Etiket: #halk

  • Du bakali n’olcek hal-i pür melalinden çıkmak gerek

    Memleketi temelinden sallayan bir ekonomik açmaz var ve 21 yıldır bu açmazın mimarlarından da hala medet umanlar.

    Aynı şekilde; muktedirlerin karşında da 21 yıldır aynı muhalefet var ve bu dipsiz karanlıktan çıkmak için yine bu muhalefetten medet umanlar var.

    Ama asıl yara, özellikle son 7-8 yılda halkın önemli bir çoğunluğunda, dut yemiş bülbül misali bir suskunluk var.

    Kendi derdini, meselelerini düşünmemesi, yapılması gerekenleri yapmaması, sorumluluk almak yerine kıyıda kenarda kalması, maruz bırakıldığı tüm kötülükler, olumsuzluklar ve çirkinlikler karşısında verilmesi gereken tepkiyi vermemesi var.

    Velhasıl yine kapıda bir seçim, yine aynı yüzler, aynı vaadlerle dolu vizyonlar ve yine “du bakali n’olcek” şimdi diye bekleyen bir toplum var.

    Oysa insan hak ve özgürlüklerini önceleyerek “yaşamın” kutsallığını düstur edinen, eşit ve hukukun üstünlüğünün var olduğu bir demokrasiyle yaşayabilelim diye, toplumsal mücadele vererek bu uğurda ceza evlerinde olanlar var ve bu insanların oralarda olmalarında hepimizin “suskunluk” suçu var.

    Ve belki de hepimizin; bir parça da olsa korkaklığının, ürkekliğinin, tehlikeden kaçmak için kaçamak yollardan gitmemizin payı var…

    Zira toplumsal desteği arkasına alamamış protesto eylemleri ve mitingler bir noktadan sonra başarıya ulaşamıyor. Ve muktedirlerin tüm aygıtlarının gücü bu evrensel hak ve hukuk mücadelesi veren insanların üzerine düşüyor.

    Toplumsa “du bakali n’olacek” modunda, sorumluluk alma aksiyonundan uzak, sadece seyre dalarak bekliyor…

    Artık; daralan sadece demokratik mücadele alanları değil, susanların haklarının mücadelesini verecek insanların büyük kısmının da özgürlüklerinden yoksun olması…

    Geçmiş dönemde okuduğum bir gazeteci, Belarus’lu müzisyen Mariya Kolesnikova’nın köşesine taşıdığı açıklamasında şöyle diyordu;

    “En çok aynı ülkeyi paylaştığım insanların özgür olmamasına ve korkmalarına üzülüyorum.”

    Ve ekliyor;

    “İnsanları hapislere tıkabilirsiniz, onlara 11 yıl ceza verebilirsiniz. Ama bütün bunlar ve hissettiğiniz korku, nefret, taktığınız prangalar şarkılarımıza, danslarımıza, kahkahamıza ve sevgimize çarparak parçalanacaktır.”

    Evet, iki ittifak da kapıda beliren seçim için vizyon açıklamaları yapıyor.

    Muhalefetin vizyon açıklaması her ne kadar tabanda anlaşılır bir siyaset dili olmasa da, dolu bir içeriğe sahip olduğu ortada. Ancak, halk tabanına ulaşamayan hiç bir siyasi hamle karşılık bulmaz. Susan ve maruz bırakıldıkları için hep bir kurtarıcı bekleyen halklar Özgür yarınlara ulaşamaz.

    Yine bir seçim, yine aynı aktörlerden medet ummak yerine, aktörün ta kendisinin halkın olması gerek.

    Muktedirlerin yarattığı korku ikliminden çıkabilmek için, sadece muhalefetten vizyon beklemek yerine, muhalefete seslenip; kendi derdini düşünmesi, kıyıda kenarda durmak yerine sorumluluk alması, maruz bırakıldığı tüm olumsuzluklar karşısında verilmesi gereken tepkiyi vererek “halk vizyonunu” birlikte belirlemeleri gerek.

    Tıpkı Mariya’nın söylediği gibi:

    “İnsanlar hapis edilebilir ama tüm bunlar ve hissettiğiniz korku, nefret, taktığınız prangalar şarkılarımıza, danslarımıza, kahkahamıza ve sevgimize çarparak parçalanacaktır.”

    Kurtarıcı ve onlardan hamle beklemek yerine halk olduğumuzu yeniden hatırlarsak; tüm baskılar, nefretler, korku duvarları, halka çarparak parçalanır, karanlık dağılır.

    Bunun için de;

    Olaylar karşısında katılımda bulunmak veya bir şeyler yapmak için harekete geçmek yerine “bakalım şimdi ne olacak?” modunda beklemekten ve sevgili Aziz Nesin’in; “du bakali n’olcek” hikayesindeki hal-i pür melalden çıkmak gerek…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Çeşmede merkep var mı, yok mu? Mesele bu…

    Kimsenin birbirine güvenmediği, herkesin umudu kestiği, hangi dalı tutsak elimizde kaldığı bir memleket ahvalindeyiz…

    Dert ki; derya deniz, yakınmayan yok ama sorumluluğa gelince alan yok.

    Önümüzde, üstelik seçim sathındayken, özünde gerçekleri karartma olan “sansür yasası” var, bir avuç insandan başka mücadele veren yok.

    Herkes laf kumkuması. İş ciddiye binip eyleme, tepkiye gelince bir uyuşukluk, ses çıkaran yok.

    Arada yazılarımda da kullandığım kıssadan bir hisse:

    Masal bu ya:

    Köyün birinde akıllı olduğu kadar namuslu bir adam varmış. Öylesine iyi, dürüstmüş ki, şeytan yıllarca uğraşmış da yolundan çıkaramamış, çok sinirlenmiş. “Şuna öyle bir oyun yapayım ki anlasın şeytanlığımı demiş. Köyün su içmek için kullandığı tek çeşmesi varmış. Şeytan çeşmenin içine girmiş, adamın gelmesini beklemiş. Adam da her gün camiye giderken çeşmede abdest alırmış. O gün yine gelmiş, musluğu çevirdiğinde ne görsün? Şeytan koca kulaklı bir merkep şeklinde nanik yapıyor.

    Adam bağırmış: “Çeşmede merkep var.”

    Köylüler toplanmış. Şeytan onlara görünmüyor ya, ortada merkep yok. Olay bir kaç gün tekrar edince sonunda adamı akıl hastanesine kaldırmışlar. Bir zaman sonra doktorlar iyileşti mi diye adamı çeşmeye götürmüş, şeytan yine orada, nanik yapıyor. Adam da doğrucu ya.

    “Vallahi de çeşmede merkep var” diyor.

    Tekrar hastaneye götürüyorlar.

    Aradan yıllar geçiyor. Bakıyor ki ömrü akıl hastanesinde geçecek, üstelik köyde de olmadık olaylar oluyor, çıkmış doktorların karşısına, “ben iyileştim” demiş.

    Getirmişler çeşme başına, şeytan yine kahkahalarla nanik yapıyor.

    “Yok” demiş, “Hiç çeşmede merkep olur mu?”

    Doktorlar da artık iyi oldu diye bırakmışlar.

    Şeytan, bu sefer de “Nasıl beni inkâr edersin?” diye arkasından öfkeyle bağırmış. Adam dönmüş, “Sen ordasın, bu gerçeği ikimiz de biliyoruz, ama doğruyu söylersem bana ‘deli’ diyorlar, onların istediğini söylersem ‘akıllı’. Bu yalancı dünya da böyle. Hadi bana “eyvallah” demiş yürümüş. Akıllandığı için köylülerin, ailesinin alkışlarıyla karşılanmış…

    Evet, mesele tam da bu sanırım. Sonunda kıssadan hissedeki gibi pes edip; yalanı, büyüyen ‘karanlığı’ kabul etmek mi lazım, yoksa bildiğimiz yolda “deli” olmayı göze alıp, dikenli olsa da yol ‘aydınlık’ için yürümek mi?

    Memleket; bin bir dertle yaralı, herkesi uyku tutmaz günler bekliyor, kara kış geldi çattı…

    Ülkede son yıllarda; bir yanda doğruculuğun faturasını en ağır biçimde ödeyen, işini, ailesini, güvenip dost sandıklarını, sevgiyle zülfünü zülfüne bağladıklarını kaybedenler…

    Yalan söylemeyip yalana çarpan, aldatmayıp aldatılan, kandırmayıp kandırılan, yine de; gerçeğin dilinden vazgeçmeden, çıkar için topaç gibi dönmeden, acı çekmeyi göze alanlar var.

    Doğruluğun kaybedip, sahtekarlığın kazandığı bu yangın çağında, iyi mi, kötü mü ediyorlar bilinmez sevgili okurlar ama hala omurgalılar var…

    Ki, bu haklı öfkeyle bedel ödemekten korkmayanlara bırakın toplumsal ses vermeyi, yaratılan korku iklimi, sertleşen muktedirler, daralan sivil alan mücadelesi içinde sırt döndü en yakınları, kalmadı kırılmayan kanatları…

    Son yirmi yılda kötücül kuşlara kaptırmadığımız değerimiz kalmadı.

    Bir de tepkisiz olanlar var.

    Doğa talan edilirken, yanından geçip giden, zaman geçtikçe büyüyen kötülüğe susan, sevgiler, değerler alınıp satılırken gözünü kapatan, çocuk tacizlerine lal, kadınlar öldürülürken ‘ama’lı cümleler kuran, hayvanlar katledilirken çığlıklarına kulak tıkayanlar…

    Hatta görüp, duyup da aman; duyup da ne yapacağım, karışmıyorum etliye karışmıyor kimse sütlüme, bunları ben yaşamıyorum ya diyen bananeciler var…

    İşte bunlar; her olanı normalmiş gibi kanıksayarak kötülüğü git gide beslediler, doğrunun yalanla, güzelliklerin kötülüklerle yer değiştirmesine göz yumdular. Fakat zaman hızlı olduğu kadar acımasızdı. İşler öyle bir terse döndü ki dertler bana ne diyenlerin evini de sardı…

    Velhasıl toplum, hakikatleri görüp de bilmesine rağmen susanlarla doldu…

    Yetmez gibi; yaratılmak istenen algının sesi olup, arada ses çıkaranlar, duyulmasını istediklerini duyuranlar var. Mesela: Konya’da bir aile katledildi, yaşanan katliamlara ‘münferit’ diyenlerin sesi olup, üstelik bunlar akıllı (!) da oldular.

    Halbuki hiç bir şey münferit değildi. Her şey örgütlü kötülüğün diliydi. Tüm bunlar; sorunlara, sorumlu hep başka argümanları gösterenlerin, toplumsal çözümsüzlük karşındaki acizliğinin ürünüyken, gösterilene inanmak bu kişiler için kolay olan oldu.

    Oysa insan, kendisinin delisi olmayı göze alıp, çıplak gerçeği görmeli…

    Ülkede gelir dağılımındaki adaletsizlikle halk her geçen gün yoksullaşıyor. İşsizlik ve bunların sonucu olan açlığın sorunsal sebebi olarak; mağdur edilmiş başka insanları, göçmenler gösterilip toplumsal öfke, hukuksuzlukla mücadeleye değil sınıfsal çatışmaya aktarılıyor.

    Tüm bunlar planlı kötülüğün ürünü. Zira sorun; ne halkların ana dilini özgürce konuşmak istemesi, ne eşit yaşamak isteyen; Kürtler, Alevilerin ne de topraklarına zorla girilip, savaş çıkaranların elinden çocuğunu ‘yaşamak’ için getiren ‘mülteci’ olmak zorunda kalanlarındır.

    Sorun; biten parlamenter sistemle gelen tekçilik, sorun muhalefetsizlik, halka inemeyen siyasiler, tıkanmış siyasettir…

    Sorun; satılmış tank paletler, fabrikalar, hasta garantili hastane, geçiş garantili yollar. En önemlisi hukuktur. Zira hukukun olmadığı ülke; ne ekonomik ne de bilimsel, kültürel bir kalkınma hamlesi yapamaz…

    Öyle bir iklim yaratıldı; ya bedel ödemeyi göze alan, gördüğünü inatla söyleyenlerden olacaksın, ya kaybeden olmamak için görmeyip, istenildiği gibi akıllı (!) olacaksın…

    Sonunda dert gelip de kendi kapısını çalana kadar, hakikatleri görüp de bilmesine rağmen susan velhasıl ‘akıllı’ (!) olduk. Olduk da; kendimizi artık, akıllı görünmenin de kurtaramayacağı yerde, sondan bir önceki durakta bulduk…

    Yolsuzluk ve yoksullukla alev alev yanan bir yerdeyiz. Unutmayın; ne iktidar, ne muhalefet, ne mevcut siyaset. Çözüm, sizsiniz…

    Ya yine; “Yok, hiç çeşmede merkep olur mu?” diyecek, akıllı görünmeye devamla yangının evimizin sofasına kadar girmesini izleyeceğiz, ya bu karanlıktan çıkış mümkün diyecek, “çeşmede merkep var” diyecek, koşullar ne olursa olsun gerçeği dile getirenlerle yan yana duracağız, kazanmak için tek yol olan elimizdeki hakikatlere sahip çıkıp, birbirimize tutunacağız…

    Seçim sizin. Siz, HALKSINIZ…

    Hülasa; bir karar vermek için, son duraktayız…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Çünkü bu memleket bizim…

    Seçim startı, partiler, koalisyonlar, masalar, herkes her şeyi çözeceğini söyleye dursun…

    Unutma HALKIM, tek çözüm sensin…

    80 kuşağına, okuma yazmayı öğrendikten sonra okullarda ilk öğretilen “hayat bilgisi” dersi, ülkelerin geçim kaynakları olurdu.

    Bu ülke tarım ve hayvancılık ülkesidir. Yer altı kaynaklarıyla zengin, uzun yıllar birçok medeniyete ev sahipliğiyle tarihi kalıntılar ve üç tarafı sularla çevrili, Akdeniz iklimiyle de turizm cennetidir denirdi.

    Ve eklenirdi; Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan; sular, boğazlar, Marmara, Ege ve Akdeniz’le uluslararası stratejik üstünlüğe sahiptir.

    Güney’den ve Doğu’da da Serhat bölgesi ile petrol rezervleri zengin ülkeler ile komşu, akarsular, ırmaklar, dağlar, ovalar, bin bir çeşit yemişiyle bahçeler, milli zenginliklere sahip bir ülke denilirdi…

    Genç beyinlerle, çalışkan ve dinamik nüfusuyla anılır, uluslararası sanat ve edebiyat arenasında; Yılmaz Güney, Sebahattin Ali, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Münir Nurettin Selçuk gibi değerlerle adından söz ettirirdi.

    Siyasal tarihi boyunca zaman zaman çalkantılı dönemler yaşamış olsa da, daima ayağa kalkmayı bilmiş, sosyal ve toplumsal dinamikleriyle aydınlıklı yolların mücadelesini vermişti.

    Köy Enstitüleri, Köy Öğretmen okullarıyla eğitim alanında komşu ülkelere örnek olmuştu…

    Aydınlıkçı ve devrimci mücadelelerle; bir tül perde gibi yırtılmış, karanlıklara geçit verilmemişti…

    Dört mevsimi yaşadığı gibi, kültürel miraslara olduğu kadar toplumsal değerleriyle özdeş onlarca; renge, kimliğe ev sahipliği yaparak çok sesliliğin ışığında yaşayan renkli bir coğrafyaydı…

    Yazlık sinemalar, gezici kütüphane ve tiyatrolar, festivallerle adeta bin bir renkli bir cennet bahçesi gibiydi…

    Di, di, di…

    Bir köşe yazısına sığamayacak kadar “di” ler le dolu…

    Velhasıl “miş” lı geçmiş zamanla…

    Şimdilerde;

    Tarımı, hayvancılığı bitmiş, saman dahi ithal edecek kadar dışa bağımlı hale gelmiş, maden için ormanlar talan edilmiş, altın için dereler kurutulmuş, toprak zehirlenmiş, ülke koca bir TOKİ’ye, beton yığınına dönmüş…

    Her gün kadınları katledilen, çocukları istismar edilen, halklar, inançlar, kimlikler, emekçiler tek bir renk altında yaşamaya zorlanan, ötekileştirmenin, ırkçılığın, talanın tavan yaptığı;

    Sanatçının, gazetecinin suçlanıp, gençlerin bir bir yurt dışına göçmeye zorlandığı, tüm kaynakları, taşı, toprağını yerli yabancı sermayelere satılan;

    Eğitimle birlikte liyakatın tükenip, sağlığın ekonominin çöktüğü;

    Yaşamı değil ölümü kutsayan bakış açılarıyla, komşu ülkeler dahil neredeyse tüm dünya ülkeleriyle kavgalı;

    Üretimi durmuş, tüketilmiş bedenlerde, hüznün sarkacında sallanan insan yüzleriyle dolu karanlığa hapsedilmiş;

    “Gak” diyenin kusurlu, “guk” diyenin suçlandığı, korku ikliminin içinde devasa “sus”lar ordusuyla, olanı biteni kanıksaya, alışa yaşayan insanlar coğrafyasına döndük…

    İşte yiten bunlar…

    Peki ya kazanımlar?

    Son kulvarda; açlık, yokluk, yoksulluk, artan intiharlar, sonu görülmeyen bir karadelik gibi gitgide büyüyen bir karanlık…

    Ne mi olacak?

    “Öyle bir geçer ki zaman”dan sonra, “öyle bir geçer ki karanlık ve doğar ki aydınlık” diyeceğiz.

    Kimler mi?

    Bu ülkenin tüm ezilenleri, işçisi emekçisi, üreteni, ötekisi berikisi demeden tüm dilleri renkleri kimlikleri;

    “…Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

    Düsturuyla, yırtacağız karanlığı, “miş”li geçmişten elimizde ne kaldıysa geriye tutunacak, aydınlığın inşasında yeniden büyüteceğiz yitenleri…

    Başka yolu yok HALKIM…

    “Ya hep beraberiz ya hiç birimiz…”

    Önümüzdeki olası seçim, tek atımlık silah gibi…

    Tek savaşı, karanlığa karşı aydınlığın savaşını hep birlikte vereceğiz…

    Çünkü bu MEMLEKET bizim, bizi ötekileştirenlerin değil, …

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Yasak ve yalan kaleleri halkın nefretini engelleyebilir mi?

    Herkesin bildiğini sandığımız şeyleri sahiden de herkes biliyor mu? Ya da soruya şöyle bir soru daha ilave edelim: Herkes kendisine ulaşan bilgilerle bilgiyi veren kaynağın beklediği tepkiyi gösteriyor mu? Sınırsız iletişim ortamı ve üzerimize üzerimize gelen bilgi sağanağı pek çoğumuzu herkesin her şeyi biliyor olduğu vehmine kaptırıyor. Bu vehim aynı zamanda herkesin sahip olduğu bilgilerle hemen harekete geçeceği gibi bir vehmi beraberinde getiriyor. Galiba bu da bir zamanlar kitle iletişim araçlarına atfedilen sihirli mermi misyonunun bir getirisi. Bir zamanlar kitle iletişim araçları üzerine yapılan araştırmalar ve bu araştırmalar doğrultusunda geliştirilen kuramlara göre, kitle iletişim araçlarından izleyici-okuyucuya giden mesaj onlarda hemen bir reaksiyona yol açıyordu. Yani mesaj izleyiciyi bir anlamda sihirli bir mermi gibi vuruyor ve o da hemen tepki veriyordu. Kamuoyunun gücüne olabildiğince güvenildiği ve verilen mesajların anlamlı bir kamusal duyarlılık doğuracağına inanıldığı günler tabi ki. Aynı zamanda sömürücülerin kitlesel hareketlerden ölesiye korktuğu ve bu korkuyla kitleleri harekete geçirecek herhangi bir hakikat kırıntısının dahi varlığına pek de tahammül edilmediği yıllar. Kitle iletişim araçlarına atfedilen misyon doğrultusunda hem kitleler açısından hem de sömürücüler açısından korkmayı gerektiren pek çok olay ortaya çıktı. Farklı tarihlerde kitleleri milyonlarca insanın ölümüne yol açan, inanılmaz trajedilerin kaynaklığını yapan korkunç bir savaşa ikna etmek için de kullanıldı kitle iletişim araçları, kitleleri sömürücülere karşı örgütlemek için de.

    KÖŞE BAŞLARINI TUTMUŞ İBRİKÇİLER

    Aslında kitlelerle ilgili bu paradoksal algıda çok büyük bir değişikliğin olmadığı ortada. Hala despotik liderler, bir yandan kitlelerin tepkisinden ve isyanından ölesiye korkuyorlar; bu korkuyu gerçeğe dönüştürecek herhangi bir hareketin ortaya çıkmasını engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunun için herkesin her şeyi biliyor olabileceği varsayımından hareketle, bilgi kaynaklarını sınırsızca denetlemeye çalışıyorlar. Denetim için başına çöreklendikleri devletin her türlü güç ve denetim aygıtını kullanmaktan geri durmuyorlar. Halkın vergileriyle toplanan devletin parasal kaynaklarını da bilgi diye yutturmaya çalıştıkları manipülatif kanaatlerin yayılmasını sağlamak için hem medya sermayedarlarının önüne seriyorlar hem de medya kuruluşlarının köşe başlarını tutmuş ibrikçilerin üstüne boca ediyorlar. İbrikçiler, yapmaları istenen işin ne kadar beyhude bir iş olduğunu bildikleri için, sürekli yaptıkları işin önemini hatırlatma gayreti içine girerek yerlerini sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Yazdıkları her yazının, paylaştıkları her kulis bilgisinin, “tuvaletten çıkan her kişiye doğru ibriği gösterme gayretkeşliğinden” daha anlamlı olmadığının o kadar farkında ki bu ibrikçiler, kurdukları her cümlede bu farkındalığın izlerini görmek mümkün. Ne var ki, en azından Türkiye ve Türkiye gibi tek adam rejimlerinin hâkim olduğu ülkelerde medya sermayedarlarının da bir anlamı kalmamış durumda. Ellerinde bulundurdukları korkunç sermayelere rağmen istihdam ettikleri ibrikçilerin etkisinden daha fazla bir etkilerinin olmadığının gayet farkındalar bunlar. Tam da bu nedenle, sahip oldukları medya kuruluşlarının itibarı, yapılan işin ehemmiyeti ve saygınlığı ile toplumun ve yurttaşların selameti umurlarında değil. Umursadıkları tek şey üzerinde oturdukları ve nereye dönerlerse dönsünler arkalarında kalan mabatlarını korumak.

    HERKESİN HERŞEYİ BİLDİĞİ DÜŞÜNCESİ BİR VEHİM Mİ?

    Başta da belirttiğim gibi hepimiz herkesin her şeyi bildiği gibi bir vehim içindeyiz ve bu vehmin kaynağı aslında hepimizin sahip olduğunu var saydığımız bilgi kaynakları. Bu bilgi kaynakları elbette televizyonlar, gazeteler, sosyal medya araçları, internet gibi mecralar. Bu bilgi kaynakları bizlere pek çok bilginin yanı sıra yalan ve sınırlı çerçevelere hapsedilmiş hakikat kırıntıları da ulaştırıyor. Bu araçların bilgiyi taşımak için kullandığı sözcükler de birer araç ve bu araç her zaman gerçeğin belirli bir perspektifle muhatabına ulaşmasını sağlıyor. Siz kitlelere “halk kuru ekmekle karnını doyurabiliyor” diye bir bilgi veriyorsunuz, despotun ibrikçileri oradan çıkıp “kuru ekmek bulabiliyorsa karnı aç değildir insanların” diyerek sizin verdiğiniz bilgiyi kendince düzeltiyor.[1] Bu düzeltmeler, despot ve ibrikçilerinin halkın tepkisinden ne kadar korktuğunun belirtisi aynı zamanda.

    “EN İYİ KALE HALKIN SEVGİSİDİR”

    Size aynı tarihlerde iki farklı Cumhuriyetle yönetilen devlette özgürce yazabilme şansına erişmiş olan iki farklı düşünürden peş peşe alıntı sunacağım. Birincisi Floransa Cumhuriyeti’nde yaşamış, ancak Floransa’yı Medici ailesi ele geçirip Cumhuriyeti yıktıktan sonra uzun süre hapsedilmiş, hatta kemikleri kırılacak kadar işkenceye maruz kalmış olan Nicolo Machiavelli’dir. Bu düşünürden yapacağım alıntı bu hapis hayatından sonra yazdığı Hükümdar kitabından. Bu kitap her ne kadar modern pragmatik siyasetçinin başucu kitabı olarak bilinse de, içinde hükümdara yönelik sağduyulu tavsiyeler barındırır. Machiavelli’nin iflah olmaz bir Cumhuriyetçi olduğunu gösteren asıl kitabı ise Söylevler’dir. Machiavelli’ye göre “iyi insanlar, iyi yasalar ve iyi eğitim topluma nitelik kazandıracak üç şeydi. Bunların hepsi, eleştirinin ve ifadenin özgür olduğu bir iklimde olabilir şeylerdi. Sadece gerçek bir cumhuriyette fikri salim ve güven ortamı oluşurdu. Şehirleri belli birinin iyiliği değil, ortak iyilik büyütür. Bu ortak iyilik, cumhuriyetten başka bir yerde daha iyi bir şekilde ortaya çıkamaz” diyordu.[2]

    “Kaleler, yerine ve zamanına göre yararlı da olabilirler, zararlı da. Bir işinizde yararlı olur, öbür işinizde zararlı olurlar. Bu işe şöyle bakmak gerekir: hükümdar düşmanlardan çok kendi uyruğundan korkuyorsa kale yaptırması yararlıdır. Ama uyruğundan çok dış düşmanlardan çekiniyorsa kale yapımına önem vermesi gerekmez… En iyi kale halkın sevgisidir. Eğer halk sizden nefret ediyorsa birçok kaleniz de olsa kendinizi güvencede sayamazsınız… Bütün bunları dikkate alarak kale yaptıranları da yaptırmayanları da öveceğim. Ama kalelerine güvenerek halkın nefretini önemsemeyenleri ayıplayacağım.”[3]

    “TEK BİR ADAM KİBİRLENEBİLSİN DİYE…”

    Bir diğer alıntı ise yine aynı tarihlerin bir diğer müreffeh Cumhuriyeti olan Hollanda’da mukim Benedictus Spinoza’dan. Hem içine doğduğu Yahudi cemaatinden aforoz edilmiş, hem de kitapları pek çok Protestan ve Katolik Kilisesi tarafından yasaklanmış bir Allahsız Spinoza. Diğer pek çok düşünür ve filozof gibi çalışmalarını özgürlükçü Hollanda Cumhuriyetinde sürdürmüş ve dönemin monarşileri için Teolojik Politik İnceleme başlıklı kitabında şöyle yazıyor:

    “Monarşik yönetimin en büyük sırrı ve tüm çıkarı insanları aldatmakta ve onları dizginlemesi gereken korkuya din maskesi takmakta yatar. Onlar böylece, sanki kurtuluşları için savaşıyormuşçasına, köleleşmek için savaşırlar. Tek bir adam kibirlenebilsin diye karılarını ve canlarını vermeyi bir utanç değil de, en büyük onur sayarlar. Ama tersine özgür bir devlette, bundan daha uğursuz bir şey ne hayal edilebilir ne de denenebilir. Çünkü her insanın özgür yargısının önyargıların boyunduruğu altına alınması ya da herhangi bir biçimde baskıya uğratılması, ortak özgürlüğe bütünüyle aykırıdır…”[4]

    YALAN VE YASAK KALELERİNİN YIKILMASI YAKINDIR

    Günümüzün hükümdarları olarak görebileceğimiz muhafazakâr despot liderler, kendilerini korumaya alabilmek için odalarının sayısını saymakta güçlük çektiğimiz kale gibi saraylar yaptırıyorlar, yüzlerce koruma ve uçsuz bucaksız konvoylarla dolaşıyorlar. Ancak kendilerini asıl koruduğunu düşündükleri yalan ve yasak kaleleri. Bu yalan ve yasak kalelerinin içine, gerçeklerin öğrenileceği medya kuruluşlarını hapsetmeye çalışıyorlar. Misal Türkiye’de RTÜK marifetiyle, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) eliyle ve sayısız pek çok kurum ve mahkeme kanalıyla pek çok olayla ilgili haberlerin yasaklanması sağlanıyor. Bu yasaklar, medya kuruluşlarından halka ulaşan bilgilerle halkın bilgilenerek hemen harekete geçeceği vehmiyle koyuluyor. Kuşkusuz bunda bir doğruluk payı var. Özgür bir ülkede, özgür bir iletişimin olduğu ortamda, gerçeklerin halka ulaştırılmasının mümkün olduğu bir iklimde bir despot fütursuzca hareket edemez. Bu fütursuzluk ancak baskıcı bir ortamda mümkün olabilir. Ne var ki, medya kuruluşlarından ulaşan bilgilerden daha etkili bir bilgi vardır. İnsanların bedenine kazınan ve yaşayarak öğrenilen bilgi. Siz açlıktan yürümeye takati kalmamış birisine istediğiniz kadar “aç değilsin” ya da “sen açsın!” deyin. Birbirini olumsuzlayan bu her iki bilginin de açlığı iliklerine kadar hisseden birisinin nazarında hiçbir anlamı yoktur. Siz istediğiniz kadar açlığın toplumun geniş kesimleri içinde kol gezdiği bilgisini yasaklamaya çalışın. Bu bilginin yasaklanması, açlıktan nefesi kokan geniş halk kitlelerinin bu bilgiden yoksun kalmasına mı yol açacak sanıyorsunuz? Tıpkı orta çağdaki kalelerin hükümdarların kendi uyruklarına karşı yapılmış olmasına benzer biçimde, yalan ve yasak kaleleri de günümüzde despotların yönettiklerini iddia ettikleri halklarına karşı kuruluyor. Ancak yine Machiavelli’nin de altını çizdiği gibi en büyük kale halkın sevgisidir. Bu sevgiyi nefrete döndüren ise yokluk, yoksulluk, açlık ve adaletsizliktir. Halkın sevgisi nefrete döndüğü anda despotu koruyabilecek kadar yüksek duvarlı bir kale daha yapılmamıştır. Despotun yalan ve yasaklardan oluşan günümüz kaleleri ise ancak kendi avenelerini içinde barındırabileceği sefahat konaklarıdır. Bu konakların da yıkılması yakındır.

    [1] https://www.youtube.com/watch?v=3C7nQ089_rg (Erişim tarihi: 14/04/2022).

    [2] https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/ozgurluk-ve-toplumlarin-yukselisi-ifade-ozgurlugunun-tarihine-bir-yolculuk-2,32631 (Erişim tarihi: 14/04/2022).

    [3] Nicolo Machiavelli (1994). Hükümdar, (Çev. Selahattin Bağdatlı), İstanbul: Sosyal Yayınları, s. 105.

    [4] Benedictus Spinoza (2016). Teolojik-Politik İnceleme, (Çev. Cemal Bali Akal), Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, s. 45.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Diktatörler gazeteciden neden korkar?

    Yazının başlığındaki gazetecinin başında “iyi” sıfatı vardı ilk başta. Sonra bu sıfatı kullanmaktan vazgeçtim. Zira gazeteci gazetecidir. Bu totolojiye düşme pahasına kurduğum son cümleyi sahiden de inanarak yazıyorum. Zira gazetecinin başına iyi, muhalif, esaslı, solcu, sağcı, muhafazakâr, alternatif vs. gibi sıfatlar getirdiğimiz anda, mesleğin dört yüz yıla dayanan geçmişi ve bu geçmişten günümüze süregelen pratik ve normlarını bir yana bırakmak zorunda kalır, bir mesleğin toplum için anlamını da yok edersiniz. Bunu bir yana bıraktığınız anda da gazeteciliğin modern toplumlar için umut olma misyonu ortadan kalkar. Gazeteciliği hakkıyla icra etmeyene, soru sormayana, soru soruyormuş gibi yapıp yağlama yıkama yapana, haber diye parti bülteni yazana, bir parti ya da grubun varlığını devam ettirmesi için bir başka parti ya da gruba nefret dolu laflar edene, doğru bildiği şeyleri bir takım ilişkilerinin bozulacağı ya da konforlu yaşamından mahrum kalacağı endişesiyle yazmayana “GAZETECİ” demezsiniz olur biter. Bir kere bunu gazeteciliği hakkıyla yerine getirenlerin düstur haline getirmesi gerekir. Diğerleri zaten gazeteci olmadığı için böyle bir kaygı gütmezler. Bir insan kendi mesleğine ve mesleğinin onuruna sahip çıkmazsa, başkalarından o mesleğe ve mesleğin anlamına sahip çıkmasını bekleyemez.

    BU TOPRAKLARDA KADINLARIN ÇOCUK YAŞTA EVLENDİRİLMESİ BİR NORM

    Bu yazının girişini, akışını, çerçevesini nasıl kuracağımı planlarken yazının başına şu cümleyi not almışım unutmayayım diye: “Harem ve Kuzenler kitabındaki kuzen evliliğinin gerekçeleriyle ilgili olan saptamadan yola çıkarak başla. Kadın cinselliğinin bastırılması için erkenden evlendirilme konusuyla yazıya gir.” Ben yazının girişi için bu notu aldığımda daha Giresun’da 16 yaşındaki kız çocuğu ailesinin nişanlamaya çalıştığı erkek tarafından öldürülmemişti. Bu olayla ilgili olarak pek çok farklı rivayet duyuldu. Ancak ortada bir gerçek var ki, bu topraklarda ve bu toprakların kültürel olarak ortaklaştığı Mağribi toplumlarda kızların neredeyse çocuk yaşta evlendirilmesi yaygın bir norm ve bunun en temel nedeni, ailelerin kızlarını diledikleri erkeklerle evlendirme isteği. Çocuk yaşta dilediğiniz kişiyle kız çocuğunu evlendirmezseniz, bu kız çocukları ilerleyen yaşlarda cinselliği, cinsel hazlarını ve bu hazları dilediği kişiyle yaşamayı arzu edecektir. Özellikle dilediği kişiyle diyorum. Zira bu kişi illa ki karşı cins olmak zorunda değil tabi ki. Bu sayede hem heteronormatif değerler, hem de istenilen er kişi ile evlendirilme işi garanti altına alınmış olur. Bu isteğin altında yatan ekonomi politik nedenin toprakların bölünmemesi arzusu olduğuna dikkat çeker kitabın yazarı Germaine Tillon. Endogami ve kızların çocuk yaşta evlendirilmesi olayı toprağa bağlı tarım toplumlarının bir anlamda sigortası işlevi görür ve bu sigortanın güvenlik kablosu işlevini kadınlar üstlenmiştir. Kadına bu misyonun yüklenmesi için elbette onun yıllardan beri aşağılanması ve akıldan yoksun olduğunun iddia edilmesi gerekmiştir. Tillon bu aşağılama mevzusunun Akdeniz havzasında nasıl tezahür ettiğini şöyle anlatır: “kadının akıldan yoksun bir yaratık muamelesi gördüğü pek çok toplum vardır; ancak aşağılanmanın biçimi toplumdan topluma değişir. Akdeniz havzasında kadını aşağılamanın aldığı biçim, hem çok özgüldür, hem de muhtemelen kendi içinde tutarlı bir sosyal sistemle bütünleştiği için, başka yerlerdekinden daha dayanıklıdır.”[1] Bu hayati saptamanın ardından bu aşağılamayı destekleyenlerin sadece erkekler olmadığı gibi karşı çıkanların da sadece kadınlardan ibaret olmadığına dikkat çeker yazar. Kadınlar birçok köle gibi buradaki suça ortak olabilir. Bunun pek çok dinamikleri vardır. Elbette asıl konumuz bu olmadığı için, uzatmayacağım.

    ‘DİKTATÖR HALKINI SOYARKEN ONUN İYİLİĞİ İÇİN YAPTIĞINI ANLATIR’

    Okuyucu gazetecilik mevzusundan nasıl kadın mevzusuna geçtiğimizi ve tekrardan gazetecilik mevzusuna nasıl döneceğimizi sanırım fena halde merak etmeye başladı. Geleceğim efendim, bir miktar sabır. Kadının akıldan, izandan yoksun olduğu iddiasıyla onun adına âşık olacağı ve evleneceği kişinin kim olacağına karar vermek de dâhil her türlü kararı onun adına alabileceğini zanneden ve bunu ona dayatan erkekle diktatör arasında ciddi bir benzerlik vardır. Erkek, kadının gözü açılmadan, yani küçücük kız çocuğuyken onun kiminle evleneceğine karar verirken, onun iyiliği için bunu yaptığını iddia eder. Bu yalanı kadın, sevmediği bir adamla evlendirilip çocuk yaptığında ve bu çocuk/çocuklar onu sevmediği erkeğe pranga gibi bağladığında anlar. Diktatör, halkını soyarken, onun iyiliği için yaptığını anlatır; bunu anlatırken, halkı tıpkı küçük yaşta evlenmeye zorlanan kız çocuğu gibi akıldan ve kendi adına karar verme yetisinden yoksun olduğuna inandırmaya çalışır, inandırır da. Ancak halka gerçekleri anlatan birileri çıktığı zaman bu yalanların inandırıcılığı kalmaz. Modern toplumlarda bu gerçekleri anlatan kişiler çoğunlukla gazetecilerdir. Gazeteciler, (burada tabi ki gazetecileri kastettiğimi tekrar vurgulamak isterim, diğerlerine gazeteci demiyorduk) mesleklerinin gereği diktatörün halkın yararına diye anlattığı bazı şeylerin dünyadaki pek çok ülkede halkın soyulması anlamına gelebileceğini olgulara ve örneklere dayanarak anlatır. Gazeteci misal diktatöre, elbette yüz yüze sorma şansı bulamazsa halka içinde bulunduğu yaşam koşullarının neden razı olunması, katlanılması ve şükredilmesi gereken koşullar olmadığını yine olgulara dayanarak sorar. Bu soruya verecek yanıtı olmayan diktatör, gerçeklerden korkusunu gerçekleri sorularıyla ifşa eden gazetecileri ya yok ederek ya da onları hapsederek bastırır. Diktatörün korktuğu gazeteci değil, gazetecinin dile getirdiği gerçekler ve diktatörün halkına karşı işlediği cürümlerin ifşa edilmesidir. Nihayetinde gazeteci de tıpkı diktatör gibi fani bir insandır. İnsan insandan neden korksun ki?

    ‘DİKTATÖRÜN EN NEFRET ETTİĞİ GAZETECİ TİPİ OLGULARA DAYANARAK HABER YAPAN GAZETECİ TİPİDİR’

    Diktatör yoksulluktan, açlıktan kırılan halkına dünyanın her yerinde insanların böyle yaşadığını anlatır. Dünyanın her yerinde enflasyonun yüksek olduğunu, faturaların en gelişmiş ülkelerde bile çok yüksek geldiğini anlatır. Bu yalana eğer bunun yalan olduğunu ortaya koyan birileri çıkmazsa çok sayıda insan inanır. Yaşadığı yoksulluğun, tüm dünya halklarının paylaştığı bir yoksulluk olduğuna kani olur. Ancak birileri çıkar, dünyada yoksulluk ve açlığın yaygın bir şey olmadığını, halkın bu yoksulluk ve açlığının diktatörün etrafına çöreklenmiş küçük bir azınlığın cebine girenlerden kaynaklandığını anlatır. Gazeteci bunu yine olgulara ve olaylara dayanarak anlatır. Hiçbir siyasi çıkara hizmet etmeden, tamamen halkın doğruları bilmesi gerektiğine inandığı için yapar bunu. İşte böyle bir tavır, diktatörü deli eder. Diktatörün en nefret ettiği gazeteci tipi olgulara dayanarak haber yapan gazeteci tipidir. Çünkü olgular, hiçbir şekilde eğilip bükülmeye müsait değildir. Herhangi bir siyasi parti ya da grubun siyasi propagandasına hizmet etmez, halkın gerçekleri bilerek ona göre hareket etme hakkına hizmet eder. Elbette halk bu doğruları öğrendikten sonra kendisi karar verir hangi parti ya da siyaseti destekleyeceğine.

    ‘SAFSATANIN PANZEHİRİ KIYMETİ KENDİNDEN MENKUL KANAATLER DEĞİL, OLGULARDIR’

    Diktatörün en sevdiği gazeteci tipi, olguları aktarırken habere kanaatini de karıştıran gazeteci tipidir. Çünkü olgularla başa çıkmak zor, kanaati kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmak çok kolaydır. Gazeteci misal, A ülkesinde asgari ücretin 5 birim olduğunu ama diktatörün yönettiği ülkede ise 1 birim olduğunu sayılara ve olgulara dayanarak bildirirse diktatör bunu altı boş iddialarla ancak “yalan” olmakla itham edebilir. Mutlaka bu ithamın doğruluğuna da inananlar çıkacaktır. Ancak gazeteci bu gerçeği diktatörün muarızı bir siyasetçiye söyletirse, diktatörün bu gerçeği çarpıtması çok daha kolaydır. Bu nedenle gazeteci, (bakın yine sadece gazeteci diyorum, hakiki gazeteci demiyorum) haberini sadece siyasetçiler ve bazı toplumsal seçkinlerin çerçevelediği gerçeklerle oluşturmaz. Bu yaklaşım, zaten kutuplaşmadan beslenen diktatörün ekmeğine her zaman yağ sürer. Bu durumda diktatör halka hesap vermek yerine, ona muarızlarından bazı nefret nesneleri sunarak gerçeği kolayca çarpıtabilir. Bu durumda diktatörün halka sunduğu safsatalar gerçeğin yerini alır. Safsatanın panzehiri kıymeti kendinden menkul kanaatler değil, olgulardır. İşte gazeteci beyni diktatörün safsatalarından pelte haline gelmiş halka bu panzehiri verdiği için diktatör gazeteciden nefret eder, dahası korkar.

    Bu gerçeklikten yola çıkarak diyebiliriz ki, diktatörle, kızını erken yaşta dilediği er kişiyle evlendirmek isteyen aile reisi arasında hiçbir fark yoktur. Aile reisi, toprak bölünmesin, mal mülk ele gitmesin diye kızını çocuk yaştayken istediği kişiyle ki bu kişi genellikle aile içinden birisi olur, evlendirmek ister. Kızın gözü açılmadan evlendirilir ki, itiraz edemesin. Diktatör, halkını tıpkı kadını akıldan yoksun gören erkek gibi, akıldan yoksun olarak görür ve sürekli onun adına ve onun yararına karar verdiğini iddia eder. Verdiği hiçbir kararın sorgulanmaması gerekir. Bunun sağlanması için, verilen kararların neden yanlış olduğunun sorulmaması gerekir. Soran gazeteciler, bu nedenle yok edilir. Çünkü gazeteci, halkın gözünün açılması için sorular sorar, halkın önüne olgulardan yola çıkarak gerçekleri sunar. İşte bu benzerlik nedeniyledir ki, Türkiye’de siyasal iktidar, her gün yenisi eklenen kadın katliamlarına kayıtsızdır. Çünkü ölen her kadın, gözü açılmış diğer kadınlar için ibrettir. Bu ibretlik her hadisenin diğer kadınları korkutarak sindireceği varsayılır. Ölümler nedir ki diktatörün nazarında. Biri ölür diğeri gelir. Diktatörün tek kaygısı varlığının ne pahasına olursa olsun devamıdır. Kadınların öldürülmesiyle, gazetecilerin hapse atılması arasında diktatörün varlığının sürdürülmesi açısından ciddi bir benzerlik vardır. Bu benzerliği layıkıyla anlamadan, diktatör zihniyetiyle mücadele edebilmek mümkün değildir.

    [1] Germaine Tillon (2006), Harem ve Kuzenler, (Çev. Şirin Tekeli ve Nükhet Sirman), İstanbul: Metis Yayınları, s. 43.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.