Etiket: #neoliberal

  • Zifiri karanlıkta gözlerden akamayan iki damla yaş

    Baştan uyarayım, bu yazıda bolca kişisel hikâye vardır. Ancak bütün bu kişisel hikâyeler ülkenin tarihiyle doğrudan ilişkilidir.

    İnsan denen canlı türü, yaşadığı travmaların yarattığı acıları çok iyi gömüyor. O kadar iyi gömüyor ki, travmanın acısının nereden çıktığını bile bazen fark etmekte güçlük çekiyor. Daha 13 Kasım Pazar günü İstanbul İstiklal’deki patlama olmamışken, belki de bu olaydan birkaç gün önce iki yaşındaki oğlumla akşam vakti arabayla bir yere gidiyorduk. Oğlumun nasılsa duyup müptelası olduğu ve yıllar yıllar öncesinden gelen bir şarkı boğazımın düğümlenmesine, gözlerimin nemlenmesine yol açtı. Yok yok, öyle duygusal, sakin ve içli bir şarkı değil gözlerimin nemlenmesine yol açan. Zaten öyle bir şarkıya bir çocuk neden müptela olsun değil mi? Öyle olsa bu kadar şaşkınlık geçirmezdim boğazımın düğümlenmesine. Üstelik oğlumun iptilası olmasa bin yıl geçse aklıma bile gelmeyecek bir şarkı bu. İşte bu şaşkınlıktır ki, gözlerimdeki nemin yaşlara dönüşmesine güç bela engel oldu. Elbette siz değerli okurların kıymetli vakitlerini almasına yol açacak kadar bir yazıya giriş de yapmazdım bu yaşadığımı.

    12 DEV ADAM ŞARKISI VE KUŞAKLARA ETKİSİ

    Şarkının ilk çıkış tarihini net olarak ben de anımsayamadım. Google hazretlerine sorduğum “12 dev adam şarkısı ne zaman bestelendi?” sorusuna karşılık karşıma çıkan beşinci sıradaki yazıdan öğrendim hangi tarihte bestelendiğini.[1] Karşıma çıkan yazıda, şarkının ilk radyolarda, televizyonlarda duyulduğu 2001 tarihinde yaşanan coşkuyu ve o coşkudan günümüze ne kaldığını anlatıyor yazar kısaca ve sporun her alanındaki başarılarda yaşanan düşüşün envanterini tutmaya çalışıyor. Ya da yazının meramından benim çıkardığım bu oldu. Malum yazar derdini anlatır, okuyan bu derdi bambaşka anlayabilir. Şarkı Athena Grubu’nun bestelediği “Uh ah dev adam 12 dev adam”. Şarkının ritmik yapısı, coşkusu gerçekten spora karşı ilgili ilgisiz bütün herkesi sarıp sarmalamıştı zamanında. Bu yönüyle hem konjonktürün hem de şarkının etkisiyle pek çok çocuk ve genç belki de basketbola merak salmıştı geçmiş zamanda. O zamandan bu zamana “bu merak ve ilgi patlamasıyla büyük basketbolcu yetişti mi?” derseniz, bu sorunun yanıtı maalesef bende yok. Ne var ki, şarkı 19 yıl öteden gelip hala benim iki yaşındaki oğlumun iptila derecesinde diline düşüyorsa ve dönüp dönüp bu şarkıyı istiyorsa, hala başarılı demektir. Üstelik de, şarkının klibinde geçen basketbolcuların basket atışları iki yaşında bile basketbola ilgi uyandırabiliyor. Yemek yedirme motivasyonu bile sağlıyor. “Bak oğlum yemeğini yersen, sen de o abiler gibi dev adam olup, basket atabilirsin, sana en yakın zamanda basket topu alacağım ve parktaki basket sahasında birlikte basketbol oynayacağız” cümleleri kurmaya vesile oluyorsa hala bu şarkı başarılı demektir. Bu işin sahiden de bambaşka bir boyutu. Asıl mevzumuz bir şarkının çocuklarda basket sporuna karşı uyandırdığı ilgi değil elbet. Travmadan girip buradan çıkılacağını hiç biriniz öngöremezdiniz. Yazılarım da ülke gibi sürprizlerle dolu.

    Önce şarkının bende uyandırdığı anıları paylaşayım. Dahası daha derinden düşündükçe hafızama hücum eden anılar bunlar. Çoğunu zihin silme istidadı göstermiş belli ki. 2002 yılı başları. 2001 ekonomik krizinde bir gecede iki kat değersizleşen Türk parası ve altüst olan ekonomi koşullarında Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. O tarihlerde sınavlarına girerek çaldığım her üniversite kapısı yüzüme kapanmış ve akademisyenliğe asistanlık aşamasından adım atmaktan en azından bir süreliğine umudu kesip o zamanlar revaçta olan yabanca sermayeli bir hipermarkette önce haftada iki gün, daha sonra tam zamanlıya yakın sayılabilecek bir pozisyonda kasiyerliğe başladım. Ailemin babamın sağlık masrafları nedeniyle satıp savdığımızdan arta kalan kırık dökük birkaç dönüm tarlası ve bahçesi, içinde kendin çalışıp ekip biçmediğin sürece neredeyse hiçbir getiri sağlamıyordu. Babamın benim öğrencilik dönemlerime uzanan uzun sağlık sorunları, onda değil bağ bahçede çalışmaya, gündelik hayatını idame ettirmeye bile yetecek enerji bırakmamıştı. Sonunda Kasiyerlik kariyerimin daha ilk ayı bitmeden babamı kaybettim. Bu kayıptan sonra kısa süreliğine devam edeceğimi beklediğim kasiyerlik kariyerim beklediğimden uzun sürerek neredeyse iki yılı buldu. Ne yalan söyleyeyim bu kasiyerlik süreci bana dört yıllık üniversite eğitiminden daha çok şey öğretti. Kasiyerliği bırakıp yüksek lisansa nasıl devam ettiğim konusu daha derin ve ailevi bir mesele, şimdi burada bu konuya girmeyeceğim. Benim burada anlatmaya çalıştığım şey şu: Babasını kaybetmiş, annesinden başka dayanacak hiçbir yakını olmayan, (bu olmama hali gerçek bir yokluk değil haliyle, var ama yok kabilinden bir yokluk) eğitimine kaldığı yerden devam edip akademisyen olma arzusundaki yeni yetme bir gencin umudunu yitirmeden yoluna devam etme azmi veren koşullara dikkat çekmek niyetim. Bu kişisel anlamdaki deneyimlediğim ağır koşulları ülke de paylaşıyordu kuşkusuz. Ama bu zorlukların geçici olduğunu hem ben hem de ülkece herkes biliyordu galiba.

    KASİYERLİKTEN AKADEMİYE!

    Kasiyerlik mesleğini 2001 yılının sonunda bırakıp, çok kısa bir süre içerisinde yüksek lisans tezimi yazıp savunduktan sonra, daha önce akademik kadro için çaldığım kapıları tekrardan çalmaya başladım. Sonunda oldu ve 2002 yılının sonlarına doğru, yani lisans mezuniyetimden dört buçuk yıl sonra 2017’de kapının önüne koyulduğum Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin kapısından asistan olarak içeri girdim. Asistan olup hayatımın nispeten rahatladığı yıl, ülkenin uzun istikrarsız siyasal ve ekonomik iklimden kurtularak tek partili AKP iktidarına “kavuştuğu” yıl ne tesadüftür ki aynı yıla denk gelir.

    NOSTALJİK BİR ÖZLEM

    Bir süreliğine devam eden ve umut vaat eden yıllar deneyimledik bu yıldan itibaren. AKP bir süreliğine uzun yıllardır ihmal edildiği iddia edilen taşrayı ve çevreyi söylemsel olarak da olsa iktidara taşıdı. Tam iktidar olamadığını iddia ettiği yıllardaki yine AKP liderinin ayağına pranga olarak gördüğü hukuki denge ve denetleme süreçleri, işlerin nispeten yolunda gittiğine dair izlenimi güçlü tuttu. Benim şarkıyla birlikte gözlerimin nemlenmesine yol açan belki de bu nispi huzur ve istikrar yıllarına duyduğum özlemdi. Düşünün, hayatımın AKP iktidarda olduğu süresi boyunca bazıları gibi gerçek bir demokrasi ve adalet getireceğine bir saniye bile inanmadığım halde, bu yıllara bile nostaljik bir özlem duyabiliyorum. Ne hazin ve acıklı bir çelişki değil mi? İnsan yaşadığı yoksunluk ve yokluk derinleştiği zaman, bir zamanlar sahip olduğunu zannettiği şeyleri bile özler hale geliyor. Ülkenin içinde bulunduğu trajedi bu özlemin kendisidir aslında.

    CELLATTAN KAÇARKEN, BAŞKA BİR CELLATA YAKALANMAK

    AKP’nin başında Ahmet Davutoğlu’nun bulunduğu yıllarda 90’lı yıllardaki “beyaz Toroslar” tehdidi girmişti hayatımıza. Beyaz Toroslar belki de hayatlarımızdan hiç çıkmamıştı. Bu tehdit, belki de Davutoğlu’nun ve AKP’nin topluma “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” stratejisiydi. Bu strateji uzunca zamandır AKP’nin ve bugünkü liderinin temel stratejisi olarak işletiliyor. Bu stratejinin yaşattığı korku, yoksunluk ve ürküntü bugün beklenmedik şekilde hala geniş kitleleri AKP’nin ve liderinin etrafında kenetlemeyi sağlıyor. Bu strateji aynı zamanda dünyadaki pek çok topluma da hâkim hale gelmiş olan ikili bir toplum olarak bölünmeyi beraberinde getirdi. Toplumun bir kısmı gerek gelecek korkusundan gerekse baskılardan korkarak, kendi celladına ram olup onun etrafında kenetleniyor. Diğer kısmı ise bu cellattan kaçarken başka cellatlara yakalanıyor. Bu cellatların illa ki bir fail ya da kurum olması gerekmiyor kuşkusuz. Bir duygu ya da davranış olabiliyor çoğu zaman. Her iki kısmın da ortaklaştığı yer acıdan kaçınmak. Byung Chul Han Paliyatif Toplum adlı kitabında günümüz modern toplumlarının temel mottosunun acıdan olabildiğince kaçmak ve acıyı göz ardı etmek olduğunu dile getirir. O’na göre “neoliberal performans toplumunda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerlerini motivasyon, kendini optimize etme, kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânların yerini huzur verici alanlar alır. Acı güç ve iktidarla tüm ilişkisini yitirir. Tıbbi bir sorun olarak siyasetten arındırılır.”[2]

    Ben de bu mottonun vazettiği olumluluk davranışından uzak olmadığımı ve bu davranışın üzerimde ne kadar ağır bir yük haline geldiğini fark ettim aslında şarkının yarattığı hüzünle birlikte. Bu yükün kendisi de aslında ağır bir travmanın göstergesi olarak okunabilir.

    DERİN TRAVMALAR VE BAŞEDEBİLMENİN YOLLARI

    Dünyada genel olarak kurulmuş hukuk sistemlerini, toplumsal mutabakatları, bölüşüm adaletini, velhasıl ortak duyu denilebilecek bütün mekanizmaları altüst edip bir kaos ortamı yaratan neoliberal politikaların şahikasını uygulayan AKP iktidarının bizi getirdiği son süreç, bir yandan yoksulluğu derinleştirirken, diğer yandan bu yoksulluktan kurtulmak için elde bulunan tüm örgütlenme mekanizmalarını yok etti. Bu yok oluş, aynı zamanda bireyleri içe kapattı. Bireyler ne mücadele edebilecek enerji ve motivasyon bulabiliyor ne de pes edip vaz geçebiliyor. Bu iki birbiriyle çelişkili davranış örüntüsü bireylerde derin travmalara yol açıyor. Bu travmaların sonuçlarının nereden ve nasıl çıkacağı hiç belli olmuyor. Zira var olan sorunların kim ya da kimlerden kaynaklandığını bilen ve çözüm yollarına dair bir fikri olan benim gibi insanlar, üstelik de bireysel kimliğini politik mücadelesi üzerine kurmuşsa, kuyruğu dik tutma kaygısıyla sürekli “acımadı ki!” diyerek muktedire nanik yapmaya çalışıyor. Bu gayret çok takdir edilesi olmakla birlikte derin yaralara da yol açıyor. Ben açıkçası, hiç hüzünlenmeye yol açmayacak bir şarkıda bile gözlerimin nemlenmesini buna yoruyorum. Karanlıklar içinde gözlerden akamayan yaşlar, belki de kendini şöyle güvenli toplum kolları bulduğu zaman sel olup çağlayacak. Toplumun güvenli kollarının varlığı da kuşkusuz hepimizin mücadele azmiyle ilişkili. Ne var ki, bu mücadele azminin daha da güçlenmesi için belki de kendimizi şöyle bir bırakıp yaşadığımız travmaları, haksızlıkları, hukuksuzlukları birileri keyiflenip güler kaygısı taşımadan (burada birileri muktedir ve aveneleri oluyor tabi ki) doyasıya bağırabilmek gerekiyor. Gerekirse ağlayarak, gerekirse hıçkırarak “beni hapse attılar, beni dövdüler, beni görevimden uzaklaştırdılar, benim hakkımı yediler, bana pusu kurdular” diyebilmek gerekiyor. Ben bu nedenle uğradığı haksızlığı her ortamda bağıra bağıra anlatabilmeyi çok kıymetli buluyorum. Birileri yattığı dört aylık hapis cezasının yarattığı mağduriyetle 20 yıllık iktidarını sürdürebiliyorsa, o birilerinin sebep olduğu haksız mahpusluklar ve mahrumiyetler nelere kadirdir bir düşünsenize.

    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/09/01/18-yilda-dev-de-kalmadi (Erişim tarihi: 14/11/2022)

    [2] [2] Byung Chul Han (2022). Palyatif Toplum: Günümüzde Acı. (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Neoliberal talana karşı direniş: Siyanürlü altın madenciliği, vahşi madencilik ve kaçınılmaz mücadele

    Milletvekilleri, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, şirket ve bakanlık yetkilileriyle birlikte bir salona doluştuk.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın dördüncü katı. Ordu-Fatsa’da 8 yıldır faaliyet gösteren siyanürlü altın madeni için “tamam mı, devam mı” kararı alınacak. Tansiyon yüksek. CHP, İYİ Parti ve Demokrat Parti milletvekilleri salonda yerlerini aldı. İktidar partisi milletvekilleri salonda olmasa bile aralarında siyanürlü madene karşı olanlar var.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda 27 Nisan 2022 tarihinde yapılan İDK toplantısı

    savunucuları arasında umutlar yüksek. Bir gün önce Ordu Olay Gazetesi’nde yayınlanan, Ordu ve Fatsa’daki sivil toplum kuruluşlarının imzaladığı ortak bildiri moralleri yükseltmişti. İki gün önce de Fatsa Meydanında toplanan büyük bir kalabalık, “Siyanürlü Madene Hayır” demişti. Artık bu maden konusu 50-100 kişinin mücadelesi olmaktan çıkmış, tüm Fatsa’nın ve hatta tüm Ordu’nun mücadelesine dönüşmüştü. Çünkü yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilen “Yeşil Ordu” için alarm zilleri çalıyordu. Biraz geç ve güç de olsa Ordu halkı artık karşı karşıya olduğu tehlikenin farkındaydı. 27 Nisan toplantısına gelirken bile Ordulular yeni bir ihale sürpriziyle sarsılmıştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 63 ilde 699 yeni maden ihalesini daha ilan etmişti. Ordu için 11 yeni maden ihalesi daha yapılacaktı.

    SANKİ TURİZM PROJESİ

    Tekrar Çevre Bakanlığı’ndaki salona dönersek, toplantıyı yöneten ÇED Endüstriyel Yatırımlar Daire Başkanı Kenan Ocak ilk sözü Bahar Madencilik Şirketi’ne verdi. Sanki binlerce insanın hayatını zehirleyecek bir ekokırım projesinin değil de turizm projesinin sunumu yapılıyordu. İnanmadan ve isteksizce yapılan o konuşmanın ardından söz sırası milletin vekillerine geldi. CHP genel başkan yardımcıları Ali Öztunç ve Seyit Torun, CHP Milletvekilleri Mustafa Adıgüzel ve Uğur Bayraktutan ile İYİ Parti Milletvekili Hüseyin Örs ve Demokrat Parti Milletvekili Cemal Enginyurt salondaydı. Sanki bir bakanlığın daracık salonunda yapılan İDK toplantısında değil, TBMM Genel Kurulunda doğanın adaletini arayan vekiller konuşuyordu. “Fındık” dediler, “zehir” dediler, “üstü, altından daha değerli” dediler, “yeter artık”, “yazıktır günahtır” dediler. Her bir konuşma bölgenin isyanıydı.

    CHP’li Adıgüzel’in konuşmasında çok dikkat çeken bir bölüm vardı. Ordu Tarım İl Müdürlüğü, Orman İl Müdürlüğü ve Ordu Valiliği “olumlu” görüş bildirmişti. Yani siyanürlü madene en başta karşı çıkması gereken ilgili kurumlar, “bir sakınca yok” demişlerdi. Olabilir miydi gerçekten? Görev yaptıkları, havasını soludukları, suyunu içtikleri bir bölgenin ve üstelik o bölgenin insanlarının vergileriyle aldıkları maaşlarıyla tatlı bir yaşam sürerken, o bölgenin yaşamını zehirleyen bir siyanürlü madene gerçekten “olumlu” görüş bildirebilirler miydi?

    “OLUR” KURUMLARI

    İnceleme Değerlendirme Komisyonu toplantılarında Bakanlık yetkilileri bir yandan tarafları dinliyor, (yani maden şirketini ve ona karşı olanları) diğer yandan da madenin faaliyet gösterdiği ya da göstereceği bölgenin ilgili kurumlarından görüş istiyor. Yani kestane ormanlarının kesilmesine “olur” diyen bir Orman Bakanlığı; fındık bahçelerinin kesilmesine ve toprağın zehirlenmesine “olur” diyen bir Tarım Bakanlığı; suların zehirlenmesine “olur” diyen bir Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ve en kötüsü başında olduğu ili korumakla, kollamakla görevli bir valinin Yeşil Ordu’yu çöle çeviren bir siyanürlü madene “olur” vermesi.

    Bir yanda aileleriyle birlikte on binlerce çiftçi ve üretici, ülkeye her yıl 700 milyon dolardan fazla fındık geliri sağlarken, diğer yanda “100-200 kişiye istihdam sağlıyoruz” diyerek yılda devlete ödenen 2 milyon dolarlık “devlet katkı payı” adı altında sadaka parası. Üstelik bir yanda bin yıllarca sürecek bir yaşam zinciri, diğer yanda vurguncu mantığıyla 5-10 yılda param parça edilip tüketilen ve zehirlenen bir doğa.

    Akıl bunun neresinde, mantık bunun neresinde…

    inanması çok güç bir dönem yaşıyor. Yeni bir milenyuma girilirken adına madencilik denilen bir sistemle Türkiye adeta satılığa çıkarılmış durumda. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta ilk siyanürlü altın madeninin açılışının üzerinden tam 20 yıl geçti. Köylerini, topraklarını, sularını savunan Bergama köylüleri “Alman Ajanı” ilan edilmesinin üzerinden geçen 20 yıl. Milyar milyar dolarların, çil çil altınların, abartılı raporların ve yalanların havada uçuştuğu o günlerin üzerinden geçen 20 yıl. Bugün ’de 19 siyanürlü altın madeni faaliyette. Bir 19 tanesi de açılmayı bekliyor. Peki Türkiye ekonomik olarak çok mu iyi durumda? Daha dün koronavirüs salgını patlak verdiğinde devleti yönetenler gecekondularda oturanlara iban numarası gönderip yardım istedi. Bugün emeklilerimiz açlık sınırında bir yaşam sürüyor. Çarşı-pazardaki yangını söylemeye gerek yok.

    Peki 20 yılda ne oldu o zaman?

    Ordu-Fatsa’daki siyanürlü altın madeninin havadan görüntüsü

    SANKİ DÜNYA SAVAŞI YAŞANMIŞ

    Milletin dağları, yaylaları-meraları, ormanları, köyleri, bağları-bahçeleri birtakım merkezlerde bölünmüş, paylaşılmış, parsellenmiş, ruhsatlandırılmış ama vatandaşın bundan haberi yok. Sanki bir dünya savaşı yaşanmış, galip devletlerin temsilcileri açmışlar önlerine haritayı, ellerinde cetvellerle yeni sınırlar belirleyip, milletin topraklarını bölüşüyorlar. Sonra bir sabah birileri ellerinde makinelerle milletin kapısına dayanıp, “Buraya sondaj vuracağız, burada maden açacağız” diye konuşmaya başlıyor. Vali, kaymakam ve belediye başkanları onların yanında. Hükümeti söylemeye bile gerek yok, zaten o ruhsatlar ve izinler hükümete bağlı bakanlıkların kapalı odalarında al gülüm-ver gülüm ilişkileriyle dağıtılıyor. Sonra da yerel mülki idarenin desteğiyle muhtarları ve köylüleri köylerini yıkmak ve haritadan silmek için ikna etmeye çalışıyorlar, “Yapacak bir şey yok” mesajı veriyorlar. Bunun adına “madencilik” diyorlar ve “Türkiye’yi maden ülkesi yapacağız” diye açıklama üzerine açıklama yapıyorlar.

    Gözümüzün içine baka baka birileri “Köylerinizi haritadan sileceğiz, topraklarınızı, sularınızı zehirleyeceğiz” diyor. Ve bunu yapmak için de harekete geçtiler. Başlangıçta insanlar devletine, hükümetine güvendi. “Devlet, yanlış bir şeye izin vermez” dediler. Devletler değil ama onları yöneten hükümetler ne yazık ki “yanlış” yapıyor. Hem de çok büyük yanlışlar. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yakın tarihimiz bu yanlışların ve hataların örnekleriyle dolu. Hem de istemediğin kadar. Dünya savaşları tarihi işte bu yanlışların ve hataların tarihi. Hükümetler ve yönetenler yanlış yapıyor ama bizim burada hata yapma şansımız yok. Biz topraklarımızı korumak zorundayız. Bu bizim çocuklarımıza, torunlarımıza borcumuz.

    Bugün ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkeler azalan kaynaklar, çevrecilerin protestoları, açılan davalar ve yükselen maliyetler nedeniyle madenciliği başka ülkelere taşımaya karar verdiler. Yüz yıllardır Afrika, Güney Amerika ve Uzak Doğu’da devam eden acımasız sömürü düzeni yetmedi. Şimdi sömürülecek yeni ülkelere, neoliberal sistemin talanına açık yeni topraklara ihtiyaçları var. Ekonomik krizlerin pençesinde bunalmış, parasının değeri düşük, maliyetlerin ucuz olduğu Türkiye gibi ülkelere yöneldiler. Türkiye halkı daha ne olduğunu anlamadan şu ana kadar milyonlarca ağaç kesildi, kesilmeye devam ediliyor. Dağları param parça edildi. Gece yarıları çıkarılan torba yasalara yapılan son dakika eklemeleriyle kimsenin haberi olmadan maden yasaları değiştirildi. Bedava su, ormanlar, tarım arazileri, dağlar, meralar-yaylalar madencilere ücretsiz tahsis edilmeye başlandı. Eskiden ormanlık alanlarda, tarım arazilerinde, köylerde, meralarda madencilik yapılmasını yasalar engelliyordu. Yani doğa, yasal koruma altındaydı. İşte bu nedenle 99 yıllık Cumhuriyet’te bu kadar yamyamlığa, çakallığa rağmen kıyılardaki ormanlar, zeytinlikler, Anadolu’nun o eşsiz güzellikleri ve doğası korunabildi. Ama şimdi köyleri haritadan silen, dağları paramparça eden, tarım arazilerini yerle bir eden, su kaynaklarını zehirleyen bir madencilikten söz ediyoruz. Ormanlar, zeytin bahçeleri, fındık bahçeleri artık madencilere tahsis ediliyor. Dünya üzerindeki en vahşi madencilik şu anda Türkiye’de uygulanmaya çalışılıyor. Görevlerini yapması gereken devlet kurumları gözlerini bir noktaya dikmiş, tepeden gelecek emirleri uygulamak için bekliyor. Türkiye bugün, uzaylıların saldırısı altında kalan ve manyetik koruma kalkanı düşmüş bir uzay gemisine benziyor.

    KÖYLER HARİTADAN SİLİNİYOR

    Devletin memurları Yeşil Ordu’nun yeşilinin katledilmesine, fındık bahçelerinin zehirlenmesine “olur” veriyor. Zeytin bahçelerinde madenciliğe, sülfürik asit tesislerine izinler çıkıyor. Milyonlarca insanın ekmeğiyle, Türkiye’nin en verimli tarım arazileriyle kumar oynanıyor. Türkiye’nin yaşamsal su kaynakları acımasızca tahrip ediliyor. Köyler bir bir haritadan siliniyor. Ancak bir işgal veya düşman saldırısı altında kalmış bir ülkede görülebilecek uygulamalar yaşanıyor. Kartellere, holdinglere, yandaşlara-candaşlara ülkenin dağları-taşları ve ormanları içindeki köyler ve köylüleriyle ihale ediliyor.

    Türkiye’de köylerin tepesinde gerçekleşen bir vanşi madencilik örneği

    Birileri çok büyük paralar kazanıyor. Uluslararası piyasalarda bir ons altın 2000 dolar. Bu bir ons altının Türkiye’deki maliyeti ise 400-500 dolar. Kârlar yüksek, avantalar da. Üstelik yaşanan son ekonomik krizlerden sonra bu maliyet karteller için daha da aşağıya çekildi. Ağızlarının suyu akıyor. Bu nedenle ihale üzerine ihale yapılıyor. Neyin ihalesi yapılıyor? Milletin dağlarının, ormanlarının, köylerinin, tarım topraklarının ve su kaynaklarının ihalesi. Hem de tüm dünya küresel iklim krizi gibi bir belayla karşı karşıyayken. Tüm dünyada uzmanlar yıllardır bas bas bağırırken: İnanılmaz kuraklıklar yaşanacak. Yeni salgınlar olacak… Ormanlarınızı, dağlarınızı, tarım topraklarınızı, su kaynaklarınızı koruyun…

    Yangın uçakları yerine makam uçakları alınıyor. Önlem için harcanması gereken kaynaklar saraylara, lüks makam araçlarına harcanıyor. Kaynaklar betona gömülürken, devletin kurumları kartellerin teşrifatçısı haline getiriliyor.

    Bugün ne yazık ki adalet sistemi yaralı. Osman Kavala davası bunun en son ve en somut örneği olarak karşımızda. Devletin kurumlarında liyakat, tecrübe ve yeteneğin yerine partizanlık egemen. Bakanlıkların beyni sayılan “müsteşarlık” makamı kaldırıldı yerine “Bakan Yardımcılığı” adı altında arpalıklar yaratıldı.

    PİYANGO ÇEKİLİŞİ GİBİ İHALELER

    Anayasa, yasalar, yönetmelikler çerçevesinde bilimi esas olarak ülkesini, vatandaşını, köylülerini ve köylerini koruması gereken bürokratlar “olur” makamlarına dönüştürüldü. “Bu kadarını yapamazsınız, bunun adı katliamdır” diye tepki gösteren devlet memurları, “Vücut dilinden anlamamakla, İş bilmezlikle, çıkıntılık yapmakla” suçlanıp pasifize ediliyor.

    Piyango çekilişi yapar gibi her yıl ihale üzerine ihaleler yapılıyor. Temmuz 2018’de 616 ihale, Nisan 2019’da 417 ihale, Ağustos 2020’de 766 ihale, Mart 2022’de 344 ihale ve en son Nisan 2022’de 699 ihale. Yarın bilmem kaç yüz ihale daha. Bir de bakmışsın ihale yapacak taş-toprak kalmamış. İstisnasız ihaleye çıkılan hemen hemen bütün maden sahaları ormanlarla kaplı. Türkiye’nin can damarı olan yeşil örtüsü korumasız, çaresiz, yeni katliamları bekliyor. Bilecik’te nerede ormanlık alan varsa maden sahası diye ihaleye çıkılmış. Karadeniz’in el değmemiş ormanları, Munzur dağları, Toroslar, Murat Dağı, Kazdağları’nın yüzde 79’u vahşi madencilere tahsis edilmiş.

    Tüm Türkiye’yi kapsayan bu yüzlerce ihalede önce “sondaj yapıyoruz” denilerek ormanlar kesilecek, yüz binlerce çukurlar açılacak ve habitatın kalbine saplanacak hançerlerle doğaya ilk darbe vurulacak. Ardından altın çıkarıyoruz, nikel çıkarıyoruz denilerek milyonlarca ağaç içindeki canlılarıyla birlikte yok edilecek. Milyonlarca ton toprak, kaya siyanür-sülfürik asit ve bilumum kimyasallarla zehirlenecek. Bu ülkeyi yönetenler o ihalelerden birkaç yüz milyon gelir elde etmeyi düşünebilir ancak hiç şüpheniz olmasın tahribatı yüz milyarlarca dolar olacak. Bu ihaleleri yapanlar kendilerini Sibirya tundralarında ya da Alaska ormanlarında Avustralya çöllerinde sanmış olmalılar ki çok rahat davranmışlar. Onların gözünde ne köy, ne belde, ne kasaba ne de şehirler yok. Oralarda yaşayan insanlar hiç yok. O ormanlarda yaşayan kuşlar, böcekler, geyikler, ceylanlar, kaplumbağalar, kertenkeleler, sincaplar, ayılar hiç yok. Orası bilmem kaç numaralı maden sahası. Ekonomik krizin ve yoksulluğun yarattığı çaresizlik ortamını bir yağma bayramına çeviriyorlar. Tehlike gerçekten çok büyük.

    Sesini çıkarmayan, devletine güvenen vatandaşların köyleri yerle bir ediliyor. Meraları, yaylaları, ormanları, dağları çalınıyor. Su kaynakları zehirleniyor.

    Fatsa’daki yaşam mücadelesi bize şunu öğretti. Bugün Türkiye’nin neresinde olursanız olun birileri topraklarınıza gelip de “Burada şu madeni çıkaracağız, bu madeni çıkaracağız” diye ortalarda dolaşmaya başlarsa hemen örgütlenin, bir avukat bulun ve mücadeleye başlayın.

    AYAKLI YALAN MAKİNELERİ

    Ayaklı yalan makinesi gibiler. Bir bölgeye yerleşmek amacıyla önce şirin görünmek isterler ve her türlü şaklabanlığı yaparlar. Kimseye zararları yoktur, hiçbir canlıyı incitmezler. İncitmek bir yana yol yapmak, camileri, okulları onarmak için gelmişlerdir. Üstelik iş imkânı bile sağlayacaklardır. Hep aynı masalı anlatırlar ama gerçekler 5-10 yıl sonra ortaya çıkar: Siyanürle zehirlenmiş ve çölleşmiş topraklar, aldatıldığını ve yaşam alanlarının yok edildiğini gören çaresiz insanlar.

    Başlangıçta hep aynı nakaratlar tekrarlanır, “3-5 yıl çalışıp, sonra eski haline getirip gideceğiz” şeklinde. Bütün bu zehirli kimyasal madenlerin ilk aşaması bu şekilde olurdu. Küçücük bir alanda başlarlardı. Ama sonra birdenbire “ek kapasite” artırımları gündeme gelirdi ve bu 5 yıl birden 10 yıla çıkardı. Ardından 15-20-30 yıl derken uzar giderdi. Önce madenin çevresinde ne varsa silip süpürülürdü. Sonra yakın çevrede sondaj faaliyetleri başlardı. 20-50 kilometrelik alanlara kadar cevher sahaları belirlenirdi. Erzincan Çöpler’de de yaşanan bu, Uşak-Kışladağ’da da yaşanan bu, İzmir-Bergama’da da yaşanan buydu.

    Fatsa’daki maden şirketi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yaptığı ÇED başvuru dosyasında diyor ki, “Proje alanı içerisinde ‘Milli Parklar’, ‘Tabiat Parkları’, ‘Tabiat Anıtları’ ve ‘Tabiatı Koruma Alanları’ olarak belirlenen alanlar bulunmamaktadır.” Aynen böyle diyor. Karadeniz’in her tarafı tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanları. Bir ÇED raporuna üstelik Karadeniz’le ilgili hazırladığın bir ÇED raporuna bunu nasıl yazabilirsin? (İşin ilginç tarafı Cerattepe’deki siyanürlü maden için de, Kazdağları’ndaki siyanürlü maden için de benzer ÇED raporları hazırlanıyor.) Yazarsın, parayla hazırladığın bir rapora şirketi memnun edecek her şeyi yazarsın. Zaten olan da o. Hadi şirketin gözü kara, sarı metalden başka bir şey görmüyor. Peki bu ülkenin Çevre Bakanlığı bunu nasıl kabul edebilir? Nasıl “evet” diyebilir?

    Bu satırların yazarı yaklaşık dört yıldır bu konulara yoğunlaştığından ilgili bakanlıkların bürokratlarıyla da zaman zaman görüşme imkanına sahip oldu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda da vicdanı olan bürokratlar üst üste yapılan bu yüzlerce maden ihalesinden rahatsız. Bunu birkaç kez Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na da bildirdiler. “Masa üzerine serdiğiniz haritalarla maden ihalesi yapamazsınız” dediler. “Sonra ÇED izni diye bizim kapımıza dayanıyorlar. Bu böyle gitmez” dediler ama dinleyen yok. Emir büyük yerden. Emir nereden gelirse gelsin artık tüm Türkiye’de köylüler, çiftçiler, vatandaşlar karşı karşıya oldukları tehlikenin farkına varmaya başladı. Tutacakları bir el, yardım çığlıklarına bir karşılık bekliyorlar. Bu konuda tecrübeli olanların kapısını çalıp destek istiyorlar.

    ALMAN VAKIFLARI MASALI

    Yavuz hırsızların yalanları bir bir yüzlerine vurulunca hemen “Alman Vakıfları” masalını anlatırlar. “Altınları çıkarmamızı istemiyorlar… Zengin olmamızı engelliyorlar “diyerek köylüleri, çevrecileri, yaşam savunucularını hedefe koyarlar. Oysa Türkiye’de altın madenciliği için ilk girişimde bulunan ve altın işletmeciliğinde kullanılan ilk siyanürü Türkiye’ye satan da Almanya idi. Ayrıca Almanya’nın güçlü kredi kuruluşları sadece Türkiye’de değil dünyadaki birçok madenlerin de ana finansörlerindendir. Bergama’da altın çalışmalarına başlayan Eurogold’un ilk ortaklarından birisi Alman şirketi Deutsche Metallgesellschaft idi. Projenin iki finansöründen birisi de yine Alman Dresdner Bank, diğeri ise İngiliz Barclays Bank. Almanya gibi bir sanayi devi; dünyadaki her türlü metali sünger gibi emen Almanya, Türkiye’nin metal çıkarmasını istemeyecek! Hangi metal olursa olsun bir şekilde ham madde olarak tüketen bir ülkeden bahsediyoruz. Diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi her türden ham madde için dünyanın birçok ülkesine çöreklenmiş durumda olan Almanya, Türkiye’nin altın üretmesini istemeyecek. İstemek bir yana on takla atar. Altını da çıkar, gümüşü de; bakırı da çıkar demiri de. Çünkü bunların ana alıcısı olan devletlerden birisi Almanya. Hatta çıkarman için sana her türlü yardımı da yapar. Zaten olan da bu. Bugün çeşitli uluslararası karteller aracılığıyla yaptıkları gibi.

    Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda yaptığı doğa katliamının fotoğrafı. Bu ilk adımdı.

    Altın veya başka metallerin üretimi, bir başka deyişle ham madde üretimi zaten bizim gibi ülkelere önerilen, “çıkış yolu.” Sen altın veya başka bir metal çıkarırsın, bir değer ortaya koyarsın ve onları satıp Almanya gibi ülkelerden bir şeyler alırsın. Mercedes, BMW ve Airbus gibi şeyleri mesela. Almanya da diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi kendi ülkesini üretim merkezi haline getirip, diğer ülkeleri ham madde merkezi olarak kullanma derdinde. Japonya keza öyle. Japonya’da dünyadaki en sıkı orman koruma tedbirleri uygulanıyor. Ülkenin yüzde 70’inden fazlası ormanlarla kaplı. Ama aynı Japonya söz konusu olan Endonezya ormanları veya Filipinler ormanları olunca aynı hassasiyeti göstermez. Endonezya ve Filipinler ormanlarının en baş alıcısı Japonya. Üstelik yasal ya da yasa dışı fark etmiyor. Çünkü bu ülkelerde aynen Türkiye’deki kaçak kömür madenleri olduğu gibi kaçak kesim sahaları ve kaçak kesim lordları var. Bu devasa sanayi ülkeleri, (tabii ki aracılar kanalıyla) bu türden mafya lordlarıyla iş yapmaktan da hiç gocunmazlar. Diyeceğim o ki sen ülkenin delik deşik edip maden çıkarmaya karar vereceksin, sen ülkenin madencilik adı altında yağmalanmasına, talan edilmesine izin vereceksin ve Almanya’da buna karşı çıkacak!

    Bakınız konu ne Almanya ne Amerika ne de Kanada. Konu Türkiye ve Türkiye’yi yönetenler. Konu ülkesine sahip çıkamayan bir yönetim. Türkiye’de adına madencilik denilen bir yağma-talan düzeni

    yıkıcı etkisini artırarak devam ediyor. Birilerinin ne iklim krizini anladığı var ne de koronavirüsü dinlediği. Onlar için iklim krizi, birtakım fonlardan yararlanmadan ibaret. Koronavirüs ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” felsefesini hatırlatıyor onlara.

    Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Tıpkı bir girdap gibi, adına madencilik denilen sistemle Türkiye derinlere doğru çekiliyor.

    Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerindeki her varlığı satılık bir meta olarak gören bir iktidar anlayışının 20 yılda geldiği nokta, ülke topraklarının satılması noktasıdır. Bu bir abartı olmadığı gibi mübalağa hiç değildir. Bu satırların her bir kelimesi acıtan doğrulardır.

    Bu yılın başında çıkardığımız “Altın Girdap” kitabımızda ise milletin köylerini birilerine peşkeş çeken kararlar nasıl alınıyor? Hangi ilişkiler etkili oluyor? Bu sorulara yanıt aradık. Ayrıca her yağma-talan ve vurgun sisteminde olduğu gibi siyaset ve ticaret arasındaki ilişkileri biliyor, duyuyor ama bazı detaylara ulaşmakta zorlanıyorduk. Vatandaşların oylarıyla kendisine “şehrül emin” sıfatı layık görülen belediye başkanlarının, vatandaşlarının haklarını, sağlığını ve topraklarını koruması gerekirken, tam tersine vatandaşı zehirleyen birtakım şirketlerle yakın ilişkilere girmesi ve bunun da “reel siyaset” diye sunulması karşı karşıya olduğumuz acı gerçeklerin bir yansımasıydı. Ayrıca bu yağmacı-talancı şirketlerin bu kadar yıkıma ve ülkede sebep oldukları toplumsal çöküntüye rağmen devletin ne kazandığı konusu bazı noktalarda soru işaretiydi. Yüzde 2’ydi bu kadar yıkımın karşılığı. Yani bu ülkenin toprakları, dağları, ormanları sadaka payıyla yağmalanıyordu. Köylüler topraklarından koparılıyor, üretim ağır darbe alıyor, şehirlerimiz daha yaşanmaz hale geliyordu.

    İnsanlık, Asurlulardan bu yana madenlere sahip olmak için savaşlar çıkarmış, milyonlarca insan bu savaşlarda ve iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir… Bugün de aynı anlayışla Türkiye dahil ülkelerin her türden maden varlığını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için politikalar üreten veya uygulayan kurumlar bulunuyor. Ancak bugün durum çok farklı. Bugün yok olmakta olan bir dünyayla karşı karşıyayız. Bugün yer yüzüne vurulacak her kazma, kesilecek her ağaç ve yok edilecek tarım toprakları ve su kaynakları insan varlığının yer yüzündeki geleceğiyle yakından ilgilidir.

    Bugün adına madencilik denilen şey, üç bin yıl önce yapıldığı gibi yapılmıyor. Bir günde milyonlarca ton hacmindeki yer yüzü paramparça ediliyor ve ardından binlerce ton zehirli kimyasal topraklara, kayalara, sulara boca ediliyor. Yıkım, tahribat ve zararın boyutları üç bin yıl öncesiyle kıyaslanamaz. Yani “her şeyimizi madenlere borçluyuz, binlerce yıldır yapılıyor, doğanın kanunu bu” gibi yüzeysel ve basit açıklamalarla, yaşanan katliamları ve ekokırımları meşrulaştıramayız. Bugün dünya ve insanlık, “olmak ya da olmamak” noktasındadır. Tüm ülkeler birbirlerine göbekten bağlı olduğu gibi, atılacak her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor artık.

    Dünya uzay boşluğunda yüzen bir gemiyse eğer, bu gemi battığında ya da yaşanmaz hale geldiğinde kimsenin şansı olmayacaktır. Koronavirüs salgını bize dünyada kimsenin güvende olmadığını, olamayacağını göstermiştir. Milyonlarca yılda oluşmuş bir mekanizmayı kendi ellerimizle yerle bir edersek altında kalırız. Bunun “ama”sı, “fakat”ı yok.

    MÜCADELE KAÇINILMAZ

    27 Nisan’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, siyanürlü altın madeni şirketinin yeni ÇED talebini reddetti. Daha doğrusu ÇED süreci durduruldu. Fatsalılar, Ordulular rahat bir nefes aldı. Ama şimdilik. ÇED kabul edilseydi, maden iki katına çıkarılacak, Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı kurulacaktı.

    Erzincan-İliç Çöpler altın madeni zehirli atık barajı. Fırat Nehri’ne 300 metre mesafede: Zehirli atık barajlarının hemen hepsinin sonu bu oluyor.

    Satırlarımı iki alıntıyla bitirmek istiyorum. İlki TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç’ın Gazete Oksijen’de yayınlanan makalesinden: “Doğal varlıkların korunmasına yönelik söylemler yakın zamana kadar romantik ve entelektüel bir düşüncenin parçası olarak görülmüş; bu nedenle ne gündelik hayatta ne de kamusal kararlarda güçlü bir yer bulamamıştır…. Günümüzde artık doğa koruma sadece bir çevre meselesi değil aynı zamanda toplum sağlığı, ekonomik refah ve gıda güvencesi meselesidir.”

    Hatta bence günümüzde artık doğa koruma aynı zamanda milli güvenlik meselesidir. Yaşamla ölüm arasında bir noktadır. Var oluş ve yok oluş sorunudur. Doğasına sahip çıkmayan ya da çıkamayan toplumlar yok olmaya mahkumdur.

    Susamayız. Suskunluğumuzu kabul olarak yorumluyorlar. Bir bölgede vatandaşlar “devlet yanlışa izin vermez” anlayışıyla beklerse bunu “kabul” olarak “rıza” olarak yorumluyorlar. “Bakın orada hiç sorun yok, çünkü sesini çıkaran yok” diyorlar. Sonuna kadar gidiyorlar. Onları durdurun tek şey vatandaşın, halkın tepki göstermesi. Topraklarını, sularını, köylerini korumak için harekete geçmesi. Bugün bunun dışında bu yağma ve talan düzenini durduracak bir devlet mekanizması ne yazık ki yok.

     Bu fotoğraf bir tarladaki yağmur sulama sistemi değil, bir altın madenindeki siyanür zehirleme sistemi

    Çok klasik hikayedir ama hala geçerlidir. Eskiden devlet ormanları, suları, dağları kendini bilmez, cahil insanlardan korumak için önlemler alırdı. Bunun için çaba gösterir, yasalar çıkarırdı. Bugün tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Bugün köylüler, vatandaşlar yaşam alanlarını, ormanlarını, köylerini, dağlarını korumak için devlete karşı bir mücadele içinde. Çok ızdırap verici bir süreç bu.

    Amerikalı tarihçi ve bilim insanı Jared Diamond’un kitapları hep bu tarihsel süreç içinde yaşanan var oluş ve yok oluş hikâyelerini anlatır. Der ki Diamond, “Uzun vadede zenginler, çökmekte olan bir toplumu yönetiyor olmaları halinde kendilerinin ve çocuklarının çıkarlarını güvence altına alamayacaklar. Sadece açlık çeken ya da ölen en son insan olma mertebesine ulaşabilecekler.”

    Bu noktada açlık çeken ya da ölen en son insan olmamak için mücadele kaçınılmaz. Elbetteki bu mücadelenin merkezinde de siz hukukçular varsınız.

    MAKALENİN 5N 1K ÖZETİ VE NE YAPMALI?

    NE? Vahşi madencilik. Yağma-talan madenciliği. Adına “madencilik” denilen açık hava kimya fabrikaları. Ham ya da yarı mamül olarak ülke kaynaklarının yurt dışına gönderildiği neoliberal sistemin “sömürü” madenciliği.

    NEREDE? Tüm Türkiye’de. Ordu-Fatsa’da, Erzincan-İliç’de, Çanakkale-Lapseki’de, Uşak-Kışladağ’da, Niğde-Ulukışla’da, Muğla’da, İzmir’de, Ağrı-Mollakara’da… Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tüm Türkiye’de dağlar, ormanlar, yaylalar-meralar, köyler ve tüm su kaynakları vahşi madenciliğin saldırısı altında.

    NE ZAMAN? İlk adım 1987 yılında maden kanunun değiştirilmesine kadar uzanıyor. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta Sarı Öküz verildi. 2002 yılından sonra ise 20 yıllık süreçte her geçen yıl katlanarak arttı.

    NEDEN? Dünyadaki her şeyi “meta” olarak gören neoliberal sistemin aktörleri, ne olursa olsun kazanmak, ne olursa olsun tüketmek mantığıyla hareket ediyor. Bu sistemin dünyayı getirdiği nokta ise yer yüzünün her noktasında yaşanan ekokırımlardır.

    NASIL? Dünyanın en zehirli kimyasallarının kullanılması. Doğanın, yaşam alanlarının geri dönülmez bir biçimde tahrip edilmesi. Bin yıllardır süren ve sürecek olan ekosistemlerin bir avuç insanın çıkarı için 5-10 yıllık kazançlar uğruna yıkıma uğratılması.

    KİM? Uluslararası karteller ve yerli ortakları, holdingler, şirketler ve taşeronları. İşbirliği halinde oldukları ulusal ve yerel siyasetçiler. Satın aldıkları bürokratlar.

    NE YAPMALI? Hukuki zeminde mücadele için vatandaşların desteklenmesi. Neoliberal vahşi madenciliğin saldırısı altındaki bölgelerde ve şehirlerde vatandaşların bilinçlendirilmesi ve neye karşı karşıya olduklarının anlatılması. Anayasal ve yasal hakların sonuna kadar kullanılarak bu ülkenin dağlarının, ormanlarının, yaylalarının-meralarının, su kaynaklarının, köylerinin ve üretim merkezlerinin korunması.

    (Bu makale, Türkiye Barolar Birliği’nin BAROBİRLİK Dergisi’nin 56. sayısında yayınlandı)

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Meşhurlar itibar kazalarını nasıl telafi ederler?

    Günümüzün sosyal medya platformları giderek tuhaf kalabalıkları bir araya topluyor. Bir bakıyorsunuz, bir şarkıcı hesabını takip eden beş-on-on beş milyon takipçiyle dünyadaki orta halli pek çok ülkenin nüfusundan daha fazla kitleye hitap edebiliyor. Hiç ummadığınız, neden bu kadar insanın merakla takip ettiğini bir türlü anlayamayacağınız bazı fenomenler, bu sayıları ikiye üçe katlayabiliyor. Kendi youtube kanalını açmış, belki açmadan önce de yeterince takipçisi olan bazı gazeteciler, yaptıkları haberleri ya da sahip oldukları fikirlerini bir kurumsal gazete ya da televizyonun bünyesinde çalışıyorken olduğundan daha geniş kitlelere duyurabilecek etki gücüne sahip olabiliyor. Türkiye’de tirajı milyonu bulan bir gazete tarihte çok az olmuştur sanırım. Belki de olmamıştır. Tiraj rakamlarıyla da her zaman oynandığı için buna belki de hiçbir zaman emin olamayacağız. Reytingi milyonları bulan dizi olmuştur mutlaka. Zira bizim insanımız temaşayı pek sever. Temaşa denilince akan sular durur. Gerçi temaşayı sevmeyen insan topluluğu mu vardır? Biz insan türünün şiddetli, dertli ya da neşeli fark etmeksizin seyredilecek her türlü şeye karşı mutlak bir zaafı vardır. İşte bu zaaftır ki, günümüz meşhurlarının işlerini bir hayli kolaylaştırıyor; elbette kolaylaştırdığı kadar da zorlaştırıyor.

    influenser gazeteci

    Bu kalabalık takipçi gruplarını bir araya toplayan fenomenler birbiriyle tutarlı olmayan bazı davranış örüntüleri benimsiyorlar takipçileriyle ilişki kurarken. Bir yandan onları tabi ki kendisi gibi mühim bir şahsiyeti takip ediyor olmalarından dolayı homojen bir grup olarak görüp, onlara bütüncül bir ruh atfediyorlar; tıpkı bütün ulus devletlerin kendisine tabi olan yurttaşları tek bir etosta birleştirme çabasına benzer bir şekilde. Hâlbuki ulus devletin bünyesindeki her bir yurttaş bambaşka bir varlık ve o varlığın tüm dünyaya ve yaşama dair farklı algıları o etosun içine hapsedilmeye çalışılır. Fenomenlerin takipçileri de, takip edilen kişinin bünyesinde tek bir varlık olarak eritiliyor. Eritilen bu varlığın, takip edilen kişi ne yapsa onu kabul edeceği, hiç değilse her yaptığı şeyde mutlaka bir hikmet olduğunu kabul edeceği bekleniyor. Ya da her davranışın, her düşüncenin bir başkasıyla bağlantısı olmasının beklenmemesi umuluyor. Misal, bir gazeteci influenserlık yapıyor. Yaptığının gazetecilik mesleğinin etik ilkelerine aykırı olduğu yönlü eleştiriliyor. Getirilen eleştiri üzerine mevzubahis influenser gazeteci tepki gösteriyor. Gösterilen tepki, asla getirilen eleştiri ile diyalog barındırmıyor içinde. Ergen bir gencin, bir başkası tarafından “bana ne bakıyorsun?” diyerek diklenmesine verdiği “Ne bakması ya?” düzeyinde bir yanıtla eleştiri geçiştiriliyor. Bu eleştiriler boyut atlayıp akademik bir hal aldığı zaman dahi oturup düşünmeye ve “acaba o kadar insan beni ve benim bu davranışımı neden kafaya taktı, hepsinin benimle bir derdi mi var?” gibi sorular sorarak kendi kendini sorgulama kaygısına düşmüyor. Sonra bir bakıyorsunuz, muhterem gazeteci influenser, soluğu hazır çıkmış olan savaşın ortasında alıyor. Bir bakmışsınız, tarihin gördüğü en cevval savaş muhabiri oluvermiş; üstelik de tarihin belki de gördüğü en iliştirilmiş[1] gazeteci tarafından da savunularak bu kıymetli mesleğin hakkını vermeye girişmiş! Üstelik de hiçbir kurum ya da kuruluşun desteğini almadan, kendi imkânlarıyla savaşın olduğu ülkeye habercilik yapmak üzere gittiğinin altını özellikle çizerek duyuruyor giriştiği işi takipçi/izleyicilerine. Bunu da takipçisi milyonları bulan hesabının ait olduğu platform üzerinden duyuruyor. Ne de olsa kendisine yapılan eleştirilere verdiği yanıtta da olduğu gibi “sadece izleyicilerine karşı sorumluluk taşıyor.” İzleyici önemli, izleyici velinimet, izleyici çok kıymetli.

    ŞİRKETLERİN, İŞİNE GELMEYEN SORULARI GEÇİŞTİREN SORULARI

    Bir zamanlar çok moda olan şirketlerin topluma karşı sorumluluk duyduğunu ispatlayabilmeleri için yürüttükleri “kurumsal sosyal sorumluluk” adlı bir uygulama vardı. Bu aralar mutlaka yine modadır, ama ben bu aralar çok ilgilenmediğim için bilemiyorum. Ben ilgilenmeyince konunun moda olmaktan çıktığını düşünmek de ilginç bir sorgulama oldu açıkçası benim için de. İlgilendiğim dönemde konu üzerine bir akademik yazı da yazmıştım.[2] Yazdığım yazı için araştırma yaparken büyük büyük ulusal ya da uluslararası şirketlerin davranış biçimlerinde fark ettiğim en dikkat çekici şey ile ortalama taşra esnafının davranış biçimi arasında büyük bir fark olmadığıydı. Bu şirketlere birileri “ya sen petrol çıkarırken, çıkardığın petrolü rafineriye taşırken doğayı kirletiyormuşsun, buna ne dersin?” diye sorulduğunda aldığınız yanıt: “O değil de, siz bizim başlattığımız ağaçlandırma kampanyasından haberdar mısınız?” şeklinde oluyordu. Faaliyet gösterirken kirlettiği doğayı daha az kirletmek için yapması gerekenleri neden yerine getirmediği, kirletilen doğanın bedelini hukuken ve ekonomik olarak neden yüklenmediği gibi soruların yanıtlarını hiçbir zaman alamıyordunuz. Yine misal nükleer santral yapımı için kredi veren bir bankaya, “neden böyle doğa ve insanlık için riskli bir enerji üretimi sağlayacak santralin yapımı için kredi sağladığını” sorduğunuz zaman aldığınız yanıt bambaşka oluyor: “O değil de siz bizim kuruluşun sponsor olduğu arkeolojik kazı çalışmalarından haberdar mısınız?” Bir içecek firmasının, kendisine bilmem kaç yıllığına kiralanan doğal su kaynaklarını sınırsızca sömürmesi sonucunda yerel tarım üreticilerinin mahsullerini sulayacak suya hasret kaldıklarını ve bu nedenle üretim yapamaz hale geldiklerini” sorunca, yine yanıtın doğrudan ve konuyla alakalı olmadığını görürsünüz: “O değil de, siz bizim Türkiye’nin geleceğin tarımı projesine verdiğimiz ödülden haberiniz var mı?” Bu tür sorulan soruyla verilen yanıt arasında rabıtanın olmadığı durumlar genellikle durumu kurtarmak için kullanılır. Misal siz, sizi dolandıran bir esnafa gidip “yahu senin bana yaptığın işin yarı fiyatına yapıldığını öğrendim ben, neden beni kazıkladın?” diye sorsanız, esnaf lafı ağzında eveleyip geveler ve muhtemelen yine sizi yatıştırmak için “Abi o değil de sen hiç Köfteci Hüsnü’de[3] köfte yedin mi?” yanıtını verecektir.

    SOSYAL MEDYANIN HAFIZASI ZAYIFTIR, ÇABUK UNUTULUR!

    Zampara kocanın cürmü meşhut halde dahi yakalansa zeytinyağı gibi üste çıkmak için lafı değiştirmesine ne kadar çok benzer bu tür çıkışlar. Ele avuca sığmaz, bir yerinden tutsanız, elinize başka bir yeri geliveren kaygan bir kişiliğin ürünüdür bu tür çıkışlar. Bir türlü tutacak yer, hesap soracak bir nirengi noktası bulabilmeniz mümkün değildir ki, yapılan yanlışla yüzleştirebilesiniz. Yüzleşmek ne kelime, bu tür kişilerin her eylemi kendi başına buyruk bir performanstır ve her performans, bir başkasını inkâr eder ve bir süre sonra hangi performansın hangisini inkâr ettiğini siz de takip edemez hale gelirsiniz. Günümüz sosyal medya fenomenlerinin performanslarını değerlendirmeye çalışırken yaşadığınız çaresizlik tıpkı bu ele avuca gelmeme haline benziyor. Misal beş milyona yakın takipçisi olan bir şarkıcı, haklılığına yüzde yüz inanmış bir şekilde “ “saldırgan köpek gruplarına bölge halkı zehirli et versin, hepsi gebersin” şeklinde provokatif bir içerik paylaşır hesabında. Sebebi ne olursa olsun bu sokak canlılarına nefret kusan ve onları hedef gösteren paylaşım sonrasında kendisine esaslı bir tepki gelince, evinde nerden peyda olduğu anlaşılamayan şirin kedisiyle pozlar vererek bir paylaşımda daha bulunarak durumu kurtarmaya çalışabilir. Zira kendisini destekleyen hayvan düşmanı takipçileri de vardır. Onlar koşulsuz şekilde O’na destek verir ama O’na güç veren bu destekten ziyade, sosyal medyanın olağanüstü akışkanlığıdır. Sosyal medya zannedildiğinin aksine hafızayı canlı tutmaz, hafızayı dumura uğratır. Siz günde yüzlerce içerik paylaşırsanız, paylaştığınız nefret içerikli paylaşım bir süre sonra unutulabilir. Pek çok meşhur yaptığı herhangi bir hatanın üstünü örtebilmek için bu stratejiyi uygular. Meşhurların sosyal medya itibar yöneticilerinin uyguladığı taktik de budur. “Üstüne basma, fazla ısrar etme, konuyu değiştir, yediğin herzenin tam tersi bir pozisyona kuvvetlice ve ısrarlıca yerleş, gerisini zamana bırak…” Sonrasında kim düşecek senin bilmem kaç bin tweet öncesinde paylaştığın içerikte neler saçmaladığının peşine. Üstüne bir de birkaç barınağa mama ve para bağışlarsın, yaptığın şey unutulur gider. Çünkü sosyal medya meşhurlarına göre takipçilerin nasılsa takip ettiği başka bir sürü ünlü vardır ve elbette mutlaka bir gün bir başka ünlü başka bir herze karıştırır ve onun yaptığı mutlaka unutulur. Hatırlatanlar mı, hesap sormakta ısrar edenler mi, özeleştiri talep edenler mi? Onların da elbette bir çaresi vardır: Engellersin, görünmez olur, sorun kökten çözülür.

    ‘SEN KUSURLUSUN’ DİYENLERİ HAYATINDAN ÇIKAR, PİRÜPAK OLUVER!

    Günümüz neoliberal toplumunun, akışkan öznesinin temel mottosu yaptığı hiçbir şeyden söylediği hiçbir sözden, düştüğü hiçbir hatadan geri adım atmamaktır. Haklılığına mutlak şekilde inanmış akışkan öznenin haklılığı onun her bir davranışının ve sözünün birbiriyle rabıtasının olmamasından kaynaklanır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel fark, ne onun konuşabiliyor olmasından ne örgütlenebiliyor olmasından ne de alet edevat üretebiliyor olmasından kaynaklanır. Onu diğer canlılardan ayıran en temel fark, kendi davranışları, düşünceleri, yanlışları, inançları üzerine düşünüp kafa yorabiliyor olmasından kaynaklanır. Ahlak denilen soyut nesnenin temelinde de bu nitelik yatar. Buna İngilizcede “selfreflection” denir. Bu sözcüğün Türkçe tam karşılığı “kendi düşünce ve davranışlarını gözleme ve inceleme, içebakış, iç gözlem”dir. Neoliberal kuralsızlaştırma ve sosyal ağların yarattığı meşhuriyet çağı, insanı diğer canlılardan ayıran bu temel özelliğinden epeyce uzaklaştırmıştır. Kimse ne düşünceleri ne davranışları ne de hataları üzerine bir saniye olsun düşünme ve kendini eleştirme zahmetine girmiyor. Herkes haklı, herkes doğru, herkes kusursuz. “Sen kusurlusun!” diyenleri hayatınızdan çıkardığınız anda pirüpak olup yolunuza iç huzuruyla devam edebiliyorsunuz. Eh ne diyelim. Herkesin yolu açık olsun.

    [1] İliştirilmiş sözcüğü İngilizce “embedded” sözcüğünün karşılığıdır. Nesnel, tarafsız ve dengeli habercilik yapmayacağı kesin olan, herhangi bir savaş ya da çatışma durumunda bir tarafa (bu taraf genellikle de güçlü ya da kazanan taraf olur) mutlak bir şekilde inanıp o pozisyondan haber yapan gazetecilere verilen addır.

    [2] Tezcan Durna (2011). “Neoliberalizmin Bir Hegemonya Aracı Olarak Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) ve Çokuluslu Şirketlerin Hayattan Eksilttikleri. Halkla İlişkiler ve Reklamın Anatomisi: Eleştirel Bir Kavrayış. Sema Yıldırım Becerikli (Ed.) içinde. Ankara: Ütopya Yayınevi. s. 76-102.

    [3] Köfteci Hüsnü diye tanıdığım bir köfteci yoktur. İki gözüm önüme aksın influenserlık yapmıyorum. Laf olsun diye attığım bir isimdir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.