Yazının başlığındaki gazetecinin başında “iyi” sıfatı vardı ilk başta. Sonra bu sıfatı kullanmaktan vazgeçtim. Zira gazeteci gazetecidir. Bu totolojiye düşme pahasına kurduğum son cümleyi sahiden de inanarak yazıyorum. Zira gazetecinin başına iyi, muhalif, esaslı, solcu, sağcı, muhafazakâr, alternatif vs. gibi sıfatlar getirdiğimiz anda, mesleğin dört yüz yıla dayanan geçmişi ve bu geçmişten günümüze süregelen pratik ve normlarını bir yana bırakmak zorunda kalır, bir mesleğin toplum için anlamını da yok edersiniz. Bunu bir yana bıraktığınız anda da gazeteciliğin modern toplumlar için umut olma misyonu ortadan kalkar. Gazeteciliği hakkıyla icra etmeyene, soru sormayana, soru soruyormuş gibi yapıp yağlama yıkama yapana, haber diye parti bülteni yazana, bir parti ya da grubun varlığını devam ettirmesi için bir başka parti ya da gruba nefret dolu laflar edene, doğru bildiği şeyleri bir takım ilişkilerinin bozulacağı ya da konforlu yaşamından mahrum kalacağı endişesiyle yazmayana “GAZETECİ” demezsiniz olur biter. Bir kere bunu gazeteciliği hakkıyla yerine getirenlerin düstur haline getirmesi gerekir. Diğerleri zaten gazeteci olmadığı için böyle bir kaygı gütmezler. Bir insan kendi mesleğine ve mesleğinin onuruna sahip çıkmazsa, başkalarından o mesleğe ve mesleğin anlamına sahip çıkmasını bekleyemez.
BU TOPRAKLARDA KADINLARIN ÇOCUK YAŞTA EVLENDİRİLMESİ BİR NORM
Bu yazının girişini, akışını, çerçevesini nasıl kuracağımı planlarken yazının başına şu cümleyi not almışım unutmayayım diye: “Harem ve Kuzenler kitabındaki kuzen evliliğinin gerekçeleriyle ilgili olan saptamadan yola çıkarak başla. Kadın cinselliğinin bastırılması için erkenden evlendirilme konusuyla yazıya gir.” Ben yazının girişi için bu notu aldığımda daha Giresun’da 16 yaşındaki kız çocuğu ailesinin nişanlamaya çalıştığı erkek tarafından öldürülmemişti. Bu olayla ilgili olarak pek çok farklı rivayet duyuldu. Ancak ortada bir gerçek var ki, bu topraklarda ve bu toprakların kültürel olarak ortaklaştığı Mağribi toplumlarda kızların neredeyse çocuk yaşta evlendirilmesi yaygın bir norm ve bunun en temel nedeni, ailelerin kızlarını diledikleri erkeklerle evlendirme isteği. Çocuk yaşta dilediğiniz kişiyle kız çocuğunu evlendirmezseniz, bu kız çocukları ilerleyen yaşlarda cinselliği, cinsel hazlarını ve bu hazları dilediği kişiyle yaşamayı arzu edecektir. Özellikle dilediği kişiyle diyorum. Zira bu kişi illa ki karşı cins olmak zorunda değil tabi ki. Bu sayede hem heteronormatif değerler, hem de istenilen er kişi ile evlendirilme işi garanti altına alınmış olur. Bu isteğin altında yatan ekonomi politik nedenin toprakların bölünmemesi arzusu olduğuna dikkat çeker kitabın yazarı Germaine Tillon. Endogami ve kızların çocuk yaşta evlendirilmesi olayı toprağa bağlı tarım toplumlarının bir anlamda sigortası işlevi görür ve bu sigortanın güvenlik kablosu işlevini kadınlar üstlenmiştir. Kadına bu misyonun yüklenmesi için elbette onun yıllardan beri aşağılanması ve akıldan yoksun olduğunun iddia edilmesi gerekmiştir. Tillon bu aşağılama mevzusunun Akdeniz havzasında nasıl tezahür ettiğini şöyle anlatır: “kadının akıldan yoksun bir yaratık muamelesi gördüğü pek çok toplum vardır; ancak aşağılanmanın biçimi toplumdan topluma değişir. Akdeniz havzasında kadını aşağılamanın aldığı biçim, hem çok özgüldür, hem de muhtemelen kendi içinde tutarlı bir sosyal sistemle bütünleştiği için, başka yerlerdekinden daha dayanıklıdır.”[1] Bu hayati saptamanın ardından bu aşağılamayı destekleyenlerin sadece erkekler olmadığı gibi karşı çıkanların da sadece kadınlardan ibaret olmadığına dikkat çeker yazar. Kadınlar birçok köle gibi buradaki suça ortak olabilir. Bunun pek çok dinamikleri vardır. Elbette asıl konumuz bu olmadığı için, uzatmayacağım.
‘DİKTATÖR HALKINI SOYARKEN ONUN İYİLİĞİ İÇİN YAPTIĞINI ANLATIR’
Okuyucu gazetecilik mevzusundan nasıl kadın mevzusuna geçtiğimizi ve tekrardan gazetecilik mevzusuna nasıl döneceğimizi sanırım fena halde merak etmeye başladı. Geleceğim efendim, bir miktar sabır. Kadının akıldan, izandan yoksun olduğu iddiasıyla onun adına âşık olacağı ve evleneceği kişinin kim olacağına karar vermek de dâhil her türlü kararı onun adına alabileceğini zanneden ve bunu ona dayatan erkekle diktatör arasında ciddi bir benzerlik vardır. Erkek, kadının gözü açılmadan, yani küçücük kız çocuğuyken onun kiminle evleneceğine karar verirken, onun iyiliği için bunu yaptığını iddia eder. Bu yalanı kadın, sevmediği bir adamla evlendirilip çocuk yaptığında ve bu çocuk/çocuklar onu sevmediği erkeğe pranga gibi bağladığında anlar. Diktatör, halkını soyarken, onun iyiliği için yaptığını anlatır; bunu anlatırken, halkı tıpkı küçük yaşta evlenmeye zorlanan kız çocuğu gibi akıldan ve kendi adına karar verme yetisinden yoksun olduğuna inandırmaya çalışır, inandırır da. Ancak halka gerçekleri anlatan birileri çıktığı zaman bu yalanların inandırıcılığı kalmaz. Modern toplumlarda bu gerçekleri anlatan kişiler çoğunlukla gazetecilerdir. Gazeteciler, (burada tabi ki gazetecileri kastettiğimi tekrar vurgulamak isterim, diğerlerine gazeteci demiyorduk) mesleklerinin gereği diktatörün halkın yararına diye anlattığı bazı şeylerin dünyadaki pek çok ülkede halkın soyulması anlamına gelebileceğini olgulara ve örneklere dayanarak anlatır. Gazeteci misal diktatöre, elbette yüz yüze sorma şansı bulamazsa halka içinde bulunduğu yaşam koşullarının neden razı olunması, katlanılması ve şükredilmesi gereken koşullar olmadığını yine olgulara dayanarak sorar. Bu soruya verecek yanıtı olmayan diktatör, gerçeklerden korkusunu gerçekleri sorularıyla ifşa eden gazetecileri ya yok ederek ya da onları hapsederek bastırır. Diktatörün korktuğu gazeteci değil, gazetecinin dile getirdiği gerçekler ve diktatörün halkına karşı işlediği cürümlerin ifşa edilmesidir. Nihayetinde gazeteci de tıpkı diktatör gibi fani bir insandır. İnsan insandan neden korksun ki?
‘DİKTATÖRÜN EN NEFRET ETTİĞİ GAZETECİ TİPİ OLGULARA DAYANARAK HABER YAPAN GAZETECİ TİPİDİR’
Diktatör yoksulluktan, açlıktan kırılan halkına dünyanın her yerinde insanların böyle yaşadığını anlatır. Dünyanın her yerinde enflasyonun yüksek olduğunu, faturaların en gelişmiş ülkelerde bile çok yüksek geldiğini anlatır. Bu yalana eğer bunun yalan olduğunu ortaya koyan birileri çıkmazsa çok sayıda insan inanır. Yaşadığı yoksulluğun, tüm dünya halklarının paylaştığı bir yoksulluk olduğuna kani olur. Ancak birileri çıkar, dünyada yoksulluk ve açlığın yaygın bir şey olmadığını, halkın bu yoksulluk ve açlığının diktatörün etrafına çöreklenmiş küçük bir azınlığın cebine girenlerden kaynaklandığını anlatır. Gazeteci bunu yine olgulara ve olaylara dayanarak anlatır. Hiçbir siyasi çıkara hizmet etmeden, tamamen halkın doğruları bilmesi gerektiğine inandığı için yapar bunu. İşte böyle bir tavır, diktatörü deli eder. Diktatörün en nefret ettiği gazeteci tipi olgulara dayanarak haber yapan gazeteci tipidir. Çünkü olgular, hiçbir şekilde eğilip bükülmeye müsait değildir. Herhangi bir siyasi parti ya da grubun siyasi propagandasına hizmet etmez, halkın gerçekleri bilerek ona göre hareket etme hakkına hizmet eder. Elbette halk bu doğruları öğrendikten sonra kendisi karar verir hangi parti ya da siyaseti destekleyeceğine.
‘SAFSATANIN PANZEHİRİ KIYMETİ KENDİNDEN MENKUL KANAATLER DEĞİL, OLGULARDIR’
Diktatörün en sevdiği gazeteci tipi, olguları aktarırken habere kanaatini de karıştıran gazeteci tipidir. Çünkü olgularla başa çıkmak zor, kanaati kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmak çok kolaydır. Gazeteci misal, A ülkesinde asgari ücretin 5 birim olduğunu ama diktatörün yönettiği ülkede ise 1 birim olduğunu sayılara ve olgulara dayanarak bildirirse diktatör bunu altı boş iddialarla ancak “yalan” olmakla itham edebilir. Mutlaka bu ithamın doğruluğuna da inananlar çıkacaktır. Ancak gazeteci bu gerçeği diktatörün muarızı bir siyasetçiye söyletirse, diktatörün bu gerçeği çarpıtması çok daha kolaydır. Bu nedenle gazeteci, (bakın yine sadece gazeteci diyorum, hakiki gazeteci demiyorum) haberini sadece siyasetçiler ve bazı toplumsal seçkinlerin çerçevelediği gerçeklerle oluşturmaz. Bu yaklaşım, zaten kutuplaşmadan beslenen diktatörün ekmeğine her zaman yağ sürer. Bu durumda diktatör halka hesap vermek yerine, ona muarızlarından bazı nefret nesneleri sunarak gerçeği kolayca çarpıtabilir. Bu durumda diktatörün halka sunduğu safsatalar gerçeğin yerini alır. Safsatanın panzehiri kıymeti kendinden menkul kanaatler değil, olgulardır. İşte gazeteci beyni diktatörün safsatalarından pelte haline gelmiş halka bu panzehiri verdiği için diktatör gazeteciden nefret eder, dahası korkar.
Bu gerçeklikten yola çıkarak diyebiliriz ki, diktatörle, kızını erken yaşta dilediği er kişiyle evlendirmek isteyen aile reisi arasında hiçbir fark yoktur. Aile reisi, toprak bölünmesin, mal mülk ele gitmesin diye kızını çocuk yaştayken istediği kişiyle ki bu kişi genellikle aile içinden birisi olur, evlendirmek ister. Kızın gözü açılmadan evlendirilir ki, itiraz edemesin. Diktatör, halkını tıpkı kadını akıldan yoksun gören erkek gibi, akıldan yoksun olarak görür ve sürekli onun adına ve onun yararına karar verdiğini iddia eder. Verdiği hiçbir kararın sorgulanmaması gerekir. Bunun sağlanması için, verilen kararların neden yanlış olduğunun sorulmaması gerekir. Soran gazeteciler, bu nedenle yok edilir. Çünkü gazeteci, halkın gözünün açılması için sorular sorar, halkın önüne olgulardan yola çıkarak gerçekleri sunar. İşte bu benzerlik nedeniyledir ki, Türkiye’de siyasal iktidar, her gün yenisi eklenen kadın katliamlarına kayıtsızdır. Çünkü ölen her kadın, gözü açılmış diğer kadınlar için ibrettir. Bu ibretlik her hadisenin diğer kadınları korkutarak sindireceği varsayılır. Ölümler nedir ki diktatörün nazarında. Biri ölür diğeri gelir. Diktatörün tek kaygısı varlığının ne pahasına olursa olsun devamıdır. Kadınların öldürülmesiyle, gazetecilerin hapse atılması arasında diktatörün varlığının sürdürülmesi açısından ciddi bir benzerlik vardır. Bu benzerliği layıkıyla anlamadan, diktatör zihniyetiyle mücadele edebilmek mümkün değildir.
[1] Germaine Tillon (2006), Harem ve Kuzenler, (Çev. Şirin Tekeli ve Nükhet Sirman), İstanbul: Metis Yayınları, s. 43.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın