Kategori: Yazar

  • Bir parodinin ardından

    Sedat Peker’in ilk ifşaatlarını izlemeye başladığımda, karşılaştığım performansı bir şeye benzetmiş, ama neye benzettiğimi bir türlü bulamamıştım. 140 Journos’un “Devlet Başa” adlı belgeselimsisini izlediğimde kafama dank etti. Aklıma 1976 yapımı Şebeke (Network) adlı Sydney Lumet filminin başkarakterini getirdi bu performans. Çok sahici, içten, sinir krizinin eşiğinde ama ne zaman sinir krizine gireceğini merakla beklerken, bir bakıyorsunuz aklıselim cümleler kurmaya başlıyor. Bir nevi ahir zaman peygamberi. Bakışlar buğulu, ne zaman nasıl bir acayiplik yapacağından bir türlü emin olamadığımız, o acayiplikleri yaptı yapacak derken sözlerine bir şekilde sükûnetle son veren bir gösteri peygamberi.

    Size bu filmin neden aklıma geldiğini anlatabilmem için filmden mümkün olduğunca az spoiler vermeye çalışarak bahsedeyim. Her ne kadar 1976 yapımı olsa da, filmi izlemeyen pek çok insan vardır mutlaka. Yaşı ilerlemiş bir haber spikerinin sunduğu haber programının reytingi düştüğü için işten çıkarılacağı bildirilir kendisine. Kendi ifadesiyle “çalışmazsa ölecek” kadar işine bağlı ve bağımlıdır spiker. Nitekim sunduğu son haber programlarından birisinde, ertesi gün sunacağı program sırasında kendisini tabancayla öldüreceğini haber verir. Elbette bu girişim haber programının reytinglerini uçurur. Kanal yönetimi bu durumun tuhaflığını kabul etmekle birlikte, bu işini kaybetme ihtimali karşısında neredeyse aklını kaybetmiş yarı deli adamdan ve dolayısıyla reytinglerden vazgeçemez. Bu adama kamuoyu hemen misyon yükleyerek bir isim de koyar: “Günümüzün ikiyüzlülüğünü açığa vuran kızgın bir peygamber.” Programın yapımcısının tüm itirazlarına rağmen, televizyonun dilinden anladığını iddia eden hırslı bir başka yapımcı söz konusu “peygamberin” neredeyse üstüne atlar. Bu çılgına uygun bir yarı haber yarı şov kıvamında bir program uydurulur hemen. Program neredeyse bir ayin gibidir. Spiker kendisine hem toplumun, hem televizyon piyasasının ve tabi ki kendisinin yüklediği misyonu hakkıyla oynamakta hevesli ve ısrarcıdır. İlk programda hemen bu performansın karşılığı da alınır. Peygamber, reytinglerini ve sadık kitlesini ölçmek istercesine, izleyicilerden pencereye çıkıp “Ben çok kızgınım ve artık buna katlanamayacağım” cümlesini bağırarak söylemelerini ister. Nitekim kitle buna hazırdır. Dediğini yapar izleyiciler spikerin. Olaylar çığırından çıkar, televizyonun kızgın peygamberi her yeni gün petrol krizi dâhil günün en yakıcı olaylarını kendi meşrebince ve çoğu zaman da bağlam dışı bir ironiyle izleyicilerine aktarır. Filmin başarısı belki de filmde spikerin aktardığı olayları ihtiyari bir biçimde mi bağlam dışı hale getirdiği yoksa gerçekten de aklını mı yitirdiği konusunda izleyiciyi ikilemde bırakmasıdır. Günümüzün hakikat ötesi yalanlarında da bu ikileme düştüğümüz olmuyor mu sahi? Bir aklı evvel belediye başkanı kalkıp “Lozan Anlaşması’nın 2023 yılında hükmünün sonlanacağı ve bununla birlikte Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesindeki değerli madenlerin çıkarılmasının mümkün olacağını” söyleyebiliyor.[1] Bu iddiada bulunan kişinin bir meczup mu, ahir zaman kâhini mi, yoksa ahlaksız bir yalancı mı olduğunu kestirmekte bir hayli zorluk çekiyorsunuz. Üstelik bir film izlemiyorsunuz, bir yönetmen size sınırları çizilmiş bir anlatı sunmuyor. Parodi ile trajedi arasında sürekli gidip geldiğimiz somut hayatlar yaşıyoruz ve bu hayatların çoğu zaman hem izleyicisi hem de aktörü konumundayız.

    140 JOURNOS’UN VİDEOSU NE BELGESEL NE DE HABER

    Benim burada asıl odaklanmak istediğim mevzu elbette Sedat Peker değil. Sedat Peker gibi bir figürü merkeze alarak derin devlet ve derin devletin (aslında pek de derin olduğunu söylemek mümkün değil)[2] işlediği suçları anlamaya ve anlatmaya çalışan bir anlatının gerçekte ne olduğu ve neye hizmet ettiğini anlamaya çalışmak. Burada özellikle anlatı diyorum. Zira karşımızdaki şeye bir isim bulmak bir hayli güç. 140 Journos’un tartışma konusu olan videosundan bahsediyorum, evet. Söz konusu video bir kere belgesel değil; zira devletin dahlinin olduğu artık kuşku götürmeyen bazı olayların arşiv videolarını konuşmaların altına döşemek bir videoyu belgesel yapmaz. Haber değil; bir konu hakkında birbirinden haberi olmayan konunun uzmanı ve doğrudan ya da dolaylı muhatabı aktörlere mikrofon uzatarak onları konuşturmak yapılan işi gazetecinin yaptığına benzer bir haber yapmaz. Kuşkusuz röportaj, röportaj yapılan kişiye eğer onun otoritesini sarsacak sorular soruluyorsa anlamlıdır. Uzmanlar genellikle, -buna açıkçası kendimi de dâhil ederek söylüyorum- kendisine soru sorulduğu zaman otoritesine mutlak şekilde boyun eğildiğini ve sözünün üstüne asla söz koyulamayacağını varsayarak konuşmaya başlar. Hele de mevzu diyalojik bir yöntemle değil de, bir monolog şeklinde tartışılıyorsa, oradan olaya dair gerçek değil de, belli otorite konumlarının onayı çıkar ancak. Kimin otorite olarak kabul edildiği ise olayın nasıl bir çerçeveye yerleştirileceğini bize önceden haber verir.

    PAZARLAMACI YALAN SÖYLEMEZ GERÇEĞİ MANİPLE EDER

    Videonun başında verilen bilgi ise daha baştan bize nesnellik ve dengelilik adı altında bir monoloğu pazarlıyor. Konuşan kişilerin hiç birisinin birbirinin söylediğinden ve videonun genel konseptinden haberinin olmamasının videonun başında belirtilmesi, sanki bize olayla ilgili bir gerçekliğin sunulacağına dair beyhude bir vaatte bulunuyor. Aslında vaadin yerine getirilmesinin beyhude olduğunu pazarlayan yapımcı da farkında. Ancak adı üstünde pazarlamacı her zaman bir umudu ve vaadi pazarlar. Onun gerçek olması, ne sunanı ne de izleyeni ilgilendirir. Bir bebek bisküvisinin içindeki bileşenlerin tamamen organik ve doğal ürünlerden oluştuğunu paketin en görünür yerine yazarsınız. Bu vaade inanarak bisküviyi alıp “içindekiler”i okumadan bebeğinize yedirirseniz vaat gerçekleşmiş olur. Satın almadan önce içindekileri okumaya yeltenirseniz vaadin sadece bir pazarlama taktiği olduğunu görür zaten satın almazsınız. Pazarlamacı her zaman hedef kitlesinin gerçeği sorgulamayacağı varsayımından hareket ederek şansını dener. Pazarlamacı, yalan söylemez; gerçeği bir takım vaatlerle maniple eder. Gerçeği kırar, büker ve size bir gerçek simülasyonu sunar. Siz bu gerçeklik simülasyonuna üstündeki cila nedeniyle tav olur etrafında uçuşursunuz.

    Neil Postman, “Televizyon Öldüren Eğlence”[3] adlı kitabında televizyonun her türlü ciddi konuyu eğlencelik hale getirmesi nedeniyle asla televizyonda ciddi bir konunun konuşulup çözüme kavuşturulamayacağını iddia eder. O’na göre televizyon haberleri de bize çoğu zaman pek bir şey anlatmaz, hatta dile getirildiği iddia edilen televizyon anlatılarında gerçeklik çoğu zaman sulandırılır. Fransız sosyolog da “Televizyon Üzerine” adlı kitabında televizyonda haber haline gelen çoğu olayın gelgeç önemde olan, aslında hiçbir şey anlatmayan “omnibüs olaylar” olduğunu[4] dile getirir. Alain de Botton da sadece televizyondaki değil bütün iletişim araçlarındaki haberlerle ilgili olarak şöyle bir saptamada bulunur: “Haberler zorla evinden alınıp polis arabasının arka koltuğuna oturtulan suçluyu göstererek, kendimizin ve toplumumuzun sayısız derdinin temsili kaynağının tespit edildiğine ve sağ salim etkisiz hale getirildiğine dair bir umut verir bize”.[5]

    ‘BAZI ACILAR PARODİLEŞTİRİLEMEYECEK KADAR SERTTİR’

    Peki, mevcut iletişim araçlarından bu koşullar altında olaylara dair gerçeği öğrenmek imkânsız mı? Bu koşullar altında imkânsız gibi görünüyor. Zira olayları bize aktaran medya kuruluşlarının olayları ele alış biçimi, öncelikleri, gerçekliği kimin tanımlayacağına dair önem sıralaması, olaylara dair gerçekliği sulandırma gerekçesi gibi unsurlar toplumsal alandaki eşitsiz iktidar ilişkilerinden bağımsız değildir. Örneğin 140 Journos’un bahse konu videosunda hâlihazırda ülkedeki her kesimden muhalife karşı uyguladığı hukuksuzluklarla bizatihi ceberrut hale gelmiş bir iktidarın gözden düşmüş ama bir türlü de gözden düşmüşlüğünü kabul etmek istemeyen bir aktörüne mikrofon uzatarak ona devletin ceberrutluğunun söyletilmesi bir öncelik meselesidir. Eğer bir anlatıda bu öncelikle karşılaşırsanız, anlatının söylemini muktedirin kurduğu çerçeveye doğru büktüğünü anlarsınız. Siz mevcut iletişim teknolojilerini geçmişteki bütün günahlarını itiraf ettiği kabin olarak kullanan, izleyici kitlesini de rahip konumuna oturtan bir mafya liderinin çaptan düşmeden önceki Barış İmzacılarına yönelik tehditlerini parodiye dönüştürüp anlatınızın başına, hatta merkezine yerleştirirseniz, meramınız bir gerçeği açık etmek ve bir siyasal sorunu hakkıyla tartışmak değil, izleyenleri ne pahasına olursa olsun eğlendirmektir. Bazı eylemler, bazı acılar, bazı zulümler parodileştirilemeyecek kadar serttir. Siz Nazilerin Auschwitz’teki katliamlarını parodileştirirseniz buna kimse gülmez. Zira bazı acılar bin yıl geçse de, gülünemeyecek kadar içe işler. Bu acılarla yüzleşmek dahi o zulmün sertliğini ortadan kaldırmaz.

    Velhasıl, kurucusu Engin Önder’in bir röportajında da işaret ettiği gibi, bahse konu video “para kazanmak” neredeyse temel motivasyonu olan ve yaptıkları işe gazetecilik demeyen bir platformun ürettiği videoyu habercilik ya da gazetecilik normları çerçevesinde değerlendirmek anlamsız ve beyhude bir çaba aslında. Sorun şu ki, söz konusu platform yapılan işin tam anlamıyla gazetecilik olmadığını dile getirmekle birlikte, sunulan şeyin bir belgesel gibi izlenmesini bekliyor. Bu paradoks, tam bir post hakikat çağı paradoksuna benziyor. Tıpkı videoya konuşturulan siyasi aktörün içinde bulunduğu paradoks gibi. Hem yönetiminde önemli bir pay üstlendiğin ceberrutlaşan devletin bir zamanlar daha da ceberrut olduğunu iddia edeceksin, hem de mevcut durumdaki hiçbir hukuksuzluğa ses çıkarmayacaksın. Ceberrutluğun vücut bulduğu muktedire karşı eleştiri şöyle dursun mahcup bir muhabbet beslemeye devam da edeceksin. Tam günümüz çağının paradoksu. Söz konusu siyasal aktörün içinde bulunduğu paradoks da 140 Journos’un sunduğu videonun yarattığı paradoks da aynı türden. Olaya fazla müdahil olmadan, gerçeği sözde nesnellik adı altında kıyısından köşesinden, esasa pek de dokunmadan tanımlamaya çalışan sade suya tirit bir politik tavır alış. Böyle bir tavır alış, bir yaraya merhem olmak şöyle dursun, var olan yaraların kangrene dönüşmesine yol açıyor. Yıllardır kanayan yaralarımızın belki de yegâne müsebbibi, bu tavır alıyormuş gibi görünüp aslında suya sabuna dokunmama halidir.

    [1] https://odatv4.com/siyaset/akp-li-baskan-lozan-i-hedef-aldi-224036 (Erişim tarihi: 16/12/2021).

    [2] Devletin derinliği üzerine kafa açıcı bir tartışma için şu yazıya başvurabilirsiniz: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/12/26/turkiyede-devletin-derinligi (Erişim tarihi: 16/12/2021).

    [3] Neil Postman (2018). Televizyon, Öldüren Eğlence. (Çev. Osman Akınhay), İstanbul: Ayrıntı.

    [4] Pierre Bourdieu (1997). Televizyon Üzerine. (Çev. Turhan Ilgaz), İstanbul: YKY.

    [5] Alain de Botton (2015). Haberler, Bir Kullanma Klavuzu, (Çev. Zeynep Baransel), İstanbul: Say, s. 62.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (3):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün İran’dan Afganistan’a dönüşlerinin ardından yaşadıklarını yazmaya devam ediyor. Mehriya’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz: 

    Kuzenim Mehtap, hiç tanımadığı Abdul ile evlendirildi. Mehtap’ın bir sevdiği varmış ve Afganistan’dan kaçmak zorunda kalmış. Abdul ile evlendirildiği günün gecesi “bakire” olmadığı için dayak yemiş. Ertesi sabah bir atın üzerine ters oturtulmuş, uzun saçları sıfıra vurulmuş ve üzerine kırmızı bir elbise giydirilmiş halde eve getirildi. Mehtap zorla eve sokuldu. Abdul ve ailesi Mehtap’a karşılık beni istedi büyükbabamdan.

    Ailemin en büyük isteği gerçekleşti. Elbette benim de. Liseyi bitirdim. Liseyi bitirdiğim yıl ailemi biraz daha anlamaya başladım. Bana ve kardeşlerime uyguladıkları tüm baskı eğitim almamız, mesleğimizin olması içindi.

    İran’dan Afganistan’a döneli yıllar olmuştu, ama ekonomik durumumuz neredeyse tüm sülale ile yaşadığımız evden ayrılmamıza olanak tanımıyordu. Evin tüm kadınları gibi ben de sürekli ev temizliği, yemek ve el işleri ile uğraşıyordum. Evde 35 kişi yaşıyorduk ve sık sık misafir de gelirdi. Misafirlerle birlikte evdeki insan sayısı çoğu zaman 40’ı geçerdi.

    Liseyi bitirdiğim yaz, evli kuzenlerimden birinin eşinin kardeşi Abdül Kabil’e geldi. Yıllar önce Almanya’ya gitmişti. Kabil’e geldiğinde de bizim evde kaldı birkaç gün, daha sonra farklı şehirde yaşayan anne ve babası da çocuklarını görmek üzere bize geldiler. Evde yaklaşık 40 kişiydik ve tüm zamanım mutfakta geçiyordu.

    Evdeki bekar kızlar mutfakta çalışır, yemek, temizlik yapar ama erkeklerin oturup yemek yiyeceği odaya girmez. Yani yemek hazırlıklarını evin büyük evli kadınları yapar. Erkekler ve kadınlar ayrı yerde yemek yer.

    Abdul ve ailesi evde kalırken öğrendik ki asıl niyeti evlenmekmiş. Bizim evde kalmasının nedeni de bizi iyi bir aile olarak görmeleri ve bizim sülaleden bir kız ile evlenmek istemesiymiş. Halam Abdül’ün annesi ile sürekli konuşuyor ve sohbet ediyordu. Kızlarından büyük olan Müjgan’ın Abdül’e çok uygun olduğunu söylüyordu. Müjgan’a “Abdül ile evlenmek ister misin?” diye sorulmadı. Bir hafta içinde evlilik hazırlıklarına başlandı. 20 gün içinde de nişan, evlilik hepsi bitti ve evlendi.

    Düğünden bir gün sonraydı. Kardeşlerim ve ben odamızdaydık. Öğle saatleriydi. Kalabalık, öfkeli, bağıran insanların sesleri uzaktan duyuluyordu. Bir süre sonra bizim evin bahçesine girdiler. Abdul ve ailesi. Ama asla hafızamdan silinmeyecek olan bir görüntü: Halamın kızı Müjgan bir atın üzerine ters oturtulmuş. Uzun saçları sıfıra vurulmuş ve üzerine kırmızı bir elbise giydirilmiş. Kuzenimin kafası önde, atın üzerinde titriyor. Atı evin kapısının önüne kadar getirdiler. Evin büyükleri kapıya indi. Ne olduğunu anlamadık ben ve kardeşlerim. Annem odaya geldi ve “sakın dışarı çıkmayın” diye uyardı.

    Pencereden olup bitene bakıyorduk. Herkes çok öfkeliydi. Kuzenim ise halen atın üzerinde, upuzun saçları kesilmiş, titrediğini bulunduğum yerden bakarken hissediyordum. Halam, halamın eşi, evin erkekleri herkes atın üzerindeki kuzenime bağırıyordu.

    Müjgan’ı atın üzerinden çekerek indirdi halamlar. Evin kadınları Müjgan’ı eve soktu. Erkeklerle, Abdül’ün ailesi arasındaki bağırmalar devam etti. Müjgan’ın yanına koştum. Evin kadınları Müjgan’a bağırıyorlardı. Müjgan çok ağır bir şiddete maruz kalmıştı. Yüzünden çok darbe almıştı. Anladım ki tüm bu olan bitenin nedeni gerdek gecesi Müjgan’ın bakirelik zarından kan gelmemiş olması. Müjgan’a karşı tüm bu şiddet “bakire” olmadığı için gösterilmiş. Afganistan geleneklerine göre evlilik sonrası kızın bakire çıkmaması iki aile arasında kan davasına neden olmasıdır. Bunun karşılığı da şudur: o aileden başka bir kız damat ile evlenecektir. Abdul’ün ailesi de bizim evden bekar bir kız istiyordu Müjgan’a karşılık. Şartları ise kızı Abdül seçecek ve kızın da hayır deme imkanı yok. Çünkü artık bu bir kan davası.

    Sonradan annem söyledi. Müjgan’ın sevdiği bir genç varmış. Onunla beraber olmuş. Fakat sevdiği genç adam Kabil’den göç etmek zorunda kalmış. O günler Müjgan’a elimden gelen desteği göstermeye çalıştım. Müjgan evin erkeklerinden de şiddet gördü. Bunu engellememiz mümkün olmadı.

    Aradan bir hafta geçti, Abdül ve ailesi bizim eve geldiler. Büyükannem ve büyükbabamın da, Abdül’ün ailesinin de seslerinin yükseldiği anlar oldu. Onlar gittikten sonra büyükbabam ve babamın tartışmalarını duydum. Büyükbabam zaten babamın beni okutmasına çok karşıydı. Ben, eğer eğitim alabildiysem babamın kendi ailesine karşı gelebilmesindendi.

    Dedem, babama “Senin kızın okuduğu yeter. Evden narin, güzel bir kız istiyorlar. Senin kızı beğenmişler. Senin kızı vereceğiz” diye bağırıyordu. Bunları duyduğumda hani deyim yerindeyse başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ben okumak istiyordum. Asla ve asla evlenmek istemiyordum ve Abdül ile evlenmektense kendimi öldürmeyi yeğlerdim.

    Annem, dedem ve babamın konuşmalarımı duyduğumu gördü. Koşarak yanıma geldi. Anneme sarıldım ve tek anımsadığım “anne asla, asla, asla evlenmem. Ölürüm, ama yine de evlenmem” sözlerimdi.

    DEVAM EDECEK…

  • Alpay, yeşil sahadaki hırçınlığını TBMM’ye taşıdı ve Cansu Tiryaki’nin kırmızı kartı

    1996 yılı….

    Avrupa Futbol Şampiyonası İngiltere’de yapılıyor…

    Türkiye de finallere katılma şansını elde etmişti…

    İlk rakip Hırvatistan…

    Güçlü bir ekip…

    Türk Milli takımı iyi mücadele ediyor…

    Bir puana yaklaşmıştık…

    Maçın 86. dakikasında oyuna ikinci yarıda giren Hırvat futbolcu Vlaoviç süratli bir şekilde topla ceza alanımıza yaklaşıyor…

    Alpay bu futbolcuyu ceza alanı dışında, faul ile düşürür, kırmızı kart görebilirdi…

    Son adamdı, net gollük pozisyondu…

    Ancak  düşürmüyor, Vlavoiç ceza alanı içine giriyor, kaleci Rüştü’yü de geçip topu filelerimize gönderiyor…

    Sahadan 1-0 yenik ayrılıyoruz…

    FİFA toplanıp bu maçtaki hareketi nedeniyle yani Vlavoiç’i düşürmediği için Alpay’a  fair- play ödülü veriyor..

    Kamuoyu tartıştı…

    Kimileri Alpay’ı savundu…

    Kimileri eleştirdi…

    Milli Takım yurda dönüşünde Alpay çürük yumurta ile karşılandı…

    O Alpay…

    Şimdi AKP İzmir Milletvekili olarak TBMM’de…

    Hem de İdare Amiri…

    Genel Kurul Salonu’nda çıkan olayları yatıştırmasına yardımcı olması gerekirken…

    Vlavoiç’i  ayakla veya elle müdahale etmeyip düşürmeyen Alpay…

    Meclis’te yumrukla ve tekmeyle muhalefet milletvekillerine saldırıyor…

    Alpay Beşiktaş, Fenerbahçe forması giymiş milli takımda oynamış bir futbolcu olarak, yapıcı bir rol üstlenmesi gerekirdi..

    Giydiği formalar altında kendisini alkışlayan bugün yumruk ve tekme attığı muhalefet partilerinin milletvekilleri, çocukları, yakınları sizi alkışlamıştı…

    Bu alkışları görmezden gelmek yanlıştır..

    Futbolcu dönemindeki sertliğini, Meclise yansıtma Alpay…

    Atatürk ne söylemişti…

    “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim”

    Bu ilke ile bundan sonra Meclis’te hareket et…

    Kavga yerine sevgiyle, güler yüzle olayları sakinleştir…

    Sadece AKP’lileri değil…

    Tüm muhalefetin gönlünü kazanırsın…

    Yeşil sahalardaki hırçınlığını, Meclis’e taşıma…

    Bir milli futbolcu daha Meclis’te…

    MHP Sakarya Milletvekili…

    Futbolculuk kariyeri senin üstünde…

    Hiçbir kavgaya karışıyor mu…

    Ve  sizi her zaman kavga eden değil, yatıştırıcı olarak görmek istiyoruz…

    GS/FB FARKINDALIK YARATTI

    Galatasaray ve Fenerbahçe kadın futbol takımları 7 Aralık’ta NEFT Ali Sami Yen stadında kadına şiddeti protesto etmek için karşıya geldiler…

    Birlikte sahaya “Kadına şiddete son diyoruz” pankartıyla çıktılar…

    Maçı Fenerbahçe 7-0 kazandı…

    Skor önemli değil…

    Önemli olan böyle bir farkındalık yaratmaktı…

    Çünkü tribünlerde kadına şiddete karşı çığlıklar tüm ülkeye yayıldı…

    Yeşil sahalarda bu tür tepkilerin olması gelecek için umuttur….

    Yalnız  Soner Yalçın, maçın FİFA kokartlı hakemini eleştirmiş…

    Fenerbahçeli futbolcu Esther Cordner’e ,Galatasaraylı Queenth Daniels’in yaptığı hareket nedeniyle hakem niye kırmızı kart göstermiş…

    Dostluk maçı da olsa hakemler kuralları uygular…

    Cansu Tiryaki FİFA kokartlı ve yurt dışında maç yöneten bir hakem…

    Gözlemcisi  vardır…

    Bu tür maçlarda gözlemciden düşük not aldı mı sıkıntı yaşar…

    UEFA da bu tür hakemleri yakın takip ediyor…

    Haydi kırmızı kart göstermedi…

    Bundan cesaret alan diğer sporcular aynı hareketlerde bulunsa ne olacak…

    Çünkü Galatasaraylı kadın futbolcunun sert hareketi de kadına yapılan şiddettir…

    Cansu Tiryaki o kartı  aslında kadına şiddete yönelik hareketlerde bulunanlar için göstermiştir…

  • Ayağa kalkan kadınlar

    Yakın dönemde iki ünlü kadın oyuncunun sürüklediği iki film gösterilmeye başlandı Netflix ekranlarında. İlki Halle Berry’nin aynı zamanda ilk kez yönetmen koltuğuna da oturduğu “Bruised”, diğeri Sandra Bullock’un yer aldığı “The Unforgivable.”

    Açıkçası iki filmin de vasatın çok üzerine çıkabildiğini söylemek zor ama kendilerini izletmeyi başardıklarını söylemek gerek. Ama bu iki filmin sinemasal maharetlerinden çok daha fazla bir şeyi temsil ettiklerini belirtelim. Şöyle ki, sinema dünyası ama özellikle de Hollywood kadın oyuncuları 40’lı (bu bile iyimser bir yorum olabilir) yaşlardan sonra neredeyse görünmez kılmakla mahir. 60 yaşında erkek oyuncular aksiyondan aksiyona koşarken, 40’lı yaşlarındaki kadınlar bu erkeklerin sevgilisi/ eşi olmaya değer bile bulunmaz filmlerde. 30’lu yaşlardaki kadın oyuncular seçilir.

    Yalnızca filmlerdeki eşleşmeler açısından değil. Erkek oyuncular söz konusu olduğunda oldukları yaşların çok altındaki karakterleri canlandırmalarında bir beis görülmezken, kadın oyuncular gençken daha yaşlı birini oynayabilir ama belirli bir yaştan sonra genç birisini oynayamaz. İşte bu iki film bu denklemin dışında duruyor ve yeni bir dönem olmasını umduğumuz sürecin de kapılarını aralıyor. Her iki filmin karakteri de gerçek hayatta oldukları yaştan 10-15 yaş daha küçük birilerini canlandırıyorlar ve hiç de sorun olmuyor.

    Bruised filminden bir kare

    Halle Berry’nin 2020’de Toronto Film Festivali’nde gösterildikten sonra platforma konulması hayli zaman almışa benzeyen filmi “Bruised”, erkek versiyonlarını daha önce defalarca gördüğümüz bir ‘ayağa kalkma’ hikayesi. Jackie Justice, bir dönem karma dövüş sanatları sporunda çok gözde iken, bir maçta paniğe kapılıp ringden kaçmış ve bütün kariyerini bitirmiştir. Sorunlu erkek arkadaşıyla birlikte yaşayıp evlere temizliğe giderken tanışırız kendisiyle. Hiçbir amacı kalmamıştır. Ancak bir gün, vaktiyle yaşadığı bir ilişkiden olan ve babasıyla yaşayan altı yaşındaki oğlu çıkagelir. Artık Jackie ile yaşayacaktır. Bu sorumluluk hissi onu yeniden ringlere dönmeye iter.

    “Eski boksörün dönüş hikayeleri”nde olduğu gibi gidiyor burada da hikaye aslında. Ancak tabii ki, bir anne- oğul, anne-kız gerilimleri de söz konusu. Açıkçası Halle Berry’nin Amerikan bağımsız sineması estetiğine yaklaştırdığı kamerasıyla bir alt kültür hikayesi inşa etmeyi başardığını söylemek gerek. Ancak, Michelle Rosenfarb’ın ilk uzun metraj senaryosu ve Berry’nin rejisi finaldeki büyük dönüşün gerilimi inşa etmekte zorlanıyor. Kareografisi ve asıl olarak heyecanı da bundan nasibini alıyor haliyle.

    The-Unforgivable

    Diğer filmimiz “The Unforgivable”ın ana karakteri Ruth Slater ise yirmi yıl cezaevinde kalıp çıktıktan sonra kendisine yeni bir düzen kurmanın hayalini kuruyor. Ancak yirmi yıl önce işlediği suç peşini bırakmıyor. Hem kendi vicdanında hem de mağdur ettiği insanların öfkesinde bu durum böyle. Bir yandan iki işte birden çalışıp, diğer yandan da 20 yıldır haber alamadığı, evlatlık verilmiş küçük kız kardeşini bulmaya çalışıyor Ruth. İki yıl önce “Oyunbozan” (Systemsprenger) ile dikkatleri üzerine çeken Alman yönetmen Nora Fingscheidt da estetik ilhamını Amerikan bağımsızlarından alıyor kanımca. “The Unforgivable”, yalnızca Ruth’un kız kardeşini yeniden bulma çabasına odaklanmıyor öte yandan. Ana karakterinin girip çıktığı mekanlar, birlikte hareket ettiği insanların izini sürerek bir alt sınıf anlatısı da inşa etmeye çalışıyor.

    Sally Wainwright’ın kaleme aldığı 2009 tarihli üç bölümlük mini dizi “Unforgiven”a dayandırılan hikaye bir yandan suçun ve suçlunun kim olduğu değişkenliğini, diğer yandan da masumiyetin sınırlarını da tartışmaya açıyor. Sandra Bullock tartışmalı oyunculardan birisi. Hatta “Sandra Bullock sevenlerden misin, yoksa sevmeyenlerden misin?” sorusuna muhatap olmuşluğum bile var. Ne yalan söyleyeyim, “Hız Tuzağı”ndan bu yana kendisini beğenenler grubundayım. Burada da oldukça kontrollü ve sade bir oyun koyuyor ortaya. “Oyunbozan” gibi bir filmden sonra Nora Fingscheidt’ın buradaki yönetimi sınıfı geçiyor belki ama beklentilerimizin altında kalıyor açıkçası.

    Toparlarsak. Bu iki film, belirli bir yaşın üzerindeki kadın oyuncuların da gerçek yaşlarının altında karakterlere hayat verebileceğini göstermesi açısından anlamlı. Her iki film de bir hafta sonu seçeneği olarak tercih edilebilir. İki farklı kadının kendilerini yeniden inşa etme hikayeleri. Yumruk mu konuşsun, duygular mı ona siz karar verin!

  • Naskapital

    Markette, tuvalet kağıdının bile 132 lira olduğunu görünce yaşadığım şoku atlatabilmek için “ne olduğunu belki anlayabilirim” diye, Merkez Bankası’ndan kısa bir süre önce emekliye ayrılmak zorunda kalan bir arkadaşımı aradım.

    Ne de olsa o ekonomiyi, çarkların nasıl işlediğini, piyasalarda işlerin nasıl döndüğünü, bizim gibi Basın Yayın’da değil, okulunda öğrenmiş, yıllarca ekmeğini de buradan kazanmıştı.

    Haksızlık etmeyeyim, suç bize ekonomiyi öğretmeye çalışan hocalarımızda değil. Taaa 1980’li yıllarda Prof. Dr. Onur Kumbaracıbaşı, Prof. Dr. Aydın Güven Gürkan, Prof. Dr. İsmail Bulmuş, birinci sınıftan başlayarak mikro ekonomiyi, makro ekonomiyi, ekonomik doktrinleri, yazdıkları kitaplarla, sınıfta verdikleri güzel örneklerle, kafamıza vura vura öğretmeye çalıştılar. Ama, 40 yıl sonra ne olup bitiyor anlamaya yetmiyor işte…

    ACITIR

    Neyse… Gelelim, arkadaşımızın söylediklerine…

    “Ne oluyor, Merkez Bankası piyasalara müdahale etmiş, düşer mi tuvalet kağıdının fiyatı, yoksa taşa mı sileceğiz” sorum karşısında şaşırmadı, sadece “eksiden olsa belki ama şimdi acıtır” demekle yetindi.

    Neden “acıtır” dediğinin açıklaması ise, son dakika haberlerinde gizliydi.

    Merkez Bankası, “döviz kurlarında görülen sağlıksız fiyat oluşumları nedeniyle piyasaya satım yönünde doğrudan müdahale” etmiş, kısa süreliğine gerilese de dolar tekrar 13,90’lı seviyelere yükselmişti.

    Eeee döviz kuru bu… İner de çıkar da… Ama üçüncü kez yapılan bu müdahale niye sonuç vermiyor?

    “İçeriden bilgi” denilebilir mi, bilemiyorum ama, bunun nedeni, Merkez Bankası’nın 23 Kasım’da yaptığı açıklamada gizliymiş.

    EDEBİLMEKTEDİR

    Satır aralarını okumak bu galiba…

    “O açıklamayı dikkatli okuyun.  Çoğu cümleler, eski açıklamaların kopyala yapıştır hali… Ama minik bir değişiklik var.  ‘Merkez Bankası belli koşullar altında kalıcı yön amacı taşımadan sadece aşırı oynaklığa müdahale edebilmektedir’ yazılı. Eskiden etmektedir denilirken şimdi edebilmektedir yazmayı tercih etmişler. Aslında bir itiraf…Artık talimat beklediklerinin itirafı mı, ellerinde yeteri kadar döviz olmadığının itirafı mı, yoksa hepsi mi, yaşayarak göreceğiz.”

    MAKAM FARKI

    Sonrasında biraz nostalji yaptı, bu tür kriz ortamlarında Merkez Bankası koridorlarında neler yaşandığını anlatmaya başladı:

    “Bizim çalışma şeklimiz biraz farklıydı, herkes bir masanın etrafında çalışır, başımızda şef ya da müdür olur, sık sık başkan ve yardımcıları da gelir gerekirse onlar da yanımızda olurdu. Anlık gelişmeler karşısında anlık bilgiler hemen o masada değerlendirilir, herkes fikrini, önerisini söyler, karar alma mekanizmalarına bizler de aklımızın yettiğinde müdahale eder, hatta orada yeni şeyler de öğrenirdik. Şimdi binayı İstanbul’a taşıdılar. Herkesin masası, odası, makamı ayrı. Kimse kimseyle konuşmadan, kararlar tebliğ ediliyor.”

    Ardından yine günümüze geldi;

    “Dikkatini çekti mi bilmiyorum. Merkez Bankası’nın bu yıl 30 milyar liradan fazla zarar etmesi bekleniyor. En son 2003, 2004 ve 2005’te zarar etmişti. 2001 krizinin etkileri tabii. Şimdi yeniden zarar yazacaklar, eğer bir alicengiz oyunu olmazsa.”

    SENYORAJ GELİRİ

    Bir Merkez Bankası neden zarar etsin ki…

    Sonuçta o da para alıp para satıyor, üstelik para basıyor, bastığı paradan da kazanıyor, buna da “senyoraj geliri” deniyor. Orta çağda senyör ya da lordların kendi adlarına para basma hakkından gelen bir isim…

    “Tamam da Merkez Bankası’nın en temel görevi fiyat istikrarını sağlamak. Hem zarar ediyor hem fiyatlar düşmüyorBu şekilde devam edilirse sonumuz ne olurdediğimde ise kestirip attı:

    “O kadarına benim de aklım ermiyor. Sonuçta ben Naskapital okumadım…”

  • Sadakat

    Son zamanlarda sözcüklere ve kökenlerine kafayı takmış durumdayım. Biraz da koşullar ve içinden geçtiğimiz zorluklar bazı sözcüklerin hangi kökenden geldiğini ve günümüzde nasıl bir anlam kazandığını merak etmeye zorluyor beni. Sadakat sözcüğü de son yıllarda kendisinden en çok söz edilen ancak, hak ettiği niteliğe sahip olanın belki de çok az olduğu sözcüklerin başında geliyor. Neye karşı sadakat gösterdiğiniz de kuşkusuz sadakat sözcüğünün ima ettiği anlama sahip olup olmadığınız kadar önemli. Sözcük Arapçadan dilimize geçmiş sadaka sözcük kökünün mastar hali ve asıl anlamı erdemli, doğru ve adil olma. Yine bu sözcükten türetilmiş ve Türkçe özel isimler arasında da yaygın olan sözcüğün isim hali sadık. Sadık da aslına uygun, doğru, gerçek anlamlarına geliyor. Sözcüğün ne kadar anlam değiştirdiğini asıl anlamına bir göz attığımızda rahatlıkla görüyoruz. Hatta aynı kökten gelen bir sıfat da sıdk’tır ve İslam Peygamberinin sıfatlarının birinci sırasında gelir. Anlamı “doğru olmak”tır. Bu, peygamberin asla yalan söylemeyeceği gibi bir anlama gelir. Eğer peygamber herhangi bir konuda yalan söylemiş olsaydı halkı kendisine nasıl inandırırdı? Öyle inanılır ki, Allah, insana özgü olan yalan söyleme zaafını kelamına halel getirmemek için bu kelamın elçisi olan peygamberlerden uzaklaştırmıştır. Buna göre istese de peygamber yalan söyleyemez. İnanç işte. İnsan denen varlık bir inancı meşrulaştırmak isterken kendine has zaafların etrafını her zaman söylemsel olarak sıkıca kapatmak istiyor. Ama garip bir şekilde bu zaaflar kilitli kapı tanımıyor. Peygambere yasaklanmış olan yalan ona inananlar tarafından kolayca söyleniveriyor.

    SADIK AMA NEYE SADIK?

    Şimdi gelelim sadakat sözcüğünün günümüzde kazandığı anlama… Aslında bir ucundan asıl anlamıyla bağlantısı olsa da, pek alakası kalmamış durumda aslıyla. Zira günümüzde sadakat sözcüğü birine ya da birilerine bağlı olmak anlamına bürünmüş. Bu bağlılığı sağlayan yegâne şey hangi koşulda olursa olsun sadık olduğun kişinin arkasında durmak. Bağlılığın doğrulukla ve erdemle bağının olması gerekmiyor. Bağlı olduğunuz kişi varlığınızı borçlu olduğunuz liderinizse o lider ne derse desin, ne yaparsa yapsın onun yanında durmak ona sadakat göstermek yegâne erdem haline geliyor. Sadakat duyduğunuz şey devlet mi? Devletiniz size ya da makbul olmayan kişi ya da gruplara nasıl davranırsa davransın sizden ona bağlı olmanız bekleniyor. Elbette devlet ya da büyükler söz konusu olduğu zaman saygı ile sadakat birbirine karışıyor. Saygı duymak, aynı zamanda sadakat göstermeyi mecbur hale getiriyor. Oysa sadık olmanız, belli bir kuruma bağlı olmanız eğer sadakat sözcüğünün asıl kökünü tekrar anımsayacak olursak körü körüne o kuruma karşı bağlı olmayı, onu ne pahasına olursa olsun size “düşman” diye tanıtılan çevrelere karşı savunmayı mı gerektiriyor? Babanız birisini öldürdüğü zaman, katilin babanız olduğu gerçeğini değiştirmez, ancak babanız diye yapılan eylemi görmezden gelmenizi gerektirir mi? Devletle birey arasındaki ilişki kuşkusuz babayla evladı arasındaki ilişkiden bir hayli farklı, her ne kadar kültürümüzde devlet kişinin ebeveyni ile aynı kategoriye yerleştiriliyor olsa da. Bu meyanda devlet baba, hukuksuzluk yaptığı zaman sizin onun hukuksuzluk yaptığını haykırmanız ne onu devlet olmaktan çıkarır ne de sizi o devletin yurttaşı olmaktan. Hâlbuki günümüzün sadakat anlayışı, her türlü hakikati görmezden gelmeyi, hakikatleri eğip bükmeyi yegâne sadakat göstergesi olarak tanımlıyor.

    DEVLETE Mİ DEVLETİN KANUNLARINA MI SADAKAT?

    Şimdi lafı eveleyip gevelemenin anlamı yok artık. Okuyucu muhtemelen ne zaman sadede geleceğimi sabırsızlıkla bekliyor. Artık lafı uzatmayayım. OHAL Komisyonu’na yaptığımız başvuruya gelen ret kararında, kararın gerekçelerinden belki de en önemlisi, Barış Bildirisine imza atarak devletin anayasasına ve kanunlarına ve dolayısıyla devletin bizatihi kendisine sadakat göstermememiz öne sürülüyor. Referans olarak da Anayasa’nın 129. Maddesi gösteriliyor. 129. Madde şöyle diyor: “Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler. Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.” Karar elbette bu maddeye verdiği referansla yetinmiyor. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun ilgili maddesine ve 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu ve bilumum başka kanun maddelerine de referans veriyor. Referans verilen bütün kanun maddeleri, kararın hukuken uygun olduğunu ima ya da iddia ediyor. Ancak elbette bütün imalar, iddialar ve referanslar, ret kararının bütün diğer mahkemeler tarafından aksi söylendiği halde bir hukuksuzlukta ısrar edildiğine işaret ettiği gerçeğini değiştirmiyor. Burada bir hukuki mülahazada bulunmak değil maksadım. Zira benim alanım hukuk değil. Ben toplumu, siyaseti, toplumsal alandaki iktidar ilişkilerini, bu iktidar ilişkilerinin yarattığı tahakküm biçimlerini anlamaya çalışan bir sosyal bilimciyim. Hukuki mülahazaların neredeyse hiç birisinin mevcut siyaset ve toplumsal alandaki eşitsiz iktidar ilişkilerinden azade olmadığını anlatmaya çalıştığımı belirterek geçeyim hukuki konuyu.

    Şimdi sadakat meselesine geri dönelim. Gerçekten devletin sivil insanlara karşı yürüttüğü orantısız şiddetin hukuk dairesinde olmadığını hatırlatmak ve bu meyanda devleti hukuk dairesine dönmeye çağırmak devletin kanunlarına karşı bir sadakatsizlik midir, yoksa devletin bizatihi kendisine karşı mı sadakatsizliktir? Devleti baba olarak sayarsak, birisini öldüren babanızı ona karşı göstermeniz gereken sadakat gereği onu hoş mu görmeniz gerekir, yoksa onun hukuksuz eyleminin cezasını ödemesi gerektiğini kabul ve hatta talep etmeniz mi? Hangisi sadakat sizce? Sadakatin kökünü tekrar hatırlayacak olursak, babanızın cezasını çekmesini kabul etmeniz asıl sadakat göstergesi değil midir? Bu bağlamda, sadakat ile hakikat arasında asıl anlamı itibariyle esaslı bir bağlantı söz konusu değil mi?

    ANLAMLANDIRMADA MÜCADELE İKTİDAR MÜCADELESİNİN BAŞLANGICIDIR

    Biz insanların anlamında oydaşarak işlevsel hale getirdiğimiz sözcüklerin vurguları ve anlamları tarihsel, toplumsal, kültürel koşullarla birlikte değişip dönüşebilir. Bu değişim ve dönüşüm aynı zamanda dilin çokvurgululuğunun da göstergesidir. Çokvurgululuk, aynı zamanda iktidar mücadelesinin öncelikle anlamlandırma pratikleri üzerinde başladığını da gösterir bize. Sadakat sözcüğünde olduğu gibi. Sadakatin kime karşı olduğu konusundan hareketle sadakatle liyakat arasında kurulan karşıtlık, sözcüğün asıl anlamını bozmuş durumda. Mevcut iktidarın torpil, kayırmacılık, klientalizm, haksız kazanç sağlama gibi olumsuz eylemlerine sadakat gibi olumlu bir sözcük feda ediliyor. Lidere sadakat, devlete sadakat, davaya sadakat gibi kavramlarla sözcük asıl doğruluk anlamından uzaklaştırılıp, yalanlara payanda olarak kullanılıyor. Oysa sadakatin asıl anlamı doğruluk, dürüstlük ve erdemlilik değil mi? Bu anlamda baktığımız zaman hakikatle de bir bağı yok mudur sözcüğün? Sözcüğü bağlılık diye bile tanımlayacak olursak, kişi ya da kuruluşlara değil de asıl bağlılık ne pahasına olursa olsun hakikate bağlılık olmalı değil mi?

    HAKİKATE SADAKAT BİZİ GÜÇLENDİRİR

    Arendt, Hakikat ve Siyaset başlıklı bir yazısında uzun tartışmalardan sonra hakikat hakkında şöyle bir tanımlamaya ulaşıyor: “Kavramsal olarak ifade edersek, değiştiremeyeceğimiz şeye hakikat diyebiliriz; metaforik olarak ifade edersek de hakikat denen şey ayağımızı bastığımız toprak, üstümüzde uzanan gökyüzüdür.”[1] Bu yazının başında ise şu soruyla başlar tartışmaya Arendt: “Güçten yoksun bir hakikat, hakikate itibar etmeyen bir iktidar kadar alçakça değil midir?” Bu soru, neye sadakat göstermemiz gerektiğini ve iktidarın yüzüne neden hakikati haykırmamız gerektiğini çok iyi anlatır. Hakikate sadakat göstermek, kanunsuz davranan bir devlete ve devletin kanunlarını kendi çıkarları için eğip büken bir iktidara karşı bizi güçlendirecek tavırdır. Bu tavırda ısrarlı olmak da her yurttaşın görevidir.

    [1] Hannah Arendt ( 2017). Geçmişle Gelecek Arasında, (Çev. Bahadır Sina Şener ve Onur Eylül Kara), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 355.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bakan Antalya’daki yurt cinayeti ile ilgili konuşamadı; muhalefeti suçladı

    Antalya’nın Kepez ilçesinde cemaatlere ait bir yurt.

    Adı Antalya İlim ve Kültür Derneği. Bu dernekte aşçı olarak çalışan İhsan Güney, dün Akdeniz Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği 1. Sınıf öğrencisi Mehmet Sami Tuğrul adlı öğrencinin başını satırla kesti.

    Ayrıntılar korkunç. Cinayetten sonra kesik başı göğsüne koyup, “Deccali vurdum” diye bağırıyor aşçı. Satırı da ölen gencin göğsünün üstüne bıraktı.

    “Decaal” yalan söyleyen anlamında İslami bir tanım.

    Bu kan donduran cinayet dün Meclis’te de gündemdi. Cinayetin işlendiği saatlerde yurtlardan sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Kasapoğlu, Meclis Genel Kurulu’nda bütçeyi savunuyordu.

    HDP Milletvekili Mahmut Toğrul, cinayetin işlendiği yurdun adını verip, olayı Kasapoğlu’na sordu. Kasapoğlu, “Konuyu Antalya Valimizle görüştüm, olayın gerçekleştiği mahallin bir özel işletme ya da bir dernek ya da vakfa ait yurt olmadığı bilgisine ulaştım” dedi.

    Olay, cinayeti gören bir öğrencinin yemekhanenin kapısını kilitleyip polisi araması ile ortaya çıkmış, dakikalar içinde tüm ayrıntılar haber sitelerinde paylaşılmıştı. Tüm ayrıntılar biliniyor, Milletvekilleri tüm ayrıntıları Genel Kurul’da veriyordu.

    Buna karşın Bakanın, Genel Kurul’da yurdun ismini vermemesi dikkatleri çekti. Çok sayıda milletvekilleri “Yurdun ismini açıkla, yurdun ismini açıkla” diye ısrar etti, ama Kasapoğlu sessizliğini korudu.

    Çünkü o yurt, bir cemaat, bir tarikat yurduydu.

    Ve çocuklar bu tarikat ve cemaat yurtlarında kaldıkları için böyle cahil insanların elinde kalıyorlardı.

    AKP iktidarı boyunca devlet yurtlarını kaderine terk etmiş, ödeneklerini küçültmüş, yurt hizmetini cemaat ve tarikatlara bırakmıştı. Bunun için de başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere çok sayıda belediye Ensar, Tügva gibi kuruluşlara taşınmazlarını yurt hizmeti görmeleri için bağışlamıştı.

    Sonradan Tügva sızıntılarıyla ortaya çıkan belgeler, bu cemaat ve tarikat yurtlarının AKP’nin insan kaynağı olarak yetiştirildiğini, bu yurtlarda kalanların düzenli olarak devlet kademelerine yerleştirildiğini, yani bir bakıma AKP’nin paralel bir devlet düzeni kurduğunu ortaya koyuyordu. Antalya’daki yurt cinayeti de AKP’nin elleriyle kurduğu bu yurt düzeninin sonucuydu.

    Muhalefet milletvekilleri dün Genel Kurul’da ısrarla cinayetin işlendiği yurdun adının Bakan tarafından telaffuz edilmesini istese de niyeyse Bakan Kasapoğlu, o anda tüm haber sitelerinde adı anılan yurdun ismini saklamaya özen gösterdi.

    Hatta eline başka yurtların resimlerini alıp tek tek gösterdi.

    O yurtların resimlerini gösterirken, muhalefet milletvekilleri, “Çocuklarımızı cemaat yurtlarına terk etmeye utanmıyor musunuz?”, “Çocuklarımız neden cemaatlere teslim edildi?”, “Hesap verin” diye bağırıyordu. CHP’li Ali Şeker, “Tarikat yurtlarına bıraktınız çocukları, gençleri tarikatların kucağına bıraktınız” diyordu.

    Bakan Kasapoğlu, muhalefetin öfkesi karşısında cinayetle ilgili hiçbir açıklama ya da yorum yapamadı. Çareyi, AKP’nin klasik bir taktiği olarak, muhalefete vurmakta buldu:

    ““Hiçbir hadiseyi kirli siyasetisiniz için istismar etmeyin.”

    Yanıt da CHP Grup Başkanvekili Engin Altay’dan geldi:

    “Bu bir üniversite ve bu olay gerçekleşmiş iken Sayın Bakanın burada bir işportacı edasıyla yurt resimleri göstermesini aziz milletin takdirine bırakıyorum. Evet, insan üzülür. İnsan üzülür, o çocuk devletin bir yurdunda kalıyor olabilseydi bugün başı kesilmeyecekti Sayın Başkan!”

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (2):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik. Genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün İran’dan Afganistan’a geri dönüşlerini yazdı. Mehriya’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz: 

    “Çocukluğumuzda ayrıldığımız Afganistan’a yeniden dönme zamanı. Afganistan’a Cumhuriyet gelmişti. Cumhuriyet demek, demokrasi demekti, özgürlük demekti. Eğitim alabileceğimiz, sokaklarda özgürce yürüyebilmek demekti. İran’dan Afganistan’a dönüşümüz yedi gün sürdü. Sonunda doğduğum topraklara ailemle birlikte adım attık.

    Yeni bir ev tutabilme imkanımız yoktu. Yeniden bir hayat kuracaktık ama bu, o kadar da kolay değildi. Anne ve babamın yeniden işe girmeleri gerekiyordu. Bu nedenle büyük annemlerin evine yerleştik. Büyükannem ve büyükbabamın yaşadığı evi çocukluğumdan beri severdim. Kocaman bir evdi. Bir sürü odası vardı. Ama artık ev harabeye dönmüştü. Camların çoğunluğu kırıktı, dedem pencereleri naylonla kaplamıştı. Büyükanne ve büyükbabam oldukça yaşlanmışlardı. Elbette yaşadıkları hiç de kolay değildi. Uzun yıllar çocuklarından, torunlardan ayrı kalmışlardı. Biz İran’a kaçtıktan hemen sonra amcamlar da Pakistan’a gitmişlerdi. Afganistan’a demokrasi geldikten sonra amcalarım da aileleriyle dönüş kararı almışlardı. Onlar da bizden birkaç gün önce dedemlerin evine yerleşmişler. Amcamlar, halamlar, büyükanne ve büyükbabamla birlikte evde toplam 35 kişi olduk.

    Halen Afganistan’da elektrik ve doğalgaz yoktu. Yemekleri ateş yakıp evin önünde pişiriyorduk. Geceleri evi mum ile aydınlatıyorduk. Bir süre sonra ben ve kardeşlerim çok hastalandık. Uzun süre yattık. Hastalığımızın ne olduğunu bilmiyorduk. Henüz doktora gitme imkanımız da yoktu. Ben 13, kardeşlerim 10 ve 8 yaşındalardı. Düşünün ki hiç okula gitmemiştik ve ben birden beşinci sınıfa başladım. Dönem sonuydu ve okula uyum sağlamakta, öğrenmekte zorlandım. Afganistan’da eğitime başladık. Okulumuzda masa, sandalye, tahta yoktu. Dersleri çadırda yapıyorduk. Çok başarılı olamadım.

    Bir gün sınıf arkadaşım bana ‘mezhebin ne?’, ‘Irkınız nedir?’ gibi sorular sordu, şivemin farklı olmasından dolayı. Bana, ‘Afganistan sadece Peştuların memleketi, sen Tacik’sen bu memleket sizin değil’ dedi. O gün anladım ki, fark sadece ülkede değil. Biz kendi ülkemizde de çok farklıyız ve ayrıyız.  Çok üzülmüştüm. İnsanlar neden bu kadar farklı. Anladım ki benim kendi memleketimde de savaşmam gerekiyor. Çünkü memleketimde de çok önyargı var.  Önyargılar çocuklukta başlıyor Afganistan’da.

    Okulda çok da mutlu değildim. Sınıfta yaş olarak en küçüktüm, ama çok zayıf ve uzun boyluydum. Bu yüzden tahta silmek hep benim vazifemdi.

    Okullar kapandıktan sonra babam bizlerin oturduğu odanın camlarını siyaha boyadı. Çocuklarının dışarısı ile bağlantı kurmasını istemiyordu. Dışarı çıkmamıza da izin yoktu. Başımıza bir şey gelmesinden çok korkuyordu. Erkeklerle konuşmamız ki kuzenlerimiz de dahil yasaktı. Bazen konuşurken babam yakalardı, çok fena dövüyordu. Her yanım mosmor oluyordu. Düşünüyordum, benim suçum ne, ne sıkıntı var bir erkekle konuşmakta.  Çok zorlu günlerdi.

    Bazı şeyler çok güzel oluyordu, mesela sabahları hep birlikte kahvaltı yapmak. Sadece  yağlı ekmek & tatlı, çay… O lezzet ve tat hiçbir zaman tekrar olmayacak diye düşünüyorum. En üzüldüğüm şey ise dedemin ölümüydü. En sevdiğim birini kaybetmenin ilk deneyimi…

    Eve bir siyah beyaz telefon aldı babam, pille çalışıyormuş. Biz çok mutluyduk, kaç yıl sonra bizim de bir televizyonumuz olmuştu. Bir film açıyorduk, bütün aile, amcalar, kuzenler, hepsi film izlemek için bizim evimize geliyordu. Babamdan izinsiz televizyon açmamız yasaktı, ama biz izinsiz televizyon açıyorduk, müzik dinliyorduk. Ama  o zamanlar bu çok bir büyük suç ve yaramazlıktı.

    Babam özel günlerde de dahil, hiçbir zaman topuklu giymeme izin vermiyordu. Kalabalık içine girmemiz de yasaktı.  Annem de babam da vücut ölçülerime göre kıyafet giymeme izin vermiyordu. Hep bedenimden iki beden büyük kıyafet giyiyordum. Hiçbir seçme hakkım yoktu, hiçbir şeyimi kendim seçemiyordum, hatta özel şeylerimi bile…
    15 yaşında bir kızdım, ama hayatımda hiçbir şeyi seçme hakkım olmamıştı. Bir düğün, nişan hiçbir yere gitmeme izin verilmiyordu, sadece evde kal ve ders çalış…

    Aradan üç yıl geçti. Hayatımda değişen tek şey okula alışmam ve başarılı olmamdı. Okumam gerektiğini biliyordum. Bir meslek sahibi olmalıydım. Eğitimin ne kadar önemli olduğunun bilincindeydim.

    15 yaşındaydım.  Yanımızda babam olmadan dışarı çıkmıyorduk. Biz neredeyse 7/24 ders çalışıyorduk. İzinsiz televizyon açmak, müzik dinlemek hepsi suçtu. Babamın üzerimizde bu kadar baskı kurmasına tahammül etmekte zorlanıyordum. Liseyi bitirene kadar da ailemin baskısı devam etti.”

    DEVAM EDECEK…

  • Narkozun etkisi bitti! 

    Sonuçları önümüzdeki dönemi etkileyecek bir hafta sonu yaşadı Türkiye.
    Önce, CHP’nin Mersin mitingi, ardından da Türkiye Barolar Birliği’nde (TBB) Metin Feyzioğlu devrinin kapanması.
    Mersin’den başlayalım. Bu mitingi sağlıklı değerlendirebilmek için biraz hafızamızı tazelememiz gerekiyor.
    Hatırlayalım. Yaklaşık iki hafta önce (doların ilk yükseldiği zaman) sokağa çıkma çağrıları yapılmış, büyük kentlerde bu çağrı karşılık bulmaya başlamıştı. Bunun üzerine CHP, yasal olmayan hiç bir harekete katılmama kararı almış, kendilerinin bölgesel mitingler düzenleyeceğini söyleyerek, ilk mitingin yerini ve tarihini açıklamıştı: 4 Aralık, Mersin.
    0 dönemde CHP’nin bu kararına, ‘sokağa taşan muhalefeti engellediği’ yönünde eleştiriler yapılmıştı.
    Sonunda o tarih geldi ve CHP mitingini gerçekleştirdi.
    Mersin, Adana ve Hatay dışındaki illerin katılımlarına genel merkezin izin vermediği mitingde, yaklaşık 50 bin kapasiteli miting alanı dolmakla kalmadı, etraftaki sokak ve caddeler de doldu taştı. İlgi üst düzeydeydi.
    Mitinge katılanları incelediğimizde, orta ve alt sosyo-ekonomik grup ile gençlerin ağırlıklı olduğu bir tablo ile karşılaşıyoruz. CHP, Mersin’de kendi tabanının dışında bir kitle tarafından karşılandı diyebiliriz. Zaten bu nedenle de mitinge olan ilginin altında kalan bir coşku vardı alanda. İnsanlar daha çok dinlemeye ve CHP’yi anlamaya gelmişlerdi. Sorunu artık Saray olan ve bu iktidarın gitmesi için CHP’ye oy vermek için ikna olmaya hazır bir kitle dinledi Kılıçdaroğlu’nu.
    Kılıçdaroğlu da, ceketini çıkarıp, kollarını sıvayarak cevap verdi, kendisini dinleyen on binlere. Bu hareketi ile gayrıresmi seçim sürecini de başlattı.

    AKP KAYBETTİ

    Eş zamanlı, Ankara’da TBB seçimleri vardı. Bilindiği gibi TBB (eski) Başkanı Metin Feyzioğlu izlediği hükümet yanlısı politikalar nedeni ile uzun süredir tepkilerin odağındaydı. Özellikle ‘çoklu baro’ mücadelesindeki tavrı tepkileri doruk noktasına taşımıştı.
    Bugün yapılan seçimlerde Feyzioğlu kaybetti. Aslında kaybeden AKP ve Saray oldu. Avukatlar AKP ve Sarayın temsilcisi olarak gördükleri için Feyzioğlu’nu indirdiler.

    2019 yılı yerel seçimleri sonrasında 15 yıllık narkozdan uyanmaya başlayan Türkiye, bu hafta sonu itibarı ile tümüyle narkozun etkisinden çıkmıştır. Mersin’de sokaklarda, TBB’de örgütlerde Türkiye yeniden kendine gelmiştir.

  • Havlayan köpekler…

    Yılın filmlerinden birisi olmaya aday “The Power of the Dog” hakkında konuşmaya müziklerinden başlamalıyız belki de. Yalnızca Paul Thomas Anderson’ın 2007 tarihli başyapıtı “Kan Dökülecek” ile coğrafik ve tematik benzerliğinden ötürü değil. Radiohead’in efsanevi gitaristi Jonny Greenwood’ın ilerleyen yıllarda müziklerine imza attığı diğer Anderson filmleri “Usta”, “Gizli Kusur” ve “Phantom Thread”ın yanı sıra Lynne Ramsay imzalı “Hiçbir Zaman Burada Değildin” ve şu sıralarda salonlarda gösterimi devam eden Pablo Larraín imzalı “Spencer”de yarattığı tekinsiz hisler nedeniyle konuşmaya buradan başlayabiliriz. Çünkü bütün bu filmlerde müzik, karakterlerin iç huzursuzluğunu, yersiz yurtsuzluğunu, oldukları ile olmayı tercih ettikleri arasındaki uçurumu anlatmakta ana enstrümanlardan birisi.

    Sinema kariyeri için aceleci davranmayan, yaşayan en büyük yönetmenlerden Jane Campion’ın 12 yıl önce izlediğimiz “Parlak Yıldız”dan sonra karşımıza çıkan ilk uzun metrajı “The Power of The Dog”. Yönetmenin Thomas Savage’ın 1967 tarihli aynı adlı adlı eserinden senaryoya aktardığı yapım, Venedik Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından sınırlı sayıda salonda kendisine yer bulmuştu. 1 Aralık’tan itibaren ise Türkiye’de Netflix platformunda yayınlanmaya başladı.

    “The Power of the Dog”

    “The Power of the Dog”, ‘Bağımsız Amerikan sineması’ takip edenler, sevenlerin aşina olduğu bir hisse sahip aslında. Tekinsiz coğrafyası ve ‘sert’ erkekleriyle iç ABD coğrafyasına dair birçok film izledik. Bu bakımdan akrabası bol bir filmle karşı karşıyayız. Film 1925 yılının Montana’sına davet ediyor seyirciyi. Phil ve George Burbank kardeşler aileden kalma çiftliklerinde kurulu düzenleriyle yaşayıp gitmektedir. Gegorge ne kadar kibar ve insan canlısı ise Phil de o kadar kaba ve yabanidir. Ama bu “farklılıklara rağmen bir arada yaşama” rüyası, Gegorge’nin kocası öldükten sonra yetişkin oğluyla birlikte yaşayan Rose ile evlenmesiyle dağılır. Phil, kimsenin (seyircinin de) anlam veremediği bir biçimde Rose ve ‘yumuşak’ bulduğu oğlu Peter’a düşmanlık besleyecektir. Ancak zaman, bu sert coğrafyayla uyumlu olmak zorunda olduğunu düşünen Phil’in üzerindeki kabuğun aslında bir ‘koruma’ kalkanı olduğunu gösterecektir.

    Campion, romanda olduğu gibi filmi de bölümlere ayırarak zaman akışı sorununu basit bir biçimde çözüyor. 1925 yılında başladığımız hikaye nerede sona eriyor bilmiyoruz ama bir iki yıla yayılan bir süreç olduğu söylenebilir. Filme ‘adeta bir roman’ havası veren şey sadece bölümlere ayrılmış olması değil. Campion çok öngörülebilir bir hikayeyi karakterlerini derinleştirerek, birbirleriyle ilişkilerini katman katman açarak anlatmayı da başarıyor açıkçası. Rose’un kendisine ve oğluna dair tedirginliği, Peter’in “Her kuşun eti yenmez” dedirten bir noktaya doğru gidişi ve tabii ki Phil’in toksik erkeklik kabuğunu kazıyınca altından çıkanlar. Romanı bilmiyoruz tabii ama Campion hiçbir karakterine iltimas geçmiyor, acımıyor.

    Filmi,  “bir roman gibi” olmaktan ayıran şey ise sinemanın görsel bir sanat olduğunu bize hatırlatması. Campion, yalnızca coğrafyanın olanaklarını değil, ev içlerini, ahırları, hayvanları da anlatının birer parçasına dönüştürmeyi başarıyor. İnsan dışındaki her şeyin doğal akışına uygun bir biçimde var olduğu bir coğrafyada, buna en fazla direnen kişinin gardını düşürüyor öte yandan. Onun doğasına itaat etmeye çalışıyor. Tam da bu noktada yönetmenin “Piyanist”ten bu yana aşına olduğumuz erotik gerilim inşa etme becerisine bir kez daha şapka çıkarıyoruz. Benedict Cumberbatch’ın Phil karakterinde bahsedildiği kadar etkileyici bir performans çıkardığını belirtelim. Ama kanımca filmin asıl öne çıkan ismi Peter’ı canlandıran genç oyuncu Kodi Smit-McPhee.

    Campion, yarım asırdan önce yazılmış, yaklaşık bir asır öncesini anlatan bir romanı bugünün ilişkilerinin ortasına oturtmayı başarıyor. Üstelik erkeklik anlatısının en güçlü olduğu Western estetiğine ayak uydurarak. Yalnızca erkekliği bir görev gibi üzerine giyenlerin açmazlarını değil, etrafı adamlarla çevrili Rose’un çıkmazlarına da göstermekte oldukça mahir bir film “The Power of The Dog”.

    Yılın en iyilerinden…