı örnek verir. Bu örneklerden birisi şöyledir: “Utanma bir erdem değildir, ama utanmayı bilen övülür. Çünkü bu konularda orta olma söz konusudur; aşırıya kaçıp her şeyden utanan utangaç; eksiklik gösteren ya da hiçbir şeyden utanmayan yüzsüz; ortası da utanmayı bilendir”[2]. Son yıllarda gazetecilik mesleğine dair de uçları deneyimliyoruz. Ya iktidara koşulsuz biat eden ya da iktidarın koşulsuz karşısında duran gazetecilerle karşı karşıyayız. İktidara koşulsuz biat eden gazetecilere açıkçası söylemeye değecek tek bir cümle bulamıyorum. Açıkçası benim sözüm kendini mutlak bir muhaliflik pozisyonuna kilitleyerek mesleğini buna alet edenlere. Gazetecilik denen meslek, modern burjuva demokrasisinin içinden çıkmış ve günümüze kadar bazı kurallar geliştirerek itibarını korumaya çalışmıştır. Gazetecinin verdiği haber içinde yaşadığı demokratik iklimin havasını temizleyebilir de, yaşanamayacak derecede zehirleyebilir de. Siz gazeteciliğin yaklaşık dört yüz yıllık deneyimler sonucunda ortaya çıkmış ilkelerine kulak asmayıp, yaptığınız “ulaklığa” gazetecilik derseniz, bu eylem eleştirilir. Gazeteci herkesle görüşür. Ama görüştüğü kişilere soru sorar. Bu kişilerin söylediği şeyleri aktarmakla yetinmez. Gazeteci, olayları ve olguları sorduğu sorularla ve sorgulamalarla okuyucusu için “açık” hale getirir. Günümüz iletişim teknolojileri, gazetecinin bazı işlevlerini boşa çıkarmış gibi görünebilir, ancak iyi gazeteci bu işlevleri yerli yerine oturtmasını bilir. Bu işlevlerin en başında geleni de, tekrar dile getirmek gerekir ki sorgulamak ve soru sormaktır.

    [1] Michael Schudson, (2020). Journalism: Why It Matters, Polity Press. (Bu kitap, çok yakında um:ag Yayınları tarafından Gülseren Adaklı çevirisiyle Türkiyeli okurlarla buluşacaktır. İlgili okurların dikkatine)

    [2] Aristotales (1998). Nikomakhos’a Etik, (Çev. Saffet Babür), Ankara: Ayraç Yayınları, s. 36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • İnsan insandan gazeteci gazeteciden sorumludur

    En son söyleyeceğimi başta söyleyerek başlayayım: Denizlerin müsilajıyla Türkiye toplumunun ve siyasetinin Sedat Peker’i aynı tarihsel döneme denk geldiyse “vardır bunda bir hayır” demek lazım. En azından artık karanlığın en zifir zamanlarını yaşadığımızı biliyoruz ve ya zifiri karanlık içinde kalacağız ya da gördüğümüz ilk ışık huzmesinin peşinden gideceğiz. Bunu büyük ölçüde insanların “üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğleyip yeğlememeleri”[1] belirleyecek.

    1994 yılının yaz aylarında gazetecilik bölümünü kazandığımı öğrenip yakın çevreme sevinçle haber vermeye başlamıştım. Dayım kendisine yeğeninin üniversite kazandığı sevinçle bildirilince, pek de önemsememiş. En azından bu haberi dayıma veren akrabamız da olan öğretmen bana öyle aktarmıştı. Üniversite kazanmama aynı yaşlardaki kızı kazanmış kadar sevindiğini belirten öğretmen, dayımın bu duyarsızlığına çok kızdığını belirterek kendisine “Neden sevinmedin, yeğenin üniversitede gazetecilik bölümü kazandı?” diyerek tepki gösterdiğinde, dayım “gazetecilik bölümü ne ki, gazeteciliğin de okulu mu olurmuş?” şeklinde yanıt vermiş. Açıkçası gazetecilik bölümü kazanmak benim de hayalim değildi. Kazanana kadar böyle bir bölümün olup olmadığından da çok haberdar değildim belki de. O zaman üniversite sınavına girmeden önce doldurulan kutucuklar içinden çok da bilmeden doldurduğum bir bölümdü. Ben esasen uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve kamu yönetimi ya da hukuk okumak hayali kuruyordum. Neyse mevzu benim ne okumayı hayal ettiğim değil elbette.

    Dayımın verdiği bu yanıt, elbette o sırada esas kazanmak istediğim bölümü kazanamamış olmanın verdiği buruk sevinci bir miktar daha gölgeledi. Ancak yıllar içinde düşündükçe bu tepkinin çok da yersiz ve anlamsız olmadığına kanaat getirdim. Zira aynı tarihlerde Antalya merkezde gazete dağıtıcılığı yapan bir Mehmet amca vardı akrabalarımızdan birisinin ahbabı olarak tanıdığımız. Ben bu Mehmet amcanın adının ne olduğunu uzun zaman bilmedim. Tanıyan pek çok kişinin de bildiğini sanmıyorum. Zira Mehmet amca bilinen adıyla “gazeteci”ydi. Gazete dağıtıcılığı yapan kişinin hem lakabı hem de mesleği “gazeteci” idi. Yani Anadolu insanının gazeteci denilince ilk aklına gelen kişi gazete dağıtımcısıydı galiba. Bu nedenle Türkiye toplumunun gazetecinin yaptığı işin gerçekte ne olduğunu anlaması muhtemelen hala imkân dâhilinde değil. Zira insanların haber olarak dinledikleri şey yıllardır, hükümetlerin demeçleri oldu, hele de günümüzde bu eğilim katlanarak arttı. Bu nedenle öncelikle gazetecinin yaptığı “haber verme” işinin bizatihi kendini ilgilendiren bir sorun olduğunun bu topluma anlatılması gerekiyor. Yine bu nedenle yaptığı haberden dolayı bir gazetecinin hapse atılmasının bir hak ve demokrasi sorunu olduğunun kavranması ve kavratılması öncelikli hedef olmalı. Gazetecinin öldürülmesi, hapsedilmesi, sürgün edilmesi, yargılanması sadece o gazeteciyi bağlayan bir şey değil, tüm toplumu bağlayan bir şey. Zira hapsedilen ve öldürülen sadece gazeteci değil halkın ve toplumun özgürlüğü ve iradesidir. Aynı nedenlerden dolayı bir gazetecinin mesleğini kirletecek bir şeyler yapması sadece o gazeteciyi ilgilendiren bir şey değil, aynı zamanda diğer gazetecileri ve toplumun tümünü ilgilendiren bir konudur. Zira mesleğini kirli işlere alet eden bir gazeteci, en çok da hava kadar su kadar ihtiyaç olan hakikati kirletiyor.

    ‘MEDYA MÜSİLAJI’ GAZETECİLER

    Buradan yola çıkarak son günlerin “medya müsilajı” diye tanımlanabilecek Veyis Ateş meselesine gelmek istiyorum. Veyis Ateş, Özışık kardeşler, Abdülkadir Selvi ve daha bilumum “gazeteci” Türkiye medya tarihi içinde ilk örnekler değiller. Bunu zannımca herkes biliyordur. Ancak neden bu dönemde denizlerdeki müjilaj gibi su yüzüne çıkıp gazetecilik adına işledikleri cürüm hepimizin sorunu haline geldi? Gerçekten de bu gazeteciler tüm toplumun sorunu mu? Zaten tam da tüm toplumun sorun olarak görmemesi nedeniyle iş bu hale gelmiş olabilir mi? Bütün bu sorulara kısa bir yazı içinde hakkıyla yanıt verebilmek için size 50’li yıllardan günümüze gelen süreç içinden birkaç örnek vereceğim.

    Yakın tarihten örnekler:

    • 50’ler: Bu dönemde basın, ticari potansiyelinin artması ve DP iktidarının özgürlük ve demokrasi vaatlerinin bir araya gelmesiyle nispeten devletten “özerk” ve bağımsız hale gelmiş de olsa, daha basın-iş ahlakına dair norm geliştirme konusunda bir hayli eksiktir. Ezici bir çoğunluğu alaylı olan gazeteciler, arasında bu nedenle basın gücünü sıradan gündelik çıkarları için kullanan, bu ilişkileri henüz rafine çıkar ilişkisine tahvil etme becerisi kazanamamış gençlerden oluşmaktadır.[2] Celalettin Çetin anılarında, gittiği basın toplantısı ve kokteyllerde, ünlü kişilerin uygunsuz fotoğraflarını çekip, sonradan o kişilere fotoğrafını göstererek onlardan para sızdıran genç foto muhabirlerden bahseder örneğin.[3] Bunlar gazeteciler arasında “Albümcüler” diye anılır. Deneyimli olanlar, zaten sadece gazeteci değil, aynı zamanda muharrir ve çoğu zaman da ya gazete sahibi ya da milletvekilidir.
    • 1985 yılında Aydın Doğan’ın sahipliğine geçmiş olan Milliyet Gazetesi’nde Barış Davası tutuklularının Atıf Yılmaz, Tarık Akan ve Hale Soygazi tarafından ziyaret edilmesi haberi “Garip Ziyaret” başlığıyla verilmiştir. Üstelik haberde tutuklular “8 yıl hapse hükümlü” şeklinde verilmiş, hâlbuki tutuklularla ilgili daha henüz hüküm verilmemiştir. Uğur Mumcu, Mümtaz Soysal ve Altan Öymen’in de yazı yazdığı, ayrıca Öymen’in Yayın ve Haber Müdürü olarak görev yaptığı gazetenin bu haberi verme şeklini hukuki ve gazetecilik etiği yönünden eleştirmiştir. Bu eleştiriyi Altan Öymen kabul etmemiş ve ısrarla haberin arkasında durduğunu yazmıştır yazdığı yanıt niteliğindeki yazılarında. Uğur Mumcu, Türkiye tarihinin belki de ilk araştırmacı gazetecilik örneklerinden birisi olan Mobilya Dosyası’nı meslektaşı Altan Öymen ile birlikte yazmıştır. Ancak meslektaşının yönetimindeki gazetede yayınlanan bir haberi de kıyasıya eleştirebilmiştir. Mamafih Altan Öymen, buradaki Uğur Mumcu’nun işaret ettiği hatayı neredeyse hiç kabul etmemiş ve bir şekilde yapılan hatayı savunmaya çalışmıştır. Ancak buradaki tartışma üslubunca devam etmiştir.[4]
    • İkinci örnekteki olayın geçtiği tarihlerde aynı zamanda gazeteler, aslen mesleği gazetecilik olmayan patronların sahipliğine geçmiştir. Bu patronlar gazetecilik dışında ve gazetecilikle alakası olmayan pek çok alanda faaliyet gösteren sermayedarlardır. Türkiye’de büyük sermaye gruplarının neredeyse tümünde olduğu gibi bu sermayedarlar da devlet eliyle ve inayetiyle zenginleşmiş ve zenginlikleri bu yolla artmıştır. Bu nedenle gazetecilik faaliyeti bir anlamda bu sermayedarların diğer faaliyet alanlarını genişletmek için kullandıkları bir silah işlevi görmüştür. Bu tarihlerde bazı “seçkin” gazeteciler ve köşe yazarları bu silahın namlusuna sürülmüş kurşun ya da kurşun asker işlevi görmeye başlamışlardır. Buna en çarpıcı örnek kendileriyle derinlemesine görüşmeler yapılan gazetecilerin kurduğu şu cümlelerdir:

    “Akşam yemekleri, açılmış pahalı şaraplar, asla bir muhabirin maaşıyla satın alamayacağı yemekler, gidilen lokantalar ve bu baş döndürücü hava bir süre sonra ekonomi muhabirini kendisini iş adamı gibi hissettirmeye başlar. Telefonu açtığında karşısında Rahmi Koç, ya ben neyim böyle demeye başlıyor adam. Yani Rahmi Koç’a ulaşmak için herhangi bir kol çalışanı elli tane kapı geçmesi gerekirken siz telefonu çevirdiğinizde karşınıza çıkıyor” (11 Haziran 2008 tarihli görüşme).

    “Ben, bir muhabirin iki üç katı kadar ücret alabilmeliyim ama 10 katı kadar ücret almamalıyım, bu yanlış. Hele bir de patronların tetikçiliğini iyi yapıyorsanız iyi para veriyorlar. Bu çok üzücü bir durum. Aslına bakılırsa bütün bu paraları kendileri için veriyorlar. Üst düzey insanlarla rahatlıkla bir araya gelelim, ihalelere, banka işlerine yakın olalım diye. Yaşam standartlarımız o kadar yükseldi ki, ayaklarımız yerden kesildi. Yarının ne olacağını ise kimse bilmiyor. İyi ücret alan yazarlardan biriyim ama bir gün emekli maaşına mahkûm olacağımı biliyorum. Edindiğim bu çevre ile aynı standartları yarın sürdüremeyeceğim. Hep diyorum, bizler medya kurbanlarıyız. İşte bu yüzden de acınacak durumdayız aslında” (15 Mayıs 2005 tarihli görüşme).[5]

    Günümüzden örnekler:

    • Habertürk Televizyon Kanalı’nda 10 Şubat 2014 tarihinde yapılan program sırasında Türkiye tarihine “Alo Fatih Vakası” olarak geçen bir uyarı telefonu gelir. Daha sonra Fethullah Gülen destekçisi istihbaratçılar tarafından kamuoyuna el altından ses kayıtlarının duyurulmasıyla haberdar olduğumuz olayda dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, kanal yöneticisi Mehmet Fatih Saraç’ı telefonla arayarak açıkça tehdit eder. Bu olay üzerine kanaldaki yönetici ve programcılar kendilerine bir anlamda “çekidüzen” vermek zorunda kalırlar. Bu “çekidüzeni” aslında oto sansürün iyiden iyiye içselleştirilmesi olarak anlamak gerekir. Bu olayın da kendisine sorulduğu bir saha çalışmasında Habertürk Kanalı’nın Haber Müdürü ve Teke Tek Programı’nın sunucusu Fatih Altaylı, “savunma stratejisi olarak, teslim olmaktan başka seçeneği olmadığını, çünkü haber departmanının yöneticisi olduğunu ve bu nedenle ‘haber odası ailesinin’ iyiliğinden sorumlu olduğunu söylüyor”.[6] Altaylı’nın bu savunma stratejisi, aslında neoliberal kuralsızlaştırma sonucunda ortaya çıkan kurumsal çürümenin ve bu çürümenin yol açtığı ahlaki ve ilkesel yozlaşmanın en net göstergelerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Burada Altaylı, aslında kamu adına sorumluluk üstlendiği, kamuyu bilgilendirmek misyonuyla hareket ettiği bir görevi, patrimonyal bir kategoriye tevil ederek bir yandan yaptığı işin ciddiyetini hatırlatırken diğer yandan da bu işin gereği olan ilkelerden, sorumlu olduğu kişiler adına vazgeçilebileceğine vurgu yapıyor. Bu vurgu, aslında iyice güçsüzleşmiş ve sınırsız sorumlu ama sınırlı bir yetkiye sahip taşeronlaştırılmış bir yönetici profilinin en net göstergesidir.[7]
    • 2021 yılının bahar aylarında Türkiye’nin en popüler mafya lideri haline gelen Sedat Peker ile sıkı fıkı ilişkileri olduğu, mafya lideriyle içişleri bakanı arasında aracılık rolü üstlendiği anlaşılan Hadi Özışık gündemimize girdi. Açıkçası Süleyman ve Hadi Özışık kardeşleri bu olay yaşanana kadar hiç tanımıyordum. Son yıllarda artık izlemeyi çoktan bıraktığım tartışma-tartışmama programlarının gediklisi imiş meğer bu isimler ve İnternet Haber adlı bir haber portalları da varmış. Elbette bu benim eksikliğim ve cahilliğim. Kendi alanımla ilgili olarak iyi örnekler kadar kötü örnekleri de biliyor olmam gerekir. Bu vesileyle öğrenmiş oldum. Artık sermayedarlarla ilişki kuran değil, bizzat siyasetçi ve mafya liderleriyle ilişki kuran ve bunlar arasında ara buluculuk yapan gazeteci döneminin gözde isimleri bu kişilermiş. Bu gazeteciler aynı zamanda da yaptıkları bu uygunsuz, hukuksuz ve ahlaksız işi hamasetle görünmez ve bilinmez hale getirmeye çalışıyor. Örnekse Süleyman Özışık’ın kendi yaptığı işlerle Ahmet Şık ve Can Dündar’ı karşılaştırması ve bu iki gazeteciyi vatan haini diyerek hedef göstermesi.
    • Veyis Ateş olayına tekrar dönecek olursak. Aslında Veyis Ateş mevzusunu kendi ahlaksızlık ve cürümleri çerçevesinde değil de aynı kurumda çalışan meslektaşlarının Veyis Ateş ile ilgili yaptıkları açıklamalar ve yazdıkları yazılarla beraber anmak daha doğru olur. Zira burada Veyis Ateş’ten ziyade bu kişilerin hal ve tavırları daha önemli.

    “Gazeteci” Sevilay Yılman Veyis Ateş’in marifetleri ortalığa saçıldıktan sonra köşesinde Veyis Ateş’in kara para aklamaktan aranan “iş adamı”ndan 10 milyon Avro istediğine dair ses kayıtlarını açıkladı. Fatih Altaylı da kara para aklamaktan aranan kişinin kendisini arayarak Veyis Ateş ile ilgili tehdit, şantaj ve kriminal nitelikte suçlamalarda bulunduğuna ilişkin bir yazı yazdı. Bu iddiaları, artık inkâr edilemez aşamaya geldiği anda yazmanın bir anlamı var mı tartışmak gerek. Sevilay Yılman ve Fatih Altaylı hem “meslektaş” olarak hem de aynı kurumda birlikte çalıştıkları iş arkadaşları olarak Veyis Ateş’ten sadece hakkında inkâr edilemez iddialar ayyuka çıktığında mı hesap sormakla yükümlüdürler? Bu soruların yanıtlarını bütün gazeteciler hakkıyla vermedikleri sürece son yıllarda iyice ayaklar altına alınan gazetecilik mesleğinin saygınlığını yeniden kazanması mümkün değildir.

    AKP’NİN OLUŞTURDUĞU MEDYA MÜLKİYET YAPISI

    AKP, demokrasi, hukuk, ifade özgürlüğü gibi kavramların anlamını değiştirmek, içini boşaltmak ve işlevsiz hale getirmek için hukuk ve baskı aygıtlarından yararlanıyor olsa da, oluşturduğu medya yapılanmasını da bunun için işe koşmuştur. AKP’nin oluşturduğu medya mülkiyet yapısı, tam anlamıyla bir taşeron sistemidir. AKP medya sermayedarından, köşe yazarına, yayın yönetmeninden, muhabirine kadar oluşturduğu medya yapılanması içindeki tüm aktörleri sıradan birer taşerona dönüştürmüştür. Hatta Sedat Peker’e kulak verecek olursak Doğan Medya Grubunu Ziraat Bankasından aldığı ballı kredi ile devralan Demirören Grubu taşeron bile değildir, tam anlamıyla bir emanetçidir. Bunun için de uzun yıllar boyunca hem düzenleyici ve denetleyici kuruluşları, hem de vergi cezaları ve maliye denetimi gibi araçları da kullanmıştır. Son günlerdeki Sedat Peker’in ifşaatlarından anlıyoruz ki sadece devletin resmi kurumları kullanılmamış, mafya liderleri de kullanılmış medyanın mülkiyet yapısının şekillendirilmesinde. Taşeron sisteminde, taşeron olarak çalışan kişiler sınırsız sorumluluğa ama çok sınırlı hukuki güvenceye sahiptir. Bu nedenle iktidara mutlak şekilde biat etmedikçe mevcut medya sisteminin içinde yer almaları mümkün değildir. Bu sistem içindeki taşeron sistemine mutlak biat etmeyenler zaten, zaman içinde tamamen tasfiye olmuştur. Geriye mutlak biat edenler kalmıştır. Tam da bu koşullar nedeniyle, hükümetten herhangi bir baskı ya da talimat gelmediği halde, artık bu taşeronlar kendiliğinden bir olayı haber yapmama kararı alabilmektedir. Ya da tartışmalı bir olay hakkında Cumhurbaşkanından açıklama gelmedikçe kendi inisiyatiflerini kullanarak araştırma yaparak, soru sorarak haber yapamamaktadırlar. Bu koşullar altında otosansür, mutlak bir sansüre dönüşmüştür artık. Ancak mutlak sansür koşullarında hareket kabiliyetini tamamen yitiren ana akım medya, aynı zamanda sistem içindeki işlevini de yitirmiş, iktidarın kendisine yüklediği propaganda işlevini bile yerine getiremez hale gelmiştir.

    Bu koşullar altında mesleğinin saygınlığını geri kazanmak, onurunu korumak, demokrasiye sahip çıkmak ve halkın doğruları öğrenme hakkını savunmak isteyen gazeteciler artık sadece kendilerinden sorumlu değillerdir. Aynı zamanda meslektaşlarından da sorumludurlar. Birisi kendisine “gazeteci” dediği anda, o kişinin gerçekten gazetecilik yapıp yapmadığı, yaptığı gazeteciliği kişisel çıkarları için kullanıp kullanmadığı, mesleğini kirli ilişkiler ağı içinde araçsallaştırıp araçsallaştırmadığı her gazetecinin titizlikle takip etmesi gereken konular olmalıdır. Bunu en iyi yapacak olan meslek örgütleri ve sendikal örgütlenmelerdir. Bu tür örgütlenmeler, sadece özlük haklarını korumak için değil aynı zamanda da yapılan mesleğin saygınlığını korumak için de önemlidir. Bir mesleğin saygınlığı ortadan kalktığı zaman, bu hele de gazetecilik mesleği ise, tüm toplumun sorunu haline gelir.

    [1] Bu söz Baader Meinhof Çetesi yaygın adıyla bilinen Alman Kızılordu Fraksiyonunun (RAF) önde gelen isimlerinden Ulrike Meinhof’a aittir. Ulrike Meinhof’un bu sözünden hareketle hakkında yazılan bir biyografi için bkz: Prinz, Alois (2008), Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim, Versus Kitap.

    [2] Durna, Tezcan ve Durna, Nehir (2021), “Türk Basınının Demokrasi ile İlk İmtihanı ve 50’li Yıllarda Gazeteciliğin Norm Arayışı”, içinde, Modernizmin Yansımaları: 50’lı Yıllarda Türkiye, R. Funda Barbaros ve Erik Jan Zürcher (Haz.), Ankara: Efil Yayınları, s. 237-272.

    [3] Çetin, Celalettin, 1991, İşte Babıali (Çuvaldızı Kendimize), Cem Yayınları, İstanbul, s. 23.

    [4] Mumcu, Uğur (2021), Polemikler, Ankara: um:ag Yayınları, s. 96-99.

    [5] Alıntılar şu araştırmadan aktarılmıştır: Selma Toktaş (2010), “1980 Sonrası Değişen Medya Ortamında Gazeteci: Zanaatkâr mı Profesyonel mi?”,  Mülkiye Dergisi, Cilt: XXXIV Sayı:269, s. 164-165.

    [6] Bu alıntı haberciliğin mutfağına ilişkin yapılmış Türkiye’deki ender araştırmalardan birisinden yapılmıştır. Araştırma için bkz:  Aşık, Ozan (2017). “The Fall of the Public and the Moral Contestation in the Journalistic Culture of Turkey”, Middle East Journal of Culture and Communication, S. 10, s. 69-85, doi: 10.1163/18739865-01001005.

    [7] Durna, Tezcan (2021), “Yalan Çağına Giden Yolların Taşları Nasıl Döşendi?”, Doğu Batı Dergisi, Sayı 97: Akıl Tutulması Çağı-II, s. 279 305.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Spor yazarı gazeteci değil mi? Susmamalı

    Gazetecilik zor zanaattır…

    Habercilik birinci görevidir…

    Her konuda kamuoyunu doğru ve gerçekleri yazarak bilgilendirir.

    Gazeteci özgür haraket etmiyorsa gerçekleri kamuoyundan gizler. İşte o zaman gazetecilik yapmıyor demektir.

    Bir olayı tüm yönleriyle araştırıp yazmak başka, kendisine gelen istihbaratı kişi, kurum ve kuruluşa zarar verir diyerek ötelemek başka.

    Yazarken bir çok kaynağa ulaşarak yazmaya özen gösteriyorum…

    Yoksa başkası gibi hele şu kriz bitsin yazarız düşüncesine kapılmadım.

    Çünkü gazetecilik olaylara refleks göstermek ve haber beklemez kuralıyla hareket etmektir.

    Bir olay var ise enine boyuna araştırıp haber veya yorumlarıma yer veririm.

    Olaylar karşısında sessiz kalanlar, bir gün kendi seslerinin de kısılmaya çalışıldığını göreceklerdir….

    Yine ben karşı çıkarım…

    Basın hürdür, sansür edilemez diye…

    Günümüzde gerçekleri yazan az sayıda gazete ve yazar var…

    Sporda da öyle…

    Spor kulüplerinin ve federasyonların oluşumunun siyasi tercihler sonucu kurulduğunu dile getiremiyorlar…

    Öyle bir yapı oluşmuş ki…

    Federasyonların başında olanlar hiç değişmiyor…

    Olimpiyatlar sonrası yapılacak seçimlerde yine aynı kişiler aday olacak ve federasyon başkanı seçilecek…

    Başarılı olmuş, olmamış kimsenin umurunda değil…

    Şimdi basın kartları çeşitli bahanelerle iptal edilecek…

    Bir gözdağı…..

    Hangi spor yazarı ve muhabir hak verilmez diye haykıracaktır…

    Bir spor yazarı olarak Gençlik ve Spor Bakanı’nı, bağlı genel müdürlüklerini eleştirme hakkım yok mu…

    Federasyonlarda yaşanan yolsuzluk, taciz iddialarının üzerine gitmeyecek miyim…

    Kendilerine spor yazarları diyen, İstanbul’da kulüpleri çok iyi bildiklerini belirten köşe kapmış kişilere sesleniyorum…

    Emre Belezoğlu’nun Bursa’ya giderken vapurda kavga ettiğini neden yazmıyorsunuz…

    Galatasaray’da Başkan Mustafa Cengiz ile Teknik Direktör Fatih Terim arasında yaşanan olayları neden yazmıyorsunuz…

    Hasan Şaş’ın neden Fatih Terim’in yardımcılığını bıraktığını yazmıyorsunuz…

    Beşiktaş ile oynayacağı maç için bir gün önce Alanyaspor’un Nevzat Demir tesislerinde idman yaptığının etik olmadığını yazamadınız…

    TFF başta olmak üzere MHK, Disiplin, Tahkim Kurullarının neden Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaşlı olarak bilinen kişilerden oluştuğunu yazamıyorsunuz…

    İstanbul’da 29 Mayıs’ta oynanacak olan Şampiyonlar Ligi finalinin alınmasının perde arkasında Türkiye’deki ekonomik ve siyasi uygulamalar ile pandemi sürecindeki başarısızlığımızın yattığını yazamadınız…

    En önemlisi de Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş kulüplerine az dokunan muhabirlerinizin neden görevine son veriliyor, ses çıkarmıyorsunuz…

    Ve şu sloganı unutmayın diyorum…

    Susmayın, sustukça sıra size de gelir…

    Ne demişti…

    Ünlü Halk Ozanı Aşık Mahzuni Şerif 70’li yıllarda yazdığı ve başta Selda Bağcan olmak üzere çeşitli sanatçıların seslendirdiği türküsünde….

    Aman gazeteci gel bizim köye

    Bizim halları da yaz

    Şehirde ojeli parmakları yazma

    Bir de bizim köyde nasırlanmış elleri

    Yaz gazeteci yaz

    Bankada parası olan kulları yazma

    Onlara aldanıp yolundan azma

    Şehirden asfalt geçen yolları yazma

    Bir de bizim köyden eşşek geçmeyen yolları

    yaz gazeteci.”

    Sana yasa ile hak verilmiş…

    Basın kartları, yazılan haber ve yorumlara göre iptal edilecek..

    Yaz spor yazarı yaz…

    Senin de basın kartı, sürekli basın kartı sahibi olduğunu yaz…

    Spordaki yozlaşmayı yolsuzlukları yaz…

    Yazınız ki karanlıklar aydınlığa çıksın…

    Gelin bu sıra gelmeden hakkımız olan basın kartlarına da sahip çıkalım…

    Basın kartı hakkımız elimizden alındığı takdirde, yarın başka haklarımız da elimizden alınır…

    Öyle ise gerçek gazetecilik yaparak basın kartlarına sahip çıkalım…

    Spor yazarı da korkusuz olmalı, gerçekleri yazmalı…

    İşte o zaman Türk sporunda başarı gelir…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.