Etiket: #gazetecilik

  • Şeffaflığın despotluğu

    “Kamusal alanın ortadan kaybolması, içine mahrem ve özel meselelerin döküldüğü bir boşluk yaratır. Kamusal alanın yerini kişinin yayımlanması alır.” Byung Chul Han-Şeffaflık Toplumu

    Doksanlı yıllarda özel televizyon kanalları TRT’nin eski tip protokol haberciliği mantığını yerinden etmeye başlamış ve bir yandan haber dilinin magazinleşerek sulandırılması diğer yandan da şoke edici, skandala dayalı gizli kamera haberciliği ortalığı kasıp kavuruyordu. Uğur Dündar’ın Arena’sı, Fatma Girik’in Söz Fato’dası bu tip gizli kamera haberciliğinin en ses getirenleri arasındaydı. Üniversite’nin ikinci sınıfındayken sınıf arkadaşlarımdan birisi, o zamanlar Uğur Dündar’ın yardımcısı olan Tuncay Özkan’ın yanında önce stajyer olarak başlayıp, sonrasında kalıcı olarak çalışmaya devam etmişti. Ayda yılda bir okula uğradığı günlerde, okul kantininde yarı uykulu halde sohbetlerimize katılırdı bu arkadaşımız. Uyanık olabildiği anlardan birisinde uykulu halinin neden kaynaklandığını sorduğumuzda “sabaha kadar falancanın evinin kapısında nöbet tuttuk, evine giren çıkan metresini çekmeye çalıştık” şeklinde yanıt vermişti. O zamanlardan bu yana böylesi bir gizli kamera haberciliğinin gazetecilik olup olmadığı konusunu sorgularım. Teması ister etik olsun isterse başka bir şey verdiğim her gazetecilik veya iletişim dersinde de bu tarz gazeteciliğin etik olup olmadığına dair sorularla karşılaşırım. Bu gazetecilik mi, bu yapılan işin kamusal yararı nedir, bu yapılan işin insanın mahremiyet hakkına ne gibi zararları dokunur, söz konusu olan siyasetçi ya da diktatör dahi olsa özel hayatı gizli kamera ile gözetlenmeyi hak eder mi? Bu soruların yanıtını vermek kolay değil elbette, ancak bir yerden de başlamak gerekir.

    GİZLİ KAMERA ÇEKİMLERİ VE GAZETEMSİ VESİKALAR

    Bu gizli kamera mevzusu kuşkusuz yeni değil. Modern parlamenter demokrasinin kamuoyu kavramı ile sınanmaya başladığı zamandan bu yana toplumun gözü önündeki siyasetçi ve karar alıcı kişilerin özel yaşamı ile yakından ilgilenmek yaygın bir alışkanlık. Robert Fulford Anlatının Gücü adlı kitabında Londra Daily Courant’ın 5 Şubat 1731 tarihli baskısına göz gezdirirken, dış haberlerin çoğunlukla Roma’daki kardinallerin ailevi skandallarından ve Viyana’daki imparator etrafında dönen siyasi hesaplardan ibaret olduğunu fark ettiğinden bahseder. Gazetelerin ilk nüvelerinin çoğunun kimi zaman küfürbaz bir dille yazılmış fakat genellikle aydınlatıcı skandallarla dolu dağınık broşürler, aylık ve haftalık yayınlar şeklinde ortaya çıktığına dikkat çeken yazar, bu günümüz gazetelerine ilham kaynağı olan gazetemsi vesikalarda, kralın cinsel yaşamından tutun da, yeme içme alışkanlığının korkunçluğuna kadar pek çok dedikoduya rastlamanın mümkün olduğunu anlatır.[1]

    Aslında gazeteciliğin en temelde bir dedikodu mesleği olduğunu da çok net anlatır bu örnekler. Günümüzde de çok fazla bir şey değişmemiştir. Gazeteciler temelde, birisine ya da birilerine dair gizli ya da açık bilgiyi başkalarına aktarır. En temelde bir arkadaşınızın cinsel tercihini değiştirdiğini duyduğunuzda içinizde bu bilgiyi ilk fırsatta en yakın ortak tanıdığınıza aktarmak için dayanılmaz bir istek duyarsınız. Bir gazeteci de, geniş bir halk kesiminin tanıdığı birisiyle ilgili olarak buna benzer bir bilgiyi ilk öğrendiğinde bu bilgiyle kamuoyunu buluşturmayı şevkle arzular. Üstelik de bu şevki içinde taşıyan gazeteci “iyi gazeteci” olarak takdir edilir. Türkiye basın tarihinden de bir örnek vererek mevzunun Türkiye açısından da ne kadar eski olduğuna dikkat çekmiş olalım. Celalettin Çetin Demokrat Parti dönemindeki mesleki deneyimlerini de aktardığı anılarında, gittiği basın toplantısı ve kokteyllerde, ünlü kişilerin uygunsuz fotoğraflarını çekip, sonradan o kişilere fotoğrafını göstererek onlardan para sızdıran genç foto muhabirlerinden bahseder. Bunlar gazeteciler arasında “albümcüler” diye anılır. Bu dönemin deneyimli gazetecileriyse, zaten sadece gazeteci değil, aynı zamanda muharrir ve çoğu zaman da ya gazete sahibi ya da milletvekilidir.[2]

    GİZLİ KAMERA OPERASYONCULUĞU NEDEN KÖTÜ OLSUN!

    Şimdi hem eski hem de yakın tarihten verdiğim bu örnekler, okuyucunun kafasında şunlara benzer soruları sormak için haklı gerekçeler uyandırmış olabilir: “Zaten tarihte de bunun örnekleri varmış, o zaman günümüzde de giderek yaygınlaşma istidadı gösteren bu gizli kamera haberciliği ya da operasyonculuğu neden kötü bir şey olsun? Geniş halk kitlelerinin tanıdığı kişilerin kapalı kapılar ardında ne işler karıştırdığını bilmek hepimizin hakkı değil mi? Bize namustan bahseden, yatıp kalkıp ahlaktan, edepten, hayâdan dem vuran bir siyasetçinin özel yaşamı tabi ki geneli ilgilendirmez mi? Bir zamanlar gizli kamera ile mahremi dışında bir kadınla uygunsuz şekilde görüntüleri ortaya çıkan bir muhalefet liderinin bu görüntülerinin özel değil genel ahlakı ilgilendirdiğini yine dönemin başbakanı ilan etmemiş miydi? Bu nedenle misal bunu söyleyen kişinin buna benzer gizli kamera görüntüleri ortaya çıksa, geniş halk kitlelerinin bu görüntüleri öğrenmesinin sağlanması bir gazetecilik faaliyeti olarak görülmeyecek mi?” Sorular daha çok uzatılabilir. Soruların haklılığını teslim etmemek elde değil. Ne var ki mesele de o kadar basit değil.

    KAMUSAL ALANIN ORTADAN KAYBOLMASI…

    Geçmişteki kötü örnekler ve gazeteciliğin esasen bir dedikodu mesleği olduğu gerçeği, günümüzdeki cinsel içerikli ifşaatların sağlıklı bir kamuoyu yarattığı ya da yaratabileceğine dair umut vermiyor. Örnekler ve bu örneklerin doğurduğu kamuoyu tepkisi ile sonuçlar buna en büyük delil olarak duruyor. Herhangi bir siyasetçinin cinsel içerikli videolarının kamuoyunun “beğenisine sunulması” toplumumuzu daha demokratik ve katılımcı hale getirmedi zira. Bunun yanı sıra günümüzün yeni iletişim teknolojileri meseleye birkaç boyut daha eklemiş durumda. Birincisi geçmişte erişilmesi neredeyse imkânsız olan pek çok siyasetçi ya da ünlüye bir tuş kadar uzakta olmamız nedeniyle bir teklifsizlik toplumunun giderek şeffaflık konusunu fetişleştirmiş olması. Bu şeffaflık konusu, giderek sağlıklı bir kamusal alanın oluşmasını imkânsız hale getirdi. Başlangıçta herkesin her dilediğini internette paylaşabiliyor olması ve herkesin kolayca erişilebilir olması demokratik kültürü ve özgürlükçü bir kamusal alanı mümkün kılacakmış gibi görünmesine rağmen durumun hiç de öyle olmadığı giderek daha iyi anlaşılıyor. Byung Chul Han’a göre “teklifsizliğin despotluğu her şeyi psikolojikleştirir ve kişiselleştirir. Siyaset de bunun dışında değildir. Bu da siyasetçileri değerlendirirken eylemlerine bakılmamasına yol açar. Genel ilgi daha ziyade kişiye yöneliktir ve bu da siyasetçileri sahneleme baskısı altında bırakır. Kamusal alanın ortadan kaybolması, içine mahrem ve özel meselelerin döküldüğü bir boşluk yaratır. Kamusal alanın yerini kişinin yayımlanması alır. Böylece kamusal alan bir teşhir mekânı haline gelir. Ortak eylemin alanı olmaktan giderek uzaklaşır.”[3]

    KAMUSAL DUYARLILIĞI KAŞIYAN ÖRNEKLER!

    Bu saptamaların somut örneklerle sağlamasını yapacak olursak. Misal geçtiğimiz günlerde bazı kendini dindar, muhafazakâr, yerli-milli olarak tanıtan, yani personasına bu nitelemeleri yapıştıran birkaç gazetecinin uygunsuz görüntülerinin bir suç örgütü lideri tarafından ifşa edilmesi, kamuoyunu daha demokratik hale getirdi mi? Bu görüntüleri izleyenlerde bu gazetecinin/gazetecilerin şevkle ve iştiyakla desteklediği iktidara karşı nasıl bir direnme azmi ortaya çıktı? Pek çok buna benzer görüntüyü özellikle hiçbir zaman izlemedim, izlemeyi de düşünmedim. Bahse konu görüntülerin erkek erkeğe cinsi münasebet içerdiğini anlatımlardan biliyorum. Misal bu görüntülerin dolaşıma girmesine aracı olanların çoğu aynı zamanda eşcinselliği lanetlemese bile en hafif deyimle yadırganması için kamusal duyarlılığı kaşıdı. Bu görüntülerin dolaşıma girmesinden önce, pek çok insanın nazarında eşcinsellik belki de varoluşsal bir hak iken, mevcut iktidara karşı oluşan mevzinin karşı tarafa dönük kriminal bir göstergesi haline geldi. Bu açıdan baktığımız zaman, bu tür özel hayatı hedef alan, gizli kamera ifşaatlarının sağlıklı bir kamusal ahlakın ortaya çıkmasını sekteye uğratan, dahası demokratik müzakere kültürünü tahrip eden bir işlevinin olduğunu kabul etmek gerekiyor.

    PİRUS ZAFERİ ETKİSİ

    Özetle bu ve buna benzer görüntülerin kişilerin en mahrem hallerine karşı bir saldırı olduğunu unutmamak gerekiyor. Yanı sıra bu tür görüntüler aynı zamanda, o kişinin sadece cinsel yaşamına odaklanarak, diğer eylemlerini; yani siyasal hatalarını, idari kusurlarını, toplumsal adalette yarattıkları tahribatı görünmez hale getiriyor. Misal görüntüleri ifşa olan Cem Küçük’ün Barış İmzacıları için sarf ettiği “ağaç kabukları yesinler, bunları sivil ölü haline getirmek gerek” gibi sözlerinin bedelini ödetmek dururken, kiminle ve hangi cinsle münasebete girdiği beni asla ilgilendirmiyor. Çünkü bu nefret dolu sözlerin bedeli, onun cinsel tercihinin ifşasıyla ödenemez. Bu tür eylemlere karşı toplumun genelinin bir hassasiyeti olabilir ve görüntüleri yayınlanan kişilerin muarızları kolay yoldan kişiyi itibarsızlaştırarak siyasi kazanç elde etmek isteyebilirler. Ancak bu siyasi kazanç çoğu zaman bir “Pirus Zaferi” etkisi yaratabiliyor. Zira siz bir siyasetçi olarak muarızınızı itibarsızlaştırırken, kendi itibarınızdan da pek çok şey kaybediyorsunuz. Çaptan düşmüş bir organize suç örgütü liderinin böyle bir ifşaatla yeniden kendine yeni bir mevzi ve kariyer planlamak istemesi “doğal” karşılanabilir. Zira böyle figürlerin varlık nedeni bu tür görüntüler olabilir ve bunların itibarları ancak böyle kirli yollarla sağlanır. Ayrıca toplum da, bu tür ifşaatlar yüzünden kamusal müzakere geleneğinden ve cinsellik dışındaki ahlaki değerlerden pek çok şey kaybediyor. Hiç kimsenin özel yaşamı pirüpak değil kuşkusuz. Siyasetçiden ahlak, sadakat, “sağlıklı-tutarlı” cinsel yaşam bekleyen pek çok kişinin öncelikle kendisine dönüp bakması gerekmez mi? Bu tür görüntüler aynı zamanda da esasında hiç de bu konularda masum olmayan geniş bir yurttaş kitlesinin bu sayede kendisini temize çıkarmasına vesile oluyor ve böylece ikiyüzlü bir ahlak anlayışının giderek daha da kökleşmesine yol açıyor olamaz mı? Bu ve buna benzer soruları kendimize sorarak bir ahlaki yordam bulmamız mümkün olabilir. Zira tartışmalı konularda ahlaki ve etik bir zemin bulabilmenin başlıca yolu, kendimize samimi ve acıtıcı sorular yöneltebilmektir. Bir gazetecinin böyle çetrefilli bir konuda ahlaki bir yordam ararken kendisine bu ve buna benzer sorular sorarak başlaması en iyisidir.

    [1] Robert Fulford (2014). Anlatının Gücü: Kitle Kültürü Çağında Hikayecilik, (Çev. Ezgi Kardelen), İstanbul: Kolektif, s. 74-75.

    [2] Celalettin Çetin (1991). İşte Babıali (Çuvaldızı Kendimize), İstanbul: Cem Yayınları, s. 23.

    [3] Byung Chul Han (2017). Şeffaflık Toplumu, (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 54.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Özgür iletişim için pozitif özgürlük perspektifinden somut öneriler

    “İnsanların, kuşkulu olabilmesi olasılığı bulunan bütün konularda mutlaka serbest tartışmanın var olmasını kabul etmiş olup da belirli bir ilke veya öğretinin tartışılmasının yasak olması gerektiğini düşündükleri zaman kendilerinin yanılmazlık taslamalarını hayal etmeleri tuhaftır.”

    John Stuart Mill[1]

    Son zamanlarda konuştuğum her insan, katıldığım her toplantı ya da etkinlikte karşılaştığım her siyasetçi, içinde debelendiğimiz medya sisteminin ne kadar korkunç bir cendere haline geldiğinden dem vuruyor. Zira bu cenderenin varlığı bugün yaşadığımız ekonomiden siyasete, diplomasiden gıda sorununa kadar bütün yakıcı sorunların doğrudan ya da dolaylı müsebbibi. Çünkü özgür bir basının olmadığı yerde yapılan hatalar, yolsuzluklar, alınan keyfi kararları sorgulayabilecek bir irade de yoktur. Bu iradenin gösterilememesi, keyfi yönetimi içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağı ile baş başa bırakır. Kriz derinleşerek olağan ya da olağanüstü bir radikal kopuşla karşılaşılmadığı sürece bu fasit dairenin içinde debelenip durulur. Ne var ki bu fasit dairenin ila nihai sürdüğü hiçbir toplum tarihte görülmemiştir. Elbette bu fasit daireden çıkılacaktır.

    Fakat medyanın içinde bulunduğu bu korkunç cendere ne kadar sıkılırsa, paradoks da o kadar keskinleşiyor. Paradoksun bir ucunda kelebekler gibi uçuşan umutlar, diğer ucunda ufkumuzu karanlığa hapseden umutsuzluklar var. Her ikisi de haklı her ikisi de geçerli. Fakat altını çizmek isterim aşırı karamsarlıkla, aşırı iyimserlik siyam ikizleri gibidir. İkisi de çok çabuk birbirinin yerine geçebilir. Ayakları yere basan bir umut ve aklıselim bir bakış açısıdır bizi anlamlı bir yola sokacak olan.

    ‘ÖZGÜRLÜĞE ANCAK TALEP EDERSENİZ ULAŞIRSINIZ’

    Umudu beslemek isteyen siyasetçiler, “biz geldiğimizde her şeyi halledeceğiz, medya hiç olmadığı kadar özgür olacak” vaatlerinde bulunuyor. Sorsanız “nasıl olacak bu iş?” diye, aldığınız yanıt, “ben ya da partimiz bunun kefilidir” gibi muğlak vaatler oluyor. Ya da “biz öyle bir düzen kuracağız ki, zaten mesleğin muhataplarına sorarak sistemi oluşturacağımız için, her şeyin en iyisi olacak” deniliyor. Bunun nasıl olacağını düşünmek, üzerine kafa yormak ne kadar elzemse, bu vaatler de o kadar boş bana kalırsa. Şu anda herkes canavara o kadar odaklı ki, canavar gittikten sonra yeni bir canavarla karşılaşmamak için ne yapmak lazım kimse düşünmek istemiyor, ya da düşünmeye gerek duymuyor. Hele bir şu canavarı gönderelim gerisini sonra düşünürüz düşüncesi giderek hâkim bir davranış ve eğilim haline geliyor. Oysa mücadelenin yarısı canavardan ya da despotlardan kurtulmayı içeriyorsa, bir diğer yarısı yeni canavarların ortaya çıkmasını engelleyecek mekanizmalara kafa yormayı içermeli. Yoksa aynı kısır döngünün içinde debelenip dururuz yüzyıllar boyunca; şu zamana kadar debelendiğimiz gibi. Çünkü özgürlüğe ancak talep ederseniz ulaşırsınız. Size özgürlük vaadinde bulunan demokrasi kahramanlarına koşulsuz olarak inanmak, özgürlüğün en büyük düşmanıdır. İfade ve basın özgürlüğünün garantisi hukuki çerçevede, kamusal çıkarları önceleyen bir perspektifle ve demokratik katılımı ve özgür düşünce ortamını teşvik edecek bir yaklaşımla kuracağınız bir yapıdır. Bugünkü yazımda sözü daha fazla uzatmadan böyle bir yapının oluşturulmasına dair ilk nüveleri somut öneriler halinde sunmaya çalışacağım. Özellikle altını çizmek isterim ki bu öneriler tartışmaya açıktır ve tartışmanın başlangıç muhatapları da medya emekçileridir.

    MEDYA SAHİPLERİNİ TEK İŞİ GAZETECİLİK OLMALIDIR

    Gazetecilik mesleğini icra eden medya kuruluşlarının sahibi-sahiplerinin kesinlikle başka alanda ticari yatırımı olmamalıdır. Bu düzenlenecek bir yasayla mutlak bir şekilde yasaklanmalıdır. Mevcut medya kuruluşlarının sahiplerine en geç bir yıl içerisinde bir tercihte bulunma şansı verilmeli, ya medya sektöründeki yatırımlarından geri çekilmeleri ya da medya dışındaki faaliyet alanlarından vaz geçmeleri istenmeli. Bunu yerine getirmeyen sermaye gruplarının medya yatırımlarına devlet el koyarak yine en geç bir yıl içinde gazeteciler ve meslek kuruluşları arasında hisse temelli sahipliği teşvik edecek bir mekanizmayla faaliyetini sürdürecek hale getirilmesine aracılık edilmelidir.

    AKREDİTASYONU MESLEK ÖRGÜTLERİ YÜRÜTMELİ

    Gazetecilik meslek örgütleri ile çalışan örgütleri düzenlenecek bir yasayla mesleği yürüten kişileri akredite eden kuruluşlar olarak tanımlanmalı. Bu akreditasyon için devletin herhangi bir kuruluşunun kesinlikle herhangi bir dahli olmamalıdır. Bunun sonucu olarak var olan İletişim Başkanlığı kesinlikle kapatılmalı, yeni kurulacak güçlendirilmiş parlamenter sistem ya da adı her ne olursa içindeki yürütme erkine bağlı olarak yerine kurulacak medya işlerinden sorumlu birimle akreditasyon işinin kesinlikle ilgisi olmamalı. Bu kuruluş sadece yürütme erkinin haber medyası ile ilişkisini organize eden bir kuruluş olmakla sınırlı kalmalı.

    TRT PAYI KALDIRILMALI

    Yeni kurulacak sistemde, mevcut elektrik faturalarına bindirilen dolaylı TRT payı tamamen kaldırılmalı. Yerine herkesin doğrudan vermesi zorunlu olan bir İletişim Hakkı Vergisi getirilmelidir. Bu vergiden toplanacak kaynak kesinlikle başka hiçbir amaç için kullanılmamalı. Bu kaynağın sadece kamusal yayıncılık yapan kuruluşlara aktarılacağına dair kanunen koyulmuş bir garanti getirilmelidir. Ancak kamusal yayıncılık konusu devlet televizyonu TRT ile sınırlı tutulmamalı, kamu yararına yayıncılık gibi bir tanımlama yapılarak, başka ticari olmayan yayıncılık yapan kuruluşlara da teşmil edilmelidir. Zira kamu denilen kavram sadece devletin sahipliğinden ibaret değildir. Devlet burada bu sürecin denetim ve düzenlemesi dışında herhangi bir yayın faaliyetinin içinde olmamalıdır.

    SİYASAL ERKİN BASINI YÖNLENDİRMESİ ENGELLENMELİ

    İletişim Hakkı Vergisi ile toplanacak kaynak, tamamen şeffaf ve hesap verebilir şekilde gazetecilik ve yayıncılık yapan kuruluşlara adil bir şekilde dağıtılmalı. Bu dağıtım süreci, tıpkı uluslararası fonların organizasyonu gibi tamamen yapılan iş temelli olmalı ve bu işi yapan kuruluşlar ürettiği içerikler dışında tamamen hesap verebilir olmalıdır. İçeriklerle ilgili hukuki ve etik sorunların öncelikle meslek örgütleri bünyesinde oluşturulacak bilirkişiler tarafından incelenmeli, etik sorun varsa meslek içi kınama ve diğer mekanizmalar işletilmeli, hukuki bir boyut varsa da konu ilgili basın mahkemelerine devredilmelidir. Bunun dışında siyasal erkin yönlendirmesi ile herhangi bir müdahalenin yapılmayacağı yasa ile garanti altına alınmalıdır.

    RTÜK VE BTK’YA MESLEK VE EMEK ÖRGÜTLERİ TEMSİLCİ GÖNDERMELİ

    RTÜK ve BTK gibi düzenleyici kuruluşların kurul üyelerinin oluşturulmasında, çoğunluğu oluşturan siyasal iktidarın tasallutu ve baskısının önünün kesilebilmesi için, meslek kuruluşları ile emek örgütlerinden de kurullara üyeler gönderilmesi sağlanmalıdır. Bu kurullarda görev alan üyeler, üyelikleri devam ettiği sürece başka hiçbir kuruluşta görev üstlenememeli ve ücret alamamalıdır. Bu kurullarda denetleme mekanizmasıyla düzenleme mekanizması net bir şekilde ayrılmalı, denetleme süreci ceza şeklinde değil de teşvik şeklinde işletilmelidir. Düzenlemenin çerçevesi ise geniş tutulmalı, demokratik katılım, hak savunuculuğu, faaliyetlerini ve sorunlarını geniş kamuoyuyla paylaşabilme gibi kaygıları önceleyen bir bakış açısıyla düzenleme mantığına yaklaşılmalıdır.

    ZORUNLU HAK SAVUNUCULUĞU

    Mevcut ticari yayıncılık yapan medya kuruluşlarına, haftada belli bir süreliğine sivil toplum kuruluşlarının hak savunuculuğuyla ilgili içerikleri yayınlama zorunluluğu getirilmelidir. Bu sayede, haklarını savunmak ve sesini duyurmak konusunda zorluklar çeken toplumsal grupların seslerini geniş kamuoyuna duyurabilmesi mümkün olabilmelidir.

    İKTİDAR YALANI TEK ELDE TOPLAMAYA ÇALIŞIYOR

    Günümüzde yalan, yanlış ve uydurma haberler de neredeyse gerçek haberler kadar yaygın hale gelmiştir. Bu nedenle yalan, yanlış, uydurma ve etik dışı içeriklerin teyidi ve etik olarak değerlendirilmesi konusu en az habercilik kadar önemli hale gelmiştir. Zira internet ortamının yarattığı hız ve kolaylık sayesinde insanlar her dakika binlerce bilgi ve içeriğe erişebilir hale gelmiş, ancak hangi bilginin doğru hangisinin uydurma, hangisinin manipülasyona yol açan içerik olduğu konusunda kararsızlıklar yaşamaktadır. Bunun için iktidarın oluşturduğuna benzer “Dezenformasyon Yasası” çıkarmak sorunun çözümünü sağlamak yerine, haberleşme sürecini tamamen denetim altına almaya ve sansür ile otosansürü derinleştirmeye yaramaktadır. Zaten iktidarın meramı da yalanın denetlenmesi değil, yalanın tek elde toplanmasını sağlamaktır. Yalan, yanlış bilginin denetlenmesi özgür ve özerk denetleme ve teyit kuruluşları tarafından yapılabilir. Bunun nüveleri günümüzde oluşmaya başlamış ve ciddi bir kurumsallaşma sağlanma yolundadır. Ancak bu tür teyit ve denetleme kuruluşlarının yasal zemini henüz oluşturulmuş değildir. Bu tür kuruluşların yasal meşruiyetinin sağlanması için özgür ve özerk bir ombudsmanlık koordinasyon kurulunun oluşturulması gerekir. Bu kuruluşun üyeleri yine ilgili meslek kuruluşları arasından oluşturulmalı, bağımsız teyit ve ombudsmanlık kuruluşlarının bu koordinasyon kurulundan akreditasyon almak dışında bir yükümlülüğü olmamalıdır. Her medya kuruluşunun da bağımsız herhangi bir teyit ve ombudsmanlık kuruluşuyla anlaşma yapması ve içeriklerinin teyit ve etik değerlendirmesini yaptırma zorunluluğu getirilmelidir.

    İNTERNET ERİŞİMİ ÜCRETSİZ OLMALI

    İnternet kullanımı, dünyada haber alma, haber verme, iletişim özgürlüğü gibi kavramları mümkün kılan kamusal bir hizmet haline gelmiştir. Bu nedenle dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde şehir temelli ücretsiz internet erişimi sağlanmaya başlamıştır. Son zamanlarda bazı ülkelerde ise internete erişimin ücretsiz olması konuşuluyor. Ne var ki Türkiye dünyanın internete erişimi en pahalı olan ülkeleri arasında yer alıyor. Bu açıdan bakıldığı zaman, bu pahalılık da haber alma ve iletişim özgürlüğünü kısıtlayan dolaylı bir yöntem haline gelmiş durumdadır. Diğer baskılara ek olarak bu pahalılık nedeniyle de geniş halk kitleleri her an istediği bilgilere erişme konusunda sorunlar yaşıyor. Bu da toplumda gelir adaletsizliğinin yanı sıra, sayısal bir uçurumu beraberinde getiriyor. Kuşkusuz sayısal uçurumun tek sebebi internete erişim konusundaki sorun değil. Sayısal okuryazarlık eksikliği ve bunun yol açtığı tek yönlü sayısal beslenme gibi konular da sayısal uçurumun konuları arasında. Ancak başlangıç olarak bu uçurumun derinliğini azaltma konusunda internetin ucuzlatılması, belli bir zaman sonra da tamamen ücretsiz hale getirilmesi özgür bir iletişim ortamı için mutlak bir gereklilik haline gelmiştir.

    MAHREMİYET ÖNCELENMELİ

    Uluslararası düzeyde faaliyet gösteren ve artık hem kitlesel iletişimin hem de bireysel iletişimin en önemli aktörleri haline gelen sosyal medya kuruluşları ile ilgili olarak hem kullanıcı hem üretici pozisyonundaki sıradan hesap sahiplerinin mahremiyetini ve çıkarlarını korumayı önceleyen düzenlemeler yapılmalıdır. Türkiye’de üst üste çıkarılan sosyal medya yasaları ve halen çıkarılması için ısrar edilen Dezenformasyon Yasasının asla böyle bir derdi olmamıştır. Kamuoyuna bu tür düzenlemelerin gerekliliği anlatılırken kullanıcıların mahremiyeti havuç olarak sunulmakta, ancak havucun ucuna mutlak otoriteyi daha da güçlendirecek baskı ve denetim mekanizmaları koyulmaktadır.Anahtar kelimeler:

    [1] John Stuart Mill (2005). Özgürlük Üstüne ve Seçme Yazılar, (Çev. Alime Ertan), İstanbul: Belge Yayınları, s. 35-36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Yeni bir yapı yıkıntının enkaz molozlarıyla kurulabilir mi?

    Ana akım medyanın angaje gazetecileri ile siyasiler arasında garip bir simbiyoz ilişkisinin yanı sıra, karşılıklı parazitvari bir bağ vardır. Biri olmadan diğerinin var olması hem imkânsız hem de anlamsızdır. En azından modern zamanlar için durum böyledir; gazetenin olmadığı zamanlar için yönetici ile halk kitleleri arasındaki ilişki başka türlü kuruluyordu. Tek gündemleri siyasilerin icraatları ve açıklamaları ile güç odaklarının çıkarları olan, bu gündemleri bilgiye ve olgulara dayalı şekilde kendine özgü bir bağlam içinde tartışıp kamuoyuna anlatmak yerine, bendesi haline geldikleri siyasi liderin arzu ettiği bağlam içinde döndürüp dolaştırıp sürekli gündemde tutmaktan başka bir becerisi olmayan gazetecilerin nasıl olup da hep gündem olabildiklerini anlamak çoğu zaman güçtür. Fakat bunu anlamak için parazit olarak yaşam süren organizmaların nasıl hayatta kaldıklarına bakmak yeterlidir. Misal son yıllarda öldürücü olan türleri ile sık sık haber konusu da olan keneler bu tür organizmalar arasında en bilinenleridir. Parazit tarzı yaşayan hayvanlarla ilgili bir yazıda keneyle ilgili şöyle bir bilgi verilir: “Kene, görme yetisi olmayan, algısı çok kısıtlı, anlayışı yok denecek kadar az, gelişkin bir sinir sisteminden mahrum, normal şartlarda doğada varlığını sürdürmesi çok zor olacak bir hayvandır. Ama tek becerisi olan asalaklığı sayesinde, evrimsel tarihte yerini koruyabilmiştir.”[1]

    ANA AKIM MEDYADA GAZETECİ ADIYLA DOLAŞAN PEK ÇOK ASALAK

    “Görme yetisi olmayan, algısı kısıtlı, anlayışı yok denecek kadar az” gibi ifadeleri fizyolojik anlamıyla değil de metafor olarak kullandığınız zaman ana akım medyada karşınıza gazeteci adıyla dolaşan pek çok asalağın çıktığını görürsünüz. Olayları kendi gözüyle göremez, yani görme yetisi yoktur, olaylar arasındaki bağlantıları algılayabilme kapasitesi bir hayli kısıtlıdır, değil derin mevzuları, söylediğiniz en basit cümleyi dahi anlamakta ve yorumlamakta olağanüstü güçlük çeker ve fakat her söylediğinizi kendi bildik ezberleriyle ve elbette bendesi olduğu liderin retoriği çerçevesinde yorumlamak konusunda mahirdir. Yani bu tür gazetecilerin kendilerine ait ne gözleri, ne kulakları ne koku alma duyuları ne de beyinleri vardır. Vücudunun en ince ayrıntısına kadar bendesi olduğu liderin bir uzantısıdır bunlar. İşte günümüzün otoriter liderlerinin varlığını yürekten arzu ettiği ve pohpohladığı bu tarz gazeteci figürü, tam da bu otoriter liderlere parazit gibi tutunarak hayatta kalır ve her devirde bunu daha da geliştirerek evrim teorisine muhteşem bir örnek sunar.

    OTORİTER LİDERLERİN YAŞAM KAYNAĞI HALKIN KANI VE CANIDIR

    Aslında otoriter liderler sanki bu tarz parazit gazetecilerin konakçıları gibi görünse de, bunlar da bir nevi bu parazit gazetecileri konak olarak kullanan bir tür parazittirler. Zira parazit olmayan gazeteci ile nasıl ilişki kuracağını, ona nasıl davranacağını, soracağı sahici ve dişe dokunur sorulara nasıl yanıt verileceğini bilemez. Bir anlamda aslında onun da tıpkı kene gibi görüşü neredeyse yok, algısı çok kısıtlı ve anlayışı da bir hayli kıttır. Zira bütün duyuları etrafındaki diğer parazitler tarafından dumura uğratılmış, başka türlü yaşama halini unutmuşturlar. Parazit gazetecinin pohpohlamasına ve her türlü konu hakkında el üstünde tutarcasına ağırlayarak soru sormasına alışkın olduğu için, bu tür parazit gazetecilere tutunarak varlığını sürdürmeye alışmıştırlar bu tür liderler. Bu otoriter liderlerin asıl ve tek konakları bu parazit gazeteciler değildir elbet. Bunlar asıl olarak halkın sırtına yapışıp, onun kanını emerek beslenirler. Bunların asıl yaşam kaynağı halkın kanı ve canıdır.

    NAGEHAN ALÇI’YA GAZETECİ DEMEK ABESLE İŞTİGALDİR

    Geçtiğimiz hafta, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve muhtemel (bu ihtimal her ne kadar zayıflamış olsa da) Millet İttifakı Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu, yukarıda tarif ettiğim türde bazı gazetecileri mitinglere çevirdiği Karadeniz ziyaretinde yanına aldı. Bunların aralarında elbette bu türe biraz daha az benzeyen gazeteciler de vardı. Ancak çok tartışılan otobüsteki fotoğraf karesine girdikleri anda bu gazeteciler de tartışma konusu haline geldi. Bunların arasında en fazla öne çıkan ve itiraza konu olan Nagehan Alçı olsa da, bence asıl odakta olması gereken Ertuğrul Özkök idi. Zira Nagehan Alçı’nın adının başına gazeteci sıfatını koymak bile abesle iştigal. Ancak Ertuğrul Özkök öyle değil. Ertuğrul Özkök, her ne kadar gazetecilik mesleğinden gelmiş olmasa da uzun yıllar boyunca üstlendiği Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliği görevi sırasında Türkiye’de kamusal gazetecilik mantığını en çok aşındıran ve parazit gazeteci tipolojisinin yaygınlaşmasına en çok hizmet eden kişi olarak öne çıkıyor. Ertuğrul Özkök’ün o otobüsteki varlığından yola çıkarak her devirde muktedir ya da muktedir adaylarının yanında durabilme ve bu nedenle manevra kabiliyeti açısından da takdir etmek gerekir! Ertuğrul Özkök’ün bir nevi itirafname olarak da okunabilecek “Bir Beyaz Türk’ün Hafıza Defteri” adlı kitabında yazdığı şu satırlar, gazetecilik mesleğinin güvenilirliğine ve saygınlığına verdiği zararın kısa bir bilançosu gibidir:

    “Kadere bakın ki; müesses nizamın en kuvvetli kurumlarından birinin başındaydım. Artık başkaldırmadım. Ama isyan ettim. Eski kavramlara yeni anlamlar veriyordum. Halkı olmayan tek kişilik bir narodniktim. Aynı zamanda varlığı olan bir nihilist. Bunları yıkıcı, yakıcı bir inkâr bayrağının altında topluyordum. Gazeteciler Cemiyeti’ne bu yüzden üye olmadım. Gazeteciliğin ‘5 N, 1 K’ kuralı bu yüzden bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü bu kelimelerin bu kavramların altında yapılan gazeteciliğin neler olduğunu çok iyi görmüştüm ve biliyordum. Bana ‘sahicilik’ lazımdı. Gazeteci oynadığı oyunun aktörü olmalıydı. Sahici bir aktörü”[2]

    ERTUĞRUL ÖZKÖK YAPMASI GEREKENLERİN SINIRINA ULAŞMIŞ BİR TROLDÜR

    Bu uzun ve bıktırıcı alıntıyı sizlere aktarmamın asıl nedeni Ertuğrul Özkök’ün gazeteciye yüklediği asıl misyonu görmenizi istememdir. Burada Özkök’ün sahicilikten anladığı, bireyselliktir. Bireyselliği anlatmak için gazeteciliği bir oyun, onu icra edeni de o oyunun biricik aktörü olarak görür. Bu tanımlamayı güçlendirebilmek için, bütün mesleki örgütleri, sendikaları ve toplumsal mücadele için dâhil olunan bütün örgütleri “müesses nizam” olarak görür. Özkök’ün müesses nizamdan anladığı toplumsal muhalefettir. Sermayedar, muktedir, bürokrat, yerine göre asker Özkök’ün lügatinde zinhar müesses nizamın temsilcileri değildir. Özkök 1980’lerde başlayıp toplumu berhava eden, örgütlü bireyi imkânsız hale getiren, herkesin herkesten kuşkulanır hale geldiği, toplumun en az yarısının bir diğer yarısından nefret eder duruma getirildiği ikili devlet mantığının oluşmasında büyük roller üstlenmiş, ancak hem yaş haddi hem de yapması gerekenlerin sınırına ulaşmış olması nedeniyle miadını doldurmuş bir troldür. O’nu nitelemek için son kurduğum bu uzun cümlenin sonuna “gazetecidir” demeye elim varmadı inanın. Zira o uzun yıllar Hürriyet gibi bir zamanların “basının amiral gemisi” olarak nitelenen büyük bir gazetesini yönetmiş olmasına rağmen gazetecilik mesleğinden gerçek anlamda nasibini almamıştır. O’nun yaptığı her dönemin muktedirlerinin sözcülüğüdür. Muktedir kendine laik diyen askerse, onlar adına yönettiği gazetenin manşetine “Zana ile Dicle Kapı Dışarı” manşetini atabilir misal. Sağcısı solcusuyla geniş halk kitlelerinin severek dinlediği bir Kürt şarkıcı, Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreninde “Kürtçe bir şarkı yaptım, bir de klip çekeceğim” şeklinde bir açıklama yapınca linç edilir. Özkök bu linçe gazetesinde attığı “Vay Şerefsiz!” başlığıyla şehvetle katılır. Velhasıl Özkök, 1980’lerde başlayıp AKP ile şahikasına ulaşan bir toplumsal yıkımın en mümtaz! temsilcilerinden birisidir. Özkök’e gazeteci muamelesi yapmak, en hafif tabirle saçmalıktır, Özkök’ü gazeteci diye bir yurt gezisine davet etmek ise bir siyasetçi için talihsiz bir girişimdir.

    İMAMOĞLU’NUN YIKINTININ MOLOZ TAŞLARINA NEDEN İHTİYAÇ DUYDUĞUNU ANLAMAK GÜÇ

    AKP iktidarı, 1980’lerde başlayan toplumsal bütünlüğü tahrip hareketinin son yirmi yılında hak ettiği şekilde rol oynadı ve sadece toplumu değil, devlete dair tüm nüveleri darmadağın etti. Şimdi bu yıkıntının altında geniş halk kitleleri yaşam mücadelesi veriyor. Bu yıkımın yarattığı molozların arasından başını yukarda tutarak nefes almaya çalışan geniş halk kitlelerine siyasi muhalefet umut olmaya çalışıyor. Bu umudu güçlendirmek ve bu yıkıntıları bir yana bırakarak yeni bir toplum yeni bir hayat kurabilmek için eskinin tüm unsurlarından yakayı sıyırmak gerekiyor. Ülkenin yıkıntı molozlarının içinde kalmasına yol açan başlıca aktörlerin söyleyeceklerine yaslanarak yeni bir yapı kuramazsınız. İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi adayı iken kendi sözünü kendisi söyleyerek, geniş halk kitleleriyle doğrudan ilişki kurarak yola çıktı. Belli ki yıkıntılar içinde kalan ülkenin yeniden kurulma sürecinde baş aktör olma niyetinde. Bu gayet olağan ve saygıya değer niyetini hayata geçirirken, neden yıkıntının moloz taşlarına ihtiyaç duyduğunu anlamak bir hayli güç. Ertuğrul Özkök, ne Hürriyet gazetesini yönetirken ne de şimdi hiçbir zaman toplumun çoğunluğunu temsil etmedi. Kendisine bir zamanlar kelimenin gerçek anlamıyla bir “sembolik seçkin” rolü yüklendi. O da bu rolü şevkle ve fütursuzca oynadı. Ancak rolün süresi dolduğu halde İmamoğlu’nun bu oyuncuya yeni bir rol biçmeye çalışması garip bir çelişki.

    Son olarak 1920’li yıllarda yazılmış ve güncelliğini belki de hiçbir zaman yitirmeyecek bir gazetecilik başyapıtı olan Walter Lippmann’ın Kamuoyu kitabından bir alıntıyla yazıma son vereceğim. Hem okur hem de belki İmamoğlu’nun bu halkla ilişkiler çalışmasına önayak olanlar okur da ilham alır:

    “Kişi hakikat pınarlarının kaynamasını bekler ama kendisini riske atacak, zarar ettirecek veya başını belaya sokacak ne hukuki ne de ahlaki hiçbir sözleşmeye girmez. İşine geldiğinde göstermelik bir bedel öder, gelmediğinde ödemeyi bırakır veya işine gelen başka bir gazeteye geçer. Gazete editörlerinin her gün yeniden seçilmek zorunda olduğu sözü tam da bu duruma uymaktadır.”[3]

    Günümüzde artık kimse gazetelerden kaynayan hakikat pınarları beklemiyor belki. Ama en azından toplumun sağduyulu kesimi, ülkenin yıkıntılar içinde kalması sırasında kendine gazeteci diyen kimlerin toplum yerine kendi varlığını sürdürmeye odaklandığını biliyor. Bunların farklı sesler diyerek seçim hazırlığı otobüsüne bindirilip aynı fotoğraf karesine alınmasından zannedildiği gibi en fazla iki yüz kişinin rahatsız olmadığının da bilinmesi gerekiyor.

    [1] https://acikradyo.com.tr/acik-bilinc/asalaklarin-hayrete-sayan-vakalari (Erişim tarihi: 08/05/2022)

    [2] Ertuğrul Özkök (2014). Bir Beyaz Türk’ün Hafıza Defteri, İstanbul: Doğan Kitap, s. 298.

    [3] Walter Lippmann (2020). Kamuoyu, (Çev. Editörü Orhun Doğuş Yılmaz), İstanbul: Kabalcı Yayınevi, s. 306.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Amasız fakatsız savaşa hayır!

    Hangi yıl olduğunu net hatırlamıyorum. Derslerde hakarete varmadığı sürece her şeyi konuşabildiğimiz, biri kalkıp CİMER’e şikâyet eder mi, hakkımızda bir soruşturma başlatılır mı diye kaygılanmadan nispeten özgürce tartışabildiğimiz günlerdi sanırım. Haberi Okumak adıyla verdiğim derslerden birisinde konu başlığımız militarizm ve milliyetçilikti. Bu derste şimdi seküler cenahın ağzının içine baktığı, Atatürk güzellemeleriyle AKP muhalifi geniş kitleleri kendine meftun eden Yılmaz Özdil’in bir zamanların Uzan Grubuna ait Star gazetesinde İngiltere’nin Leeds United takımı seyircileri ve seyirciler üzerinden tüm İngiltere için attığı “DİNGİLTERE” başlığını da milliyetçilik ve militarizm başlıklı bu hafta da örnek olarak inceliyorduk. Ama asıl anlatacağım şey başka. Bu konuyu anlatırken bu örneği vermeden geçemedim. Bu ders için okuduğumuz makalelerden birisinden örnekler vererek esas olanın ilkesel olarak “anti militarist” olmak olduğunu anlatıyordum ve şöyle bir örnek veriyordum makaleden yola çıkarak: Misal her koşulda haberde savaşta hayatını kaybedenler için “şehit” ifadesini kullanırsanız militarist bir dili dolaşıma sokmuş olursunuz. Elbette Türkiye gibi her türlü anlamsız, yersiz, gereksiz ve ihmale dayalı ölümü kabullendirmek için bin türlü “şehit” icat edilen bir ülkede böyle bir tavrı benimsemek ve içselleştirmek bir hayli zordur. Savaş şehidinin yanı sıra, devrim şehidi, eğitim şehidi, deprem şehidi, maden şehidi. Daha ne tür şehitler icat edilmiştir kim bilir şu fani dünyada. Yakında inşaatta iş güvenliği sağlanmadığı için ölen/öldürülen inşaat işçilerine de inşaat şehidi denilirse şaşmamak lazım, belki de çoktan icat edilmiştir de benim haberim yoktur. Neyse mevzudan sürekli sapmaya meylim var. Ama bu defa ipin ucunu sağlam tutmaya çalışıyorum.

    MİLİTARİST BAKIŞTAN KURTULDUĞUMUZDA BARIŞ DA OLUR

    Derste anlattığım makalede, Türkiye ana akım basınıyla Kürt basını karşılaştırılıyordu. Savaş ya da çatışmalarda ölenleri adlandırma ve ölümü meşrulaştırma ve tabi ki kutsallaştırma açısından her iki “düşman” cenahın da birbirinden farkı olmadığını olgusal verilerle anlatıyordu makale. Nihayetinde bahse konu olan bilimsel bir makaleydi ve yazarı tek tek gazeteleri taramış, gazetelerde yer alan çatışmalarda ölenlerle ilgili haberleri detaylı bir nitel analize tabi tutmuş ve vardığı sonuç şu olmuş: Kürt basını ile Türkiye ana akım basını arasında militarizmi yeniden üretme açısından çok büyük bir fark yoktur. Birisi Türkiye Cumhuriyeti ordusunun şehit olarak adlandırdığı askerdir, diğeri ise “Kürt kurtuluş hareketinin militanının şehididir”. Bu kadar net bir saptama karşısında elbette sınıftan etnik kökeni Kürt olanlardan da Türk olanlardan da itirazlar hızla yükseldi. Türk kökenli olanlar, “savaşta ölen askerlerimize elbette şehit diyeceğiz, başka ne diyebiliriz ki?” diyerek, Kürt kökenli olanlar da “T.C. askeri ile bağımsızlık ve varlık yokluk mücadelesi veren bir milletin askerini nasıl aynı kefeye koyarsınız, Kürt halkı mağdurdur ve mağdur milliyetçiliği ile egemen devletin milliyetçiliğini aynı kategoride değerlendirmek mümkün değildir” diyerek itiraz etti. İtirazları serinkanlılıkla dinleyerek, her iki tarafı da ikna etmeye çabalayan yanıtlar vermeye çalıştığımı anımsıyorum. Ancak her iki tarafın da ikna olmak gibi bir niyetinin olmadığı ortadaydı. Elbette her iki taraf da ikna olmadı ve hala ülkede bir barış tesis edilebilmiş değil; barış olsun diyen benim gibi “naif” yurttaşlar, barış istemenin bedelini hala ödemeye devam ediyor; üstelik de Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından “Kandil’den talimat almakla” suçlanarak. Ne tuhaf bir çelişki değil mi?

    Asıl söylemek istediklerime nihayet geliyorum. Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşı militarizme, savaş ve çatışmayı körükleyen bir üsluba, herhangi bir tarafın haklılığına yüzde yüz inanmış bir tavra düşmeden nasıl haberleştirebiliriz sorusuna yanıt bulmaya çalışacağım. Zira garip, kaotik ve çatışmalı zamanlarda insanlar en çok gerçeğe ve serinkanlı hikâye anlatıcılarına ihtiyaç duyarlar. Gazetecilik, esasen savaş zamanlarında gelişmiştir, etik değerlerini savaş zamanlarındaki gerçek bilgiye olan ihtiyaç üzerinden oluşturmuştur. Zira savaş bir yandan insanları birbirine düşman ederken, diğer yandan büyük bir dayanışma duygusunu da geliştirir. Savaşan ve savaştıran kişiler kadar, savaşın neye mal olacağını bilen ve anlatan insanlar da çıkar böyle zamanlarda. Savaşı çıkaranlar ve ne pahasına olursa olsun sürdürmekte ısrar edenler tarihte nefretle, savaşı bitirmek için çaba sarf eden bu tür insanlar ise minnetle anımsanır.

    İLİŞTİRİLMİŞ VE UYGUN ADIM GAZETECİLERİN İŞİ PROPAGANDADIR

    Bu nedenle savaş alanından haber vermek önemlidir, ancak iliştirilmiş, uygun adım gazeteciler genellikle gerçeğin değil belli bir tarafın propagandasını yapmakla görevlidirler ve bu tipler genellikle savaşı bir “horoz dövüşü” gibi anlatırlar. Ancak bunun tam tersini yapmak da mümkündür, yapmaya çalışmış olanlar da olmuştur gazetecilik tarihinde. Benim en iyi bildiğim isimlerden birisi misal Coşkun Aral’dır. Çatışmanın ortasında gözünü kırpmadan haberini yapmak yerine, yaralı bir insanı kurtarmayı seçebilmiştir. Bu tercihte bulunabilmek her gazetecinin harcı değildir. Zira geleneksel ticari yayıncılıkta ağır rekabet koşulları hâkimdir ve bu ticari yayıncılığın dayattığı normlar sizi ne pahasına olursa olsun mesleğe sadakate zorlar. Ne var ki her sadakat, etik davranmayı garantilemez. Ama Coşkun Aral’ınkine benzer bir tercih aynı zamanda anlattığınız hikâyeye de yön verir. Asıl olan anlatılan hikâyeyi savaşta zirveye ulaşan güç ilişkilerinden mümkün olduğu kadar arındırarak, insan hikâyeleri ile çerçeveleyebilmektir. İnsan hikâyelerine odaklandığınız zaman sürdürülen savaşın hiçbir koşulda kazananının olmadığını görürsünüz. O zaman da asıl odağınız, savaşı kimin başlattığı, kimin haklı kimin haksız olduğu, ilk taşı kimin attığı gibi sorular ve sorun alanları olmaz, bu savaşın nasıl bitirileceği gibi sorular olur.

    BİR GAZETECİ SAVAŞI BİTİREBİLİR Mİ?

    Lütfen, “bir gazetecinin yaptığı haberden ne çıkar?” demeyin. Savaşı da çıkaran bir kişi değil midir? Ya da birden fazla kişi. Bugün Rusya’da binlerce, milyonlarca savaşa karşı olan insanın sesini bir tek kişinin sesi bastırmıyor mu? Bu sesi, medyadaki haberci görünümlü propagandacılar çoğaltmıyor mu? Çoğaltılan bu ses, sürekli “ama onlar!” diyerek milyonlarca insanı yerinden yurdundan eden, binlerce insanın yaşamına mal olan, pek çoğumuzun belki haber değeri bile taşıdığına kani olmaktan uzak olduğu belki de milyonlarca canlıyı yok eden bir savaşı sürdürmekte ısrar etmiyor mu? Sahi, bize ulaştırılan savaş haberlerinin içinde kaçınız bombalanan alanlarda yok edilen canlılarla ilgili bir bilgi kırıntısına ulaşabiliyor? Savaşın ceremesini sadece konuşabilen canlılar mı çekiyor sahiden? Misal Ankara’yı bir devlet bombalasa sokaklarda dolaşan kedi ve köpekler başta olmak üzere pek çok hayvanın yok olduğuna kaç kişi üzülmeye fırsat bulacak. Savaşın bedeli konusunda dahi antropomorfik at gözlüklerinden kaçımız kurtulabiliyoruz? Sorulacak soru çok. Verilecek yanıtlarda samimiyete sığınabilecek kişi sayısı çok sınırlı sanırım.

    TERCİHİMİZ BARIŞTAN YANA OLMALI

    Ben uluslararası ilişkiler uzmanı değilim. Ne NATO’cu, ne Rusya’cı, ne de Avrasyacıyım. Ancak Rusya lideri Putin’in geniş halk kitlelerini yoksullaştırma pahasına, koltuğunu korumaya kararlı, dar bir oligark kesimin desteklediği bir diktatör olduğunu biliyorum. NATO’nun yıllardır “demokrasi götürüyorum” bahanesiyle onlarca ülkenin iç işlerine burnunu sokarak, önayak olduğu askeri darbelerle milyonlarca masum insanın ölümüne yol açan ABD’nin jandarması olduğunu da biliyorum. Türkiye’deki kutuplaşmış politik iklimin yarattığı toksik bilgi yığınının içinde, bazı çevrelerin birbirini “NATO’cumusun, Rusyacı mı?” diyerek tercihe zorladığını görüyorum. Eğer bir tercihte bulunacaksak barıştan yana tercihte bulunmalıyız. Hele ki kamusal bir iş yapan gazetecilerin, çatışmayı körükleyen, ölümü fetişleştiren, savaşı çıkaran bir avuç koltuk sevdalısı siyasal elit ile kan emici silah tüccarlarının varlıklarını meşrulaştıran bir tavra tamah etmek yerine, savaşın asıl mağdurlarının seslerine kulak vermeleri gerekiyor. “Gazetecinin gücü sınırlı, çalıştıkları kurumlar böyle bir haberciliğe izin vermez” demeyin. Tekrar ederek söyleyeyim. Savaş koşulları elbette çetindir. Ancak bu tür çatışma dönemleri aynı zamanda halkın sesine kulak veren hikâye anlatıcılarını da ortaya çıkarabilir. Siz yeter ki, militarist ideolojiyi değil de barışın sesini kendinize kılavuz olarak seçin. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Gazeteci hayatta kalmalı evet, ama tek hedefi de hayatta kalmak mı olmalı?

    Geçtiğimiz günlerde, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Mutlu Binark’ın Basın Hukuku dersini alan öğrencilerini ağırladık. Dersin konusu araştırmacı gazetecilikti. Dersi vakfın gazetecilik kursunda da ders veren gazeteci Rahmi Yıldırım anlattı. Sık sık araştırmacı gazeteciliğin zorluklarından bahsedildi. Bu bahisler sırasında özellikle adına vakıf kurulan araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu yâd edildi. Elbette Mumcu’nun sıklıkla bahse konu olmasının en önemli nedeni, O’nun araştırmacı gazetecilik yaparken, güç odaklarının huzurunu kaçırması ve bu nedenle de hayatına kast edilmesiydi. Geçtiğimiz günlerde yine yerel düzeydeki güç odaklarını rahatsız eden Kocaeli Ses Gazetesi’nin sahibi ve muhabiri Güngör Arslan’ın da hayatına kast edildi ve Türkiye tarihinin bilmem kaçıncı gazetecisi hayattan koparıldı. Bütün bu anlatılanlar, aralarında belki bir ya da ikisi gazeteci olma ihtimali olan öğrencileri çok da etkilememiş göründü. Zira dersin sonunda bir ya da iki yarım ağız soru geldi sınıftan. Biz ağzı kalabalık hocalar tabi ki kendimizi tutamadık. Özellikle kısa olmasına dikkat ederek ben de öğrencilere küçük bir tirat çektim. Söylediklerimin özeti şuydu: “gazetecilik sadece gazetecileri ilgilendiren bir meslek değil, gazetecilerin yazdıkları da sadece gazetecileri ilgilendiren şeyler değil. Gazetecilik kamusal bir iştir. Gazeteci kamunun bilme hakkına hizmet eder; yazdığı, anlattığı şeyler kamunun bilgilenmesini ve ona göre tavır almasını sağlayacak şeylerdir. Eğer gazeteci, haber yapamazsa, yapmazsa kamuoyu, devletin derinlerinde nelerin olup bittiğini, kendilerine ne yalanlar söylendiğini anlayamaz ve yöneticiler halkı kandırarak yollarına devam ederler”. Aslında herkesin bildiği ama sanırım sürekli hatırlanması ve hatırlatılması gereken hakikatlerdi bunlar.

    ‘SON ZAMANLARDA KARŞILAŞTIĞIM EN AYDINLATICI SORU’

    Ders bittikten sonra bir öğrenci geldi ve bana belki de son zamanlarda karşılaştığım en aydınlatıcı soruyu sordu: “Hakikati öğrenmeyi arzu etmeyen bir halka hakikati anlatmak için neden kendimi zorlamam gerekiyor? Bu sorumluluğu bana kim yüklüyor? Üstelik de bu hakikati anlatmak, içinde hem hayati risk barındırıyor hem de iş bulmamı, hayata devam etmek için para kazanmamı engelliyor.” İtiraf etmem gerekirse, soruya yanıt verirken, kızgınlık, şaşkınlık, afallama, tedirginlik olmak üzere bir sürü duyguyu ve haleti ruhiyeyi aynı anda deneyimledim. Kızgınlığımı bastırmaya çalışarak, günümüzde örnek verebileceğim hiçbir büyük anlatı bulamadığım için 18. 19. Yüzyıldan modernist anlatılara referans vererek ikna etmeye çalıştım arkadaşı. Ben anlatmaya çalıştıkça arkadaş sordu, o sordukça ben çırpındım, ben çırpındıkça o daha çok soru sordu. Benim verdiğim yanıtın özeti şuydu: Bir toplum içinde yaşıyoruz. Bildiğimiz gerçekleri topluma anlatmazsak o toplumun selameti tehlikeye girer. Toplumun selametinin tehlikeye girmesi, bireysel olarak bizim açımızdan da iyi olmaz. Yani aslında toplumun iyi olması dolaylı yönden bizim de iyi olmamıza yol açar. Dolayısıyla toplumun gerçekleri bilerek sağlıklı bir yönde devam etmesi, bireysel olarak bizim de çıkarımıza olan bir şeydir. Anlattığım şey kısmen 19. Yüzyıl Faydacılarının varsayımlarıyla örtüşüyordu. Sorulan sorunun naifliği, benim gibi siyah beyaz televizyonu görmüş, tek kanallı televizyon çağında çocukluğu ve ilk gençliği geçmiş birisi için hem şaşırtıcı hem de öfke uyandırıcıydı. Ancak soruya yanıt bulmaya çalışırken bulmaya çabaladığım argümanlar, modernist büyük anlatılardan oluşan hakikat rejiminin günümüz yeni nesilleri için ne kadar etkisiz hale geldiğini iyice anlamama yol açtı.

    YENİ İLETİŞİM TEKNOLOJİLERİNİN YARATTIĞI NESİL FARKI

    Yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı sınırsız iletişim olanakları, kişiselleştirilmiş içerikler, her kullanıcının kullandığı platformlara gönüllü içerik üreticisi olarak hizmet vermesi, verdiği hizmetin karşılığını bir şekilde hem ego tatmini, hem de maddi olarak alma ihtimalinin olması gibi unsurlar kamu, toplum, toplumsal sorumluluk gibi kavramlara ve bunların içinde ve karşısında konumlanan özneye her geçen gün yeni anlamlar ve yükümlülükler yüklüyor. Bir zamanlar, topluca televizyonun karşısına geçip fenomen olmuş dizi ve programları izleyen bir nesille, her türlü içeriği tek başına elindeki tablet ya da telefonlardan izleyen neslin topluma ve toplumsal olan her şeye yüklediği anlamlar elbette farklı olacaktır. Dersin sonunda karşılaştığım naif sorunun, aynı zamanda doğduğundan beri tek bir iktidar değişimi görmemiş, belki de ahizeli telefona elini sürmemiş, jetonlu telefonun ne olduğunu bilmeyen bir bireyden gelmiş olması şaşırtıcı değildir. Bu soru aynı zamanda da nesiller arasındaki epistemolojik kopuşun ve inanç ve ilkelerimizi üzerine oturtmaya çalıştığımız kerteriz noktalarındaki uçurumun da en belirgin göstergesi olarak duruyor. Bu keskin kopuş, yeni nesillerin yeni toplumsal ilişkilere, yeni normlara, yeni yeni anlamlara ihtiyaç duyduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Ancak bildiklerimizi, belki onlara ufuk açacak normatif değerlerimizi, onları hayata tutunduracak kerteriz noktalarını onların diline tercüme edecek yeni yollar ve yöntemler bulmamız gerekecek.

    ‘BU ÇAĞDA ÖĞRETMEN, HOCA, DİN ADAMI OLMAK ZOR’

    İtiraf etmek gerekirse, bu dönemde öğretmen, hoca, din adamı, aydın, entelektüel ve kanaat önderi olmak bir hayli zor. Kendini kanaat önderi olarak tanımlayan birisinin, bana gelen soruya benzer bir soruyla karşılaştığı zaman bildik ezberlerle yanıt verdiği zaman nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını kestirebilmesi gerekir. Bildik ezberlerle verilen yanıtlara gelen tepki “ok boomer!” olacaktır büyük ihtimalle. Ancak bu diyaloğu ve etkileşimi olanaksız hale getiren reaksiyona mahal vermemek belki de elimizdedir. Bu nesli anlamaya çalışarak ve onlara ufuk açacak bizim neslimize ait “hakikat rejiminden” kalan normatif değerleri o nesle aktarabilmenin bir yolu, yordamı olmalı.

    FARUK BİLDİRİCİ GAZETECİLİK İLKELERİ DOĞRULTUSUNDA ELEŞTİRİ GETİRİYOR

    Açıkçası Faruk Bildirici ile Nevşin Mengü arasındaki “gazeteci influencer olmamalı!” tartışmasına bir miktar bu perspektiften bakmak gerektiğini düşünüyorum. Faruk Bildirici, Türkiye’nin en önemli gazetelerinden birisinde uzun yıllar hem gazetecilik hem de ombudsmanlık yapmış olmasına ve bu pozisyonun vermiş olduğu üne rağmen, tevazuundan ve beyefendiliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir gazeteci. Hürriyet’ten emekli olduğundan bu yana yapmaya devam etmekte ısrarlı olduğu fahri ombudsmanlığı sırasında, eleştirdiği her olayda tutarlılığını ve ilkelere bağlılığını tek bir gün bırakmadı. Yaptığı eleştirileri hiçbir zaman kişiselleştirmedi. Nevşin Mengü’ye karşı herhangi bir kastı olduğunu, herhangi bir gazeteciye karşı herhangi bir kişisel kastı olduğunu hiç sanmıyorum. Yaptığı eleştirilerin tamamen yıllardan bu yana kamusal yayıncılık ilkelerine hizmet etmek adına geliştirilmiş gazetecilik ilkelerine dayandığı ortada. Ancak Faruk Bildirici, aynı zamanda büyük ölçüde geleneksel medya yayıncılığı zamanında şekillenmiş ve halen yeni iletişim teknolojileri içerisinde büyümüş ve değerleri bu teknolojilerin sağladığı yayıncılık olanakları içerisinde gelişmiş yeni neslin anlamakta büyük ölçüde güçlük çektiği ilkelere de yaslanarak eleştiri getiriyor. Kuşkusuz bazı değerler, teknolojik gelişmelerle tamamen yok olmaz. Ancak bu değerleri yeni neslin anlayacağı bir dile tercüme etmeye de belli ki ihtiyaç var.

    GAZETECİLİK KRİZ İÇİNDE AMA YOZLAŞAN DEMOKRASİLERİN PANZEHRİ DE YİNE GAZETECİLİK

    Gazetecilik mesleği her anlamda kriz içinde. Mesleğe yüklenen anlam, bu krizden önemli ölçüde etkilenmiş durumda. Yeni iletişim teknolojilerinin ve sosyal medya platformlarının sağladığı olanaklar bir yandan haberciliği, yayıncılığı, içerik üreticiliğini olağanüstü şekilde kolaylaştırırken, diğer yandan da niteliksiz içeriklerin ve yalan yanlış bilgilerin sınırsız şekilde dolaşıma girmesine yol açıyor. İşin bir de ekonomi politik boyutu var. Pek çok geleneksel medya kuruluşu, sosyal medya platformları karşısında reklam gelirlerini kaybedince küçülmeye gitti ve bu küçülme pek çok fenomen ve yıldız gazeteciyle birlikte pek çok muhabiri de işinden etti. Türkiye, iyi, nitelikli ve tabi ki yıldız gazeteciler açısından ek pek çok baskı ve sorun alanıyla da dolu bir ülke kuşkusuz. Ancak dünya genelindeki resme baktığımız zaman, bütün alanlarda olan radikal dönüşümlerin gazetecilik alanında da yaşandığını kabul etmek gerekiyor. Bu koşullar altında gazeteciliği nasıl bir geleceğin beklediği henüz net değil. Net olan tek bir şey var. O da gazetecilik gibi bir kamusal hizmet mesleği, yozlaşan demokrasilerin en önemli panzehri olmaya devam edecek.

    TEK REFERANS ÇERÇEVEMİZ DE HAYATTA KALMAK OLMASIN; DEĞİL Mİ?

    Faruk Bildirici’nin Nevşin Mengü’ye getirdiği eleştiriye bizzat Mengü’nün, bazı gazetecilerin ve alan dışından bazı isimlerin gösterdiği tepkiyi bu kriz ve katastrofi ortamının yarattığı öfke ve çaresizlikle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Sorulan soru şu: “Gazeteciler, nasıl para kazanacak, nasıl hayatta kalacak?” Bu yakıcı soru, yazımın başında bahsettiğim öğrencinin bana sorduğu soru kadar naif, sarih ve çaresiz bırakıcı. Okuma alışkanlığı çok kısıtlı, dünyaya ve hayata dair bilgi ve haberleri kendi referans çerçeveleri ölçüsünde etrafındaki fısıltı gazetelerinden almaya alışkın, hele de günümüzde taammüden yaratılmış siyasal kutuplaşmanın içerisinde hakikate değil de, kendisini avutacak hayallere ihtiyaç duyan genişçe bir halk kitlesine yönelik olarak gerçeği arayan bir gazetecilik yapmak bir hayli zor. Yazdığım her yazıda, gazeteciye ve gazetecilik mesleğine halkın sahip çıkması gerektiğinin altını özellikle çizmeye çalıştım. Nevşin Mengü de, bu gerçekten hareketle “hesap vereceği tek merciin izleyicisi” olduğuna dikkat çekmiş Twitter’dan verdiği yanıtta. Dikkat çektiği nokta, doğru olmakla birlikte, üslup tamamen arz talep dengesine dayanan liberal bir yaklaşımın nobranlığıyla malul. Bu nobranlık, içinde ilkesiz bir çoğunlukçuluğu da barındırıyor. Bir yandan iktidarın çoğunlukçu siyasal stratejisine kafa tutup, bu stratejinin mağduru olarak piyasada tutunmaya çalışırken, diğer yandan bu stratejiyi işine geldiği gibi lehine olacak şekilde eğip bükmek ve ait olmadığı bir neslin üslubuyla “ok boomer” diyerek yan çizmek sadece Nevşin Mengü’ye değil maalesef aynı zamanda da bir kamu hizmeti olan gazeteciliğin saygınlığına da halel getirir. Elbette koşullar zor, memleket şartları çetin. Ancak her zorlu koşul bir yandan yeni yol yordam öğretirken, diğer yandan da bu yolların normlarını hazırlar. Gelecek nesillere elbette bildik ezberlerle, kendi epistemik referans çerçevelerimizi dayatmayalım da; “katı olan her şeyin hızla buharlaştığı” kaotik bir dönemde tek referans çerçevemiz de bir zahmet sadece hayatta kalmak olmasın, değil mi? Sadece hayatta kalma motivasyonu benim aklıma nedense her zaman Dario Fo’nun o ünlü sözünü getirir: “Başımız dimdik yürüyoruz çünkü boğazımıza kadar bokun içindeyiz.”

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Diktatörler gazeteciden neden korkar?

    Yazının başlığındaki gazetecinin başında “iyi” sıfatı vardı ilk başta. Sonra bu sıfatı kullanmaktan vazgeçtim. Zira gazeteci gazetecidir. Bu totolojiye düşme pahasına kurduğum son cümleyi sahiden de inanarak yazıyorum. Zira gazetecinin başına iyi, muhalif, esaslı, solcu, sağcı, muhafazakâr, alternatif vs. gibi sıfatlar getirdiğimiz anda, mesleğin dört yüz yıla dayanan geçmişi ve bu geçmişten günümüze süregelen pratik ve normlarını bir yana bırakmak zorunda kalır, bir mesleğin toplum için anlamını da yok edersiniz. Bunu bir yana bıraktığınız anda da gazeteciliğin modern toplumlar için umut olma misyonu ortadan kalkar. Gazeteciliği hakkıyla icra etmeyene, soru sormayana, soru soruyormuş gibi yapıp yağlama yıkama yapana, haber diye parti bülteni yazana, bir parti ya da grubun varlığını devam ettirmesi için bir başka parti ya da gruba nefret dolu laflar edene, doğru bildiği şeyleri bir takım ilişkilerinin bozulacağı ya da konforlu yaşamından mahrum kalacağı endişesiyle yazmayana “GAZETECİ” demezsiniz olur biter. Bir kere bunu gazeteciliği hakkıyla yerine getirenlerin düstur haline getirmesi gerekir. Diğerleri zaten gazeteci olmadığı için böyle bir kaygı gütmezler. Bir insan kendi mesleğine ve mesleğinin onuruna sahip çıkmazsa, başkalarından o mesleğe ve mesleğin anlamına sahip çıkmasını bekleyemez.

    BU TOPRAKLARDA KADINLARIN ÇOCUK YAŞTA EVLENDİRİLMESİ BİR NORM

    Bu yazının girişini, akışını, çerçevesini nasıl kuracağımı planlarken yazının başına şu cümleyi not almışım unutmayayım diye: “Harem ve Kuzenler kitabındaki kuzen evliliğinin gerekçeleriyle ilgili olan saptamadan yola çıkarak başla. Kadın cinselliğinin bastırılması için erkenden evlendirilme konusuyla yazıya gir.” Ben yazının girişi için bu notu aldığımda daha Giresun’da 16 yaşındaki kız çocuğu ailesinin nişanlamaya çalıştığı erkek tarafından öldürülmemişti. Bu olayla ilgili olarak pek çok farklı rivayet duyuldu. Ancak ortada bir gerçek var ki, bu topraklarda ve bu toprakların kültürel olarak ortaklaştığı Mağribi toplumlarda kızların neredeyse çocuk yaşta evlendirilmesi yaygın bir norm ve bunun en temel nedeni, ailelerin kızlarını diledikleri erkeklerle evlendirme isteği. Çocuk yaşta dilediğiniz kişiyle kız çocuğunu evlendirmezseniz, bu kız çocukları ilerleyen yaşlarda cinselliği, cinsel hazlarını ve bu hazları dilediği kişiyle yaşamayı arzu edecektir. Özellikle dilediği kişiyle diyorum. Zira bu kişi illa ki karşı cins olmak zorunda değil tabi ki. Bu sayede hem heteronormatif değerler, hem de istenilen er kişi ile evlendirilme işi garanti altına alınmış olur. Bu isteğin altında yatan ekonomi politik nedenin toprakların bölünmemesi arzusu olduğuna dikkat çeker kitabın yazarı Germaine Tillon. Endogami ve kızların çocuk yaşta evlendirilmesi olayı toprağa bağlı tarım toplumlarının bir anlamda sigortası işlevi görür ve bu sigortanın güvenlik kablosu işlevini kadınlar üstlenmiştir. Kadına bu misyonun yüklenmesi için elbette onun yıllardan beri aşağılanması ve akıldan yoksun olduğunun iddia edilmesi gerekmiştir. Tillon bu aşağılama mevzusunun Akdeniz havzasında nasıl tezahür ettiğini şöyle anlatır: “kadının akıldan yoksun bir yaratık muamelesi gördüğü pek çok toplum vardır; ancak aşağılanmanın biçimi toplumdan topluma değişir. Akdeniz havzasında kadını aşağılamanın aldığı biçim, hem çok özgüldür, hem de muhtemelen kendi içinde tutarlı bir sosyal sistemle bütünleştiği için, başka yerlerdekinden daha dayanıklıdır.”[1] Bu hayati saptamanın ardından bu aşağılamayı destekleyenlerin sadece erkekler olmadığı gibi karşı çıkanların da sadece kadınlardan ibaret olmadığına dikkat çeker yazar. Kadınlar birçok köle gibi buradaki suça ortak olabilir. Bunun pek çok dinamikleri vardır. Elbette asıl konumuz bu olmadığı için, uzatmayacağım.

    ‘DİKTATÖR HALKINI SOYARKEN ONUN İYİLİĞİ İÇİN YAPTIĞINI ANLATIR’

    Okuyucu gazetecilik mevzusundan nasıl kadın mevzusuna geçtiğimizi ve tekrardan gazetecilik mevzusuna nasıl döneceğimizi sanırım fena halde merak etmeye başladı. Geleceğim efendim, bir miktar sabır. Kadının akıldan, izandan yoksun olduğu iddiasıyla onun adına âşık olacağı ve evleneceği kişinin kim olacağına karar vermek de dâhil her türlü kararı onun adına alabileceğini zanneden ve bunu ona dayatan erkekle diktatör arasında ciddi bir benzerlik vardır. Erkek, kadının gözü açılmadan, yani küçücük kız çocuğuyken onun kiminle evleneceğine karar verirken, onun iyiliği için bunu yaptığını iddia eder. Bu yalanı kadın, sevmediği bir adamla evlendirilip çocuk yaptığında ve bu çocuk/çocuklar onu sevmediği erkeğe pranga gibi bağladığında anlar. Diktatör, halkını soyarken, onun iyiliği için yaptığını anlatır; bunu anlatırken, halkı tıpkı küçük yaşta evlenmeye zorlanan kız çocuğu gibi akıldan ve kendi adına karar verme yetisinden yoksun olduğuna inandırmaya çalışır, inandırır da. Ancak halka gerçekleri anlatan birileri çıktığı zaman bu yalanların inandırıcılığı kalmaz. Modern toplumlarda bu gerçekleri anlatan kişiler çoğunlukla gazetecilerdir. Gazeteciler, (burada tabi ki gazetecileri kastettiğimi tekrar vurgulamak isterim, diğerlerine gazeteci demiyorduk) mesleklerinin gereği diktatörün halkın yararına diye anlattığı bazı şeylerin dünyadaki pek çok ülkede halkın soyulması anlamına gelebileceğini olgulara ve örneklere dayanarak anlatır. Gazeteci misal diktatöre, elbette yüz yüze sorma şansı bulamazsa halka içinde bulunduğu yaşam koşullarının neden razı olunması, katlanılması ve şükredilmesi gereken koşullar olmadığını yine olgulara dayanarak sorar. Bu soruya verecek yanıtı olmayan diktatör, gerçeklerden korkusunu gerçekleri sorularıyla ifşa eden gazetecileri ya yok ederek ya da onları hapsederek bastırır. Diktatörün korktuğu gazeteci değil, gazetecinin dile getirdiği gerçekler ve diktatörün halkına karşı işlediği cürümlerin ifşa edilmesidir. Nihayetinde gazeteci de tıpkı diktatör gibi fani bir insandır. İnsan insandan neden korksun ki?

    ‘DİKTATÖRÜN EN NEFRET ETTİĞİ GAZETECİ TİPİ OLGULARA DAYANARAK HABER YAPAN GAZETECİ TİPİDİR’

    Diktatör yoksulluktan, açlıktan kırılan halkına dünyanın her yerinde insanların böyle yaşadığını anlatır. Dünyanın her yerinde enflasyonun yüksek olduğunu, faturaların en gelişmiş ülkelerde bile çok yüksek geldiğini anlatır. Bu yalana eğer bunun yalan olduğunu ortaya koyan birileri çıkmazsa çok sayıda insan inanır. Yaşadığı yoksulluğun, tüm dünya halklarının paylaştığı bir yoksulluk olduğuna kani olur. Ancak birileri çıkar, dünyada yoksulluk ve açlığın yaygın bir şey olmadığını, halkın bu yoksulluk ve açlığının diktatörün etrafına çöreklenmiş küçük bir azınlığın cebine girenlerden kaynaklandığını anlatır. Gazeteci bunu yine olgulara ve olaylara dayanarak anlatır. Hiçbir siyasi çıkara hizmet etmeden, tamamen halkın doğruları bilmesi gerektiğine inandığı için yapar bunu. İşte böyle bir tavır, diktatörü deli eder. Diktatörün en nefret ettiği gazeteci tipi olgulara dayanarak haber yapan gazeteci tipidir. Çünkü olgular, hiçbir şekilde eğilip bükülmeye müsait değildir. Herhangi bir siyasi parti ya da grubun siyasi propagandasına hizmet etmez, halkın gerçekleri bilerek ona göre hareket etme hakkına hizmet eder. Elbette halk bu doğruları öğrendikten sonra kendisi karar verir hangi parti ya da siyaseti destekleyeceğine.

    ‘SAFSATANIN PANZEHİRİ KIYMETİ KENDİNDEN MENKUL KANAATLER DEĞİL, OLGULARDIR’

    Diktatörün en sevdiği gazeteci tipi, olguları aktarırken habere kanaatini de karıştıran gazeteci tipidir. Çünkü olgularla başa çıkmak zor, kanaati kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmak çok kolaydır. Gazeteci misal, A ülkesinde asgari ücretin 5 birim olduğunu ama diktatörün yönettiği ülkede ise 1 birim olduğunu sayılara ve olgulara dayanarak bildirirse diktatör bunu altı boş iddialarla ancak “yalan” olmakla itham edebilir. Mutlaka bu ithamın doğruluğuna da inananlar çıkacaktır. Ancak gazeteci bu gerçeği diktatörün muarızı bir siyasetçiye söyletirse, diktatörün bu gerçeği çarpıtması çok daha kolaydır. Bu nedenle gazeteci, (bakın yine sadece gazeteci diyorum, hakiki gazeteci demiyorum) haberini sadece siyasetçiler ve bazı toplumsal seçkinlerin çerçevelediği gerçeklerle oluşturmaz. Bu yaklaşım, zaten kutuplaşmadan beslenen diktatörün ekmeğine her zaman yağ sürer. Bu durumda diktatör halka hesap vermek yerine, ona muarızlarından bazı nefret nesneleri sunarak gerçeği kolayca çarpıtabilir. Bu durumda diktatörün halka sunduğu safsatalar gerçeğin yerini alır. Safsatanın panzehiri kıymeti kendinden menkul kanaatler değil, olgulardır. İşte gazeteci beyni diktatörün safsatalarından pelte haline gelmiş halka bu panzehiri verdiği için diktatör gazeteciden nefret eder, dahası korkar.

    Bu gerçeklikten yola çıkarak diyebiliriz ki, diktatörle, kızını erken yaşta dilediği er kişiyle evlendirmek isteyen aile reisi arasında hiçbir fark yoktur. Aile reisi, toprak bölünmesin, mal mülk ele gitmesin diye kızını çocuk yaştayken istediği kişiyle ki bu kişi genellikle aile içinden birisi olur, evlendirmek ister. Kızın gözü açılmadan evlendirilir ki, itiraz edemesin. Diktatör, halkını tıpkı kadını akıldan yoksun gören erkek gibi, akıldan yoksun olarak görür ve sürekli onun adına ve onun yararına karar verdiğini iddia eder. Verdiği hiçbir kararın sorgulanmaması gerekir. Bunun sağlanması için, verilen kararların neden yanlış olduğunun sorulmaması gerekir. Soran gazeteciler, bu nedenle yok edilir. Çünkü gazeteci, halkın gözünün açılması için sorular sorar, halkın önüne olgulardan yola çıkarak gerçekleri sunar. İşte bu benzerlik nedeniyledir ki, Türkiye’de siyasal iktidar, her gün yenisi eklenen kadın katliamlarına kayıtsızdır. Çünkü ölen her kadın, gözü açılmış diğer kadınlar için ibrettir. Bu ibretlik her hadisenin diğer kadınları korkutarak sindireceği varsayılır. Ölümler nedir ki diktatörün nazarında. Biri ölür diğeri gelir. Diktatörün tek kaygısı varlığının ne pahasına olursa olsun devamıdır. Kadınların öldürülmesiyle, gazetecilerin hapse atılması arasında diktatörün varlığının sürdürülmesi açısından ciddi bir benzerlik vardır. Bu benzerliği layıkıyla anlamadan, diktatör zihniyetiyle mücadele edebilmek mümkün değildir.

    [1] Germaine Tillon (2006), Harem ve Kuzenler, (Çev. Şirin Tekeli ve Nükhet Sirman), İstanbul: Metis Yayınları, s. 43.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bir Mafya Liderinden Gazetecilik Dersi Almak

    Üniversitede gazetecilik bölümünde okurken ikinci sınıfı bitirdiğim yaz bir basın yayın kuruluşunda muhabirlik stajı yapmaya karar vermiştim. Gazetecilik bölümünde okuyanlar için o zamanlar da şimdilerde de staj yapma zorunluluğu yoktur. Bence staj yapmak bir zorunluluk olmalı, ama nedense hala zorunlu değildir. Neyse bu ayrı bir tartışma konusu, bunu bilahare tartışabiliriz. Bahse konu zaman 1996 yılı; ancak Susurluk Kazası daha yaşanmamış, devletin içindeki, mafya-emniyet-siyaset üçgeni henüz tüm çıplaklığıyla ortalığa saçılmamış. Bu yıllar, karışık yıllar; faili meçhul cinayetler, köy yakmalar, köy boşaltmalar yaygın. Ancak bütün toz dumana, kaosa, hukuksuzluklara rağmen hala Uğur Mumcu başta olmak üzere suikasta kurban giden gazetecilerin bıraktığı ilhamla gazetecilik yaparak topluma ışık tutulabileceğine olan inancımız var. Her ne kadar bu yıllarda yaygınlaşan özel televizyonların yarattığı hayal dünyasının da etkisiyle neredeyse iletişim fakültesini kazanan her genç televizyon habercisi, ankorman, program sunucusu olma hayali kursa da, gazetecilik mesleğine olan inanç en azından bu dönemden daha güçlü. Gazeteler, tirajlarını arttırmak için kupon dağıtma, promosyon yapma yarışında birbirlerinin boğazını sıkıyor olsa da, kısmi rekabet nedeniyle ve mesleği hakkıyla icra etmeye çalışan cefakar gazeteciler sayesinde gazetelerde habere benzer şeyler okumak biraz da olsa mümkün. Yani bütün korkunçluğuna rağmen özel medya kuruluşları, günümüzdeki kadar korkunç değil. Pespayelik baki olsa da, gazetecilik mesleği günümüzdeki kadar ayağa düşmüş de değil. Elbette bu dönemde de medya kuruluşları gazetecilik mesleğini ve medya kuruluşlarını yürüttükleri başka ticari faaliyetlerini genişletmek için kullanan birkaç patronun elindeydi. Yine bütün rezilliğine rağmen, medya kuruluşları sıradan taşeron inşaat şirketleri mertebesine inmemişti daha. Yıldız köşe yazarları, sıradan muhabirlerin belki elli yüz katı maaş aldıkları için, mesleği icra etmenin yanı sıra çoğunlukla patronlarının iş takiplerini yapıyorlardı bu dönemde. Ancak hala çok sesliliğin geçer akçe olduğu inancıyla ve bu inancın sağlayacağı meşruiyete olan ihtiyaçtan dolayı, gerçekleri yazabilen köşe yazarları da istihdam edilebiliyordu köşelerde. Gazeteciler, yetkili kişilerin düzenlediği basın toplantılarında iyi kötü soru sorarak yetkili kişileri zorlayabiliyordu. Yani özetle günümüzde olduğu kadar işin cılkı çıkmış değildi. Çoğu durumda ana akım gazetelerin gazetecilikten ziyade ulusal çıkarları öncelemek gibi mutat alışkanlıkları olmasına rağmen, bu alışkanlığı kırmaya çalışarak ülkenin yakıcı konularında bildiği, duyduğu, öğrendiği şeyleri yazabilen gazeteci sayısı az değildi.

    Bu tarihsel koşulları en azından belli bir mesafe ile anlatmam gerekiyor ki, biraz sonra anlatacağım şeylere bakarak bu dönem hakkında güzellemeler yaptığım düşünülmesin. Neyse staj mevzusuna geri döneyim. Fakültede staj işlerinden sorumlu hocamla konuyu istişare ettikten sonra, elde üç ya da dört seçenek olduğuna karar verdik. O dönem hala neredeyse bir okul olma işlevini sürdüren Cumhuriyet, en azından ajans olması hasebiyle her olayın tüm yönleriyle haberleştirilmesi konusuna özellikle hassasiyet göstermesi açısından nitelikli muhabirliğin uygulamasının yapılabileceği Anadolu Ajansı, yine kurumsal işleyiş açısından okul işlevini nispeten sürdürmeye devam eden TRT karşımda duran anlamlı seçenekler arasındaydı. Hürriyet de bu seçenekler arasındaydı, ama bunu neden eleyip seçeneği üçe düşürdüğümüzü şimdi çok net anımsayamıyorum. Ben en nihayetinde danışman hocamın yönlendirmesiyle Cumhuriyet’te staj yapmaya karar verdim. Stajı yaz aylarında yaptığım ve meclis tatil olduğu için, parlamento muhabirleriyle aktif bir teşriki mesai yapma şansım olmadı doğrusu. Buradaki staj hikâyemi belki bir gün bilahare anlatırım. Ama mevzu o değil şimdi. Sadece bu stajdan sonra gazeteci olmaktan vazgeçip, akademisyen olmaya karar verdiğimi bugün gibi hatırladığımın altını çizerek geçeyim. Elbette bu karara varmamda staj sırasında yaşadığım hayal kırıklığının etkili olduğunu iddia etmeyeceğim. Sanırım gazetecilik işinin karakterime uygun olmadığını anlamama yol açtı bu staj.

    ‘BİR TRİPOT VE BİR KAMERA’ İLE GAZETECİLİK!

    Bu staj hikâyesini neden anlattım? Yedinci ifşaat videosunu geçtiğimiz Pazar sabahı yayınlayan organize suç örgütü lideri Sedat Peker, bu videoya gelene kadar başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olmak üzere pek çok eski yeni siyasetçinin, bürokratın ve gazetecinin işlediği ve çoğu durumda kendisinin de ortak olduğu cürümleri anlatıyor, belli ki anlatmaya da devam edecek. Anlatırken, ortalığa saçtığı sırlar bir yana, gazetecileri de eleştirdi ve sıklıkla “ben gazeteciliği sizden daha iyi yaparım, ben gazeteciliği çabuk öğrenirim, bir tripot ve bir kamera ile bu işi çözerim” gibi iddialı çıkışlar yaptı. Sahiden de Peker’in ortaya attığı iddialar geniş bir ilgi uyandırdı. Yayınladığı videolar kısa süre içinde milyonlarca kişi tarafından izlendi. Bu ilginin Sedat Peker’in gazetecilik becerisine gösterilen teveccühten kaynaklandığına mı inanmalıyız? Elbette değil. Sedat Peker, kendisinin de parçası olduğu, devletin derinlerindeki (belki de yüzeyindedir) insan öldürmekten, uyuşturucu madde kaçakçılığına kadar pek çok kanunsuz işi, bir anlamda bu işlerin ortağı olmaktan men edildiği için ifşa etmeye başladı. Sedat Peker ile hedef aldığı kişiler arasındaki ilişkinin kopmasına ve Peker’in bu derece ipini koparan kızgın boğa gibi karşı saldırıya geçmesine gerçekte neyin neden olduğunu bizim gibi fanilerin anlaması mümkün değil elbette. Kendisinin deyimiyle ipi koparan ailesinin yaşadığı eve polisin orantısız güç kullanarak düzenlediği operasyon olmuş. Yine kendi deyimiyle bu davranış “racona ters, işin içine ana bacı karıştırılmayacaktı”. Neyse konuyu zaten herkes biliyor uzatmaya lüzum yok.

    İÇ ÇATIŞMALARA GAZETECİLİK KURBAN EDİLDİ

    Ben neden bir zamanlar staj yapmak için seçtiğim üç kurumdan bahsettim? Cumhuriyet, Anadolu Ajansı ve TRT kuruluşlarında bir zamanlar staj yapma hayali kuran bir gazetecilik öğrencisi acaba şimdi bu kurumları nasıl görüyor? Yanıtını herkes biliyor, ancak her birisi için birkaç cümle edeceğim. Cumhuriyet gazetesi, TRT’de Süleyman Soylu’nun Sedat Peker tarafından yöneltilen iddialara yanıt vermesi için yapılan programda Soylu’nun gazete hakkında dile getirdiği iddialara editöryal bir yazıyla bir yanıt verdi. Yazıda Soylu’nun gazete hakkında dile getirdiği iddiaların “İkinci Cumhuriyetçi” Can Dündar ve ekibi dönemiyle ilgili olduğu dile getiriliyordu. 2016 yılında başlayıp uzun süre devam eden ve Can Dündar’ın yurt dışında yaşamak zorunda kalmasına yol açan temeli MİT tırları haberine dayanan bir davadan bahsediyoruz. Davayı takip edenler genel hatlarıyla biliyor eminim. Ancak iktidar dışındaki pek çok çevrenin, bu davada aslında gazeteciliğin yargılandığını kabul etmesine rağmen, mevcut Cumhuriyet gazetesi yönetimi, iç çatışmalarına gazetecilik mesleğini kurban etti. Yani bizatihi varlığını inkâr edecek bir açıklamaydı bu. Bir zamanlar, sonucu ne olursa olsun her türlü olayı haberleştirmekten geri durmayan Cumhuriyet, gazetecilik mesleğinin yargılanmasının normal olduğunu kabul ediyordu açıklamasında. Bu bir anlamda iktidar çatışmaları, ulusal çıkar ve kendini haklı çıkarma gayreti söz konusu olduğunda bizatihi varlığını borçlu olduğu gazetecilik mesleği unutulabilir demekti. Şimdi, bir gazetecilik öğrencisinin böyle bir gazetede staj yapma hayali kurup kurmayacağını bu yazının okurlarının takdirine bırakıyorum. TRT ve Anadolu Ajansı ile ilgili ne düşündüğümü detaylarıyla dile getirmeme çok gerek yok sanırım. TRT tarihinin her döneminde siyasal iktidarların güdümünde yer aldı. Bunun toplumsal, siyasal ve kültürel nedenleri ayrıca tartışılır. Ancak günümüz koşullarında bunun güdüm olmaktan çıkıp tamamen bir propaganda aygıtı haline geldiği herkesin malumu. Anadolu Ajansı’na gelince. İki bakanın düzenlediği basın toplantısında Sedat Peker’in Süleyman Soylu hakkındaki iddialara neden susulduğuna dair şirazesiz de olsa soru soran bir muhabirin saatler içinde ajanstan atılması yeterince açıklayıcı olacaktır. Üstelik işten atılan kişi, AKP’li bir aileden geliyor ve belli ki işe parti kontenjanından alınmış.

    Bir suç örgütü lideri, iddialı bir şekilde “ben sizden daha iyi gazetecilik yaparım, ben bu işi çabuk öğrenirim” deme cüreti gösteriyor ve üstelik bu cüretini çektiği videoların milyonlarca kişi tarafından izlenmesiyle ispatlayabiliyorsa, bu durumdan başta iletişim fakülteleri, fakültelerde ders vermeye devam edenler, tarihi geleneği olan basın yayın kuruluşları, bu kuruluşlarda mesleği icra etmeyi sürdürenler bir ders çıkarmalı. Bu derse elbette bu videoları izleyen izlemeyen geniş halk kitleleri de katılmalı. Yıllardır, gerçekleri dile getirmekten başka bir şey yapmayan pek çok gazeteci yaptığı bu işin bedelini canıyla ödedi. Bu gazetecilerin tek derdi, halkı gerçeklerden haberdar ederek sağlıklı bir tartışma ortamı yaratmaya çalışmaktı. Ancak bu gazetecilere yeterince sahip çıkılmamasının sonucu olarak bir mafya lideri gelip size cürümlerini ikrar ederken en iyi gazetecinin kendisi olduğunu iddia edebilir hale geldi. Bu dersi samimiyetle alıp kabul etmekten ve bundan utanç duymaktan başka elden bir şey gelmiyor. Ancak Sedat Peker’in yaptığı şeyin bir gazetecilik faaliyeti olmadığını da hatırlatmakta yarar var. Neden Sedat Peker’in yaptığı iş gazetecilik değildir? Maddeler halinde anlatarak yazımı sonlandırayım. Eğer maddeler halinde sıraladığım bu işleri gazetecilik diye size yutturmaya kalkışan gazeteciyle karşılaşırsanız sakın ha inanmayın. O gazeteci değil, çıkar ve suç şebekesi üyesidir ve gazetecilik mesleğini bu şebekenin çıkarları için paravan olarak kullanıyordur.

    GAZETECİLİK NEDİR?

    1- Gazeteci, yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu devletin ve milletin delisi ya da serdengeçtisi olamaz. Bir başka ifadeyle devletin “ali menfaatlerine” gazetecilik mesleğinin onurunu ve halkın gerçekleri öğrenme hakkını feda etmez gazeteci.

    2- Gazetecinin parçası olduğu cürümleri anlatması gazetecilik mesleğinin icrası sayılamaz. Olsa olsa bu bir itirafta bulunma ya da otobiyografi yazma faaliyetidir.

    3- Gazeteci, on, yirmi yıl önce şahit olduğu, duyduğu, bildiği öğrendiği bazı gerçekleri bu kadar yıl sonra anlattığı, yazdığı ya da söylediği zaman, gazetecilik faaliyeti yapmış olmaz. Yani gazeteci kamuoyunu ilgilendiren bir bilgiyi yıllar boyunca saklayamaz.

    4- Gazeteci, mesleğini icra ederken elde ettiği bilgileri bir zaman yeri gelince birilerinden intikam almak için kullanırım diyerek yıllarca saklamaz.

    5- Gazeteci kendisi haberin konusu olduğu zaman, gazetecinin anlattığı bu olay haber değil anıdır. Anılar da kuşkusuz kıymetli edebi metinlerdir, ancak anılar genellikle kişilerin kendisini aklaması için kaleme alınmış metinlerdir ve haberin taşıması gereken gerçeklik, tarafsızlık ve dengelilik gibi kriterlere sahip değildir bu metinler.

    6- Gazeteci, elde ettiği ya da sahip olduğu bilgileri kişisel çıkarını gözeterek değil de kamu yararını göz önünde bulundurarak ifşa eder. Kişisel çıkarı için açıkladığı gerçekler, genellikle gazetecinin muarızlarına karşı şantaj yapma işlevi görür. Bu ise kamu yararı için pek de önem arz etmez.

    7- Gazeteci, sahip olduğu bilgileri, işlediği suçlardan aklanabilmek için yetkili mercilere karşı şantaj olarak kullanmaz.

    8- Gazeteci, devletin çıkarlarını değil, kamunun çıkarını önde tutar. Bu nedenle gazeteci hangi devlete yurttaşlık bağıyla bağlı olursa olsun, sahip olduğu bilgiler bağlı olduğu devleti zor durumda bırakacak dahi olsa açıklamaktan geri durmaz.

    9- Gazeteci, haber kaynakları arasında, özellikle de suç örgütleri ve siyasetçi, bürokratlar arasında arabuluculuk rolü üstlenmez.

    10- Gazeteci, sadece hakikate sadakat gösterir. Bunun dışında patron, siyasetçi, bürokrat, asker gibi güç sahiplerine karşı gösterdiği sadakat, gazetecinin inanılırlığını ortadan kaldırır.

    Elbette Sedat Peker dışında mevcut ana akım medya kuruluşları içinde çalışan gazeteciler arasında yukarıdaki maddelerde yer alan bütün fiilleri gazetecilik mesleğinin gereği gibi sunan pek çok gazeteci var. Bunların yaptığı işlerin gazetecilik olmadığını, verdikleri şeyin de haber olmadığını halka iyi anlatmak gerekiyor. Bunu anlatamadığımız sürece, daha suç örgütü liderlerinden çok gazetecilik dersi dinleriz.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.