Etiket: #diktatör

  • Adaletsiz kalkınma2: Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar

    Geçen hafta yazıyı bitirirken Bertholt Brecht’in “Gaddarlık, gaddarlıktan doğmaz; artık gaddarlık olmaksızın yapılamayacak iş anlaşmalarından doğar.” sözlerini hatırlatan kimi veriler kullanmıştım.

    https://www.medyaport.net/adaletsiz-kalkinma-fakruzaruret-icinde-gonullu-kulluk-makale,33289.html

    Dönüp bakmayın diye buraya iliştiriyorum: Adaletsiz kalkınmanın olağandışı sömürü döneminde, yüzde 7,5’lik büyümede sınıflar arası gelir dağılımında sermaye bloku payını artırırken geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 olan ücretli emeğin payı 2022’de yüzde 25.4’le düşmeye devam ederken ne düşünüyorsunuz?

    Daniele Guerin’in Faşizm ve Büyük Sermaye kitabındaki “…devlet öncelikli olarak işçi sınıfını hedef alır; ücretleri düşürmeye, sendikaları ortadan kaldırmaya, grev hakkını engellemeye ve işverenlerin mutlak egemenliğini yeniden inşa etmeye çalışır. Kapitalizm karşıtı eğilimleri zararsız yönlere itmek için güç kullanmanın yanı sıra demagojiye de başvurur.” sözlerini yukarıdaki paragrafla yeniden okuduğunuzda aklınızdan geçeni söyler misiniz?

    Guerin bahse konu kitabında “Burjuva demokrasisi kapitalist çıkarları hukukun üstünlüğü yoluyla güvenceye alamaz hale gelince faşizmi kullanmıştır” da diyor. Peki sizce Guerin haklıysa bizi bundan sonra ne bekliyor?

    Erdoğan’ın özellikle 2018 sonrasında mutlak güçle bezenmiş iktidarında “özerkliğini koruyabilen” kesimler kimler? Pandemide işçiler kimler için fabrikalara, inşaatlara, konteynırlara hapsedilmişti? OHAL’de grevler kimin için yasaklanmıştı hatırlıyor musunuz? Erdoğan iktidarında karlarına kar katanlar büyük iş çevreleri değil miydi?

    Yoğunlaşan krizle artan işsizlik, eşitsizlik; artan iş yükü ve çalışma saatlerinin uzaması, yoksullaşma, dışlanma, evsizlik ve keskin ekonomik çöküşle sosyal refahın azaltılması, emeklilik ve sağlık hakkının geri alınması, örgütlenme çabalarına baskıyla engel olma; kişisel- kamusal özgürlüğün ve demokratik hakların erozyonu AKP’li iktidarın işçi sınıfı ve halk üzerindeki otoriterlik organizasyonunda önemli aşamalar değil miydi?

    Hakikaten “gaddarlık” neyden doğar, sevgili okur? “Sermayenin acımasız hakimiyeti için zorunlu” mudur?

    Bizdeki iktidar da Batı kapitalizmine karşı kıyamet koparıyor görünse de büyük iş çevresinin, büyük uluslararası tekellerin Erdoğan’ın yükselişine desteğinin, ( faşizmin kapitalist çıkarlarla bağını düşününce) Erdoğan’ın içinden çıktığı ideoloji ile bugün durduğu yer arasında organik bağını kurabilir miyiz?

    24 Ocak Kararları’nın başbakan yardımcısı Kenan Evren’in başbakanı Turgut Özal’ın fikirlerinin takipçisi olduğunu her fırsatta dile getiren Erdoğan’a bakınca “fikirlerinin iktidarda” olduğunu düşünmek yanlış mı?

    “12 Eylül, iktidar manyağı birkaç generalin işi değildi, hele hele liberal masalda anlatıldığı gibi, devletin topluma karşı yaptığı bir darbe hiç değildi. 12 Eylül, Türkiye işçi sınıfına karşı yapılmış bir sermaye darbesiydi, sermaye vesayetini mutlaklaştırmak için yapılmıştı. Cuntacılar darbenin hemen ardından bütün sendikaları kapattılar, bütün grevleri yasakladılar, ücretleri dondurdular, dönemin sermayedarlarından birinin ifadesiyle, gülme sırası patronlara gelmişti.

    32 yıldır, işçiler, çalışanlar, yoksullar ölür ve sermaye gülerken darbe, intihar eden annelerin ve öğretmenlerin, yanan, boğulan, göçük altında kalan işçilerin ölü bedenlerine vurulmuş sermaye damgasının adıyken, 12 Eylül yargılanıyor, öyle mi?” diye yazmıştı bundan 10 yıl önce Fatih Yaşlı. 12 Eylül’ün üzerinden 32 yıl geçtiğinde bir şey değişmemişti işçiler, yoksullar, ezilenler için; 42 yıl sonra da yine değişen bir şey var mı?

    Sorular uzar; ama galiba yine tüm cevaplar, “siyaset ekonominin yoğunlaştırılmış ifadesidir, ekonomik çıkarları güvenceye almanın nihai aracıdır” diyen Lenin’de…

    La Boetie’yi de yeniden analım burada: “Her şeyin tek bir kişiye ait olduğu hükümet biçiminde en ufak bir kamusallığın bulunduğuna inanmak zordur.”

    Bu yüzden tek bir kişinin, ülkenin yazgısı üzerinde kendine belirleyici rolü biçtiğinde toplumun yaşadığı keskin, yoğun ve geri dönüşümü zor bir yoksulluğa, hak gaspına, hakkaniyetsizliğin kurala dönüşmesinin çaresizliği eşlik eder.

    Aslında hepsinin toplamı adaletsizliktir. Yoksulluktan çalışarak, üreterek, üretilenden hak edileni alarak çıkabilirsiniz.

    Ama tek adamla yönetilen bir ülkenin yoksuluysanız, “kolay hayatın” sadece “gaddarla iş anlaşmaları” olan azınlıktaki bir sermaye blokunun tekelinde olduğunu görür ve ne yaparsanız yapın, “içine düştüğünüz çukurdan” çıkamayacağınızı bilirsiniz. Bağlamından kopardığım şarkı sözüyle söylersem, “kayıtsız bir razı oluş başlamıştır.” Geçen hafta yazıda epeyce üzerinde durmuştuk; la Boetie buna 450 yıl önce ad koymuştu: “gönüllü kulluk.”

    Gönüllü kulluk oluşturmada iktidarın paternalist- popülist yüzüyle kitleye sunduğu maddi çıkarların da payı olduğunu da belirtelim. Kitlelerin ona akın etmeleri için onların yarına ulaşmak için bugünden geçmek yerine daha kolay bir biçimde geriye gidecekleri o eski güzel şeyleri resmedecek, ilham verici sözlerle yeni bir yaşam vaad edecektir. Yani otoriterlik çok katmanlı, çok yüzlü…Her kılığa girebiliyor.

    Kanıp kanmama için Gramsci yol gösteriyor: “Yanılsama kolektif bilinçteki en inatçı zararlı ottur; tarih iyi bir öğretmendir ama şu anda hiç öğrencisi yoktur.”

    2500 YIL SONRA OSTRAKİSMOS

    İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında, dünyayı bir yıkıma sürükleyen faşizm dalgasının yorumları arasında yer alan Führer Devleti Teorisi, Hitler’in hiçbir şeyden şüphelenmeyen Alman halkı tarafından oy verilerek kurulduğunu söylüyordu.

    Weimar Cumhuriyeti sonrasında yaşananlar bunu izaha yetiyor. Sermayenin ihtiyaçlarının karşılanmasına göre düzenlenecek, emeğin daha fazla sömürülmesine yönelik bir siyasi organizasyonun yapılması elzemdi. Büyük sermayenin otoriter devlet ihtiyacı için bir ittifak gerekiyordu, en ideal adaylardan biri Hitler’di.

    Konu üzerinde kafa yoran herkesin vardığı sonuç özgürlüğün yok oluşu ile otoriteryan iktidarların yükselişinin paralel olduğu. İster seçimle ister darbeyle bir iktidar hegemonyasının kurulması ve “özgürlüğün anısının” tümüyle unutturmasıyla, gönüllü kulluk olgusu da yerleşik bir hal alıyor. “Kararlı bir şekilde izlenen güç siyaseti” ile güçsüz, bölünmüş, kendiyle didişen işçi sınıfı ve halk yörüngeye girip orada kalıyor.

    İspanyolların çoğu Franco’yu çok severdi.

    Nasır’ın iktidarı bırakmaması için Mısırlılar sokaklarda göz yaşı döküyordu. 82 anayasası yüzde 97 evetle geçmişti. Biz, “öküzümüzü hançerleyen” birine “reisimiz” diyoruz.

    Muhalefetin önünü almayı, olmuyorsa rotasından şaşırtmayı amaçlayan otoriterlik güdüsünde 2010 anayasa referandumundan sonra siyasallaşan yargı, 2016’dan sonra yeniden dizayn edilerek Erdoğan’ın yeni hükümet sistemi ile bütünüyle bir operasyon timine, iktidarı için sorunsuz işleyen bir öğütme aygıtına dönüştü. Totoliter rejimlerde memurlar, liderlerin sadece emirlerini değil, niyetlerini de uygular sözünü hatırlatırcasına…

    Süreklilik halindeki olağanüstü halde neredeyse tüm muhalefet, iktidar aparatları ve içişleri eliyle her türlü hainlikle kriminal ilan edildi. Agresif medyanın hedefe koyduğu kişi ve kurumlar dışında iktidar trolünün ağzından Erdoğan’ın kendisine teşekkürünü duydu bu memleket ahalisi. Erdoğan’ın kendisine iletilen mesajında söylediği “yav böyle yapacaksın, bize zemin hazırlayacaksın ki biz hamle yapalım” sözlerinde bugün yaşadıklarımızın anlamını, esasını kavrıyoruz.

    Bir parantez: Aynı trol 9 Eylül kutlamaları için de “kıçlarından kurtuluş uyduruyorlar” da dedi geçen gün, istikamet aldığı kılavuzundan esinlendiği belliydi. O da “keşke Yunan galip gelseydi” demişti.

    Parantez öncesine dönersek; Erdoğan rejimi apaçık partizanlarıyla otoriterliğin önündeki bütün bariyerleri yıkmış olmasına rağmen kendini bugün “demokratik biçimini koruyan”, demokratik bir sürecin ve milletin de koruyucusu olarak tanımlıyor.

    Bundan 42 yıl önce tam da bugün yapılanlarla yaşadıklarımız arasında toplama çıkarma yaparken, tarih hep ileriye akarken o günün ardılları, bugün öncüllerini aratmıyor. “Ezilenlerin trajedisi bize içinde yaşadığımız olağanüstü halin istisna değil kaide olduğunu gösterir” diyen Walter Benjamin’in kulakları çınlasın.

    Bugünkü siyasi müktesebatı ile sermayenin bir aracı haline gelmiş iktidar, her kurum ve herkes üzerinde baskı kullanarak ömrünü uzatmaya çalışsa da kaçınılmaz sonu bellidir. Başlangıçta siyasi ikbali ile devleti özdeşleştirdiğinde, kendi çöküşünü devletin çöküşüyle eşitleyen her otoriter gibi ezel ebed iktidarı alın yazısı sanmak faydasız.

    Hüsnü Mübarek de devrilmeden önceki son basın toplantısında Mısırlılar ya beni ya kaosu tercih edecekler demişti. Mısırlılar onun üzerine bir Mursi ve Sisi gördü.

    Antik Yunanda Atinalılar aşırı güçlenen ve despotizm eğilimli olan birilerinin demokrasi için tehdit haline geldiğini düşündüğünde ya da kamusal görevlere yapılan atamalarda kayırma ve kollamanın önüne geçmek, liyakat esasını öncelemek için “ostraka” adı verilen çanak-çömlekleri bir oylama aracı olarak kullanmış; diktatör namzeti gördükleri, despot olma potansiyeli olan yöneticilerden kurtulmak istediklerini 10 yıl süreyle sürgüne göndermeye başlamıştı. Ostrasizm- ostrakismos denilen, halkın demokrasiyi korumak için kurduğu savunma mekanizmasına ilişkin sistemin uygulanmasını tarihçi James Sickinger “negatif popülerlik” olarak tanımlıyor.

    Agora meydanına toplanan halk, demokrasileri ve kamusal düzen için tehdit olan, kendileri için tehlikeli olduğunu gördükleri kişilerin adlarını ostrakalar üzerine yazıyor, 6 bini bulan oyla istenmeyen kişi ilan edilen “diktatör namzetlerini”, 10 yıllığına sürgüne gönderiyordu. Ostrasizm, site devletinde kontrol edilemeyecek kadar güçlenen kişilerin demokrasi üzerindeki tehdidini ortadan kaldırmak için uygulanan bir “anti-tiran yasasıydı.”

    Kleisthenes’in MÖ 500’lerde yürürlüğe koyduğu ostrakismos yasasından 2500 yıl sonrasında bugün biz de bir “ostraka” üzerine bir isim yazma arifesindeyiz. Bugünlerde adayın adı üzerinde koparılan kıyametlere, tartışmalara rağmen bir noktada aklımız net. Belki kimi seçeceğimizi bilmiyoruz; ama kimi seçmeyeceğimizi biliyoruz. Belki kimi istediğimizi bilmiyoruz; ama kimi istemediğimizi biliyoruz.

    Erdoğan için de hakikat anı geliyor. Kendini yok edilemez kudreti veya sınırsız döngüsüyle sürdüren “ouroboros”, kuyruğunu yemeye başladı ve bu kez yeniden başa dönemeyecek.

    Onun iktidarı bittiğinde memleketin çok daha huzurlu, adil ve güzel bir yer olacağına inanan milyonlar var. “Atama yoksa oy yok” diyen öğretmene “o oy senin olsun. Sen vermen gereken yere ver. Bize kimin oy vereceği belli. Sen kendine sakla” dediği günler çok gerilerde kaldı.

    Halkın parçalanmış, bölünmüş, dağılmış olduğu için bir eylem gerçekleştiremediği günlerde değiliz; tek bir beden gibi hareket ettiği ender zamanlar yaşıyoruz.

    “Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar bitti, gelecekteki daha iyi bir yazgıya hazırlanılan zamanlardayız.”

    42 yıl önceki askeri darbeyle yönetimi ele geçiren Evren’in ruhu başka bedenlerdeyken, belki farklı yol ama benzer yöntemlerle tatbik edilen rejim önümüzde dururken, bugün seçimle gelen otokrasiye karşı ostrasizm bize 2500 yıl sonra bir şey söylüyor.

    Bizim ostrakamızda, “şatafatlı ve lüks hayat tarzı nedeniyle pek çok kişi tarafından nefret edilen Atinalı Megakles’e emsal bir isim çoktan yazıldı.

    Özgürlüğün baskı üzerine zaferi gerçekleşmek üzere…

    Bitirirken…Bugün 12 Eylül… Karanlığından kurtulmak için çalıştığımız takvimin utanç sayfası…

    Ama en acımasız politikaların adı olmuş; işkencelerin, idamların, infazların, kayıpların tarihini demokrasiyle ve adaletle sileceğiz.

    Yitirdiklerimizin anısını selamlayarak, sözü Haydar Ergülen’e bırakayım.

    “sen gittin bu sokaklar durmadan aktı

    kentin dingin sularından kovuldu sevincimiz

    bir çürümüş güller balosuna dönüştü şenlik

    yüreğimden yol alan bir erinç besledimdi oğul

    ben seni çağıltılı bağbozumlarında bekledimdi

    (…)

    vurulmuş bir ceylan indirdiler bu sabah dağdan

    yüzünde yorgun bir güzellik yaşıyor gibi

    yakamdan düşmeyecek ah bekleyişin kederi

    gel artık ömrümü seninle bildimdi oğul

    ben seni kimseler beklemezken bekledimdi.”

  • Adaletsiz kalkınma: Fakruzaruret içinde gönüllü kulluk

    2002’den bu yana AKP’nin vaad ettiği demokrasi ve refah ilk kez bu kadar gayri ciddi bulunuyor. Teorisine de pratiğine de inanılmıyor. AKP seçmeni de kendisini nasıl bir geleceğin beklediğini ilk kez tahayyül edemiyor.

    Ülkede otoriterliğin yükselişi önlenemiyor, otoriter şiddetin etkisi altındaki ruh haliyle gelecek şekillendirilmeye çalışılıyor.

    Halk, önceleri kağıt üzerinde de olsa varlığına tanıklık ettiği haklar ve özgürlüklere bu kez mutlak güçle pervasızlaşanların dilinde bile rastlayamıyor.

    Bir şarkıcının saatler içinde önce hedefe sonra cezaevine konmasının altındaki motivasyonu çözmeye çalışırken bir diktatör namzetiyle yüzleştiğini düşünüyor.

    Daha çok öfke üretildiğine tanıklık edeceği günlerin sonunda bir tercihe gideceğini biliyor; ama tercihin sonucunda daha büyük bir öfkenin muhatabı olup olmayacağını kestiremiyor.

    Ama alamet-i farikası tek adamlık otoriteryenizmi olan rejimin rıza üretemediğinde, 20 yılın sonunda yaşadıklarındaki; “kitlesel hipnozu”, “kör itaati”, “mutlak teslimiyeti”, “saplantılı inancı”, “patetik riyakarlık” haliyle razı oluşundaki payını da içten içe biliyor.

    Mısırlı Ala El-Esvani; “Diktatörlük Sendromu” adlı kitabında, Etienne de La Boetie’nin “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”ini referans alarak; “bir halk özgürlüğünü kendi rızasıyla ya da zorla bir bireyin iradesine teslim ettiğinde o birey diktatöre dönüşür.” diyor. Mısır’da da sınırsız güç ve kalıcı iktidar hedefleyen diktatörlerin yolunu açan halkın, La Boetie’yi 450 yıl sonra bile doğruladığını gösteren kitap, bize de bir şeyleri işaret ediyor.

    Önce iktidar, ardından muktedir olmuş birileri için 20 yıl, bizim gibi ülkelerde de “diktatörlük sendromu”nun görülmesi için yeterli bir süre.

    Tüm ideolojik aygıtların üzerinde test edildiği, idolleştirilmiş liderin büyüsüne kapılmış halde yaşayan,; “Liderliğin yaptığı her şey doğru ve bundan sonra yapacakları da doğru olacak” ifadelerine eş bir inançla şekillendirilmiş, üzerinde mutlak bir denetim kurulmuş, her biri birer “Truman Burbank” olarak düşünülmüş, otoriteryenizm fikrine de alıştırılmış ve bunu kabul etmeye razı bir kitle ile işler daha da kolaylaşabilir.

    Otoriter rejimin uzun süre iktidarda kalmasının temel sorumlusu El-Esvani’ye göre yaratılan “makbul vatandaş”…

    Erdoğan iktidarının da karşısında konumlanan herkesi havale ettiğini söylediği “millet” de işte bu makbul vatandaştan mürekkep.

    El-Esvani’nin kitabında söz ettiği “makbul vatandaş”, ona göre; aslında aynı zamanda çaresizlik ve korku içinde, adaletin imkansızlığı konusunda çaresiz ve yukarıda değindiğim üzere, adaleti gerçekleştirme çabalarının sonuçlarından da korkuyor.

    Yine kitapta geçtiği üzere bu birey tipi Etienne de La Boetie tarafından sarsılmaz ve kronik itaati ile tanımlanıyor.

    Hükümet etme haliyle etkisini her kesimde hissettiren 20 yılın sonundaki iktidarın ülkeye yaşattığı ağır iktisadi ve siyasi krize, keskin yoksulluğa, yolsuzluk ve rüşvet ağı ile ayyuka çıkmış derin ahlaki çöküşe, tüm kurumlarının çürümüşlüğüne rağmen; hala iktidarını koruyabilmesini ya da kitlesel varlığını ileriye taşıma umudunu yaşatmasını anlamak için La Boetie’nin; halkın “erkini yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alanlara katlanabilmelerinin” bir tercih olarak ortaya koymasını görüyoruz her iki kitapta da.

    La Boeti’nin: “Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı, eğer ona karşı koymak yerine onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı.” ifadesiyle de bugünkü rejimle kaderini birleştirenlerin akıl iklimini yorumlayabiliriz.

    Tek bir kişiye katlanan insanların bunu ona karşı çıkmak istememeleriyle açıklayan, kendilerini bunu yapmaktan alıkoyduklarını düşünen La Boetie bu savlarında yalnız değil, siyasal iktidarın var olabilmesinin, iktidarın kendisine gerekli olan boyun eğme arzusunu yaratmasına bağlı olduğu fikri, antropolog Pierre Clastres’da da var.

    Tek adamın milyonlara hükmetmesinin rıza göstermeyle ilgisini anlamlandırırken La Boetie “gönüllü kulluk” olgusunu insan doğasının yozlaşmasına bağlıyor. Feodal dönemdeki bu temellendirme bize Erdoğan rejiminin doğasını anlamak için yeterli gelmeyecek kuşkusuz. El-Esvani’nin Mısır tecrübesini anlattığı kitabından yola çıkarak bizdeki durumu nasıl yorumlamak gerekir fikri üzerine düşünelim istiyorum.

    Her iki kitabın da kendi temellendirmeleri üzerinden bizdeki otoriter iktidarın oluşumundaki nedenleri; rıza gösteren makbul vatandaşlar, din, korkaklık, insanların zenginlik elde etme arzusu ile siyasal iktidara bağlanması düşünülmeyecek kadar mantık dışı görünmüyor; ama monarşi koşullarında değiliz ya da Nasır’ın, Mübarek’in Mısır’ında…

    Reinhard Kühnl; milyonlarca insanın toplumsal çıkarlarına açıkça aykırı politikaları olan bir hareketin veya partinin etrafında toplanmalarını izaha muhtaç bulur. Bu izahatı da muhalefetin yokluğunu da yazının ileriki bölümlerinde açacağım; ama yukarıdaki temellendirmelere ek olarak söylenmesi gereken bir şey de, bizdeki “iktidarın en çıplak görünümünün de baskı ve şiddet” olması…Başlangıçta rıza üretmede hiçbir sorun yaşamayan iktidarın giderek rıza üretememesi ve çubuğu zora başvurmaya kırması…

    Ancak siyasal iktidarın gücünü mutlaklaştırması, “gönüllü kulluğun” oluşmasında tek başına şiddet de yeterli olmaz. Zorun gücüyle insanların durumlarını benimsemelerini sağlamak için iktidar, bir “inançlar sistemi de yaratarak kişilerin iktidar ilişkilerini kendisinin saptadığı yönde algılamalarını” da sağlamak durumunda. AKP bizde 20 yılın sonunda temelsiz bir değerler algısı, vulgar bir dünya görüşü aşıladığı bir kitle yaratarak ideolojik işlevi yerine getiren bir konum da kazandı.

    Toplumu yönetenler- yönetilenler biçimindeki bölme organizasyonundan başka, kullandığı tek yönlü dille, tehditler ve korkutmalarla kendisi gibi düşünmeyenlerin itaatini sağlamayı kısmen de olsa başarmış durumda.

    Bir şarkıcının ceza hukukunun hiçbir şekilde muhatabı olmaması gereken sözlerini cezalandırmakla kalmayıp, kendisine destek açıklamalarının “amalar” ile başlaması, “söyleme mecburiyetiyle” yapılmasını, iktidar olgusuna içkin şiddetin başka bir karşılığı olarak görebiliriz.

    AKP iktidarının 20 yılın sonunda başardığı en önemli şeylerden biri, yaslandığı ideolojisini -iktidarının doğallığı üzerinden- genel dünya görüşü, bir yaşam tarzı biçiminde dayatarak daha sonraki evrelerinde bu ideolojik temel üzerine inşaa ettiği otoriteryen düzenini tüm topluma benimsetip, onaylatmak oldu.

    CHP’li Özgür Özel’in Gülşen’in sözlerine ilişkin: “İmam hatipler, CHP döneminde kurulmuş… Maksadını aşmış bir espri. Çok rahatsız edici şekilde insanların kalbini kırdı. Biz de takip edeceğiz” demesi Erdoğan’nın ideolojisinin başarısı.

    Hoş, kendisinin Şenyaşar ailesinin üç ferdinin AKP’lilerce katledilmesinin ardından AKP’lilere “acil” başsağlığı dilediği tweetini hatırlayınca Gülşen’e hapsi reva gören rejim yargısına cevabın Fenerbahçe tribünlerinden “ becerebilirsen zapt et hadi” tezahüratıyla gelmesine de şaşırmamak gerek.

    Gülşen mevzusu da gösterdi ki bundan sonra yapılacak her yanlışa cılız da olsa gelecek tüm itirazların AKP’nin ideolojik söylem süzgecinden geçirilmesi zorunluğu belirecek, kültürel hegemonyanın iktidarına “derin bir sadakatle” bağlı “makbullerin” dışında, siyasal- toplumsal içtihatların diğer bireylerce ve kurumlar tarafından bir konsensüs yaratılmış biçimde işlemesi de sağlanmış olacaktır.

    AKP rejiminin bu “resmi ideolojisinin” “yarattığı kültürel koşullandırma” insanların özgür düşüncelerinin ürünleri olarak sunulup meşrulaştırıldığında ise halkın, iktidarın hükmü altına tümüyle girme evresi de tamamlanmış olacaktır.

    AKP iktidarı, bu haliyle sadece düşünce ve ifade özgürlüğünü yok etmekle yetinmediği gibi hakikati de eğip bükerek bir kez daha “faşizmin susma değil, söyleme mecburiyeti” olduğu korkunç gerçeğini bize özgürlük olarak satacaktır.

    Gramsci; “politikada yanılgı devletin temel olarak diktatörlük+ hegemonya anlamıyla doğru bir şekilde kavranmamasından kaynaklanır” derken politik toplumla sivil toplum toplamının “baskının zırhlı hegemonyası” biçiminde temerküz halini de devlet olarak açıklıyordu.

    Bugün gelinen noktada kültürel hegemonyanın oluştuğuna delil olarak yukardakiler verilebilir mi? Siyasal hegemonyanın oluştuğuna dair kuşku yaşanıyor mu?

    Bir parti devleti olarak AKP’nin mutlak güçle bezenmiş iktidarının siyasal aygıtı elde tutmasının dışında kültürel koşullandırmaya da hakim haliyle hegemonya işlevinin yerine geldiğini düşünebilir miyiz?

    Bugün toplumun çok büyük bir kısmının maruz kaldığı siyasal ideolojik düzey, iktidarın baskı ve fiziksel şiddete başvurması, hegemonyanın tahkimi, kurulan tahakküm ile bunun zorla kabul ettirilmesinin kaideye dönüşmesi, iktidarın şiddet kullanımını meşru kılmasıyla büyük bir toplumsal kesimin üzerinde uygulanan baskıyı onaylatıp, yaşamın ayrılmaz bir parçasına dönüştürmesi “diktatörlük sendromunun” semptomları mı?

    Bir şarkıcın ceza kanuna muhatap olmaması gerektiği halde cezalandırılan sözünü savunamayan, dahası cezalandırılmayı eleştirirken bile “amalı” cümle kuran muhalefetin varlığı da AKP iktidarın ideolojik başarısıyla ve yaratılan ortamla mı ilgili ?

    İktidarın kurduğu hegemonyayla, halkın düşünce-davranış kalıplarını biçimlendirmesi, üstündeki baskıyı katmerlemesi, tüm çürümüşlüğüne rağmen varlığını koruyarak umudunu sürdürmesi de yine aynı muhalefet ile ilgilidir.

    Burada Poulantzas’ı hatırlarız: “ezilen sınıflar hükmetme sistemine karşı olan ayaklanmalarını bile genellikle hakim meşruluğunun çerçevesi içinden yaşarlar.”

    El-Esvani diktatörlük sendromunda dinin işlevselliğinden de söz ediyor. Müslüman halkların otoriter iktidarlarının dini bir çeşit zırh olarak öne çıkarmalarını Le Boetie’yi hatırlatan bir vurguyla o da işliyor. Kutsiyet atfetmenin “tanrısallık örneğinden” o da haberdar ediyor. Bizler de Erdoğan’a atfedilen “cihan halifeliği”, “ümmetin lideri” sıfatlarının bizdeki tezahürlerine, tarikat ve cemaatlerin türlü cambazlıklarına, Diyanet’in deveye hendek atlatan fetvalarına şahitlik etmiştik. Detaya gerek yok. Şarkıcının muhatap olduğu hukuk ve dil de muhalefetin buna mahkumiyeti de birbirini ve dinin işlevselliğini bütünlüyor.

    Erdoğan iktidarının önemli başka bir hamlesi de siyasal – kültürel egemenliğine tehdit olarak gördüğü tüm kurumların, yapıların yok edilmesiydi. Yerine koyduklarının da kendisi için en iyisi olduğuna koşulsuz inanmış hayranlardan oluşmuş bir yandaş kitle oluşturarak rejimini dayandırdığı “devleti” de kendisinin merkezileştirildiği biatlı bir bürokrasiyle şekillendirmekti.

    Böylece tüm ülkeyi baba mülkü gibi görüp kendini de tüm halkın yazgısı üzerinde karar verici sayacaktı, yaptığı her şeyi kendi siyasi ikbaline göre şekillendirecek ve hükümet etme biçimini sürdürülebilir kılacaktı.

    Kendi çeperini genişletip derinleştirecek, servet transferiyle semirtecek ve Aristoteles’’ten ilhamla söylersek, ülkeye “hanesi”, o da hanenin “efendisi”ymiş gibi hükmederek iktidarını sürdürecekti.

    Öyle ya; nihayetinde bütün memleket kendisi ve ailesinin kazancı ve sonsuz iktidarı için var…

    Monarşinin sınırında yönettiği ülkede bir grup iktidar sahibiyle sınırsız zenginlik ve debdebe içindeki “itibarlı” yaşamları, ne demokrasiyle ne de anayasa ve yasayla frenlenemeyince de “diktatörlük sendromu” oluştu.

    Son sözler…La Boetie gücün saadet zincirini; “…inanmak istenmez; fakat gerçektir: Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve ortağı olmuşlardır. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorlarsa, bu altı yüz kişi de altı kişiye aynı biçimde davranır. Bu altı yüz kişi, buyrukları altında altı bin kişiyi tutar… Bunlardan sonra gelenler çok daha fazla kalabalıktır.” sözleriyle açıklıyor.

    Kulağa çok mu tanıdık geliyor? Son dönemin gözde ifşalarına konu olan, “elemanlar”, danışmanlar, vekiller ve bürokratları mı hatırladınız? Tüm ülke fakruzaruret halinde yaşarken rüşvet ağları, milyon dolarlar, lüks yaşamlar, sınırsız servet transferi içinizi mi burkuyor?

    Adaletsiz kalkınmanın olağandışı sömürü döneminde yüzde 7,5’lik büyümede sınıflar arası gelir dağılımında sermaye bloku payını artırırken geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 olan ücretli emeğin payı 2022’de yüzde 25.4’le düşmeye devam ederken ne düşünüyorsunuz?

    La Boetie “ Tirana karşı koymak, onunla savaşmak gerekmez bile. Ülke ona kulluk etmemeye karar versin bir kere tiran kendiliğinden yok olup gider“ diyor “Söylev”de. Bu cümle yazının birinci bölümünün sonu ikinci bölümünün başı olsun.

  • Suskun

    Suskun, birileri tarafından susturulmuş, baskılanmış, konuşmasına ve meramını anlatmasına izin verilmemiş kişi gibi görünür. Susar, çünkü birileri ona “sen anlamazsın, sen işine bak!” demiştir. Susar, çünkü konuşursa aşağılanacağından korkar. Susar çünkü konuştuğu şeylerden ötürü işinden gücünden olacağından ürker. Susar çünkü kendisinden vazgeçmiştir ama çocuklarının geleceği vardır. Susar çünkü kıt kanaat de olsa yaşamını idame ettirme şansı varken, konuşursa ondan da olabilir. Bütün bunlar suskun için dışsal dayatmalar gibi görünebilir. Fakat gerçekten de öyle midir? Suskunluk her zaman bir dışsal baskı ile mi ortaya çıkan özne konumudur? Başkalarına yapılan haksızlığı geçtim, kendisine yapılan haksızlığa bir insan neden susar? Bir insanı açıkça kendisine yapılan haksızlığa karşı suskun kılan yegâne şey çaresizlik midir? Çaresizlik kuşkusuz önemli bir faktördür suskunlukta, ancak bir insan çaresizlik içinde debelenirken, neden derdini anlatmaktan imtina eder? Derdini anlatmanın yollarını neden ve nasıl bulamaz? Çaresizlik insanı nasıl dilsiz hale getirebilir?

    “MÜŞTERİ HER ZAMAN HAKLIDIR”

    Bu soruların yanıtını ararken, yüksek lisans okuduğum sıralarda kasiyer olarak çalıştığım bir markette yaşadığım bir deneyim aklıma geldi. Bu deneyimin izleğinde ve şu yaşa kadar karşılaştığım insan tipolojilerini de göz önünde bulundurarak farklı suskun türlerini tanımlamaya çalışacağım sizlere. Derdim kimseyi aşağılamak ya da töhmet altında bırakmak değil, oluşturmaya çalıştığım genel geçer suskun kategorileridir. Önce yaşadığım deneyimi anlatayım. Yirmili yaşlarımın başlarında yüksek lisans eğitimimin sonları, dersleri tamamladım, tez yazmaya geçtim. Bu sırada hem tezimi yazar hem de kendi kendimi geçindiririm diye düşünerek yarı zamanlı bir kasiyerlik işine başladım uluslararası bir hipermarket zincirinde. Marketin müdürü belirli aralıklarla bütün departmanların personeliyle toplantılar düzenleyip, personeli sözde motive ediyor. Müdürün motivasyondan anladığı ise, “müşteriye karşı güler yüzlü olun, kadınlar öyle kalitesiz parfüm sürerek müşterinin karşısına çıkmasın, müşteri her zaman haklıdır, müşteri ne söylerse söylesin asla sesinizi yükseltmeyin, temiz olun!” gibi tavsiyeler. Çoğunluğu kadın olan iş arkadaşlarım mecburi bir sükûnetle dinledi, bazıları müşterinin karşısına çıkmayı beklemeden ağzı kulaklarında “haklısınız Ahmet Bey!” diyerek kafa sallıyordu.

    “VERDİĞİNİZ ÜCRET YÜZ GÜLDÜRMÜYOR!”

    Benim aldığım maaş tek başıma bana yetiyordu. Ama iki çocuğu olan ve ömür boyu bu işi yaparak emekli olmayı hayal eden pek çok arkadaş için tuhaf bir ikilemdi bu belki de. Bir yandan ömürlük bir kürek mahkûmiyetine razı olmak, diğer yandan bu mahkûmiyetin görünür müsebbibine şirin gözükmek. Ben belki de bu “meslek” içinde kendini geçici-misafir olarak görmenin verdiği rahatlıkla dayanamayarak patlama gibi bir konuşma yaptım. Pek çok arkadaşın yaşadığı ikilemin arasında fışkırmaya yol arayan sorun-sorunları Ahmet Bey’in üstüne boca ettim: “Ahmet Bey, verdiğiniz ücret yüz güldürmüyor, yüzümüzün gülebilmesi için bu ay elektrik faturamı nasıl yatıracağımı düşünmemem gerek, ücretlere anlamlı bir zam yaparsanız, müşteriye gülümsemek şöyle dursun, gerekirse hoş sohbet de ederiz onlarla”. Ahmet Bey benim konuşmamı kendine güveni sonsuz her yönetici gibi derin bir sükûnetle dinledi. Yanıtını verirken de hiç acele etmedi. Zira vereceği yanıt zaten belliydi, bizim de beklediğimiz yanıt buydu: “Dışarıda bu maaşa çalışacak sürüyle kasiyer adayı var. Eğer maaşınızdan memnun değilseniz, muhasebeye uğrayıp hesabınızı kestirip istifanızı verebilirsiniz.” Bu söz çok ağırıma gitmiş olsa da, elbette istifamı veremedim. Zira bu işe fena halde ihtiyacım vardı. Kasiyerlik mesleğinin içinde kalmamı sağlayan misafirlik konforu ve tezimi yazmaya bir türlü konsantre olamamanın verdiği tedirginlikle iki yıla yakın bir süre bu işi yapmayı sürdürdüm. İşten ayrıldığım gün ile askerliğin son günü yaşadığım huzur birbirine çok benzer. Ne de olsa her ikisi de benim için zorunlu misafirlikti. Misafirliğinse kısası makbuldü.

    İKİ YILLIK SUSKUNLUĞUN İÇ HESAPLAŞMASI

    Şimdi bu kısa suskunluk deneyiminden sonra önce kendi suskunluğumun asıl nedenine sonra da bu suskunluğa nasıl ve hangi psikolojiyle katlandığımı anlatarak diğer suskun kategorilerine yumuşak bir geçiş yapayım. Bu işe başladığımda uzun yıllar boyunca sağlık sorunları nedeniyle hastaneden bir türlü çıkamayan babamı son yaşadığı kalp krizi nedeniyle kaybettik. Son demlerinde sağlığı ve psikolojisi iyice bozulmuş olmasına ve köyde bağ bahçe işlerini yapabilmekten bir hayli uzak hale gelmesine rağmen varlığı bile güven veriyormuş babamın, bunu kaybedince anladım. Bu kaybın üzerine, bu misafir kasiyerlik işine bir süre devam etmek zorunda kaldım. Kendimi şöyle avutuyordum. Bu misafirlik bir gün bitecek ve ben asıl yapmak istediğim işe döneceğim. Bu misafirlik bir geçici uğrak, buradan bir gün kurtulacağım. Bu süre içinde kendimi avuturken, neredeyse bütün insanlardan (tabi ki bu bağlamda müşterilerden) nefret etme noktasına geldim. Belki de kendimi işten attırmak için olur olmaz müşteriye kafa tutuyordum. O zamanlar kredi kartlarıyla yapılan ödemeler karşılığında imza alınır, üstüne bir de kredi kartı, ödemeyi yapan kişiye mi ait diye kimlik kartıyla teyit edilirdi. Üstelik market yönetimi sadece nüfus cüzdanlarını geçerli kimlik olarak kabul etmemizi emretmişti. Yaptığım işin yarattığı memnuniyetsizlik ve nefretin yol açtığı sıkışmayı, nüfus cüzdanı dışında kimlik gösteren bürokrat, asker gibi kişileri zor durumda bırakarak telafi etmeye çalışıyordum belki de. Hiç unutmam, eski Bakanlardan ve Tansu Çiller’in de sağ kolu olarak bilinen Esat Kıratlıoğlu’nu tanıdığım halde, kimliğini göstermedi diye evine kadar kimlik getirmeye göndermiştim. İşte, çaresizlik ve hınç insana olmadık şeyler yaptırabiliyor. Muktedire karşı gelişen suskunluk, yerine göre çaptan düşmüş ve belki de acz içindeki eski muktedirlere karşı kendince intikam alma duygusuyla telafi edilebiliyor. Ettiğim kavgalar, alttan almamalar bini aştığı zaman ilgili kasa şefi uyarıyor, sonrası devam ediyordu. İşte bu iki yıla yakın suskunluğun kısa iç hesaplaşması.

    “İÇİNE KONUŞAN SUSKUN”

    Nihayet şimdi suskun türlerine gelelim. Benim en ilgimi çeken suskun türlerinden birisi içine konuşan suskunlardır. Bu suskun türünün söyleyeceği çok şey vardır, her zaman derdi vardır, dertlerini gözlerinden okursunuz, ama bu suskun türü sadece içine konuşur. Aslında halinden memnun olmamasına rağmen, halinden memnun rolü yaparak hayatına devam eden bu suskun türünün içine konuştuğu her cümle yüreğine ok olup batar. Bu suskun türü, içinde bulunduğu koşulların müsebbibinin kim ya da kimler olduğunun içten içe farkındadır. Ancak kendini susmaya mahkûm ettiği ve dışa konuşmanın hiçbir yararının olmadığını bildiği için yoksulluğunun, yoksunluğunun tek müsebbibinin kendisi olduğuna ikna olmaya çalışır. Her içine konuşması bu ikna sürecinin bir parçasıdır. Walter Benjamin kapitalizmi modern bir Tanrı olarak görür ama bu tanrı günahtan arındırmak yerine sürekli günah yükleyen bir kültürün ilk örneğidir. Arınma imkânı olmayınca özgür olamama hali sürekli yenilenir. Bu suçluluk bilincinin kendisinden arınmak mümkün olmadığı için, bunu yüklenen içe konuşan suskun, bunun evrensel bir kült olduğuna kendini ikna etmeye çabalar sürekli.[1] Tam da bu nedenle derdini sürekli bir nevi ummana döker. Başını eğer, vazifesini sükûnetle yapmaya devam eder.

    ETRAFINA SÖYLENİP ASIL MUHATABA SUSAN SUSKUNLAR

    Etrafına söylenip, konunun asıl muhatabına asla ses edemeyen suskunlarsa en rahatsız ediciler arasındadır. Bu suskun türü enteresandır. Aslında bu, çok konuşur. Ama konuştuğunun hiçbir hükmü yoktur. Suya yazılan yazılar gibi, etkisi saniyeler içinde geçer gider. Ama etrafında, yanında yöresinde kim varsa onları konuşarak bunaltır da bunaltır. “Benim” der, “ne mecburiyetim var” der, “bana versinler bakalım, hak ettiğim ücreti, nasıl canla başla çalışıyorum” der. Ama bu demeler hiçbir zaman asıl muhatabına ulaşmadığı için, ömür biter bu suskunun konuşması bitmez. Ölesiye konuşur, ama sadece konuşur. Bu suskunun konuşması konuşmamasından daha iyidir aslında. Bir sussa gerçekten konuşmaya başlayacaktır, ama susamaz bir türlü bu suskun. İşten kaçar, iş arkadaşlarını zor durumda bırakır, “bana hak ettiğim ücreti vermiyorlarsa, ben de o kadarlık çalışırım” diyerek hayatını sadece söylenerek geçirir. Ne söylenerek hak ettiğini düşündüğü ücrete kavuşur ne de söylenmekten vazgeçer. Ömrü böyle geçip gider bu suskun türünün.

    “BANA NE”Cİ SUSKUN

    Bir diğer suskun türü ise “bana ne!” sözünü yaşam mottosu haline getirmiş olanıdır. Yaşam nehrinin kıyısından yaprak misali akıp gider bu suskun. “Sen ne düşünüyorsun bu konuda?” diye kendisine sorulduğu zaman, “bana ne, ben karışmam elin işine” der. Hâlbuki elin işi dediği şey, onun hakkıdır, hukukudur. Ona verilene razı olur, gerisine karışmaz. Kendi hayatının da içinde olduğu genel bir hayatı kıyısından sadece izler bu suskun tipi. Bu suskun tipi, ancak birileri somut olarak elini onun cebine soktuğu zaman durumun farkına varır. Bu onun soyutlama düzeyinin kıtlığından kaynaklanır. Bir toplum içinde yaşadığının farkındadır, ama güçlüye karşı konuşabilmenin içinde yaşadığı topluma ve tabi ki kendisine karşı bir sorumluluk olduğunu anlamaktan uzaktır. Bu suskun tipi, sadece gördüğüne ve hatta göz hizasındaki gördüğüne itibar eder. Birileri ona “bak Kuran kurslarında çocuklara tecavüz ediliyormuş, sen ne diyorsun bu duruma?” diye sorsa, ya “benim çocuğum değil ki, bana ne” der ya da “Kuran hocası hiç öyle bir şey yapar mı, sen yanlış duymuşsundur” şeklinde yanıt verir. Bu suskun tipi, hegemonik olana en hızlı uyum sağlama yeteneğiyle meşhurdur çünkü. Dönemin ruhu, Kuran Kurslarına itibar ediyorsa, bu kurslarda asla yanlış şeylerin yapıldığını düşünmez. Çünkü “bana ne” dediği anda dünyadaki bütün sorunları çözülmüş bilir bu suskun tipi.

    KONFOR DÜŞKÜNÜ SUSKUN TİPİ

    Hem bedensel hem de bilişsel konforuna en düşkün suskun tipi ise “nasılsa biri çıkar yapacak” diyendir. Bu suskun tipiyle sürekli etrafına söylenen suskun tipi arasında esaslı benzerlikler vardır. Fakat bu tip, biraz farklı bir kategoridedir. Zira bu tip sadece söylenmez, kimliği belirsiz birilerine yapılması gereken bir işi ya da çözülmesi gereken bir sorunu, ya da hallolması gereken bir siyasal çatışmayı delege eder sürekli. Lafını her zaman ortaya koyar, mutlaka bu laftan nasibini alacak birileri çıkacaktır nasılsa. Deniz kıyısında çöpler görür, “bu ne pislik kardeşim, bu memleket adam olmaz, neden atarsınız bu tertemiz kumsala bu pisliği” diyerek makul ve mantıklı serzenişlerde bulunur. Ama asla bu çöplerden tek bir tanesini almak için kılını kıpırdatmaz. Nasılsa birileri temizleyecektir; hiç değilse, bu iş belediyenin görevi değil midir? Bu çöplerden kurtulmak için kılını kıpırdatmadığı gibi bir yandan söylenirken, diğer yandan içtiği sigaranın izmaritini usulca kumun altına gömebilir bu tip. Bu suskun tipolojisinin kumun altına izmarit gömme eylemi ile bilişsel konforu arasında ciddi benzerlikler vardır. Kumun altına gömdüğü izmaritin orada kaybolacağını düşünmekle, yapılması gereken işin kendi sorumluk alanında olabileceğine dair algısını bastırması aynı dinamikten neşet eder. İkisi de bastırma üzerine kuruludur. Sorumluluğun bastırılması ve izmaritin kumun altına gömülmesi bu kişinin temel karakterini oluşturur.

    PASİF NİHİLİST SUSKUN

    Daha çok suskun tipolojisi vardır hayatta. Ancak son tipolojiye de değinerek yazımı sonlandırayım en iyisi. “Hayatta hiçbir şey değişmez zaten” diyen pasif nihilist suskun tipi en yaygınıdır bunların arasında. Bir yandan hayatta anlam arayışında sınırsız bir skalaya sahiptir bu suskun tipi, diğer yandan her şeyin insan iradesi dışında geliştiğini besleyen “pasif bir nihilizme” saplanmış haldedir. Saplandığı özne konumunun pasif nihilist bir konum olduğunu asla kabul etmez, ama insanın yapabileceklerinin sınırlı olduğu perspektifini de sürekli etrafına dikte etmeye çalışır. Üstelik bunu, kendisini en bilinçli, en bilgili ve her şeyin en farkında olan birey olarak yapar. Özne konumuna dair bu paradoksun asla farkında olmadığı için bu suskun tipiyle konuşmak, onun konuştuğunu tam olarak anlamak asla mümkün olmaz. Dünyayı birkaç aile yönetiyordur, Yahudiler dünyadaki bütün siyasi ve ekonomik süreçleri kontrol ediyordur, zaten Kovid-19 pandemisi de bir komplodan ibarettir, Kovid-19 aşısı dünya nüfusunun kontrol altına alınması için geliştirilmiştir. Bu tevatürlerden oluşan hakikat rejiminin içinde tıpkı labirentin içine hapsolmuş deney faresi gibi dönüp durur bu suskun tipi. Bu hakikat rejimine aykırı herhangi bir cümle duyduğu anda bedenine elektrik verilmiş gibi titrer ve labirentin içine canhıraş geri döner. Bu suskun tipi, yine paradoksal biçimde o kadar çok konuşmasına rağmen, en suskunları arasındadır. Zira konuştuklarının iler tutar bir yanı yoktur.

    İşte despotlar, diktatörler, tek adamlar bu suskun tipolojilerinin susmaları sayesinde gemilerini yüzdürebilen kaptanlardır. Tam da bu nedenle aklıselim laflar eden, cepheden kendisine eleştiri getiren, gerçekleri sağlam olgulara dayalı bir şekilde anlatabilen konuşanlara ve yazanlara tahammülü yoktur tek adamların. Yine bu nedenle suskunluğu teşvik etmek için, sürüyü sürekli alarm durumunda tutması gerektiğini bilir. Ama bundan kurtulmanın yolu vardır elbette. Birbirini samimiyetle dinleyip, derdini anlamaya çalışmak suskunluğun panzehridir. Bu panzehre en ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda olduğumuzu unutmamamız gerekir.

    [1] Byung Chul Han (2019). Psikopolitika: Neoliberalizmin Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan).İstanbul: Metis, s. 17.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Diktatörler gazeteciden neden korkar?

    Yazının başlığındaki gazetecinin başında “iyi” sıfatı vardı ilk başta. Sonra bu sıfatı kullanmaktan vazgeçtim. Zira gazeteci gazetecidir. Bu totolojiye düşme pahasına kurduğum son cümleyi sahiden de inanarak yazıyorum. Zira gazetecinin başına iyi, muhalif, esaslı, solcu, sağcı, muhafazakâr, alternatif vs. gibi sıfatlar getirdiğimiz anda, mesleğin dört yüz yıla dayanan geçmişi ve bu geçmişten günümüze süregelen pratik ve normlarını bir yana bırakmak zorunda kalır, bir mesleğin toplum için anlamını da yok edersiniz. Bunu bir yana bıraktığınız anda da gazeteciliğin modern toplumlar için umut olma misyonu ortadan kalkar. Gazeteciliği hakkıyla icra etmeyene, soru sormayana, soru soruyormuş gibi yapıp yağlama yıkama yapana, haber diye parti bülteni yazana, bir parti ya da grubun varlığını devam ettirmesi için bir başka parti ya da gruba nefret dolu laflar edene, doğru bildiği şeyleri bir takım ilişkilerinin bozulacağı ya da konforlu yaşamından mahrum kalacağı endişesiyle yazmayana “GAZETECİ” demezsiniz olur biter. Bir kere bunu gazeteciliği hakkıyla yerine getirenlerin düstur haline getirmesi gerekir. Diğerleri zaten gazeteci olmadığı için böyle bir kaygı gütmezler. Bir insan kendi mesleğine ve mesleğinin onuruna sahip çıkmazsa, başkalarından o mesleğe ve mesleğin anlamına sahip çıkmasını bekleyemez.

    BU TOPRAKLARDA KADINLARIN ÇOCUK YAŞTA EVLENDİRİLMESİ BİR NORM

    Bu yazının girişini, akışını, çerçevesini nasıl kuracağımı planlarken yazının başına şu cümleyi not almışım unutmayayım diye: “Harem ve Kuzenler kitabındaki kuzen evliliğinin gerekçeleriyle ilgili olan saptamadan yola çıkarak başla. Kadın cinselliğinin bastırılması için erkenden evlendirilme konusuyla yazıya gir.” Ben yazının girişi için bu notu aldığımda daha Giresun’da 16 yaşındaki kız çocuğu ailesinin nişanlamaya çalıştığı erkek tarafından öldürülmemişti. Bu olayla ilgili olarak pek çok farklı rivayet duyuldu. Ancak ortada bir gerçek var ki, bu topraklarda ve bu toprakların kültürel olarak ortaklaştığı Mağribi toplumlarda kızların neredeyse çocuk yaşta evlendirilmesi yaygın bir norm ve bunun en temel nedeni, ailelerin kızlarını diledikleri erkeklerle evlendirme isteği. Çocuk yaşta dilediğiniz kişiyle kız çocuğunu evlendirmezseniz, bu kız çocukları ilerleyen yaşlarda cinselliği, cinsel hazlarını ve bu hazları dilediği kişiyle yaşamayı arzu edecektir. Özellikle dilediği kişiyle diyorum. Zira bu kişi illa ki karşı cins olmak zorunda değil tabi ki. Bu sayede hem heteronormatif değerler, hem de istenilen er kişi ile evlendirilme işi garanti altına alınmış olur. Bu isteğin altında yatan ekonomi politik nedenin toprakların bölünmemesi arzusu olduğuna dikkat çeker kitabın yazarı Germaine Tillon. Endogami ve kızların çocuk yaşta evlendirilmesi olayı toprağa bağlı tarım toplumlarının bir anlamda sigortası işlevi görür ve bu sigortanın güvenlik kablosu işlevini kadınlar üstlenmiştir. Kadına bu misyonun yüklenmesi için elbette onun yıllardan beri aşağılanması ve akıldan yoksun olduğunun iddia edilmesi gerekmiştir. Tillon bu aşağılama mevzusunun Akdeniz havzasında nasıl tezahür ettiğini şöyle anlatır: “kadının akıldan yoksun bir yaratık muamelesi gördüğü pek çok toplum vardır; ancak aşağılanmanın biçimi toplumdan topluma değişir. Akdeniz havzasında kadını aşağılamanın aldığı biçim, hem çok özgüldür, hem de muhtemelen kendi içinde tutarlı bir sosyal sistemle bütünleştiği için, başka yerlerdekinden daha dayanıklıdır.”[1] Bu hayati saptamanın ardından bu aşağılamayı destekleyenlerin sadece erkekler olmadığı gibi karşı çıkanların da sadece kadınlardan ibaret olmadığına dikkat çeker yazar. Kadınlar birçok köle gibi buradaki suça ortak olabilir. Bunun pek çok dinamikleri vardır. Elbette asıl konumuz bu olmadığı için, uzatmayacağım.

    ‘DİKTATÖR HALKINI SOYARKEN ONUN İYİLİĞİ İÇİN YAPTIĞINI ANLATIR’

    Okuyucu gazetecilik mevzusundan nasıl kadın mevzusuna geçtiğimizi ve tekrardan gazetecilik mevzusuna nasıl döneceğimizi sanırım fena halde merak etmeye başladı. Geleceğim efendim, bir miktar sabır. Kadının akıldan, izandan yoksun olduğu iddiasıyla onun adına âşık olacağı ve evleneceği kişinin kim olacağına karar vermek de dâhil her türlü kararı onun adına alabileceğini zanneden ve bunu ona dayatan erkekle diktatör arasında ciddi bir benzerlik vardır. Erkek, kadının gözü açılmadan, yani küçücük kız çocuğuyken onun kiminle evleneceğine karar verirken, onun iyiliği için bunu yaptığını iddia eder. Bu yalanı kadın, sevmediği bir adamla evlendirilip çocuk yaptığında ve bu çocuk/çocuklar onu sevmediği erkeğe pranga gibi bağladığında anlar. Diktatör, halkını soyarken, onun iyiliği için yaptığını anlatır; bunu anlatırken, halkı tıpkı küçük yaşta evlenmeye zorlanan kız çocuğu gibi akıldan ve kendi adına karar verme yetisinden yoksun olduğuna inandırmaya çalışır, inandırır da. Ancak halka gerçekleri anlatan birileri çıktığı zaman bu yalanların inandırıcılığı kalmaz. Modern toplumlarda bu gerçekleri anlatan kişiler çoğunlukla gazetecilerdir. Gazeteciler, (burada tabi ki gazetecileri kastettiğimi tekrar vurgulamak isterim, diğerlerine gazeteci demiyorduk) mesleklerinin gereği diktatörün halkın yararına diye anlattığı bazı şeylerin dünyadaki pek çok ülkede halkın soyulması anlamına gelebileceğini olgulara ve örneklere dayanarak anlatır. Gazeteci misal diktatöre, elbette yüz yüze sorma şansı bulamazsa halka içinde bulunduğu yaşam koşullarının neden razı olunması, katlanılması ve şükredilmesi gereken koşullar olmadığını yine olgulara dayanarak sorar. Bu soruya verecek yanıtı olmayan diktatör, gerçeklerden korkusunu gerçekleri sorularıyla ifşa eden gazetecileri ya yok ederek ya da onları hapsederek bastırır. Diktatörün korktuğu gazeteci değil, gazetecinin dile getirdiği gerçekler ve diktatörün halkına karşı işlediği cürümlerin ifşa edilmesidir. Nihayetinde gazeteci de tıpkı diktatör gibi fani bir insandır. İnsan insandan neden korksun ki?

    ‘DİKTATÖRÜN EN NEFRET ETTİĞİ GAZETECİ TİPİ OLGULARA DAYANARAK HABER YAPAN GAZETECİ TİPİDİR’

    Diktatör yoksulluktan, açlıktan kırılan halkına dünyanın her yerinde insanların böyle yaşadığını anlatır. Dünyanın her yerinde enflasyonun yüksek olduğunu, faturaların en gelişmiş ülkelerde bile çok yüksek geldiğini anlatır. Bu yalana eğer bunun yalan olduğunu ortaya koyan birileri çıkmazsa çok sayıda insan inanır. Yaşadığı yoksulluğun, tüm dünya halklarının paylaştığı bir yoksulluk olduğuna kani olur. Ancak birileri çıkar, dünyada yoksulluk ve açlığın yaygın bir şey olmadığını, halkın bu yoksulluk ve açlığının diktatörün etrafına çöreklenmiş küçük bir azınlığın cebine girenlerden kaynaklandığını anlatır. Gazeteci bunu yine olgulara ve olaylara dayanarak anlatır. Hiçbir siyasi çıkara hizmet etmeden, tamamen halkın doğruları bilmesi gerektiğine inandığı için yapar bunu. İşte böyle bir tavır, diktatörü deli eder. Diktatörün en nefret ettiği gazeteci tipi olgulara dayanarak haber yapan gazeteci tipidir. Çünkü olgular, hiçbir şekilde eğilip bükülmeye müsait değildir. Herhangi bir siyasi parti ya da grubun siyasi propagandasına hizmet etmez, halkın gerçekleri bilerek ona göre hareket etme hakkına hizmet eder. Elbette halk bu doğruları öğrendikten sonra kendisi karar verir hangi parti ya da siyaseti destekleyeceğine.

    ‘SAFSATANIN PANZEHİRİ KIYMETİ KENDİNDEN MENKUL KANAATLER DEĞİL, OLGULARDIR’

    Diktatörün en sevdiği gazeteci tipi, olguları aktarırken habere kanaatini de karıştıran gazeteci tipidir. Çünkü olgularla başa çıkmak zor, kanaati kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmak çok kolaydır. Gazeteci misal, A ülkesinde asgari ücretin 5 birim olduğunu ama diktatörün yönettiği ülkede ise 1 birim olduğunu sayılara ve olgulara dayanarak bildirirse diktatör bunu altı boş iddialarla ancak “yalan” olmakla itham edebilir. Mutlaka bu ithamın doğruluğuna da inananlar çıkacaktır. Ancak gazeteci bu gerçeği diktatörün muarızı bir siyasetçiye söyletirse, diktatörün bu gerçeği çarpıtması çok daha kolaydır. Bu nedenle gazeteci, (bakın yine sadece gazeteci diyorum, hakiki gazeteci demiyorum) haberini sadece siyasetçiler ve bazı toplumsal seçkinlerin çerçevelediği gerçeklerle oluşturmaz. Bu yaklaşım, zaten kutuplaşmadan beslenen diktatörün ekmeğine her zaman yağ sürer. Bu durumda diktatör halka hesap vermek yerine, ona muarızlarından bazı nefret nesneleri sunarak gerçeği kolayca çarpıtabilir. Bu durumda diktatörün halka sunduğu safsatalar gerçeğin yerini alır. Safsatanın panzehiri kıymeti kendinden menkul kanaatler değil, olgulardır. İşte gazeteci beyni diktatörün safsatalarından pelte haline gelmiş halka bu panzehiri verdiği için diktatör gazeteciden nefret eder, dahası korkar.

    Bu gerçeklikten yola çıkarak diyebiliriz ki, diktatörle, kızını erken yaşta dilediği er kişiyle evlendirmek isteyen aile reisi arasında hiçbir fark yoktur. Aile reisi, toprak bölünmesin, mal mülk ele gitmesin diye kızını çocuk yaştayken istediği kişiyle ki bu kişi genellikle aile içinden birisi olur, evlendirmek ister. Kızın gözü açılmadan evlendirilir ki, itiraz edemesin. Diktatör, halkını tıpkı kadını akıldan yoksun gören erkek gibi, akıldan yoksun olarak görür ve sürekli onun adına ve onun yararına karar verdiğini iddia eder. Verdiği hiçbir kararın sorgulanmaması gerekir. Bunun sağlanması için, verilen kararların neden yanlış olduğunun sorulmaması gerekir. Soran gazeteciler, bu nedenle yok edilir. Çünkü gazeteci, halkın gözünün açılması için sorular sorar, halkın önüne olgulardan yola çıkarak gerçekleri sunar. İşte bu benzerlik nedeniyledir ki, Türkiye’de siyasal iktidar, her gün yenisi eklenen kadın katliamlarına kayıtsızdır. Çünkü ölen her kadın, gözü açılmış diğer kadınlar için ibrettir. Bu ibretlik her hadisenin diğer kadınları korkutarak sindireceği varsayılır. Ölümler nedir ki diktatörün nazarında. Biri ölür diğeri gelir. Diktatörün tek kaygısı varlığının ne pahasına olursa olsun devamıdır. Kadınların öldürülmesiyle, gazetecilerin hapse atılması arasında diktatörün varlığının sürdürülmesi açısından ciddi bir benzerlik vardır. Bu benzerliği layıkıyla anlamadan, diktatör zihniyetiyle mücadele edebilmek mümkün değildir.

    [1] Germaine Tillon (2006), Harem ve Kuzenler, (Çev. Şirin Tekeli ve Nükhet Sirman), İstanbul: Metis Yayınları, s. 43.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.