Etiket: #kadın

  • Saç teli

    İnsanın canını çok yakan konularda konuşması da yazması da zor. Aslında çok yoğun hissettiğin duygunun uzağına düşme riski taşıyor sözcükler. Kendine yabancılaşıyorsun bazen. Bazen yaşanan olayın kendisi, üzerine tek bir sözcük yazıp çizilmesini kaldıramayacak kadar kırılgan oluyor, bazen de tek bir sözcüğün dahi fazla duracağı kadar yalın.

    Günlerdir, 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin “başörtüsünü uygun şekilde takmadığı”, yani saç telleri göründüğü gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra yaşamını yitirmesinin ardından İran’da yaşananları takip etmeye çalışıyorum. Yaşadığım duygu tam olarak bu: Ne söylesem az kalıyor, söyleyebildiğim hiçbir sözcük hissettiklerimi anlatmama yetmiyor. Yine de deneyeceğim. Çünkü bu yalnızca İran’ı ilgilendiren, İranlı kadınları, gençleri ilgilendiren bir mesele değil. Bu, dünyanın her yerinde, her tür diktatörlükçe baskı altına alınan, yaşamlarına, giyimlerine, hayatlarına müdahale edilen, ezilen, öldürülen bütün kadınların ve bütün toplumların meselesi.

    Amini’nin öldürülmesinin ardından 16 Eylül’de başlayan protesto eylemleri birinci ayını doldurmak üzere. Ülke geneline yayılan eylemlerde başta kadınlar olmak üzere vatandaşlar, rejimin bütün zorbalığına ve uyguladığı büyük şiddete karşın sokakları terk etmiyorlar ve eşsiz bir cesaret örneği göstererek özgürlük talebini haykırıyorlar. Eylemler üniversitelere, hatta liselere kadar yayıldı.

    Öte yandan ülkede internet ve sosyal medya araçlarına erişim sınırlı. Uluslararası medya kuruluşlarının yayın yapmasına izin verilmiyor. Bu nedenlerle, yaşananları bütün açıklığıyla öğrenemiyoruz ama bu kısıtlamalar bile yaşanan tablonun boyutları hakkında fikir verebiliyor bize. İranlı gazeteci, aktivist ve vatandaşların paylaşımlarını ve insan hakları örgütlerinin raporlarını takip edebiliyoruz, mümkün olabildiği ölçüde.

    ‘ULUSLARARASI TOPLUM ACİLEN HAREKETE GEÇMELİ’

    İran İnsan Hakları Örgütü’nün (IHRNGO) son olarak 12 Ekim 2022 tarihinde yaptığı açıklamaya göre, ülke çapındaki gösterilerde öldürülenlerin sayısı 201’e ulaştı.[1] Bu her gün en az 7 kişinin göz göre göre devlet tarafından öldürüldüğü anlamına geliyor. Öldürülenlerin en az 23’ünün 18 yaşının altında olduğu belirtiliyor. IHRNGO, bildirilen ölümlerin çoğunu doğrulama çabasının internet erişiminin kapalı olması ve güvenlik sorunları nedeniyle engellendiğini vurguluyor ve öldürülenlerin kesin sayısının aslında bundan çok daha yüksek olduğunun altının çiziyor.

    Özellikle genç kızların öldürüldüğü pek çok vakada, güvenlik güçlerinin aileleri çocuklarının ölümlerini kamera önünde intihar olarak ilân etmeye zorladıkları veya susturmak için tutuklama tehdidi, zorlama ve baskıya maruz bıraktıkları belirtiliyor.[2]

    IHRNGO’nun açıklamasında, geçen hafta boyunca protestolara katılan pek çok lise ve üniversite öğrencisi gencin sokaklarda ve okullarda tutuklandığı ve sosyal medyada paylaşılan videoların, güvenlik güçlerinin okul öğrencilerinin protestolarını şiddetle bastırdığını doğruladığı belirtiliyor. Açıklamada, gençlerin yasal protesto hakkı bulunduğuna dikkat çekiliyor ve uluslararası toplum, İran’daki katliamların önlenmesi için acil olarak harekete geçmeye çağrılıyor.

    ‘BU BASKI DEĞİL, KATLİAM’

    Bu süreçte takip edebildiğim haberlerde duyduğum en çarpıcı cümlelerden biri şuydu: “Mahsa Amini’yi öldürmedik diyorlar ve bunu ispatlamak için her gün sokaklarda gençleri direkt hedef alarak öldürüyorlar.”

    Yine aynı haberde, “Bir yanda devrim muhafızları, bir yanda çevik kuvvet, bir yanda polis, bir yanda da ‘besic’ dediğimiz, devrim muhafızlarının gençlik kolu, dördü birden sahada çalışıyorlar. Bunun adı baskı değil katliamdır” deniliyordu.[3]

    Yorumlar, siyasi analizler, tahminler yapılıyor bu sürecin sonunun nereye varacağına dair. 2019’da benzin zamlarını protesto amacıyla başlayan eylemlerde 3 günde 1500 kişinin öldürüldüğünü hatırlatıyor süreci yakından izleyenler ve bu yüzden rejimin geri adım atmasının mümkün olmadığını ileri sürüyorlar.

    Öte yandan, İran’da bugün sokağa çıkan herkesin ölümü göze alarak çıktığı ve bir kez geri adım atarlarsa, bedelinin daha da ağır olacağını bildikleri ve bu yüzden vazgeçmeyecekleri belirtiliyor.

    En çok gençler canımı yakıyor. Gözyaşları içinde çektikleri videolarda, kendilerinden önceki kuşakları gösterilere katılmaya, kendilerine destek vermeye çağıran ve özgürlükleri için her bedeli göze alan gençler.

    Aynı anda bizde toplumun sesini kısmayı amaçlayan bir sansür yasası kabul edildi. Ortalığın ayağa kalkması gerekirken sınırlı sayıda gazeteci ve örgütleri dışında kimsenin kılı kıpırdamadı. Yasaya ne hacet, şimdiden tıkır tıkır işliyor mekanizma. Aslında toplumun kendi içinde bence hiçbir zaman mesele olmamış başörtüsü, hiç de iyi niyetli olmadığını açıkça gördüğümüz bir şekilde bir pazarlık konusu haline getiriliyor ve Anayasa’ya alınmak isteniyor.

    Aklımda hep bedel ödeyen kadınlar, gençler.

    [1] https://iranhr.net/en/articles/5517/

    [2] https://iranhr.net/en/articles/5515/

    [3] https://www.youtube.com/watch?v=0snUXS4G5cY

  • Yara derin, yara büyük, deldi geçti sızlıyor kemik…

    Değişir sistemler, çöker saltanatlar, hükümetler de gider.

    Gider elbet, gider de ya peki; suyun çürüdüğü, tuzun koktuğu bir coğrafya nasıl onarılacak, nasıl değişecek bozulan insanla?

    Yara derin, yara büyük, deldi geçti sızlıyor kemik..

    Semirtilmiş erkekliğin katlettiği kadın cinayetleri durmuyor. Kartopu oynadı diye insan öldürülüyor…

    Yetmiyor…

    Kopya çekerken yakalayan eğitimciyi öldürenler, istediği raporu yazmadı diye sağlık emekçisini darp edenler, besleniyor hukuksuzluktan, semiriyor cezasızlıktan bitmiyor…

    Emeksizce para kazanan kültürsüz erkeklerin, hudutsuz bir şımarıklık ve hadsizlikle kendilerine her şeyi hak gördükleri eğlence anlayışı içinde pırlanta gibi bir can, bir müzisyen istedikleri parçayı bilmediği için söyleyemeyince canice katlediliyor…

    Yılların nefret dili, kindarlık söylemlerinin kodlandığı insanlarla aynı toplumda yaşarken, bu şiddet sarmalının ucu nerelere varacak kimse bilmiyor…

    Ama durmuyor..

    TV’ler de; zorbalık, mafyatik güzellemeler, kılıçlar, kafa kesmelerle toplum kodlarını; sevgiden, vicdandan, merhametten bir habere evrilten, ölümü kutsayıp yaşamı savunmaktan uzak diziler de bitmiyor…

    Günler ağır, günler sisli, kötülüğün zirve yaptığı çağda, coğrafya adeta can çekişiyor.

    Şiddeti semirten, kültürel ve siyasi anlayış içinde hayatta kalmaya çalışırken, toplum bir de ekonomik krizle boğuşuyor…

    Sevginin ezgisini ıslıklarla söylemek varken, ölüm vadisine dönen coğrafyada artık kimse kendini güvende hissetmiyor…

    Karanlığın en derinin içinde, hani zifiri karanlıkta çırpınıyor…

    Neyi yazalım. Hangi birine yanalım…

    Evsizlere, sokaktaki canlara mı? Ellerinden gelecekleri kayan gençlere mi?

    Mevsimlik tarım işçileri, çocuk işçiliğine mi? Her gün yasaklanan festivaller, konserlerle yaralanan sanata mı?

    Arkasında “Adalet Mülkün Temelidir” yazan ama mülkün bir diğer temelinin aile olduğunu unutan hukukun, hukuksuzluklarıyla parçalanan ailelere mi?

    Tüm bunları yazıyor, gerçeği kamuoyuna duyuruyor diye cezalandırılan Basın Emekçilerini mi?

    Yetmez gibi, Basına uygulanmak üzere çıkarılmak istenen Sansür Yasasına mı?

    Neye yanalım, hangi birini yazalım?

    Başımız üstündeki gök bulanık, günler koyu bir lacivert karanlık…

    Bir şey yapmalı. Yapmalı artık bir şey. Büyütmeli mesela öfkeyi, bu böyle gitmez, gitmeyecek demeli.

    İktidara, muhalefete, siyasiye, siyasete, STK’lara, aktivistlere…

    Korunaklı yerlerinde, susarak tepkisiz oturan tuzu kurulara…

    Dokunur bu sistem size de, bu zalim kötülüğün dokunacağı kimse kalmadığında…

    Ya şimdi, hemen bugün, yan yana durursunuz bu halkla ya da kötülüğü daha da büyütürsünüz tepkisiz suskunluğunuzla…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Düş Ülkesi Şirinleri

    İçinde yaşadığımız ve gitgide derinleşen sorunlar bir distopyada yaşadığımızın kanıtı değil de nedir?

    Yıllar yıllar önce birileri bu ülkeye geldi ve uslu olursan; yollar var gidilecek, seferler var çıkılacak dedi…

    Eee, bir müddet bu usluluk bazıları için yaş tuzları kuruya da çevirmedi değil hani…

    Sonra; senin tuzun benimkinden kuruya evrilince, yine bazıları yenilgiye uğradı çıktığı seferlerde…

    Olan mı? Tabi ki her zaman olduğu gibi halka oldu olan. Bu cehennem distopyasında ihale vatandaşa kaldı…

    Vatandaşın hali? Ekonomik sorunlar, gençler patlak vermiş; sosyo ekonomi ve eğitim sorunlarıyla uğraşıp, kadınlar öldürülmemek için direne dururken sokaklar; vaktinden önce yaşlanmış çocuklar, genç omuzlarda yaşlı kafalarla doldu…

    Üstelik yıl olmuş 2022 yönetici akıl da hala aynı…

    Evet son günlerde olan tam da bu. Böl, parçala, yönet taktiği. Bir bitmedi, kimlik ve kültürler üzerinden yara kaşıma, sona ermedi…

    Güncel sorunlara çözümler bulmak için; demokratik insan hakları çerçevesinde çözüm üretmek yerine, eldeki kuru tuzu kaybetmemeye çalışmaktan ülke döndü dipsiz bir kuyuya…

    İçinde; zulüm var, ateş var. İçinde; yoksulluk, açlık var. İçinde; hukuksuzluk, adam kayırmacılık var. İçinde; düşündüğü için tutsak edilen aydınlar, hak arayan herkesin çarptığı koca bir adaletsizlik var…

    Kuyu da kuyu hani, karanlığı çok, ışığı yok…

    İşte birileri yıllar yıllar önce geldi ve dedi ki; uslu olursanız yol var gidecek, sefer var çıkacak. Siz kaptana karışmayın yeter, karnınız doyacak…

    Eee tabi, bazılarının karnı doymadı da değil hani, ta ki batana kadar gemi…

    Şimdi mi? Herkeste bir ferevan. Bugün, sanki dünden olmamış gibi…

    Şimdi yine çıkıp birileri diyorlar ki, hele bir sefere daha çıkalım, görün bakın sizleri nasıl doyuracağım…

    Ama uslu olanlara…

    Mürettebat yoldan sapmış, ortada bir gemi kalmamış. Hala uslu olursa, karnı doyacak zannedenler var, çıkarsa bir sefere daha…

    Ahhhh!

    Oysa distopyaların karşında; biraz uçurum, biraz deniz ve çokça hayalden oluşan dimdik duran ütopyalar vardır.

    Ki, yasalara hayat veren şey, mantık değil deneyimdir. Geçmiş siyasal tarihimiz direniş ve zaferlerle dolu olduğu kadar, geçmişin hatalarından oluşan deneyimlerle ve Alevi’nin, kürdün hassasiyetini kaşıyarak, milliyetçiliği pompalayarak böl, parçala, yönet taktiğini çöp edecek kadar tecrübelerle de doludur…

    İşte şimdi; gözü açık körler ülkesinde, aydınlarının birer tutam haylaz olup, karanlığı ışıkla yarma zamanı…

    Değil mi ki, iyileştirmek geleceğe iz bırakmaktır. İyileştiren, iz bırakan olmak, hala yeni bir sefer daha olursa, karnı doyar sanan uslu çocukların haylaz yetişkinleri olma zamanı…

    Yoksa bir daha hiç göremeyeceğiz; ormanı ve yeşili. Kuşları ve ceylanları. Toplayıp da böğürtlen reçel yapamayacağız, kaybedeceğiz güneşi, yeşermeyecek topraklarımız bir daha.

    Ve kuramayacağız; insanı ve yaşamı önceleyen hukukun üstünlüğünü, sanatı koruyan, eğitimi düşünen, paylaşan ve paylaşmayı sevenlerle düş ülkemizi…

    “Bu son seferdi kaptan, artık gideceğin seferler bitti” demezsek eğer, hiç göremeyeceğiz düş ülkemizin şirinlerini…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Yalnız, mutsuz ve üzgünüz…

    Bugün mutsuzluktan söz etmek istiyorum. İnsan soyunun o devasa, yatay ve dikey mutsuzluğundan. Ve yalnızlıktan…

    Gitgide öz değerini kaybeden ülkemin insanlarının, ev-iş arasında daraltılmış hayatları içinde kıvrandığı o mükemmel yalnızlıktan…

    Belki; adaletsizlikten, eşitsizlikten, pervasızca büyütülen şiddetli yoksulluktan yorulduğumdan, belki de gördüğüm; umutsuzca, çaresizce yalnızlaşan insanlar için cümleler dokumak istiyorum…

    Güneşin bir türlü doğmadığı, çokça öldüğümüz günlerden geçiyor, hep tetikte kendi sığınaklarımız içinde yaşıyoruz.

    Açlığın, intiharların, cinayetlerin ortasında nasıl da çığlık çığlığayız…

    Ve artık biliyoruz ki bu ülkede “insan”, bu ülkede “kadın” olarak yaşamak ağır, çok ağır bir yük…

    Sevgiye inanıyorsun; tutup inandığın yerden yalana boğuyor, kanatıyorlar seni…

    Dayanışmaya umut büyütüyorsun; en fazla sosyal medya da bir iki rt, bir kaç fav’la geçiştiriliyorsun…

    İnsanlık, büyük insanlık rüyana sarılıyorsun; hop, bir gencin etrafını çevreleyen, kocaman insanların ırkçı söylemlerine çarpıyorsun. “Ben bir insanım” haykırışında hüzne dalıyorsun…

    Bir ışık arıyor hukuka tutunuyorsun; olmuyor, son bir kaç günde hukuk kimliğini taşıyanların, hukuku nasıl tırpanladığına şahitlik ediyorsun…

    Güven duyuyorsun, vicdana bel bağlıyorsun; öylesine hudutsuz, öyle can yakıcı şeylerle karşılaşıyorsun ki kopuyor inancın, tuzla buz oluyor güven duygun…

    Değerlere, dostluklara, topluma, insan ilişkilerine tutunuyorsun aklın dışlanmışlığıyla karşılaşıyorsun. Zenginliği seven, zengine ve güce yanaşan, statüye tapanlara tosluyorsun…

    Anlamak; birini, birbirini, seviyi ve hüznü, olanı, biteni. Hani, insanlar arasında kurulu en sağlam köprü anlamak diyorsun, o da ne! Su köpükleri altında kalmış, bir başka ırmakta yeniden doğar mı bilmiyorsun…

    Sonra bir bakıyorsun ki; milyonların içinde, çevrende yüzlerce kişi, onlarca arkadaş arasında kocaman tekil bir kalabalıktasın…

    Yalnızsın…

    Aynı acılardan geçip, aynı yollarda, aynı taşlara takılıp, aynı yerlerden kanadığın insanların, toplumunun içinde; kör gözler, sağır kulaklar, lâl dillere çarpmış, bir başına yalnız kala kalmışsın…

    Temel insan hakları çiğnenmiş, özgürlük hırpalanmış, ilerici, demokratik düşünce zincirlenmiş, sanat, kültür örselenmiş, susmuş, kendi tekil kalabalığımız içinde boğulmuşuz.

    Acıyor, acıyor insan olan her yanım, sevgim acıyor…

    Çünkü; insan, mahcubiyetlerini bir ömür taşıyor. Sonradan, yapmam gerekenler vardı ama yapmadım demek ise yetmiyor, toplumlar utançlarını tarih boyu taşıyor…

    Sevgiden, aşktan, değerlerden, renklerden, hakkaniyetten, eşitlikten, doğruluktan dünyası olmayan insanlar ölür, toplumlar çürür…

    Bir kedi başı okşamıyor, bir yaprağa ne kadar güzel olduğunu, kalbinize iyi gelen birine iyi geldiğini söylemiyorsanız, eğilemiyorsanız bir çiçeğe su verebilmek için, hüsransınız, savrulup gidiyorsunuz…

    Ve savrulup gidiyor ömür…

    Bir umutsuzluk mudur bana bunları yazdıran, yoksa hukuksuzluk karşında büyüyen toplumsal huzursuzluk mudur, bilmiyorum…

    Ama siz bocalaya durun, hayat bir biçimiyle günleri ardı ardına eklemek için bir yol buluyor, biliyorum.

    Ve biliyorum, elbette geçer, geçecek de. Fakat bu karanlık fırtınadan çıktıktan sonra hiç birimiz fırtınaya girenle aynı insan olarak kalmayacağız…

    Çünkü çürütülen değerler bir daha geri gelmeyecek, kaybedilen canlar da.

    Çünkü ülke de yaşananlar ve insanlara yaşattıkları derin lodoslardan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

    Yitenlerden sonra geriye elimizde; üzünçler, kocaman mutsuzluklar, yalnızlıklar kalacak.

    İşte buna üzülüyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Küfür

    Küfür sözcüğü günümüz Türkçesine bir galatı meşhur olarak geçmiştir. Kökü Arapça kfr sözcüğünden gelen “kufr”, dini inkâr ve reddetme anlamına gelir. Türkçeye isim fiil olarak geçen bu sözcüğün hem isim hem de sıfat işlevi gören “kâfir” sözcüğünün de kökü olduğunu unutmamak gerekir. Kâfir, “dinsiz, Allahsız, yaratanı inkâr eden” anlamı sanırım toplumumuzda en iyi bilinen sözcüktür. Ancak sanırım Müslüman olmayanları tanımlayan anlamı en yaygın olanıdır. Daha da eskiler bunun için kefere sözcüğünü de kullanırlar. Bu kâfir sözcüğü ile belki de biraz zorlasanız aynı anlama gelebilecek bir bileşik sözcük daha vardır ki, dini inkâr eden anlamı yerine ağzı bozuk, çok küfreden anlamıyla meşhurdur. Bildiniz, küfürbaz. Küfürbaz Arapça küfür ve Farsça baz sözcüklerinden oluşturulmuş, belki de uydurulmuş bir bileşik sözcüktür. Baz sözcüğü Farsçada “oynatan” anlamına gelir. Düzenbaz, hilebaz, hokkabaz, cambaz, dilbaz gibi sözcükler de aynı mantıkla oluşmuştur. Küfürbaz ise muhtemelen kumarbaz sözcüğünden ilham alınarak uydurulmuş bir sözcük; olması gereken düz anlamı “küfür oynatan” iken, ağzı bozuk, çok küfreden anlamıyla yaygın hale gelmiştir.[1] Son zamanlarda aynı Farsça sözcükle bir sözcüğün daha ortaya çıkmasına vesile olup yaygınlaştırma konusunda bir hayli gayret gösteren Tayfun Atay Hocayı anmadan geçemeyeceğim. Bilenler mutlaka bilir; evet “dinbaz”. Sanırım burada da Tayfun Hocanın meramı, dini oynatan değil de, dini her türlü çıkar ilişkilerine alet ederek, suiistimal edendir. Benim anladığım bu en azından.

    Bir sözcük üzerine böylesi etimolojik detaylarla bir yazıya giriş yapmamı yadırgayanları daha fazla merakta bırakmayayım ve gelmek istediğim yere geleyim. Egemenin müttefiki, velinimeti, koruyucu, kollayıcısı, hık deyicisi, göz bebeği MHP Liderinin bir dizi-film platformunda yayınlanan bir dizi üzerine yaptığı zehir zemberek açıklamalar üzerinden yanlış kullanılan bir sözcüğe açıklık getirmeye çalışmak niyetindeyim. Hayır dizinin sinematografik, senaryo, oyunculuk gibi boyutlarına girme niyetinde değilim. O konuyu sinema yazarları bolca tartıştı, tartışmaya da devam ediyor zaten. Benim derdim başka. Aslında MHP Liderinin küfür diye bahsettiği şeyin gerçekte halk arasında en bilinen adıyla “Sinkaf” olduğunu hatırlatmama müsaade edin. Muhtemelen bu deyimi yeni nesiller bilmiyordur. Arap alfabesindeki Sin ve Kaf harflerinin cinsel içerikli küfrü ifade eden erkek cinsel organı ile bu organın eylemini ifade eden Türkçe sözcüklerin baş harflerine gönderme yapmasıyla oluşturulmuş bir uydurma sözcük bu. Genellikle “sinkaf etmek, sinkafta bulunmak” şeklinde kullanılır. Bu sözcük genellikle küfür olarak tanımlanan kötü sözü ifade eder. Aslında bu kötü söz hakaret olarak algılanmakla birlikte, erkeğin namusunu korumakla yükümlü olduğu anne, bacı, eş gibi öznelere yönelik cinsel birleşme isteğine göndermede bulunur.

    Tabi ki namus, bu arzuyu dile getiren erkeğin karşısındaki erkeğin namusudur. Erkeğin bir şekilde her şeyinden sorumlu olduğu kadınlar, o namusun erkek adına taşıyıcısıdır sadece. Böyle mantıklı ve rasyonel olarak tanımladığıma bakmayın. Bu istek genellikle zorlama içerir ve elbette namusu korunan kadının haberi olmaksızın dile getirilir. Mevzu genellikle iki erkek arasında geçer. Arzunun nesnesi olan kadınların bu alış verişten çoğu zaman haberi olmaz. Erkeklerden bir taraf, namusundan sorumlu olduğu kadınları korurken, diğeri en azından söylemsel düzeyde o erkeğin sorumlu olduğu kadına yönelik taciz ya da tecavüz arzusunu dile getirir. Bu arzunun söylemsel düzeyde vuku bulduğuna bakmayın, bunun söylemden eyleme geçtiğini ve bu eylem neticesinde ne kadar kadının yaşamının karardığını unutmamak gerekir.

    SİNKAF’IN ŞİFRESİ

    Bu iki erkek arasındaki kadınlar üzerinden giden iktidar mücadelesi, çoğu zaman şiddetle sonuçlanır ve mevzu mahkemelik olduğu zaman, taraflar hâkime meramlarını anlatırken elbette s ve k harflerinin Türkçedeki karşılıklarını dile getirmekten imtina ederler ve devreye Arapça sin ve kaf harfleri girer. Bu bile aslında ataerkil kültürel örüntünün ne denli ikiyüzlü ve riyakâr olduğunu ortaya koyar. Hâkim gibi bir güç simgesinin karşısına çıkmadan önce karşıtının kadın yakınlarına ilişkin olarak bütün cinsel arzularını vahşice sayıp dökerek hakaret edebilen bir erkek, birden namus ve edep timsali kesilir ve öyle cinsel içerikli “edepsiz, çirkin” bir eylemi sinkaf gibi şifreli ve örtük bir sözcükle dile getirir. Burada olduğu gibi erkekliğin erkle sınandığı çoğu durum simgesel hadımlıkla sonuçlanır. Belki de bu hadımlık ya dilde telafi ediliyor ya da erki “eksik” olan kadın üzerinde sınanıyor. Kadın üzerinde sınanan her türlü erk ise, bir sınav olmaktan çıkıp bir hayat memat meselesine dönüşüyor. Elbette kadının hayat memat meselesi.

    CİNSEL İÇERİKLİ HAKARETLER

    Küfür sözcüğünün asıl düz anlamı, “örttü” anlamına gelen “kafara” sözcüğüyle bağlantılıdır. Dini inkâr etmek anlamına gelen ikincil-düz anlamı büyük ihtimalle “dinin üstünü örttü, tanrının varlığının üstünü örttü” gibi anlamların evrilmesiyle inkâr etme anlamına dönüştü. Buradaki asıl anlam gerçekten de önemli. Küfür sözcüğünün dini inkâr etmek anlamı ve bununla bağlantılı örttü anlamı yerine cinsel içerikli hakaret etme şekline dönüşmesi büyük ölçüde kültürel kodlarla ilgili. Cinsel içerikli hakaret, çoğu zaman namusla ve dolayısıyla ataerkil örüntülerle bağlantılı az önce de belirttiğim gibi. Bu bağlantının hem son zamanlardaki kadına yönelik şiddet ve katliamların artışı, hem bu tür eylemlerin cezasız kalması ve hatta teşvik edilmesi, hem de muktedirin gerçekleri ters yüz eden hamleleriyle bağlantısı olsa gerek. Hakikate el koyma arzusu ile kadın bedenine el koyma arzusu arasında ciddi bir ilişkinin olduğunu da unutmamak gerekir.

    KADIN CİNSELLİĞİNE ‘NAMUS’ VE İĞRENÇLİK’ BAKIŞI

    Muktedir, eğer ataerkil örüntülerin şekillendirdiği bir kültürel iklime dayalı hegemonya ve tahakküm ilişkisi oluşturduysa, öncelikle kadın cinselliğini namus ve iğrençlik gibi iki paradoksal sıfatla tanımlar. Sonra da bu iki sıfata dayanarak kadına hem kutsallık hem de pespayelik sıfatları yükler. Bu her iki sıfat da her koşulda işlevseldir. Kadını hem korumayı hem de denetlemeyi-baskılamayı mümkün kılan meşruiyet zeminini sunar bu birbiriyle karşıtlık ilişkisi içindeki sıfatlar. Kutsaldır, annedir, dokunulmazdır ve dolayısıyla kendisi de dokunamazdır kadının. Kadın böylece kendisine dokunulmaz olduğu kadar kendisi de iradesi ve arzusuyla başkasına dokunamaz. Korumayla, denetleme arasındaki ince ve geçişken çizginin bütün kutsal addedilen canlı ve nesnelerde nasıl ortaya çıktığının en somut örneği kadın bedenidir. Vatan, bayrak, din, namus, ahlak gibi soyut kavramlar da hem korunan hem de içerdiği anlamların her zaman denetlenmeye müsait olduğu alanlardır. İnsan denen varlık, korumaya niyetlendiği nesne ya da kavramı her zaman denetlemeye de çalışmıştır. Çocuğunuzu da korurken, aynı zamanda denetlemez misiniz? İşte küfür meselesinde de asıl niyet gerçeklerin üstünü örtme arzusudur belki de. Küfürlü dizinin, küfürlü programın denetlenme arzusu, aslında bazı gerçeklerin üstünü örtme arzusuna denk düşüyor olamaz mı? Toplumun namus anlayışını, ahlakını, edebini korumak, aynı zamanda bunların denetlenmesi ve tabi ki diğer yandan da yaşanılan toplumsal sefaletin üstünün örtülmesi anlamına gelemez mi?

    Velev ki küfür sözcüğünü asıl kök anlamıyla değil de, galatı meşhur hale gelmiş anlamıyla değerlendirelim. Bu haliyle cinsel içerikli arzuya tekabül eden küfürlerin toplumumuzda ne kadar yaygın olduğu herkesin malumudur. Misal ben askerde rütbelisinden erine kadar “AK” olarak kısaltılan küfür ifadesinin neredeyse nokta ve virgül yerine kullanıldığına şahit oldum. Muhtemelen askerliğini yapmış bütün er kişiler benimle hemfikirdir. Sanırım ailesinde ya da yakınında bu ve buna benzer cinsel içerikli ve aslen kadının bedenine yönelen irade dışı cinsel arzuyu dile getiren herhangi bir küfre şahit olmamış olan kişi neredeyse yoktur. Muktedirin kollayıcısı yerli ve milli beyefendinin bir dizide geçen belden aşağı espriler nedeniyle berhava olacağını zannettiği her ailede dizidekinin belki de daha ağırı küfürler vakayı adiyedendir. Dahası, küfrün ötesinde en acımasız, en fütursuz cinsel istismarların çoğu kutsiyet atfedilen ailenin çatısı altında gerçekleşmiyor mu? Kutsal aile içindeki en korunmasız haldeki çocuklara karşı istismarı sadece cinsel olanla sınırlasak dahi, duyduğumuz, öğrendiğimiz ensest vakaları bile aileye ne kadar güvenilebileceğine dair bize pek çok ipucu vermiyor mu?

    MHP LİDERİNİN AHLAK DERSİ!

    Bu küfür alerjisinin görünen kaynağı toplumun namus ve adabının bozulabileceği kaygısı. Namus ve adap korunurken, gördüğümüz gibi denetlenmeye de çalışılıyor. Koruma ve denetleme ikiliği yine karşımıza çıkıyor. Ancak aynı kaygının sahibinin yıllardan beri bazıları kendisini de hedef alan şu sözcükleri küfür olarak algılamaması ne hazindir: Zillet, illet, sürtük, çürük, ananı da al git, ulan ahlaksızlar, adiler, cibilliyetsizler, zürriyetsiz, tezek, çamur, mankafa, alçak, affedersin Ermeni, şerefsiz, edepsiz, yalaka, geri zekâlı, vampir, dönek, virüs, soysuz, rezil, çakal, terbiyesiz herif, İsrail dölü.[2] Kendisinin her fırsatta kendisi gibi düşünmeyenlere yönelik sarf ettiği “hain, kökü dışarda, alçak, aşağılık, şerefsiz” gibi sözlerin küfür olmadığını kim iddia edebilir? Bir sözün küfür olarak sayılabilmesi için, illa ki cinsel içerikli mi olması gerekir? Cinsel içerikli küfrün ataerkiyle cinsiyetçilikle kuşkusuz sıkı bir bağlantısı var. Yazının başından beri derdim bunu anlatmaya çalışmak. Ancak cinsellik de cinsiyetçilik de her toplumun kaçınılmaz bir yönü. İnsanlar dâhil bütün canlıların birbirlerine uzaktan bakarak ürediğini kimse iddia edemez değil mi? O zaman, cinsel içerikli hakaretlerin ya da esprilerin küfür ve dolayısıyla ahlaka aykırı sayılırken, nefret kusan sözlerin küfür sınıflamasına dâhil edilmemesinin nedeninin toplumumuzun zihin kodlarına işlemiş olan kadına yönelik kutsallaştırma ile kadın düşmanlığı arasında salınıp giden yaklaşımda gizli olduğunu düşünebiliriz. Bu düşünceyi destekleyecek pek çok olayla her gün karşılaşıyoruz. İşte MHP Liderinin bir dizi filmdeki cinsel içerikli esprilerden yola çıkarak ahlak dersi vermeye kalkışması da bu neviden bir olaydır.

    Velhasıl kutsallık atfedilen bütün kavram, nesne ve kişiler gibi, kötü söz olarak tanımlanan küfür de, egemenin elinde onu zor durumda bırakacak gerçeklerin üstünü örtmek için kullanılan bir araca dönüşüyor. Küfrü dilediği gibi, dilediği kişi ve gruplara karşı kullanabilen egemenin sığındığı son liman namus, ahlak, edep ve değerler oluyor. Aslında kendi ettiği küfürlere sağır, sanatçının bir sanat eserinde yaptığı müstehcen esprilere hassas hale gelmek, egemenin gücünün değil güçsüzlüğünün en belirgin göstergesidir. Cinsiyetçi olmayan, rafine küfürler her zaman egemenin sığınağını berhava etme ihtimali barındırır içinde. Bu tür sanat eserlerine despotun diş bilemesinin en büyük nedeni belki de budur.

    [1] https://www.nisanyansozluk.com/kelime/k%C3%BCf%C3%BCr (Erişim tarihi: 22/06/2022)

    [2] https://www.youtube.com/watch?v=Zs7eeKEfnZk (Erişim tarihi: 22/02/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Davalar ve kadınlar

    Hukukçu olmadığıma göre, “Gezi davasının” kamu vicdanını yaralayan sonucunu hukuksal açıdan irdeleyecek değilim. Kitlesel siyasal protesto -şiddet içermemek koşuluyla- her yurttaşın anayasal hakkı iken, on binlerce kişinin günler boyu süren şarkılı, türkülü halaylı protestoları için dokuz yıl sonra, cımbızla çekilmiş gibi birkaç yurttaşın seçilip anayasal haklarını kullanmalarından dolayı suçlanmalarına ve ağır cezalara çarptırılmalarına akıl erdiremediğimi ve bu yurttaşlarımızın iktidarı eleştirenlerin tümü adına mahkum edilmelerinin yüreğimi dağladığını kaydetmekle yetineceğim. Beraat eden bir yurttaşın, tam da cezaevi kapısından özgürlüğe adım atarken, yeni bir ağır suçla, casuslukla itham edilip yeniden tutuklanıp hücreye götürülmesindeki manevi işkencenin ağırlığını ve haksızlığını hissedebilmek ve bu muamelenin çağdaş hukukla asla bağdaşmayacağını kestirebilmek için hukukçu olmaya gerek yok. Üstelik bu yurttaşımız, yani Kavala, kendisini başka bir davadan müebbet hapse mahkum etmiş aynı mahkeme tarafından casusluk suçlamasından beraat ettirilecektir. Demek ki ortada delil yoktur. Peki delil yoksa, kişi nasıl böyle ağır suç yakıştırmasıyla tutuklanabilir? Gezi mahkumlarının, doğal çevrenin ve kent dokusunun korunmasına, iş cinayetlerinde kaybettiğimiz emekçilerin savunusuna gönül vermiş idealistler olmaları, yürek acısını derinleştirmektedir. Ancak… Acı her zaman korkuyu çağırmaz; çoğu kez korkuyu siler!

    Mahkum edilmiş yurttaşlarımız arasında kadınlar var, onların arasında da, yaşı yetmişi aşmış mimar Mücella Yapıcı. Mücella hanım beni yakın geçmişe, birkaç ay önceye yollayıp başka iki kadını Sedef Kabaş’ı ve Aysel Tuğluk’u çağrıştırıyor ; gazeteci Sedef Kabaş biraz daha uzak geçmişe, birkaç yıl önceye, kaleminden başka silahı olmayan biri edebiyatçı diğeri dil bilimci iki kadının, yani Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın uğradığı terörist muamelesine; ve sonra on üç yıl önceye, 2009 yılına gönderiyor beni ve artık aramızda olmayan Türkan Saylan’ı anımsıyorum. Kadınlar için yumuşak muamele beklediğim ya da istediğim sanılmasın. Başka bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Kadınların özellikle ağır muameleye tabi tutulduklarını gözlemlemekteyim; ve bu gözlemi kaydetmeyi eli kalem tutan bir kadın olarak yurttaşlık görevi sayıyorum. Diyelim ki bir yurttaş gerçekten suçludur ve hapis cezası almıştır; peki “ev hapsi cezası” yaşlı ve hasta insanlar için icat edilmemiş midir? 72 yaşındaki Mücella hanım niçin cezaevindedir? Yetmişini geçmiş bir insanın sağlığının turp gibi olması mümkün müdür?

    Alzheimer’den muzdarip ve ağır hasta Aysel Tuğluk’un cezası niçin ev hapsine çevrilmemektedir?

    Hakaret suçundan yargılanan Sedef Kabaş, bu suçta teamül tutuksuz yargılama iken, neden aylarca cezaevinde tutulmuştur? Delilleri karartmakmış! Bir televizyon programında sarf edilmiş sözler, yani görsel kayda geçmiş, binlerce kişinin izlediği bir görsel ve işitsel sahne nasıl karartılabilir? Böyle bir sihir mevcut mu dünyada?

    Ya terminal kanser hastası bir yaşlı hekimin ömrünün kısaltılması bahasına evinin basılması, ağır suçla itham edilmesi?! Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’dan bahsediyorum. Binlerce cüzam hastasını tedavi etmiş, yüzlerce genç kızı eğitimli yurttaşlar olarak bu ülkeye kazandırmış bir hekime, ölür ayak, Türkiye’nin teşekkürü bu mu olmalıydı? 2009 yılında, Ergenekon- Balyoz komploları sırasında, derneği komplolara bulaştırma işgüzarlığının bir parçası olarak yapılan yüz kızartıcı aramadan söz ediyorum! Hastalıktan ipince kalmış Türkan hanımın o onurlu dimdik, ve hafifçe alaycı duruşu! Birçoğu bilim kadınları olan dernek yöneticilerinin tutuklanması… Onlara cezaevinde uygulanan ince işkencenin bilinmesi gerek: Tuzlu peynir, tuzlu zeytin, azıcık su! Elbette beraatla sonuçlanacak davanın akla ziyan suçlaması mı: Deniz Kuvvetlerine kadın sağlamak! Yazarken suçlayıcılar adına yüzüm kızarıyor! Komploların hazırlayıcıları ve onların şakşakçıları neredeler, kimlerdir onlar? Kaçı cezaevindedir, kaçı kaçmış ya da kaçırılmıştır? Türkiye parlamenter muhalefeti, suçlanıp aklananların da, suçlayıcıların da akıbetini bu unutkan ülkede halkımıza hatırlatmakla görevlidir.

    Bütün bunlar, ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleriyle ve faillerin hukuksal kayrılmalarıyla birleşince, acı gerçek apaçık çıkıyor ortaya: Gelenekçi ataerkil toplumlardaki kadın karşıtlığı, ülkemizde hortlamış ve maalesef emniyet ve adalet kurumlarına bulaşmıştır. Gelenekçi kültürel yapı, “hayatın her alanında güçlü erkek imgesine” dayanır; “devlet aygıtı” ve “ülke yönetimi” bir anlamda bu imgenin kurumlaşmış halleridir; siyasi çağrışımlı “iktidar” sözcüğü bile bu anlayışın dile yansımasının ürünüdür. Kadın karşıtlığının kök nedeni ise kadınların ataerkilliğin “erkek” imgesinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu somut hayatın içinde, fiilen yaşayarak öğrenmeleridir. Ataerkil kafa bu bilgiye erişmiş kadını yok etmek ister.

    Ancak sayın baylar, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1918 yazında Karlsbad’da tuttuğu günceye, kadın erkek toplumsal eşitliği üzerine, dönemi için şaşırtıcı ilericilikteki görüşlerini sıraladıktan sonra, kaydettiği şu cümleye dikkatinizi çekerim: “…Fakat zannediyorum, artık bugün kadınları, büyük babalarımızın müthiş nazarları altında sinmiş olduğu gibi bulunduramayacağız.”

    (M.Kemal Atataürk’ün Karlsbad Hatıraları, Türk Tarih Kurumu Yayınları,2. Bsk, 1991, s.45)

    Siz, 104 yıl sonra hala müthiş nazarların işe yarayacağını mı sanıyorsunuz?

  • Bir cinnetin ortasındayız

    İçinde bulunduğumuz çağ, insanlığın en acılı yüzyılı olma yolunda…

    Açlık, yoksulluk, pandemi, iklim krizi derken, savaş ve yer küreyi yok edecek nükleer tehdit altında…

    Dünya, bir cinnetin ortasında…

    20 Yüzyılda yaşanan 1 ve 2. Dünya savaşları yerini “soğuk savaşa bıraktı…

    Ama, adı ne olursa olsun, her savaş, yıkım ve ölümdür…

    Soğuk savaşlar; topyekun yalanlarla, topyekun hukuksuzlukla, vicdanları yozlaştırıp, insanlığı çürüterek değerleri yok ediyor…

    Daha acısı, yitirilen değerlerin yerini dolduramıyor…

    Pandemi ile daha da sertleşen dünya koşulları, mutluluğu unutan sadece yaşamaya çalışan insanlar oluştururken…

    Dünya siyaseti insanlığın yaşadığı trajedileri görmemekte ısrar ediyor…

    Kişisel çıkarlar ve yüksek güç uğruna atılan adımlar, yapılan yaptırımlarla dünya, tam bir hukuksuzluk çölüne dönüşüyor…

    On yıllardır Ortadoğu ve halklarına yapılan kışkırtmalı, çatışmalı müdahaleler ama’lı cümlelerle makulleştirilirken…

    Batı’da yaşandığında, Avrupa’da olacak şey değil ile ifade ediliyor…

    Oysa, insanların ölüm pahasına, demokratik bir ülkede yaşamayı istemeleri de insan haklarıdır.

    Halklar kurban verilerek iki yüzlü politikalar büyüdükçe büyüyor…

    Oynanmaması gereken tek terazi “Adalet” iken dengesiyle oynadıkça bozuluyor…

    Hukuk bozuldukça insan bozuluyor…

    İnsan bozuldukça evrensel değerler çürüyor…

    Çürüme; toplumların dinamiklerini değiştiriyor…

    Sonunda gelinen nokta çaresizlik ve çokça öfke oluyor…

    İnsanlar cinnetin eşiğinde dolanıyor…

    Herkesin hakkı ve özlemi olan Barış’a istek bile suç sayılıyor…

    Her ne kadar; bilinçli demokratik protestolarla,

    duyurulmayan isyanların taştığı; sanatla, edebiyatla tepkiler verilse de yetmiyor…

    Bir yanda; hak, adalet, eşitlik, özgürlük, barış, hukuk, demokrasi diyorlar.,.

    Öte yandan finansal krizlerin etkilerini, barışmakla değil, beslendikleri damar olan savaşlarla aşmaya çalışıyorlar…

    Savaşla insanlığa yarar sağlanmaz. Sağlıklı sonuç alınmaz…

    Dünya ülkeleri ve insanlık için tek çözüm demokrasinin gelişmesi, bunun için de insanların önündeki engelleri kaldıracak meşru yollara geçilmesi…

    Ancak; demokrat görünmekle, demokrat olabilmek apayrı…

    Bu yüzyılın en büyük sorunu, tüm dünyada hukuksuzluk girdabı ve vicdanla ilgili kolektif bir yozlaşma…

    İşte bu nokta da bir soru da kendimize…

    Hani, her fırsatta; hak, hukuk, eşitlik deyip, kadın, insan hakları, demokrasi gibi şatafatlı sözleri dilimizden eksik etmeyen, iddialı duyarlar kasan, kendimize…

    Soruyorum…

    Bizler; ülkeleri, halkları ayırmaksızın, birine istediğimizi diğer halka da isteyerek…

    Barış için, topyekûn “Savaşa Hayır”

    Tüm Uluslar topyekûn “EVRENSEL HUKUK” hemen şimdi diyebiliyor muyuz?

    Demeliyiz…

    Zira; Ulusların; halkları ve yaşamı yıkan, siyasi politikaları ve uygulamaları karşısında, rehberi hukuk olmayan bir dünyada, yaptığımız ve yapmaya çalıştığımız her şey altı boş bir kovayı doldurmaya benziyor…

    Yine ulusların; güçlüden yana değil, hukukun üstünlüğüne inanan, hukuk temsilcileriyle: din, dil, kimlik, bölge ayrıt etmeksizin tüm farklılıkların kabul göreceği şekilde oluşturulacak evrensel hukuk ilkelerinin..

    İyileştirici yanı olduğuna inanıyorum…

    Kişisel; hak ve özgürlüklere saygılı, adaletin her boyutuyla işlediği, toplumsal ve siyasal bir kültüre erişmek için “hukuk” ve “hukukun üstünlüğü”nden başka seçenek de yok gibi gözüküyor…

    Zira; sistemleri değil, yaşamı önceleyerek insanı korumak “Hukuk” un temel kodlarıdır…

    Dünya için tek çözüm demokrasi…

    Demokrasi için acilen hukuka geçilmesi…

    Yoksa, yaşamın devam edeceği yer bir cinnetin ortası…

  • Üzgünüm…

    Gözümüzü açtığımız her yeni güne, başka başka yerlerde öldürülmüş kadın haberleri düşüyor…

    Failler hep; anlık, aşırı öfke, cinnet sonucu işliyor!

    Sığınacakları maddeler o kadar uzuyor ki, iyi hal indirimine kadar gidiyor…

    Öldürülen değil “yüksekten düşen” kadınlardan tutun da

    Muhayyil duygularla tahrik ettiği için katledilenlere kadar…

    Hepsi şiddetli, acı ama son zamanlarda değişen katletme şekilleri (bıçaklar, samuray kılıçlarıyla kafa kesmeler..) bir o kadar korkutucu…

    Dehşetli ayrıntılar içeren ve soğukkanlıca işlenen cinayetler bunlar…

    ÜZGÜNÜM

    Kadınların; tutkularının, yaşamla bağlarının elinden alınmasına

    ÜZGÜNÜM

    Toplumun yarısını oluşturan kadınlara, eşit temsil hakkı verilmeyişine

    ÜZGÜNÜM

    Medeniyet ve çağdaşlık…

    Demokrasi adına

    ÜZGÜNÜM

    Kadını; çağdaş yaşamın dışına iterek sakıncalı hale getiren kafalar için

    ÜZGÜNÜM

    Ülkece “hukuk devleti” sancıları içinde olduğumuz için

    ÜZGÜNÜM

    Kadına şiddetin en önce; dilde, dilden sızan küfürde başladığı ve bunun kötü söz dahi sayılmadığı insanlarla aynı iklimde yaşadığım için

    ÜZGÜNÜM

    Ama artık, üzgün olmak değil “kadınlar yaşasın” istiyorum…

    Elbette

    Durmaksızın artan ölümlere çıkan ses, verilen tepki yüksek lakin “nedenlerine dair körlük” çıkan seslerden daha yüksek…

    İşte, bu durum çok vahim. Tehlikeli ve sakil…

    Zira üzülmekle şiddeti durdurmak mümkün değil.

    Nedenlerini görmek ve ortadan kaldıracak çözümler üretmekle mümkün..

    Buna;

    “Toplumsal cinsiyet bakışı”

    “Toplumsal cinsiyet kabullerinden”

    “Kendinden olmayana karşı körlük”

    Ve cezasızlığı ortadan kaldıracak “Hukuki Çözümler”le başlamak lazım…

    Kanayan insan yanımla, bir köşe yazısında “DERİN” bir sorun ne kadar anlatılabilir bilemiyorum…

    Ama,

    Öldürülüyorsa bir çocuk

    16’sında…

    Uzakta, yakında…

    Yaşanan, olup, biten tüm acıları görmemiz…

    Artık “ÖLMEK İSTEMİYORUZ” diye haykırmamız gerek…

    Birkaç yılda, yüzlerce yıl yaşamış gibi yorulduk…

    Yandık, acılarla kavrulduk…

    Haksızlığa uğradık, zulümlerde boğulduk…

    Alındı elimizden; sevinçler, kaygılarla savrulduk…

    Tüm yıldızları kırıp, geceleri kararttılar, toprağı kanattılar…

    Hangi taşı kaldırsak altından, eril tahakkümcüler çıktı…

    Kadına şiddet bitmiyor…

    Kadın cinayetleri durmuyor…

    Görünen o ki;

    Eril Tahakküm değişmedikçe, biteceğe de benzemiyor…

    Daha da geç olmadan…

    Feshedildiği günden bu yana…

    Katillere, daha elverişli zemin hazırlayan ortamda, bu tür ölümlerle karşılaşmamak için…

    Yeniden…

    İstanbul Sözleşmesi’ne geçilsin…

    Hukuki…

    Siyasi…

    Her düzeyde adımlar bir an önce atılsın…

    CEYLAN’lar…

    HAZAL’lar…

    SILA’lar yaşasın…

    Kadınlar YAŞATILSIN…

  • Diktatörler gazeteciden neden korkar?

    Yazının başlığındaki gazetecinin başında “iyi” sıfatı vardı ilk başta. Sonra bu sıfatı kullanmaktan vazgeçtim. Zira gazeteci gazetecidir. Bu totolojiye düşme pahasına kurduğum son cümleyi sahiden de inanarak yazıyorum. Zira gazetecinin başına iyi, muhalif, esaslı, solcu, sağcı, muhafazakâr, alternatif vs. gibi sıfatlar getirdiğimiz anda, mesleğin dört yüz yıla dayanan geçmişi ve bu geçmişten günümüze süregelen pratik ve normlarını bir yana bırakmak zorunda kalır, bir mesleğin toplum için anlamını da yok edersiniz. Bunu bir yana bıraktığınız anda da gazeteciliğin modern toplumlar için umut olma misyonu ortadan kalkar. Gazeteciliği hakkıyla icra etmeyene, soru sormayana, soru soruyormuş gibi yapıp yağlama yıkama yapana, haber diye parti bülteni yazana, bir parti ya da grubun varlığını devam ettirmesi için bir başka parti ya da gruba nefret dolu laflar edene, doğru bildiği şeyleri bir takım ilişkilerinin bozulacağı ya da konforlu yaşamından mahrum kalacağı endişesiyle yazmayana “GAZETECİ” demezsiniz olur biter. Bir kere bunu gazeteciliği hakkıyla yerine getirenlerin düstur haline getirmesi gerekir. Diğerleri zaten gazeteci olmadığı için böyle bir kaygı gütmezler. Bir insan kendi mesleğine ve mesleğinin onuruna sahip çıkmazsa, başkalarından o mesleğe ve mesleğin anlamına sahip çıkmasını bekleyemez.

    BU TOPRAKLARDA KADINLARIN ÇOCUK YAŞTA EVLENDİRİLMESİ BİR NORM

    Bu yazının girişini, akışını, çerçevesini nasıl kuracağımı planlarken yazının başına şu cümleyi not almışım unutmayayım diye: “Harem ve Kuzenler kitabındaki kuzen evliliğinin gerekçeleriyle ilgili olan saptamadan yola çıkarak başla. Kadın cinselliğinin bastırılması için erkenden evlendirilme konusuyla yazıya gir.” Ben yazının girişi için bu notu aldığımda daha Giresun’da 16 yaşındaki kız çocuğu ailesinin nişanlamaya çalıştığı erkek tarafından öldürülmemişti. Bu olayla ilgili olarak pek çok farklı rivayet duyuldu. Ancak ortada bir gerçek var ki, bu topraklarda ve bu toprakların kültürel olarak ortaklaştığı Mağribi toplumlarda kızların neredeyse çocuk yaşta evlendirilmesi yaygın bir norm ve bunun en temel nedeni, ailelerin kızlarını diledikleri erkeklerle evlendirme isteği. Çocuk yaşta dilediğiniz kişiyle kız çocuğunu evlendirmezseniz, bu kız çocukları ilerleyen yaşlarda cinselliği, cinsel hazlarını ve bu hazları dilediği kişiyle yaşamayı arzu edecektir. Özellikle dilediği kişiyle diyorum. Zira bu kişi illa ki karşı cins olmak zorunda değil tabi ki. Bu sayede hem heteronormatif değerler, hem de istenilen er kişi ile evlendirilme işi garanti altına alınmış olur. Bu isteğin altında yatan ekonomi politik nedenin toprakların bölünmemesi arzusu olduğuna dikkat çeker kitabın yazarı Germaine Tillon. Endogami ve kızların çocuk yaşta evlendirilmesi olayı toprağa bağlı tarım toplumlarının bir anlamda sigortası işlevi görür ve bu sigortanın güvenlik kablosu işlevini kadınlar üstlenmiştir. Kadına bu misyonun yüklenmesi için elbette onun yıllardan beri aşağılanması ve akıldan yoksun olduğunun iddia edilmesi gerekmiştir. Tillon bu aşağılama mevzusunun Akdeniz havzasında nasıl tezahür ettiğini şöyle anlatır: “kadının akıldan yoksun bir yaratık muamelesi gördüğü pek çok toplum vardır; ancak aşağılanmanın biçimi toplumdan topluma değişir. Akdeniz havzasında kadını aşağılamanın aldığı biçim, hem çok özgüldür, hem de muhtemelen kendi içinde tutarlı bir sosyal sistemle bütünleştiği için, başka yerlerdekinden daha dayanıklıdır.”[1] Bu hayati saptamanın ardından bu aşağılamayı destekleyenlerin sadece erkekler olmadığı gibi karşı çıkanların da sadece kadınlardan ibaret olmadığına dikkat çeker yazar. Kadınlar birçok köle gibi buradaki suça ortak olabilir. Bunun pek çok dinamikleri vardır. Elbette asıl konumuz bu olmadığı için, uzatmayacağım.

    ‘DİKTATÖR HALKINI SOYARKEN ONUN İYİLİĞİ İÇİN YAPTIĞINI ANLATIR’

    Okuyucu gazetecilik mevzusundan nasıl kadın mevzusuna geçtiğimizi ve tekrardan gazetecilik mevzusuna nasıl döneceğimizi sanırım fena halde merak etmeye başladı. Geleceğim efendim, bir miktar sabır. Kadının akıldan, izandan yoksun olduğu iddiasıyla onun adına âşık olacağı ve evleneceği kişinin kim olacağına karar vermek de dâhil her türlü kararı onun adına alabileceğini zanneden ve bunu ona dayatan erkekle diktatör arasında ciddi bir benzerlik vardır. Erkek, kadının gözü açılmadan, yani küçücük kız çocuğuyken onun kiminle evleneceğine karar verirken, onun iyiliği için bunu yaptığını iddia eder. Bu yalanı kadın, sevmediği bir adamla evlendirilip çocuk yaptığında ve bu çocuk/çocuklar onu sevmediği erkeğe pranga gibi bağladığında anlar. Diktatör, halkını soyarken, onun iyiliği için yaptığını anlatır; bunu anlatırken, halkı tıpkı küçük yaşta evlenmeye zorlanan kız çocuğu gibi akıldan ve kendi adına karar verme yetisinden yoksun olduğuna inandırmaya çalışır, inandırır da. Ancak halka gerçekleri anlatan birileri çıktığı zaman bu yalanların inandırıcılığı kalmaz. Modern toplumlarda bu gerçekleri anlatan kişiler çoğunlukla gazetecilerdir. Gazeteciler, (burada tabi ki gazetecileri kastettiğimi tekrar vurgulamak isterim, diğerlerine gazeteci demiyorduk) mesleklerinin gereği diktatörün halkın yararına diye anlattığı bazı şeylerin dünyadaki pek çok ülkede halkın soyulması anlamına gelebileceğini olgulara ve örneklere dayanarak anlatır. Gazeteci misal diktatöre, elbette yüz yüze sorma şansı bulamazsa halka içinde bulunduğu yaşam koşullarının neden razı olunması, katlanılması ve şükredilmesi gereken koşullar olmadığını yine olgulara dayanarak sorar. Bu soruya verecek yanıtı olmayan diktatör, gerçeklerden korkusunu gerçekleri sorularıyla ifşa eden gazetecileri ya yok ederek ya da onları hapsederek bastırır. Diktatörün korktuğu gazeteci değil, gazetecinin dile getirdiği gerçekler ve diktatörün halkına karşı işlediği cürümlerin ifşa edilmesidir. Nihayetinde gazeteci de tıpkı diktatör gibi fani bir insandır. İnsan insandan neden korksun ki?

    ‘DİKTATÖRÜN EN NEFRET ETTİĞİ GAZETECİ TİPİ OLGULARA DAYANARAK HABER YAPAN GAZETECİ TİPİDİR’

    Diktatör yoksulluktan, açlıktan kırılan halkına dünyanın her yerinde insanların böyle yaşadığını anlatır. Dünyanın her yerinde enflasyonun yüksek olduğunu, faturaların en gelişmiş ülkelerde bile çok yüksek geldiğini anlatır. Bu yalana eğer bunun yalan olduğunu ortaya koyan birileri çıkmazsa çok sayıda insan inanır. Yaşadığı yoksulluğun, tüm dünya halklarının paylaştığı bir yoksulluk olduğuna kani olur. Ancak birileri çıkar, dünyada yoksulluk ve açlığın yaygın bir şey olmadığını, halkın bu yoksulluk ve açlığının diktatörün etrafına çöreklenmiş küçük bir azınlığın cebine girenlerden kaynaklandığını anlatır. Gazeteci bunu yine olgulara ve olaylara dayanarak anlatır. Hiçbir siyasi çıkara hizmet etmeden, tamamen halkın doğruları bilmesi gerektiğine inandığı için yapar bunu. İşte böyle bir tavır, diktatörü deli eder. Diktatörün en nefret ettiği gazeteci tipi olgulara dayanarak haber yapan gazeteci tipidir. Çünkü olgular, hiçbir şekilde eğilip bükülmeye müsait değildir. Herhangi bir siyasi parti ya da grubun siyasi propagandasına hizmet etmez, halkın gerçekleri bilerek ona göre hareket etme hakkına hizmet eder. Elbette halk bu doğruları öğrendikten sonra kendisi karar verir hangi parti ya da siyaseti destekleyeceğine.

    ‘SAFSATANIN PANZEHİRİ KIYMETİ KENDİNDEN MENKUL KANAATLER DEĞİL, OLGULARDIR’

    Diktatörün en sevdiği gazeteci tipi, olguları aktarırken habere kanaatini de karıştıran gazeteci tipidir. Çünkü olgularla başa çıkmak zor, kanaati kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmak çok kolaydır. Gazeteci misal, A ülkesinde asgari ücretin 5 birim olduğunu ama diktatörün yönettiği ülkede ise 1 birim olduğunu sayılara ve olgulara dayanarak bildirirse diktatör bunu altı boş iddialarla ancak “yalan” olmakla itham edebilir. Mutlaka bu ithamın doğruluğuna da inananlar çıkacaktır. Ancak gazeteci bu gerçeği diktatörün muarızı bir siyasetçiye söyletirse, diktatörün bu gerçeği çarpıtması çok daha kolaydır. Bu nedenle gazeteci, (bakın yine sadece gazeteci diyorum, hakiki gazeteci demiyorum) haberini sadece siyasetçiler ve bazı toplumsal seçkinlerin çerçevelediği gerçeklerle oluşturmaz. Bu yaklaşım, zaten kutuplaşmadan beslenen diktatörün ekmeğine her zaman yağ sürer. Bu durumda diktatör halka hesap vermek yerine, ona muarızlarından bazı nefret nesneleri sunarak gerçeği kolayca çarpıtabilir. Bu durumda diktatörün halka sunduğu safsatalar gerçeğin yerini alır. Safsatanın panzehiri kıymeti kendinden menkul kanaatler değil, olgulardır. İşte gazeteci beyni diktatörün safsatalarından pelte haline gelmiş halka bu panzehiri verdiği için diktatör gazeteciden nefret eder, dahası korkar.

    Bu gerçeklikten yola çıkarak diyebiliriz ki, diktatörle, kızını erken yaşta dilediği er kişiyle evlendirmek isteyen aile reisi arasında hiçbir fark yoktur. Aile reisi, toprak bölünmesin, mal mülk ele gitmesin diye kızını çocuk yaştayken istediği kişiyle ki bu kişi genellikle aile içinden birisi olur, evlendirmek ister. Kızın gözü açılmadan evlendirilir ki, itiraz edemesin. Diktatör, halkını tıpkı kadını akıldan yoksun gören erkek gibi, akıldan yoksun olarak görür ve sürekli onun adına ve onun yararına karar verdiğini iddia eder. Verdiği hiçbir kararın sorgulanmaması gerekir. Bunun sağlanması için, verilen kararların neden yanlış olduğunun sorulmaması gerekir. Soran gazeteciler, bu nedenle yok edilir. Çünkü gazeteci, halkın gözünün açılması için sorular sorar, halkın önüne olgulardan yola çıkarak gerçekleri sunar. İşte bu benzerlik nedeniyledir ki, Türkiye’de siyasal iktidar, her gün yenisi eklenen kadın katliamlarına kayıtsızdır. Çünkü ölen her kadın, gözü açılmış diğer kadınlar için ibrettir. Bu ibretlik her hadisenin diğer kadınları korkutarak sindireceği varsayılır. Ölümler nedir ki diktatörün nazarında. Biri ölür diğeri gelir. Diktatörün tek kaygısı varlığının ne pahasına olursa olsun devamıdır. Kadınların öldürülmesiyle, gazetecilerin hapse atılması arasında diktatörün varlığının sürdürülmesi açısından ciddi bir benzerlik vardır. Bu benzerliği layıkıyla anlamadan, diktatör zihniyetiyle mücadele edebilmek mümkün değildir.

    [1] Germaine Tillon (2006), Harem ve Kuzenler, (Çev. Şirin Tekeli ve Nükhet Sirman), İstanbul: Metis Yayınları, s. 43.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kadın sporcuların başarısı niye korkutuyor?

    Filenin Sultanları Avrupa Voleybol Şampiyonası’nda üçüncü oldu ve bronz madalya kazandı…

    Büyük başarı…

    Altın madalya da kazanabilirlerdi…

    Artık Kadın Voleybolunda çıta yükseldi…

    Üçüncülüğe üzülenler var…

    Bu kadınlar…

    4 aydır evlerinden uzaktalar…

    Dünya Şampiyonası, turnuvalar, olimpiyat ve son olarak Avrupa şampiyonası nedeniyle ailelerinden uzak kaldılar…

    Ama bazıları hiç de uzak kalmadı…

    Kadın voleybolcularımızın sportif başarısını öveceklerine, giydikleri şort ve formalarına dil uzattılar…

    Bu düşüncede olanlar kadınların spor yapmasını istemiyor…

    Onlar istiyor ki kadınlar işe bile gitmesin, evinde otursun…

    Filenin Sultanları başarılı oldukça, bu gericiler iyice çılgına döndü…

    Çünkü artık her kız çocuğu voleybol oynamak isteyecek…

    Onlar da Filenin Sultanları olarak ay-yıldızlı forma ile dünya, Avrupa ve olimpiyatlarda Türkiye’yi temsil edecekler…

    Bir zamanlar Beyaz Gölge vardı…

    Televizyonda dizi olmuştu…

    Herkes bunu izlerken basketbola yönelmişti…

    Şimdi ise Filenin Sultanlarını izleyerek, voleybola yönelecekler…

    Bu sayı giderek artacak… Kızlar, kadınlar başta voleybol almak üzere çeşitli sporlar yapacak…

    Anneler, babalar kız çocuklarını spora götürecekler…

    Salonlar dolacak…

    Yüzme havuzları dolacak…

    Atletizm sahaları dolacak…

    Minderde güreş yapacaklar…

    Salonlar, sahalar, havuzlar, minderler kadın sporcularla renga renk olacak…

    İşte  çağdışı düşünenlerin korkusu da bu…

    Başarıda Filenin Sultanlarını kutlayanlar, ne yazık ki çağdışı saldırısı karşısında seslerini çıkaramadılar…

    Hatta Filenin Sultanlarının İzmir Marşı söylemesine bile tahammül edemeyip, yayıncı kuruluş TRT tarafından kısıldı…

    Neymiş…

    Jeriden kaynaklanmış…

    Kimi kandırıyorsunuz…

    İzmir Marşı’nı kısacağınıza, o gericilerin sesi kısılmalıydı…

    Üçüncülük maçında Sırbistan’da Filenin Sultanlarının yanında olan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, yayıncı kuruluş TRT tarafından görüntüye getirilmediği gibi, isminden bile söz etmediler…

    Çünkü talimat öyle gelmişti…

    Yine bir başka  organizasyonda kadınlarımız bir ilke imza attı…

    Parolimpik Oyunlarında 2016 Londra’dan sonra 2020 Tokyo’da ikinci kez altın madalya kazanan Global Kadın Milli takımımızı da tarih yazdı…

    Kadın sporcularımızın başarısı geldikçe, çağdışı düşünen, kadınları köle olarak görenler  çıldırıyor…

    Gelsin çağdaş, Atatürkçü kadınların başarısı, çıldırın kadına ve kadın sporcuya saygı duymayanlar…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.