Yeni bir yapı yıkıntının enkaz molozlarıyla kurulabilir mi?

Ana akım medyanın angaje gazetecileri ile siyasiler arasında garip bir simbiyoz ilişkisinin yanı sıra, karşılıklı parazitvari bir bağ vardır. Biri olmadan diğerinin var olması hem imkânsız hem de anlamsızdır. En azından modern zamanlar için durum böyledir; gazetenin olmadığı zamanlar için yönetici ile halk kitleleri arasındaki ilişki başka türlü kuruluyordu. Tek gündemleri siyasilerin icraatları ve açıklamaları ile güç odaklarının çıkarları olan, bu gündemleri bilgiye ve olgulara dayalı şekilde kendine özgü bir bağlam içinde tartışıp kamuoyuna anlatmak yerine, bendesi haline geldikleri siyasi liderin arzu ettiği bağlam içinde döndürüp dolaştırıp sürekli gündemde tutmaktan başka bir becerisi olmayan gazetecilerin nasıl olup da hep gündem olabildiklerini anlamak çoğu zaman güçtür. Fakat bunu anlamak için parazit olarak yaşam süren organizmaların nasıl hayatta kaldıklarına bakmak yeterlidir. Misal son yıllarda öldürücü olan türleri ile sık sık haber konusu da olan keneler bu tür organizmalar arasında en bilinenleridir. Parazit tarzı yaşayan hayvanlarla ilgili bir yazıda keneyle ilgili şöyle bir bilgi verilir: “Kene, görme yetisi olmayan, algısı çok kısıtlı, anlayışı yok denecek kadar az, gelişkin bir sinir sisteminden mahrum, normal şartlarda doğada varlığını sürdürmesi çok zor olacak bir hayvandır. Ama tek becerisi olan asalaklığı sayesinde, evrimsel tarihte yerini koruyabilmiştir.”[1]

ANA AKIM MEDYADA GAZETECİ ADIYLA DOLAŞAN PEK ÇOK ASALAK

“Görme yetisi olmayan, algısı kısıtlı, anlayışı yok denecek kadar az” gibi ifadeleri fizyolojik anlamıyla değil de metafor olarak kullandığınız zaman ana akım medyada karşınıza gazeteci adıyla dolaşan pek çok asalağın çıktığını görürsünüz. Olayları kendi gözüyle göremez, yani görme yetisi yoktur, olaylar arasındaki bağlantıları algılayabilme kapasitesi bir hayli kısıtlıdır, değil derin mevzuları, söylediğiniz en basit cümleyi dahi anlamakta ve yorumlamakta olağanüstü güçlük çeker ve fakat her söylediğinizi kendi bildik ezberleriyle ve elbette bendesi olduğu liderin retoriği çerçevesinde yorumlamak konusunda mahirdir. Yani bu tür gazetecilerin kendilerine ait ne gözleri, ne kulakları ne koku alma duyuları ne de beyinleri vardır. Vücudunun en ince ayrıntısına kadar bendesi olduğu liderin bir uzantısıdır bunlar. İşte günümüzün otoriter liderlerinin varlığını yürekten arzu ettiği ve pohpohladığı bu tarz gazeteci figürü, tam da bu otoriter liderlere parazit gibi tutunarak hayatta kalır ve her devirde bunu daha da geliştirerek evrim teorisine muhteşem bir örnek sunar.

OTORİTER LİDERLERİN YAŞAM KAYNAĞI HALKIN KANI VE CANIDIR

Aslında otoriter liderler sanki bu tarz parazit gazetecilerin konakçıları gibi görünse de, bunlar da bir nevi bu parazit gazetecileri konak olarak kullanan bir tür parazittirler. Zira parazit olmayan gazeteci ile nasıl ilişki kuracağını, ona nasıl davranacağını, soracağı sahici ve dişe dokunur sorulara nasıl yanıt verileceğini bilemez. Bir anlamda aslında onun da tıpkı kene gibi görüşü neredeyse yok, algısı çok kısıtlı ve anlayışı da bir hayli kıttır. Zira bütün duyuları etrafındaki diğer parazitler tarafından dumura uğratılmış, başka türlü yaşama halini unutmuşturlar. Parazit gazetecinin pohpohlamasına ve her türlü konu hakkında el üstünde tutarcasına ağırlayarak soru sormasına alışkın olduğu için, bu tür parazit gazetecilere tutunarak varlığını sürdürmeye alışmıştırlar bu tür liderler. Bu otoriter liderlerin asıl ve tek konakları bu parazit gazeteciler değildir elbet. Bunlar asıl olarak halkın sırtına yapışıp, onun kanını emerek beslenirler. Bunların asıl yaşam kaynağı halkın kanı ve canıdır.

NAGEHAN ALÇI’YA GAZETECİ DEMEK ABESLE İŞTİGALDİR

Geçtiğimiz hafta, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve muhtemel (bu ihtimal her ne kadar zayıflamış olsa da) Millet İttifakı Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu, yukarıda tarif ettiğim türde bazı gazetecileri mitinglere çevirdiği Karadeniz ziyaretinde yanına aldı. Bunların aralarında elbette bu türe biraz daha az benzeyen gazeteciler de vardı. Ancak çok tartışılan otobüsteki fotoğraf karesine girdikleri anda bu gazeteciler de tartışma konusu haline geldi. Bunların arasında en fazla öne çıkan ve itiraza konu olan Nagehan Alçı olsa da, bence asıl odakta olması gereken Ertuğrul Özkök idi. Zira Nagehan Alçı’nın adının başına gazeteci sıfatını koymak bile abesle iştigal. Ancak Ertuğrul Özkök öyle değil. Ertuğrul Özkök, her ne kadar gazetecilik mesleğinden gelmiş olmasa da uzun yıllar boyunca üstlendiği Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliği görevi sırasında Türkiye’de kamusal gazetecilik mantığını en çok aşındıran ve parazit gazeteci tipolojisinin yaygınlaşmasına en çok hizmet eden kişi olarak öne çıkıyor. Ertuğrul Özkök’ün o otobüsteki varlığından yola çıkarak her devirde muktedir ya da muktedir adaylarının yanında durabilme ve bu nedenle manevra kabiliyeti açısından da takdir etmek gerekir! Ertuğrul Özkök’ün bir nevi itirafname olarak da okunabilecek “Bir Beyaz Türk’ün Hafıza Defteri” adlı kitabında yazdığı şu satırlar, gazetecilik mesleğinin güvenilirliğine ve saygınlığına verdiği zararın kısa bir bilançosu gibidir:

“Kadere bakın ki; müesses nizamın en kuvvetli kurumlarından birinin başındaydım. Artık başkaldırmadım. Ama isyan ettim. Eski kavramlara yeni anlamlar veriyordum. Halkı olmayan tek kişilik bir narodniktim. Aynı zamanda varlığı olan bir nihilist. Bunları yıkıcı, yakıcı bir inkâr bayrağının altında topluyordum. Gazeteciler Cemiyeti’ne bu yüzden üye olmadım. Gazeteciliğin ‘5 N, 1 K’ kuralı bu yüzden bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü bu kelimelerin bu kavramların altında yapılan gazeteciliğin neler olduğunu çok iyi görmüştüm ve biliyordum. Bana ‘sahicilik’ lazımdı. Gazeteci oynadığı oyunun aktörü olmalıydı. Sahici bir aktörü”[2]

ERTUĞRUL ÖZKÖK YAPMASI GEREKENLERİN SINIRINA ULAŞMIŞ BİR TROLDÜR

Bu uzun ve bıktırıcı alıntıyı sizlere aktarmamın asıl nedeni Ertuğrul Özkök’ün gazeteciye yüklediği asıl misyonu görmenizi istememdir. Burada Özkök’ün sahicilikten anladığı, bireyselliktir. Bireyselliği anlatmak için gazeteciliği bir oyun, onu icra edeni de o oyunun biricik aktörü olarak görür. Bu tanımlamayı güçlendirebilmek için, bütün mesleki örgütleri, sendikaları ve toplumsal mücadele için dâhil olunan bütün örgütleri “müesses nizam” olarak görür. Özkök’ün müesses nizamdan anladığı toplumsal muhalefettir. Sermayedar, muktedir, bürokrat, yerine göre asker Özkök’ün lügatinde zinhar müesses nizamın temsilcileri değildir. Özkök 1980’lerde başlayıp toplumu berhava eden, örgütlü bireyi imkânsız hale getiren, herkesin herkesten kuşkulanır hale geldiği, toplumun en az yarısının bir diğer yarısından nefret eder duruma getirildiği ikili devlet mantığının oluşmasında büyük roller üstlenmiş, ancak hem yaş haddi hem de yapması gerekenlerin sınırına ulaşmış olması nedeniyle miadını doldurmuş bir troldür. O’nu nitelemek için son kurduğum bu uzun cümlenin sonuna “gazetecidir” demeye elim varmadı inanın. Zira o uzun yıllar Hürriyet gibi bir zamanların “basının amiral gemisi” olarak nitelenen büyük bir gazetesini yönetmiş olmasına rağmen gazetecilik mesleğinden gerçek anlamda nasibini almamıştır. O’nun yaptığı her dönemin muktedirlerinin sözcülüğüdür. Muktedir kendine laik diyen askerse, onlar adına yönettiği gazetenin manşetine “Zana ile Dicle Kapı Dışarı” manşetini atabilir misal. Sağcısı solcusuyla geniş halk kitlelerinin severek dinlediği bir Kürt şarkıcı, Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreninde “Kürtçe bir şarkı yaptım, bir de klip çekeceğim” şeklinde bir açıklama yapınca linç edilir. Özkök bu linçe gazetesinde attığı “Vay Şerefsiz!” başlığıyla şehvetle katılır. Velhasıl Özkök, 1980’lerde başlayıp AKP ile şahikasına ulaşan bir toplumsal yıkımın en mümtaz! temsilcilerinden birisidir. Özkök’e gazeteci muamelesi yapmak, en hafif tabirle saçmalıktır, Özkök’ü gazeteci diye bir yurt gezisine davet etmek ise bir siyasetçi için talihsiz bir girişimdir.

İMAMOĞLU’NUN YIKINTININ MOLOZ TAŞLARINA NEDEN İHTİYAÇ DUYDUĞUNU ANLAMAK GÜÇ

AKP iktidarı, 1980’lerde başlayan toplumsal bütünlüğü tahrip hareketinin son yirmi yılında hak ettiği şekilde rol oynadı ve sadece toplumu değil, devlete dair tüm nüveleri darmadağın etti. Şimdi bu yıkıntının altında geniş halk kitleleri yaşam mücadelesi veriyor. Bu yıkımın yarattığı molozların arasından başını yukarda tutarak nefes almaya çalışan geniş halk kitlelerine siyasi muhalefet umut olmaya çalışıyor. Bu umudu güçlendirmek ve bu yıkıntıları bir yana bırakarak yeni bir toplum yeni bir hayat kurabilmek için eskinin tüm unsurlarından yakayı sıyırmak gerekiyor. Ülkenin yıkıntı molozlarının içinde kalmasına yol açan başlıca aktörlerin söyleyeceklerine yaslanarak yeni bir yapı kuramazsınız. İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi adayı iken kendi sözünü kendisi söyleyerek, geniş halk kitleleriyle doğrudan ilişki kurarak yola çıktı. Belli ki yıkıntılar içinde kalan ülkenin yeniden kurulma sürecinde baş aktör olma niyetinde. Bu gayet olağan ve saygıya değer niyetini hayata geçirirken, neden yıkıntının moloz taşlarına ihtiyaç duyduğunu anlamak bir hayli güç. Ertuğrul Özkök, ne Hürriyet gazetesini yönetirken ne de şimdi hiçbir zaman toplumun çoğunluğunu temsil etmedi. Kendisine bir zamanlar kelimenin gerçek anlamıyla bir “sembolik seçkin” rolü yüklendi. O da bu rolü şevkle ve fütursuzca oynadı. Ancak rolün süresi dolduğu halde İmamoğlu’nun bu oyuncuya yeni bir rol biçmeye çalışması garip bir çelişki.

Son olarak 1920’li yıllarda yazılmış ve güncelliğini belki de hiçbir zaman yitirmeyecek bir gazetecilik başyapıtı olan Walter Lippmann’ın Kamuoyu kitabından bir alıntıyla yazıma son vereceğim. Hem okur hem de belki İmamoğlu’nun bu halkla ilişkiler çalışmasına önayak olanlar okur da ilham alır:

“Kişi hakikat pınarlarının kaynamasını bekler ama kendisini riske atacak, zarar ettirecek veya başını belaya sokacak ne hukuki ne de ahlaki hiçbir sözleşmeye girmez. İşine geldiğinde göstermelik bir bedel öder, gelmediğinde ödemeyi bırakır veya işine gelen başka bir gazeteye geçer. Gazete editörlerinin her gün yeniden seçilmek zorunda olduğu sözü tam da bu duruma uymaktadır.”[3]

Günümüzde artık kimse gazetelerden kaynayan hakikat pınarları beklemiyor belki. Ama en azından toplumun sağduyulu kesimi, ülkenin yıkıntılar içinde kalması sırasında kendine gazeteci diyen kimlerin toplum yerine kendi varlığını sürdürmeye odaklandığını biliyor. Bunların farklı sesler diyerek seçim hazırlığı otobüsüne bindirilip aynı fotoğraf karesine alınmasından zannedildiği gibi en fazla iki yüz kişinin rahatsız olmadığının da bilinmesi gerekiyor.

[1] https://acikradyo.com.tr/acik-bilinc/asalaklarin-hayrete-sayan-vakalari (Erişim tarihi: 08/05/2022)

[2] Ertuğrul Özkök (2014). Bir Beyaz Türk’ün Hafıza Defteri, İstanbul: Doğan Kitap, s. 298.

[3] Walter Lippmann (2020). Kamuoyu, (Çev. Editörü Orhun Doğuş Yılmaz), İstanbul: Kabalcı Yayınevi, s. 306.

Yazar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir