Etiket: #ekrem imamoğlu

  • Travma mı, Dinci Siyasetin Adımları mı?

    Bir süre önce bir kimse internette bana hakaret etti, ağırıma gitti; dava açmak istedim, avukatım, failin en fazla 1000 TL (bin TL) para cezasına çarptırılacağını söyleyerek, zahmete değmeyeceği konusunda beni ikna etti. Vaz geçtim. Devlet üniversitesinde 30 küsur yıl hocalık yapmış bir insan olarak, kamu görevlisi değil miydim?

    Kamu görevlileri -daha doğrusu aralarındaki bazı muteber kişiler – ne zamandan beri, kimi antidemokratik ülkelerde örneğin ruhban sınıfına tanınan ayrıcalıklarla alenen donatıldılar, yurdumuzda?

    Biz yurttaşların yasa önünde eşitliği ne zamandan beri hayattan filen ve alenen silindi?

    Tarihe geçecek ‘’İmamoğlu davası’’, aklı dumura uğramamış kimseyi ikna edemedi ve kamu vicdanını yaraladı. Ne olmuştu? Bir sayın bakan, sayın İmamoğlu’na ‘’ahmak’’ demiş, İmamoğlu da cevaben soruyu yankılamış, ‘’Sensin ahmak’’ mealinde bir şeyler söylemiş. Ortada gezinen ‘’ahmak’’ lakırdısının Yüksek Seçim Kurulu’nun çok sayın üyelerini kastettiği sonucuna varan Sayın Mahkeme, İmamoğlu’na hapis cezası ve yetmedi, siyasetten men cezası vermiş; Türk Dil Kurumu sözlüğü ‘’ahmak’’ lafını hakaret olarak bile saymazken, Sayın mahkeme o kadar telaş etmiş ki, cezayı, ceza yasamızın bir maddesinin mevcut olmayan şıkkına göre vermiş. Yani, eğitim kurumlarında geçerli olan deyimle ‘’maddi hata’’ yapmış, Sayın Mahkeme.

    Bildiğim kadarıyla, tıpla ilgili mesleklerde benzer bir hata yapılırsa, öncelikle mesleğin ‘’Etik Kurulları’’ derhal müdahale eder. Sırf cehaletimden soruyorum, hukuk mesleklerinde eşdeğer ‘’etik kurullar’’ yok mudur? Var ise, onlar, ne iş görürler?

    Bu dava yurttaşlarda çeşitli tepkilere sebep oldu. Durum o kadar garipti ki, herkes kendince bir açıklama getirmenin peşine düştü. Açıklamalardan bir tanesi de, olup bitenin vaktiyle sayın CB’nin (Cumhur Başkanımız) , CB olmazdan hayli zaman önce almış olduğu haksız ‘’hapis ve siyasetten men cezasının’’ rövanşı olduğu yolundaydı. Elimizde her hangi bir delil yokken, Sayın CB’nin sayın mahkemeyi etkilediğini düşünemeyiz; Sayın Mahkeme kendiliğinden böyle bir işe soyunmuş da diyemeyiz. Dolayısıyla olup biteni Sayın CB’nin travmasına bağlamak hepten ve sadece tahmin üzerine geliştirilmiş bir açıklama oluyor.

    Şimdi anımsayalım, Sayın CB, CB olmazdan aşağı yukarı çeyrek yüzyıl önce bir manzume okumuştu. Önce büyük şairimiz Mehmet Akif’e ait olduğu söylenen, ama Mehmet Akif külliyatında izine rastlanmayınca, başka kişilere atfedilen bu manzumede Müslümanlığın kutsal mekanı camilerin mimari özellikleri kimi silahlara benzetiliyordu ve galiba inananlar askere çağrılıyordu. Askerlerin kiminle vuruşacağı söylenmiyordu. ‘’Ahmak’’ sözcüğüyle siyasetten men ve hapislik arasında hiçbir bağlantı kuramayan benim zavallı aklım, o zaman da daha önceki yıllardaki pek çok seferde olduğu gibi, ortada eylem yokken, ağzından çıkan bir söz için bu ağzın sahibinin hapse konulmasını kabul edememişti. Tıpkı, yakın zamanda ağzından İmam Hatip öğrencileri için kötü bir söz kaçırmış bir ses sanatçısının bu sözüyle, söz yüzünden başına gelenler arasında da gerçek bir bağlantı bulamayışım gibi.

    Bazen gerçekten, gerçek hayatta mı yaşıyorum, yoksa bir Kafka romanında mı, diye soruyorum kendime. Yalnız sayın CB’nin okuduğu manzumenin kimi hassas kulaklarca halkın bir kısmını diğerleri aleyhine kışkırtmak olarak işitilebileceğini de unutmayalım. Çünkü müminler kime karşı savaşacaklardı? Bu önemli husus manzumede muğlak bırakılmıştı, dolayısıyla manzumeyi işiten ya da okuyanlar, yanlış anlamlar çıkartabilirlerdi. Elbette Sayın CB ne o tarihte ne şimdi, kardeşi kardeşe düşürmeyi asla istemez, sadece maksadını aşan bir söz kaza ile çıkmıştı ağzından. O tarihteki kuşkucu mahkeme Sayın CB’yi gene o tarihte yürürlükte olan bir yasanın yürürlükte olan bir maddesine göre mahkum etmişti; yani kararda ‘’maddi hata’’ yoktu, yanlış anımsamıyorsam. Her ne olursa olsun, karar yanlıştı, dayandığı yasa, ifade özgürlüğüne karşıydı ve bütün haksız yasalar ve yanlış adli hükümler gibi amaçladığı sonuçların tam tersini doğurdu.

    Peki, mahkemenin bu tutumuna karşı Türkiye ne yaptı? Türkiye bu haksızlığın giderilmesi için, hiçbir siyasi mahkeme kararında göstermediği bir biçimde, elini kana bulamış gençler asılırken dahi kapılmadığı bir aceleyle bu yanlıştan dönülmesi için seferber oldu. Dönemin CHP’si, adil olmayan siyasal mahkeme kararlarıyla tıka basa dolu yakın tarihimizde hiçbir karara göstermediği duyarlıkla, emek ve çaba sarf ederek Sayın CB’nin önünü açtı. Sayın CB belki başlangıçta kendini mağdur hissetmiştir, belki de bunu yolunun geçici bir arızası olarak görmüştür, siyaset insanlarının sinirleri dayanıklı olur. Ülkenin çabası karşısında teşekkür duymuş mudur? Her halde duymamıştır ki, yolunu açanlar ve onu destekleyenlerin büyük kısmı zaman içinde geçici değil, gerçek mağdurlara dönüşmüşlerdir.

    AKP iktidarının bizzat çeşitli üyelerinin beyanlarından da anlaşılacağı üzere, hayata bakış açısı, İslam dininin sert bir yorumuna dayanmaktadır. Demokrasi tramvayına istediği durakta binip istediği durakta ineceğini açıkça beyan etmiş, ve bu görüşü asla tekzip etmemiş ya da bu görüşten döndüğünü ilan etmemiş bir iktidar var karşımızda; bu iktidar Sayın CB’den ibaret değil, kurumlarıyla var olan bir iktidar. Öyleyse olup bitenleri dinci siyasetin icraatı olarak değerlendirmek akla en uygun tutum iken, Amerikan sinemasının beylik filmlerinde olduğu gibi her şeyi tek bir şahsın duygularına ve eylemlerine atfetmek niye? Bu açıklamaların İmamoğlu haksızlığını romantikleştirdiği görülemiyor mu? En azından ekran ekran gezen muhalif milletvekillerinde ve diğer sayın muhalif beylerde bu idrakin bulunması beklenir. Öyle anlaşılıyor ki, yok! Her biri amatör psikiyatristliğe heveslenen bu beylere karşı, izninizle ben de amatör psikiyatrist kesileyim ve diyeyim ki, beyler, siz Freud’u yanlış anlamışsınız. Dönüp bir daha okuyun. Onun bahsettiği travma çocukluk travmalarıdır. Çocuğu derinden yaralayan, bilinç altına itilmiş, unutuşa terk edilmiş, ama yetişkinlikte bireyi asla rahat koymayan, kişiliğini bozan, onu bilinçdışı rövanşlara iten travmalar, çocukluk travmalarıdır; kırk küsur yaşında geçirilenler değil. Sözüm ona muhalif Beyler, ‘’Gezi’’ dolayısıyla ve diğer sebeplerle şu anda hala hapiste bulunan insanlarımıza, haksız suçlamaları onurlarına yediremeyip canına kıymış, ya da cezaevlerinde kahrından ölmüş insanlarımıza, ne suç işledikleri dahi kendilerine söylenmeden KHK ile işsizlik kuyusuna itilmiş aydınlarımıza ayıp olmuyor mu?

  • İmamoğlu Kararının anlamı: ‘Şaşkın Ördek Sendromu’

    Merhaba, bu yazımda Sn. İmamoğlu için verilen hapis ve siyaset yasağı kararını yorumlayacağım.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanı Sn. Ekrem İmamoğlu’na verilen ve siyaset yasağını da kapsayan hapis cezasının anlamı nedir? Bu konuda yazılı ve görsel medyada yüzlerce yorum yapıldı. Kararı büyük bir senaryonun ilk halkası olarak görenlerin yanı sıra, hükümeti gözden düşürmeye yönelik bir FETÖ darbesi olarak yorumlayanlar da oldu. Elbette bu kararın, kararı verenlerin niyetleri dışında, onların iradelerinden bağımsız nesnel iletileri de söz konusu.

    Öncelikle onlarca hakaret davasına bakmış bir avukat olarak belirtmeliyim ki, hukuksal bakımdan kararın iler tutar bir yanı yoktur.

    Birinci olarak, “ahmak” sözcüğü anlama güçlüğü bulunan anlamına gelmekte olup en ufak bir hakaret içeriğine sahip değildir.

    İkinci olarak, muhatabı tarafından kullanılan aynı sözcüğe karşı mukabele kabilinden söylenmiştir. Kaldı ki, Bu sözcüğün, muhataba mı, yoksa üçüncü kişilere mi söylenmiş olduğunun hiçbir önemi yoktur.

    Üçüncü olarak, kullanılan sözcük “ahmak değil de gerçekten hakaret içerikli bir sözcük bile olsa, teamül olarak hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasını (HAGB) gerektiren alt sınırdan ceza verilmesine yol açabilir.

    Dördüncü olarak, bu hususlar bir yana, siyaset yasağı konulması, tek başına kararın, hukuki değil, siyasi olduğunu kabak çiçeği gibi ortaya çıkarmaktadır.

    Peki, asla hukuki olmayan bu siyasi karar ile iktidarın bir sopa gibi kullandığı yargı aracılığıyla ulaşmak istediği gerçek amaç ve kararı verenlerin niyetinden bağımsız olan nesnel iletiler nelerdir?

    Bir kere, söz konusu kararın, iktidara itibar kaybettirmek için yargı yoluyla yapılan bir FETÖ darbesi olduğu iddiası, bütünüyle uydurmadır ve hedef şaşırtmaya yönelik temelsiz bir iddiadır. Zira, mahkemenin ilk yargıcına yapılan siyaset yasağı getirilmesi yönündeki baskının boşa çıkması sonucu onun görevden alınarak istedikleri kararı verecek yeni bir “yargıcın”, daha doğru bir anlatımla “tetikçinin atanmış olması, bu iddiayı kesin bir biçimde çürütmektedir.

    Rasyonel olarak, iktidarın bu kararla, iki sonucu elde etmeye çalıştığı söylenebilir: Birincisi, seçimlere hazırlanırken İstanbul Büyükşehir Belediyesinin devasa kaynaklarına çökmek; ikinci olarak, Altılı Masanın dengelerini ve planlarını bozarak masa içinde karışıklık yaratmak.

    Birinci hedefin doru olup olmadığını yakında göreceğiz. Zira harekete geçmek için çok geç kalınmıştır. Karar ancak 3,5 yıl sonra verilebilmiştir. Şurada seçimlere en fazla altı ay vardır. Söz konusu kararın istinafı ve temyizi, olağan koşullarda en az iki yıl sürecektir. Kararın birkaç ay içerisinde kesinleştirilmesi, istinafı ve temyiz makamlarını bir hayli zorlamayı gerektirir ki, bunu yapmak, çok kolay olmadığı gibi, böyle bir zorlama, yargı mekanizmalarında ciddi çatlakların oluşmasına neden olacak; yargının araçsallığının en kör göze bile batırılması sonucunu verecektir.

    Bunun tek istisnası olabilir: İçişleri Bakanı’nın, Sn. İmamoğlu’nu, bu yargı kararına dayanarak görevden alması. Bu durumda yukardaki olasılık gerçeklik kazanacaktır.

    Bana göre ikinci olasılık daha yüksektir. Baş oyun kurucu bu kararla esas olarak Altılı Masanın içini karıştırmayı, oluşmaya başlayan dengeleri ve planları bozmayı amaçlamıştır. Altılı Masa içinde Sn. Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı giderek güçlenmekte; seçilme olasılığı yükselmektedir. Bu olasılık, baş oyun kurucunun uykularını kaçırmaktadır. Zira Sn. Kılıçdaroğlu, çeşitli renkleriyle sol seçmenlerin ve iktidarın gözünü diktiği Kürt seçmenlerin oylarını silme alabilecek olan tek adaydır. Giderek, iktidar partisinden kopan kararsız seçmen kitlesi, ağır ekonomik kriz ve yoksullaşma koşullarında, çözüm üretme yönündeki ataklarıyla dikkati çeken Kılıçdaroğlu’na umut bağlamaya başlamıştır. Altılı Masa bileşeni partilerin bütünlüklerini koruması ve seçmenini kontrol edebilmesi halinde Kılıçdaroğlu’nun açık ara farkla cumhurbaşkanı seçilmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Ayrıca, Altılı Masayı kuran ve bugüne dek sürdüren Kılıçdaroğlu’na karşı, kamu vicdanında, her geçen gün daha güçlü bir hakkaniyet duygusu yerleşmektedir.

    Kararın nesnel iletilerine ilişkin iki olasılık ayırt ediyorum: Anayasal suçları bir hayli birikmiş olan iktidarın, seçimleri kaybetse bile sonucu kabul etmeyeceğine dair kaygı ve korku; toplumda büyük bir infial uyandıran altı yaşındaki HKg olayının tarikatların varlığını sorgulatan ve iktidara oy kaybettiren gündeminin bastırılması.

    İktidarın, kaybetse bile iktidarı bırakmamak için her şeyi yapabileceği, hatta iç savaşı bile göze alabileceği yönündeki kaygı ve korkunun, ilk bakışta haklı nedenlere dayandığı söylenebilir. 7 Haziran- 1 Kasım süreci, kaybettiği 31 Mart yerel seçimler sonrası tutum, son zamanlardaki bombalı terör saldırıları, savaş kışkırtıcılığı ve operasyonları gibi olaylar, bu kaygı ve korkuyu destekleyici niteliktedir. Ama, İstanbul halkının ve muhalefet partilerinin verdiği kararlı mücadele ile İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığını söke söke alınması, toplumsal muhalefetin her geçen gün daha da yükselmesi, ekonomik kriz ve derinleşen yoksulluğun seçmen davranışlarını hızla değişmeye başladığını gösteren kamu oyu araştırmaları, hatta HGK olayında hükümete geri adım attırılmış olması bile, bu korkunun yersiz olduğunun kanıtlarını oluşturmaktadır.

    Uyanan halkın ve büyük halk hareketinin önünde hiçbir gücün duramayacağı, ülkemiz ve diğer ülke deneyimleriyle sabit bir gerçektir. Formül son derece basittir: kararlı bir gücün karşısına, daha büyük, örgütlü ve kararlı bir gücü yığmak. Halkımız bu gerçeği her geçen gün daha fazla görmektedir.

    İktidar, 20 yıldan beri işbaşında olmanın ve pervasızlığın sonucunda güç zehirlenmesine uğramış, halkın içerisinden çıktığı halde giderek ondan uzaklaşmış ve arasına yüksek duvarlar dikmeye başlamıştır. Bu yüzden hataları çoğalmıştır.

    vermiş olduğu her kararını, rasyonalite ile açıklama olanağı yoktur. İmamoğlu kararı da böyledir; bocalamanın ve şaşkınlığın ürünüdür. Halkımızın böyle olaylar için çok güzel bir atasözü vardır: “Şaşkın ördek, kıçın kıçın yüzermiş.” İktidar da şaşkın ördek sendromu içerisindedir.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • CHP’de saatler yılbaşına ayarlandı

    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun İzmir’de yaptığı konuşmanın yankıları sürüyor. Kılıçdaroğlu, Partisi’nin İzmir’de yaptığı kampın açılışında konuşmuş; “Şunu artık bilmek zorundayım, siz gerçekten benimle birlikte misiniz?” diye basının önünde alenen sormuştu.

    Kılıçdaroğlu, CHP’nin Kampı’nda bu konuşmayı yaptığı için, bu çıkışı Partililere yönelik olarak algılandı. Bu analiz doğru ama yetersiz.

    Anımsatmakta fayda var ki; Bu Kılıçdaroğlu’nun ikinci çıkışı. Daha önce de Grup toplantısında Partililere aynı şekilde seslenmişti. 26 Nisan 2022’deki grup toplantısında da Milletvekillerine, “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” demişti.

    Kılıçdaroğlu’nun hitabı ve beden dili her iki toplantıda da aynıydı. Genelde irticalen konuşan Kılıçdaroğlu, her iki konuşmasında da bu bölüme geldiğinde, eline notlarını aldı ve notlarına bakarak, bir konuşma yaptı.

    Her iki konuşmadan sonra da kamuoyunda Kılıçdaroğlu’nun adaylığı güçlü bir şekilde konuşulmaya başlandı. İzmir Kampı’ndaki konuşmasının ardından yapılan yorumlar, “Bir adaylığını açıklamadığı kaldı” şeklindeydi.

    AJANDADA YILBAŞI YAZIYOR

    Ama Kılıçdaroğlu, adaylığını açıklamak için yapmadı bu konuşmayı, adaylığa ilişkin daha çok zaman istemek için yaptı. Zira CHP’de adaylık açıklaması için saatler 3 ay sonrasına kuruldu.

    CHP’nin ajandasında adaylığın açıklanması için yılbaşı bekleniyor. Peki ya geç değil mi?

    Bu soruyu sorduğum kaynaklar, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini örnek gösteriyor.

    İSTANBUL ÖRNEĞİ

    Ekrem İmamoğlu, 31 Mart 2018 tarihinde yapılan yerel seçimler için aday gösterildiğinde, tarihler 18 Aralık 2018’i gösteriyordu. Yani kampanya için sadece 3 buçuk ay vardı. Üstelik İmamoğlu, İstanbul dışında tanınan bir aktör de değildi. Sadece 3 buçuk aylık bir seçim kampanyası sonucunda, Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandı.

    Seçimler 6 Mayıs’ta iptal edildi, 23 Haziran’da tekrarlanan seçimlerde bu kez büyük bir farkla rakibini geçti.

    CHP’de saatler, İstanbul için sadece 3 buçuk ayda alınan zafer üzerinden kurulu. Parti kurmayları, Cumhurbaşkanı adayının yılbaşında açıklanmasını isabetli görüyor.

    CHP’ye göre Mayıs’ta ya da Haziran’da yapılacak seçim için; yılbaşında başlayacak bir kampanya gayet yeterli olacak.

    PROJELER TARTIŞILSIN

    CHP’nin bu konudaki hassasiyetinin en önemli nedenlerinden biri de adayın 6’lı Masa’nın projelerinin önüne geçmemesi.

    Malum 6’lı Masa görüşmeleri 2 Ekim’de tekrar başlıyor. 6 Lider 2 Ekim’de görüşmelere başlayacak ve çok sayıda projeyi de kamuoyuyla paylaşacak.

    Hemen belirtmekte fayda var, Ağustos ayında biten birinci turun ardından Liderler bir araya gelmese de 6’lı Masa Komisyonları harıl harıl çalışmaya devam etti. Hazırladıkları projeler, çalışmalar şimdi ikinci turda 6’lı Masa’nın önüne gelecek, ekonomik ve sosyal haklar başta hukuk ve Anayasa reformu olmak üzere çok sayıda çalışma var. Bu çalışmalar, liderlerin uzlaşması halinde peyderpey kamuoyuna açıklanacak.

    Olası bir Cumhurbaşkanı adayı tartışmasının böyle bir dönemde gündeme gelmesinin projelerin kamuoyunda tartışılmasının önüne geçilmesinden korkuluyor. CHP’nin önceliği 6’lı Masa ve beraber geliştirdikleri projeler.

    Önümüzdeki 3 ay boyunca 6’lı Masa’dan beklenti Cumhurbaşkanı adayının isminin netleşmesi değil, “Nasıl bir Cumhurbaşkanı adayı” ve “Nasıl bir Cumhurbaşkanlığı yönetimi” sorularının yanıtı olacak.

    NASIL BİR CUMHURBAŞKANI ADAYI?

    6’lı Masa’nın önünde henüz isim yok. Ama 2 Ekim’deki toplantıda bir tarif konulacak. Tarifi yapan 6’lı Masa’yı oluşturan siyasi partilerin kurmayları. Uzun süredir Hukuk Reformu üzerinde çalışan kurmayların elinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden Parlamenter Sistem’e geçişe ilişkin bir önerme var. Bu önermede de en önemli konu, Anayasa’nın Cumhurbaşkanlığı’nın yetkilerini düzenleyen 104. Maddesi ile TBMM’nin yetkilerini düzenleyen maddeler. 104. Maddede “kararnameler” başta olmak üzere, çok sayıda konu için daralmaya gidiliyor. Bu tarife kim uyacak? Tek adam yetkilerini kim bırakacak? 6’lı Masa, bu tartışma üzerinden bir prototip belirleyecek.

    İYİ PARTİ’DE SAATLER SEÇİM TAKVİMİNE KURULU

    Kamuoyunda 6’lı Masa’nın Cumhurbaşkanı adayının kim olacağına ilişkin hummalı tartışma devam ededursun; 6’lı Masa’nın aktörlerinin acelesi yok gibi görünüyor.

    Zira CHP’de saatler yılbaşına kuruluyken, İyi Parti’ye göre Cumhurbaşkanı adayı seçim ilan edilince açıklanmalı.

    Sade bir hesapla, Ankara’daki beklenti Mayıs ayında olası bir erken seçim olduğundan; 60 gün önceden seçim takvimi açıklandığına göre, Cumhurbaşkanı adayı Şubat’ta açıklanmalı. Eğer Bahçeli’nin işaret ettiği gibi seçimler zamanında yani Haziran’da olacaksa, İyi Parti’ye göre bu tarih Nisan ayı olacak.

    KAMUOYU BEKLENTİSİ NE OLACAK?

    Peki ya kamuoyundaki beklentiler ne olacak? 6’lı Masa, Cumhurbaşkanı adayının bu kadar çok gündem yapılmasının iktidar yanlısı basın yayın organlarının tazyiğiyle ortaya çıkan yapay bir tartışma olduğu görüşünde.

    Bu yüzden adayı bu tazyiğin bir sonucu olarak açıklamak bile seçim yarışına psikolojik olarak yenik başlamanın bir nedeni olabilir…

  • Yeni bir yapı yıkıntının enkaz molozlarıyla kurulabilir mi?

    Ana akım medyanın angaje gazetecileri ile siyasiler arasında garip bir simbiyoz ilişkisinin yanı sıra, karşılıklı parazitvari bir bağ vardır. Biri olmadan diğerinin var olması hem imkânsız hem de anlamsızdır. En azından modern zamanlar için durum böyledir; gazetenin olmadığı zamanlar için yönetici ile halk kitleleri arasındaki ilişki başka türlü kuruluyordu. Tek gündemleri siyasilerin icraatları ve açıklamaları ile güç odaklarının çıkarları olan, bu gündemleri bilgiye ve olgulara dayalı şekilde kendine özgü bir bağlam içinde tartışıp kamuoyuna anlatmak yerine, bendesi haline geldikleri siyasi liderin arzu ettiği bağlam içinde döndürüp dolaştırıp sürekli gündemde tutmaktan başka bir becerisi olmayan gazetecilerin nasıl olup da hep gündem olabildiklerini anlamak çoğu zaman güçtür. Fakat bunu anlamak için parazit olarak yaşam süren organizmaların nasıl hayatta kaldıklarına bakmak yeterlidir. Misal son yıllarda öldürücü olan türleri ile sık sık haber konusu da olan keneler bu tür organizmalar arasında en bilinenleridir. Parazit tarzı yaşayan hayvanlarla ilgili bir yazıda keneyle ilgili şöyle bir bilgi verilir: “Kene, görme yetisi olmayan, algısı çok kısıtlı, anlayışı yok denecek kadar az, gelişkin bir sinir sisteminden mahrum, normal şartlarda doğada varlığını sürdürmesi çok zor olacak bir hayvandır. Ama tek becerisi olan asalaklığı sayesinde, evrimsel tarihte yerini koruyabilmiştir.”[1]

    ANA AKIM MEDYADA GAZETECİ ADIYLA DOLAŞAN PEK ÇOK ASALAK

    “Görme yetisi olmayan, algısı kısıtlı, anlayışı yok denecek kadar az” gibi ifadeleri fizyolojik anlamıyla değil de metafor olarak kullandığınız zaman ana akım medyada karşınıza gazeteci adıyla dolaşan pek çok asalağın çıktığını görürsünüz. Olayları kendi gözüyle göremez, yani görme yetisi yoktur, olaylar arasındaki bağlantıları algılayabilme kapasitesi bir hayli kısıtlıdır, değil derin mevzuları, söylediğiniz en basit cümleyi dahi anlamakta ve yorumlamakta olağanüstü güçlük çeker ve fakat her söylediğinizi kendi bildik ezberleriyle ve elbette bendesi olduğu liderin retoriği çerçevesinde yorumlamak konusunda mahirdir. Yani bu tür gazetecilerin kendilerine ait ne gözleri, ne kulakları ne koku alma duyuları ne de beyinleri vardır. Vücudunun en ince ayrıntısına kadar bendesi olduğu liderin bir uzantısıdır bunlar. İşte günümüzün otoriter liderlerinin varlığını yürekten arzu ettiği ve pohpohladığı bu tarz gazeteci figürü, tam da bu otoriter liderlere parazit gibi tutunarak hayatta kalır ve her devirde bunu daha da geliştirerek evrim teorisine muhteşem bir örnek sunar.

    OTORİTER LİDERLERİN YAŞAM KAYNAĞI HALKIN KANI VE CANIDIR

    Aslında otoriter liderler sanki bu tarz parazit gazetecilerin konakçıları gibi görünse de, bunlar da bir nevi bu parazit gazetecileri konak olarak kullanan bir tür parazittirler. Zira parazit olmayan gazeteci ile nasıl ilişki kuracağını, ona nasıl davranacağını, soracağı sahici ve dişe dokunur sorulara nasıl yanıt verileceğini bilemez. Bir anlamda aslında onun da tıpkı kene gibi görüşü neredeyse yok, algısı çok kısıtlı ve anlayışı da bir hayli kıttır. Zira bütün duyuları etrafındaki diğer parazitler tarafından dumura uğratılmış, başka türlü yaşama halini unutmuşturlar. Parazit gazetecinin pohpohlamasına ve her türlü konu hakkında el üstünde tutarcasına ağırlayarak soru sormasına alışkın olduğu için, bu tür parazit gazetecilere tutunarak varlığını sürdürmeye alışmıştırlar bu tür liderler. Bu otoriter liderlerin asıl ve tek konakları bu parazit gazeteciler değildir elbet. Bunlar asıl olarak halkın sırtına yapışıp, onun kanını emerek beslenirler. Bunların asıl yaşam kaynağı halkın kanı ve canıdır.

    NAGEHAN ALÇI’YA GAZETECİ DEMEK ABESLE İŞTİGALDİR

    Geçtiğimiz hafta, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve muhtemel (bu ihtimal her ne kadar zayıflamış olsa da) Millet İttifakı Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu, yukarıda tarif ettiğim türde bazı gazetecileri mitinglere çevirdiği Karadeniz ziyaretinde yanına aldı. Bunların aralarında elbette bu türe biraz daha az benzeyen gazeteciler de vardı. Ancak çok tartışılan otobüsteki fotoğraf karesine girdikleri anda bu gazeteciler de tartışma konusu haline geldi. Bunların arasında en fazla öne çıkan ve itiraza konu olan Nagehan Alçı olsa da, bence asıl odakta olması gereken Ertuğrul Özkök idi. Zira Nagehan Alçı’nın adının başına gazeteci sıfatını koymak bile abesle iştigal. Ancak Ertuğrul Özkök öyle değil. Ertuğrul Özkök, her ne kadar gazetecilik mesleğinden gelmiş olmasa da uzun yıllar boyunca üstlendiği Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliği görevi sırasında Türkiye’de kamusal gazetecilik mantığını en çok aşındıran ve parazit gazeteci tipolojisinin yaygınlaşmasına en çok hizmet eden kişi olarak öne çıkıyor. Ertuğrul Özkök’ün o otobüsteki varlığından yola çıkarak her devirde muktedir ya da muktedir adaylarının yanında durabilme ve bu nedenle manevra kabiliyeti açısından da takdir etmek gerekir! Ertuğrul Özkök’ün bir nevi itirafname olarak da okunabilecek “Bir Beyaz Türk’ün Hafıza Defteri” adlı kitabında yazdığı şu satırlar, gazetecilik mesleğinin güvenilirliğine ve saygınlığına verdiği zararın kısa bir bilançosu gibidir:

    “Kadere bakın ki; müesses nizamın en kuvvetli kurumlarından birinin başındaydım. Artık başkaldırmadım. Ama isyan ettim. Eski kavramlara yeni anlamlar veriyordum. Halkı olmayan tek kişilik bir narodniktim. Aynı zamanda varlığı olan bir nihilist. Bunları yıkıcı, yakıcı bir inkâr bayrağının altında topluyordum. Gazeteciler Cemiyeti’ne bu yüzden üye olmadım. Gazeteciliğin ‘5 N, 1 K’ kuralı bu yüzden bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü bu kelimelerin bu kavramların altında yapılan gazeteciliğin neler olduğunu çok iyi görmüştüm ve biliyordum. Bana ‘sahicilik’ lazımdı. Gazeteci oynadığı oyunun aktörü olmalıydı. Sahici bir aktörü”[2]

    ERTUĞRUL ÖZKÖK YAPMASI GEREKENLERİN SINIRINA ULAŞMIŞ BİR TROLDÜR

    Bu uzun ve bıktırıcı alıntıyı sizlere aktarmamın asıl nedeni Ertuğrul Özkök’ün gazeteciye yüklediği asıl misyonu görmenizi istememdir. Burada Özkök’ün sahicilikten anladığı, bireyselliktir. Bireyselliği anlatmak için gazeteciliği bir oyun, onu icra edeni de o oyunun biricik aktörü olarak görür. Bu tanımlamayı güçlendirebilmek için, bütün mesleki örgütleri, sendikaları ve toplumsal mücadele için dâhil olunan bütün örgütleri “müesses nizam” olarak görür. Özkök’ün müesses nizamdan anladığı toplumsal muhalefettir. Sermayedar, muktedir, bürokrat, yerine göre asker Özkök’ün lügatinde zinhar müesses nizamın temsilcileri değildir. Özkök 1980’lerde başlayıp toplumu berhava eden, örgütlü bireyi imkânsız hale getiren, herkesin herkesten kuşkulanır hale geldiği, toplumun en az yarısının bir diğer yarısından nefret eder duruma getirildiği ikili devlet mantığının oluşmasında büyük roller üstlenmiş, ancak hem yaş haddi hem de yapması gerekenlerin sınırına ulaşmış olması nedeniyle miadını doldurmuş bir troldür. O’nu nitelemek için son kurduğum bu uzun cümlenin sonuna “gazetecidir” demeye elim varmadı inanın. Zira o uzun yıllar Hürriyet gibi bir zamanların “basının amiral gemisi” olarak nitelenen büyük bir gazetesini yönetmiş olmasına rağmen gazetecilik mesleğinden gerçek anlamda nasibini almamıştır. O’nun yaptığı her dönemin muktedirlerinin sözcülüğüdür. Muktedir kendine laik diyen askerse, onlar adına yönettiği gazetenin manşetine “Zana ile Dicle Kapı Dışarı” manşetini atabilir misal. Sağcısı solcusuyla geniş halk kitlelerinin severek dinlediği bir Kürt şarkıcı, Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreninde “Kürtçe bir şarkı yaptım, bir de klip çekeceğim” şeklinde bir açıklama yapınca linç edilir. Özkök bu linçe gazetesinde attığı “Vay Şerefsiz!” başlığıyla şehvetle katılır. Velhasıl Özkök, 1980’lerde başlayıp AKP ile şahikasına ulaşan bir toplumsal yıkımın en mümtaz! temsilcilerinden birisidir. Özkök’e gazeteci muamelesi yapmak, en hafif tabirle saçmalıktır, Özkök’ü gazeteci diye bir yurt gezisine davet etmek ise bir siyasetçi için talihsiz bir girişimdir.

    İMAMOĞLU’NUN YIKINTININ MOLOZ TAŞLARINA NEDEN İHTİYAÇ DUYDUĞUNU ANLAMAK GÜÇ

    AKP iktidarı, 1980’lerde başlayan toplumsal bütünlüğü tahrip hareketinin son yirmi yılında hak ettiği şekilde rol oynadı ve sadece toplumu değil, devlete dair tüm nüveleri darmadağın etti. Şimdi bu yıkıntının altında geniş halk kitleleri yaşam mücadelesi veriyor. Bu yıkımın yarattığı molozların arasından başını yukarda tutarak nefes almaya çalışan geniş halk kitlelerine siyasi muhalefet umut olmaya çalışıyor. Bu umudu güçlendirmek ve bu yıkıntıları bir yana bırakarak yeni bir toplum yeni bir hayat kurabilmek için eskinin tüm unsurlarından yakayı sıyırmak gerekiyor. Ülkenin yıkıntı molozlarının içinde kalmasına yol açan başlıca aktörlerin söyleyeceklerine yaslanarak yeni bir yapı kuramazsınız. İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi adayı iken kendi sözünü kendisi söyleyerek, geniş halk kitleleriyle doğrudan ilişki kurarak yola çıktı. Belli ki yıkıntılar içinde kalan ülkenin yeniden kurulma sürecinde baş aktör olma niyetinde. Bu gayet olağan ve saygıya değer niyetini hayata geçirirken, neden yıkıntının moloz taşlarına ihtiyaç duyduğunu anlamak bir hayli güç. Ertuğrul Özkök, ne Hürriyet gazetesini yönetirken ne de şimdi hiçbir zaman toplumun çoğunluğunu temsil etmedi. Kendisine bir zamanlar kelimenin gerçek anlamıyla bir “sembolik seçkin” rolü yüklendi. O da bu rolü şevkle ve fütursuzca oynadı. Ancak rolün süresi dolduğu halde İmamoğlu’nun bu oyuncuya yeni bir rol biçmeye çalışması garip bir çelişki.

    Son olarak 1920’li yıllarda yazılmış ve güncelliğini belki de hiçbir zaman yitirmeyecek bir gazetecilik başyapıtı olan Walter Lippmann’ın Kamuoyu kitabından bir alıntıyla yazıma son vereceğim. Hem okur hem de belki İmamoğlu’nun bu halkla ilişkiler çalışmasına önayak olanlar okur da ilham alır:

    “Kişi hakikat pınarlarının kaynamasını bekler ama kendisini riske atacak, zarar ettirecek veya başını belaya sokacak ne hukuki ne de ahlaki hiçbir sözleşmeye girmez. İşine geldiğinde göstermelik bir bedel öder, gelmediğinde ödemeyi bırakır veya işine gelen başka bir gazeteye geçer. Gazete editörlerinin her gün yeniden seçilmek zorunda olduğu sözü tam da bu duruma uymaktadır.”[3]

    Günümüzde artık kimse gazetelerden kaynayan hakikat pınarları beklemiyor belki. Ama en azından toplumun sağduyulu kesimi, ülkenin yıkıntılar içinde kalması sırasında kendine gazeteci diyen kimlerin toplum yerine kendi varlığını sürdürmeye odaklandığını biliyor. Bunların farklı sesler diyerek seçim hazırlığı otobüsüne bindirilip aynı fotoğraf karesine alınmasından zannedildiği gibi en fazla iki yüz kişinin rahatsız olmadığının da bilinmesi gerekiyor.

    [1] https://acikradyo.com.tr/acik-bilinc/asalaklarin-hayrete-sayan-vakalari (Erişim tarihi: 08/05/2022)

    [2] Ertuğrul Özkök (2014). Bir Beyaz Türk’ün Hafıza Defteri, İstanbul: Doğan Kitap, s. 298.

    [3] Walter Lippmann (2020). Kamuoyu, (Çev. Editörü Orhun Doğuş Yılmaz), İstanbul: Kabalcı Yayınevi, s. 306.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.