Kategori: Yazar

  • Halagazeteciyiz’den MedyaPort’a

    Sultan Özer

    İki yıl önce, sansür ve işten çıkarma politikalarının hedefindeki gazeteciler ile Kanun Hükmünde Kararname ile üniversitelerden ihraç edilen akademisyenler olarak aynı platformda buluştuk ve “Hala işimizin başındayız” dedik.

    Hala Gazeteciyiz, son dönemdeki politikaların hedefi olarak, işsiz bırakılan, mesleklerinden el çektirilen gazeteciler ve akademisyenlerin ortaklaşa kurduğu alternatif bir bilgi paylaşma platformu oldu bizim için. Ankara’da sansür ve benzeri nedenlerle işlerine son verilen gazeteciler, haber alma ve haber verme kanallarını sonuna kadar açık tutmak adına özel haberleriyle, çalışmaya devam ettiler bu platformda. Küçük de olsa telif karşılığı haber yapma olanağı buldu, kendilerini daha güvende hissedip, meslekten kopmadılar. Belki rakam küçüktü, ama dayanışma büyüktü ve iki yıllık süreçte onlarca meslektaşımız haberleriyle halagazeteciyiz’de kendilerini var ettiler.

    Yine, hiçbir gerekçe gösterilmeden Kanun Hükmünde Kararnamelerle işlerinden çıkarılan akademisyenler de Medya Takip Raporları ve ifade ve basın özgürlüğüne yönelik özel raporlarıyla, bu platformda bilimsel çalışmalarına devam ettiler. Onlar için de halagazeteciyiz, akademik çalışmaları için bir alan açtı.

    Halagazeteciyiz, bu süreçte hep ifade ve basın özgürlüğü hakkını savundu, özgür akademiden yana oldu. İki yıllık süreçte, bazı isimler değişse de gazeteci Sibel Hürtaş, akademisyen Tezcan Durna, teknik işlerde de Onur Metin ile birlikte emek verdik, ses olmaya çalıştık.

    Gelinen noktada, halagazeteciyiz sitesinin işlevini bir üst evreye çıkarmaya karar verdik. Bir kampanya gibi değil, devamlı bir haber sitesi ile yolumuza devam edelim istedik.
    MedyaPort bir yandan “Halkın haber alma hakkını savunmayı” sürdürürken, bir yandan da özgürce yazmak isteyenlere de alan olacak. Daha kalabalık bir ekiple, daha heyecanlı ve coşkulu yola çıkıyoruz. 1 Ocak’tan itibaren MedyaPort, yazıları, haberleri, röportajları, akademik raporlarıyla bu alanda “ben de varım” diyor.

  • AİHM Demirtaş Kararında Ne Diyor?

    Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına yaklaşımı şimdiye kadar hep “Tazminatını ödeyelim ama uygulamalara devam edelim” şeklindeydi. AİHM Büyük Dairesi Selahattin Demirtaş hakkında öyle bir karar verdi ki; Türkiye’nin şimdi son 5 yıla yayılan hukuksuz uygulamalardan dönme gibi zor bir ev ödevi var.

    İktidar, Demirtaş kararını uygulamayacağını açık açık ilan etti, her kesimden de tepki aldı. Son olarak CHP Lideri bu hukuksuz tutum için “Tıpış tıpış uygulayacaklar” diye konuştu. AİHM sürecine bakıldığında Türkiye’nin kararı uygulamaması gibi bir durum söz konusu değil. AİHM tarihinde ilk ve tek örnek Azerbaycan’ın bu konudaki aynı tutumu. Azerbaycan Muhalif yazar Mammadov’u AİHM kararına karşın içeride tutmak için inat etmiş, Avrupa Konseyi’nin ısrarlı takibi sonucunda da Mammadov’u tahliye etmek hatta hakkındaki davaları da düşürmek zorunda kalmıştı.

    Azerbaycan’ın dahi uygulamak zorunda kaldığı o kararları Türkiye de uygulamak zorunda… Zorunda ama AİHM Büyük Dairesi’nin gerekçeli kararına bakılınca, kararın gereklerini yerine getirmek Demirtaş’ı tahliye etmekle sınırlı değil zira AİHM gerekçeli kararında, Demirtaş’la birlikte tüm muhalefete yönelik uygulamalara dikkat çekiyor ve iktidarın son 5 yıldaki uygulamalarını tartışmalı hale getiriyor.

     

    DEMİRTAŞ NİYE İÇERİDE?

    Selahattin Demirtaş’ın Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamasının temel noktasını Kobane eylemlerine yönelik HDP MYK’sının attığı sosyal medya mesajları oluşturuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da son grup toplantısında o mesajlara dikkat çekmişti. AİHM gerekçeli kararında o mesajları, Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin siyasi faaliyetleri kapsamında değerlendiriyor, ifade özgürlüğü kapsamında ele alıyor. Demirtaş’ın örgüt üyeliği suçlamasından yargılanmasına ilişkin bu delilden başka bir delilin ortada olmadığını belirtiyor ve makul şüphe kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtiyor. AİHM’in bu tespitleri kapsamında Demirtaş’ın derhal tahliyesi isteniyor. AİHM o davanın temel delillerini makul şüphe olmaktan çıkarınca, yargılamanın da düşmesi gerekiyor.

    Demirtaş hakkındaki yargılamanın düşmesi Türkiye’nin 18. madde ihlalinden mahkumiyetinin de doğal bir sonucu. 18. madde ihlalinin giderilmesi, ihlalin tüm yönleriyle ortadan kaldırılmasını da zorunlu kılıyor, tahliyeyi yeterli bulmuyor davanın da düşmesini istiyor. Azerbaycan’daki Mammadov kararında da aynı durum gündeme gelmişti.

    1. madde ihlaline yönelik tespitler ise Türkiye’nin tüm muhaliflerini yakından ilgilendiriyor. Çünkü AİHM’e göre her ne kadar dava Demirtaş’ın tutuklanması nedeniyle açılmışsa da Demirtaş münferit bir örnek olarak ele alınamaz. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra AKP’nin MHP’yle ortaklaşarak başlattığı yeni dönemde yaşanan hukuksuzlukların “Belli bir örüntü içinde ilerlediğine” dikkat çekiyor AİHM.

    Demirtaş’ın tutuklanabilmesinin önünü açan Anayasa değişikliği de bu kapsamda. Dokunulmazlıkları bir defaya mahsus olarak kaldıran Anayasa değişikliğinin uygulama alanları bunlara bir örnek. Anayasa değişikliğinin kürsü dokunulmazlığını kapsamamasına karşın, milletvekilleri hakkındaki fezlekelerin söylemleri nedeniyle hazırlanmasının kötü niyetli bir uygulama olduğu belirtiliyor. Söz konusu değişikliğin sadece CHP ve HDP milletvekillerine uygulanırken, iktidar partisi milletvekillerine karşı uygulanmamasına dikkat çekiliyor. Bu nedenle değişiklik için “hedef muhalefetti” yorumu yapılıyor.

    AİHM’in “belirli bir örüntü” olarak ortaya koydu olaylar zincirinde HDP’li belediyelere kayyım atanması ve HDP’li belediye başkanlarının tutuklanması da var. Ve bu hukuksuz uygulamalar sürerken önce rejimi değiştiren Anayasa referandumu ardından 24 Haziran seçimlerinin gerçekleştiği belirtiliyor.

    Seçilmiş milletvekillerinin vekilliklerinin Anayasa’ya aykırı bir şekilde düşürülmesi, belediyelere kayyım atanması, milletvekilleri ve belediye başkanlarının tutuklanması ve tüm bunlar sürerken rejimin değiştirilmesi!

    AİHM kararında tüm bu süreçler ele alınarak, hukuksuz bir döneme girildiği tek tek irdeleniyor. Son 5 yıldaki tüm uygulamalar tartışmalı hale geliyor.

    İktidarın bu karar karşısında böylesine ayak diremesi ilginç değil.

    İlginç olan böylesine ciddi bir karar karşısında, muhalefetin hala suskun kalması….

  • Haklarını birbirine teslim eden kadınların hesabı

    Burcu Yıldırım

    Öncelikle sözümüzün çoğalmasına imkan oluşturduğu ve buradan seslenmeme değer gördükleri için medyaport.net ekibine teşekkür ediyorum. Bu başlangıca bir girizgah yapmak gerekirse; yazmaya, sormaya, yaşadıklarımızı yan yana koymaya, biriktirmeye ama ille de umut etmeye ihtiyacımız var. Bu ihtiyaçtan kaynaklı da dilimin döndüğünce etrafımızda olup bitenlere küçük bir pencere açmaya, kadınların gündemini aktarmaya çalışacağım.

    Yeni bir yıla girdik ve yeniye dair olanca özlemimizle dileklerimizi sıraladık. Elbette umut ettiğimizce, hayal kurduğumuzca ve harekete geçtiğimizce varız. Ancak yaşadığımız her gün, bir öncekini aratır hale geldi. 2020 yılı hepimizin malumu pandeminin, ekonomik krizin, yoksulluğun ve artan baskıların gölgesinde geçti. Bu süreçte gördük ki halka, en çok da kadın ve çocuklara en zor zamanlarında can simidi olacak hiçbir kurum kalmamış.

    Neden mi bahsediyorum? Hadi biraz açalım. Daha birkaç gün önce aynı gün içerisinde dört kadın öldürüldü. Sayıyla dört ama hikayeleriyle anlatmakla bitiremeyeceğimiz kadınlar… Bakanlar kınamakla yetindi. Davanın takipçisi olmalar, en ağır cezaları almaları yönünde dilek ve temenniler havalarda uçuştu. Peki hangi bağımsız yargı bunu sağlayacak ya da davayı nasıl takip edecekler? Bugüne kadar kaç kadın cinayeti davası takip etmişler? “İyi hal” ve “tahrik” indirimlerine karşı ses çıkarmışlar ya da şiddeti önlemeye yönelik ilk imzacıları olduğu İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açtırmak yerine, ne kadar sahip çıkmışlar? Kadınların yıllardır yüksek sesle söylediği “kadın cinayetleri politiktir” tespiti sadece şu üç beş soruyla bile gün yüzüne çıkıyor ne yazık ki.

    Kadınlar her gün soruyor: Gülistan Doku’ya, Rabia Naz’a, Nadira Kadirova’ya, Duygu Delen’e ve yeni yılın ilk gününde şüpheli ölümüyle hayatını kaybeden Feyza Nur Saydam’a ne olduğunu. Bu kadın ve çocukların bir ortak yanı daha var; şüphelilerinin hep sırtı sağlam ve hali vakti yerinde insanlar. Adaletin terazisinin kişilere, mevkilere, varlıklara göre değiştiğini deneyimleyen bu kadınlar hangi kurumlara güvenecek? Sıkışıldığında yargıya havale edilen konular ve yargının bir türlü bağımsız hareket edemediği  bu günler, hangi yaraya merhem olacak? Baktık işin içinden çıkamıyoruz, kınayıp geçelim mi ya da ileride bir gün, bir suç ve suçlu bulup alınan bütün hukuksuz kararları kimin üzerine yıkalım?

    Her ay, her yıl öldürülen ve şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden kadınların çetelesi tutuluyor. Bunu basına yansıyan ve el yordamıyla ulaştığımız bilgilerden ediniyoruz. Kadın örgütleri titizlikle üzerinde durmaya çalışıyor ancak devlet kanadında ne bir çalışma ne bir bilimsel veri ne de buna dair bir hareket var. En son 2009 yılında Adalet Bakanlığı, 2002 ve 2009 yılları arasında kadın cinayetlerinin yüzde 1400 arttığını belirtmişti. Ogün bugündür resmi olarak açıklanan tek bir veri bile yok.

    Çizdikleri pembe tablonun etkisinde kaldıklarından mıdır bilinmez bu konuda kararlı bir sessizlikleri var. Bütün bunların yanı sıra geçtiğimiz Kasım ayında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, kadın cinayetlerinin geçen yıla oranla azaldığını savundu ve Kadın Destek Uygulaması (KADES) verilerini gösterdi. Uygulamanın olumlu bir adım olduğunu cepte tutalım; peki uygulamayı indiremeyen kadınlar, telefonu olmayan, internete ulaşamayanlar için bir pratik çözüm var mı? Yine bakanlığın açıklamalarına göre KADES uygulamasını Aralık ayı itibariyle 1 milyon 174 bin kişi indirmiş. Başlı başına bu rakam bile kadınların içinde bulunduğu duruma ve her an yaşayabilecekleri korkuya işaret ediyor. Sadece bu veri bile tehlikenin kapıda değil, kadınların evlerinin içinde, en yakınında  olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla kadınları, sürekli ailenin içinde tanımlamaktan, en iyi görevin annelik olduğunu öğütlemekten ve “itaat et” demekten artık vazgeçmek gerekmiyor mu?

    Bu memlekette kadınlar, yaşadıklarını ispatlamak için kendi kanlarıyla katillerinin ismini yazmak ya da bir gün öldürülürsem diye dün 17 yaşında yedinci kattan düşerek şüpheli ölümüyle gündeme gelen Feyza Nur Saydam gibi “Bana bir gün ulaşılamazsa kaçmamışımdır kaybedilmişimdir, ben bir yerden aşağı atlamam Allah korkum var benim ama biri atmıştır, uyuşturucu kullanmam zorla verilmiştir. Bir gün hashtaglerden biri olursam bulunacak kılıfların hiçbirini yapmam, hakkımı arayın” diye sosyal medyadan çağrıda bulunmak zorunda kalıyor! Geleceğini, hakkını arayacak kadınlara teslim ediyor. Feyza’nın ölüm nedeni kesinleşmedi ama bütün bu soruşturma aşamasından bağımsız genç bir kadının olası ölümüyle ilgili duyduğu kaygı. Bir gün bu şekilde öldürülebileceği ihtimalini düşünmek. Bilmem anlaşılıyor mu?

    Bu durumda kadınlar kendilerine biçilen kaderlerine ve ölüme terk ediliyor desek çok abartmış olmayız. Çünkü daha karakoldaki şikayet aşamasında dahi şiddete uğrayan kadınlar devletin bütün kurumları aracılığıyla yalnızlaştırılıyor. Yaşadığı travmayla bir de uğradığı şiddeti, tacizi, tecavüzü ispat etmek zorunda kalıyor.

    Kürsülerden bitmek bilmeyen cinsiyetçi dil ve nefret söylemi, her gün baskı politikalarıyla üretilen şiddet, yaşam alanı sunmuyor. Kadınların yarınlardan alacak çok hesabı var. Haklarıyla beraber insanca yaşamayı hesap eden kadınların öfkesi birikiyor ve her gün daha çok yana yana geliyorlar. Bunu görmemekte ısrar edenler kuşkusuz ki yarınlarını da göremiyor.

    Yazar Hakkında

    Burcu Yıldırım, Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Haber Vermeyen AKP Medyası ve OLAY TV Olayı

    Tezcan Durna[1]

    Tarih 29 Aralık 2011, TSK Hava Kuvvetleri’nin savaş uçakları, “terörist zannettikleri” 34 sivili bombalayarak katletti. Olayın üstünden 24 saatten fazla zaman geçmesine rağmen Türkiye ana akım medyası olaydan kamuoyunu haberdar etmedi. Olay bir gün boyunca sosyal paylaşım ağlarında yoğun gündem oldu, ancak bir gün sonrasında Türkiye basınının “amiral gemisi” Hürriyet olayı “35 ÖLÜ ÇOK ÜZGÜNÜZ”[2] sürmanşetiyle verdi. Sürmanşet olayın failini maharetle gizliyordu. Amiral gemisi bu haberi bu sürmanşetle verdiğinde hala Aydın Doğan’ın mülkiyetindeydi.

    ANA AKIM MEDYA İKTİDARIN BİR PROPAGANDA AYGITI

    Tarih 7 Haziran 2013, Gezi İsyanının ilk günleri. Recep Tayyip Erdoğan olaylarla ilgili olarak Kuzey Afrika Gezisinin son durağı olan Tunus’tan açıklama yaptı. Açıklamalar 7 gazetede aynı manşetle verildi: “Demokratik Taleplere Canımız Feda”.[3] HaberTürk, Türkiye, Sabah, Zaman, Yeni Şafak, Bugün ve Star gazetelerindeki tek fark HaberTürk Gazetesinde cümlenin tırnak içinde verilmesiydi. Elbette bu fark bile günümüz koşullarından bakınca çok önemliydi. Zira artık ulusal çapta yayın yapan bütün ana akım gazeteler, siyasal iktidarla simbiyotik bir yaşam sürdürdükleri için, Partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her sözünü bir hikmet varmışçasına tırnak işareti içine almadan veriyor. Bu tavır gazetecilik açısından çok önemlidir; sözünü doğrudan aktardığınız siyasal liderin bu sözünü tırnak içine alıyorsanız, gazeteciliğin nesnellik ilkesine asgari özen gösterdiğiniz anlamına gelir ve verdiğiniz bilginin gerçeğe yakın olduğuna dair okuyucunuza asgari bir teminatta bulunmuş olursunuz. Öbür türlüsü, yaptığınız iş gazetecilik değil, hükümet sözcülüğü ya da propaganda aygıtlığıdır. Türkiye ana akım medyasının artık bir propaganda aygıtı olduğu konusunda sanırım artık kimsenin bir kuşkusu kalmadı. Hükümeti destekleyenler bile bu gerçeği biliyor olmalarına rağmen, “ne var bunda canım, zaten basın dediğin iktidarı destekler” inancı kanıksanmış durumda.

    BİR BAKANIN İSTİFASI HABER YAPILAMADI

    Tarih 8 Kasım 2020; Maliye Bakanı ve Cumhurbaşkanının damadı Berat Albayrak sosyal paylaşım ağı Instagram üzerinden bozuk bir Türkçe ile bakanlık görevinden ayrıldığını bildirdi. 24 saatten uzun bir süre boyunca Türkiye ana akım medyası bu istifanın gerçek mi, doğru mu yanlış mı olduğuna dair ne bir haber yapabildi, ne de bu olayın doğruluğunu teyit etmek ya da yalanlamak için olayın doğrudan muhatabı da dâhil olmak üzere herhangi bir yetkiliye soru sorabildi. Sosyal paylaşım sitelerinde olay trending topic oldu. Herkes birbirine olayın gerçek olup olmadığına dair sorular sordu, ancak hem siyaset kanalı hem de haber medyası kanalı suskunluğunu bozmadı. Olayın üzerinden 24 saatten fazla bir zaman geçtikten sonra Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığından yapılan bir açıklamada, “Albayrak’ın görevden affedilme talebinin kabul edildiği” gibi garip bir ifade ile istifa doğrulandı. Ardından haber medyasındaki yönetici ve haberciler, olay üzerine ahkâm kesmeye kaldıkları yerden devam ettiler. Kimse de mesleklerinin gereği olan haber verme görevini yerine getirmedikleri için zerre bir utanç belirtisi göstermedi. O gün bugündür müstafi bakandan hiç kimse haber alamadı ve bu durumu ana akım medyada bir Allah’ın kulu yadırgamıyor.

    2020 yılının son ayları. Bir dönem AKP’den milletvekili seçilmiş dünya şampiyonu bir güreşçinin sahte lise diploması ile üniversite okuyup üstüne yüksek lisans yaptığı ve bu diplomalarla banka yöneticiliği de dâhil Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı gibi makam ve mevkilere gelerek en az buna benzer makamları işgal ederek dört farklı kurumdan maaşlar aldığı ortaya çıktı. Söz konusu kişi “diplomamın sahte olduğu ispatlansın siyasetten istifa edeceğim” gibi garip bir ifade kullandı. Diplomasının sahte olduğu mahkeme tutanaklarıyla ispatlandı. Söz konusu kişi, “siyasetten istifa! etmemekle” kalmadı, konuyla ilgili 100’ün üzerinde yerde yayınlanmış haberlere durdurma kararı çıkarılmasını sağladı. Söz konusu kişinin lise diplomasının sahte olduğunu tescilleyen de bu sahtekârlığın haberleştirilmesini engelleyen de aynı ülkenin mahkemeleri.

    KAMUOYUNUN GERÇEKLERİ BİLMESİ İKTİDAR İÇİN TEHDİT!

    Modern parlamenter demokrasilerde haber kurumları, halk ya da kamuoyu adına bir tanıklık görevi ifa eder. Bu tanıklığın bir anlamının olması için tanıklığa dayanan bilgileri öğrenen kamuoyunun gerekli reaksiyonu göstermesi gerekir. Medyanın haber vermesi bu açıdan bakıldığı zaman parlamenter demokrasinin sağlıklı bir şekilde devam etmesi için hayati önemdedir. Gelgelelim demokrasiyi bir amaç değil de araç olarak gören siyasal iktidarlar için, halkın bazı gerçekleri bilmesi değil de bilmemesi daha hayati önemdedir. Demokrasiyi gerektiğinde ve menzile ulaşana kadar binilecek ve menzile ulaşınca mutlaka inmek gereken bir tren olarak gören iktidar için kamuoyunun gerçekleri bilmesi, kendi varlığına tehdit olarak görülür. Bu nedenle ya bilme kanalları tıkanır ya da bilginin bizatihi kendisi bulanık bir şey haline getirilir. Tam da böyle zamanlardan geçiyoruz.

    AKP’NİN MEDYADAN BEKLEDİĞİ ŞEY, HABER DEĞİL, HABERSİZLİK

    Normal koşullarda medyanın görevi haber vermektir; güdümlü, denetim altında, iliştirilmiş ve taşeronlaştırılmış medyanın görevi ise haber vermemektir. AKP, medyayı denetleme ve ele geçirme sürecini o kadar kaba ve fütursuz bir biçimde yaptı ki, artık ele geçirdiği ve denetim altına aldığı medyadan baştan meram ettiği şeyi elde edemez hale geldi. Bu nedenle artık AKP’nin medyadan beklediği şey, haber değil, habersizliktir. AKP iktidarı döneminde oluşturulmuş medya sisteminin haber vermemesini, yalan haber vermesini, tek bir ağızdan konuşmasını yadırgamamak gerekir. Zaten AKP iktidarı medyayı tam da bu niyetle uzun zamandır kendi hedefine uygun şekle getirdi. Bu paradoksal bir şey olarak görülebilir. Ancak bir varlık her zaman var oluşuna uygun işler yaparak işlev görmez, çoğu zaman var oluşunu inkâr edercesine işler yaparak da işlev gördüğü zamanlar olmuştur. Medya tam da öyle bir dönemden geçiyor. Haber veren medya AKP’nin oluşturduğu medyanın varoluşuna ters bir var oluştur. Eğer gerçek haber verirse, varoluş gerekçesi ortadan kalkar. Bu nedenle de haber vermez, soru sormaz, soruşturmaz, sorgulamaz. Sadece emir telakki ettiği şeyleri yapar. O derecede bağımlıdır ki iktidarın varlığına artık emir almaya bile hacet olmaksızın, emirleri yerine getirir.

    HABERCİLİK BİR KAMUSAL HİZMETTİR

    Haber vereceği iddiasıyla yola çıkan bir medya kuruluşu, kamuoyu ile bir karşılıklı anlaşma yaparak işe başlar. Bu nedenle şu haberi vermem, bu haberi veririm gibi bir seçme şansı olamaz. Bu habercilik/gazeteciliğin kamusal bir hizmet olmasından kaynaklanır. Haber vermeyi vaat ederek yola çıkan medya kuruluşu, bir fırıncı gibi “ben şu ekmeği üretmekten vazgeçtim”, bir manav gibi “şu turp çeşidi pek tercih edilmiyor, bu nedenle onu satışa sunmaktan vazgeçtim” deme şansına sahip değildir. Kamusal bir mantıkla yapılan habercilikte (ki habercilik mecburen kamusal mantıkla yapılır, kamusal mantıkla yapılmayan habercilik propaganda ya da halkla ilişkiler faaliyetinin payandasıdır) altı milyondan fazla oy almış bir partinin siyasal stratejisi hakkında konuşurken, o partiden şifa niyetine dahi olsa tek bir kişinin görüşüne başvurulmamasını “biz kamu kuruluşu değiliz, özel bir sektörüz, bu bizim tercihimiz”[4] diyerek savunma şansına sahip olamazsınız. Siz böyle bir tercihte bulunarak izleyicinizle aranızda kurduğunuz sözleşmeye ihanet etmiş olursunuz.

    2020 yılının medya ve habercilik alanında umut veren bir girişimi oldu. Yıllardır ana akım medyadan ayıklanarak bir köşeye atılan nitelikli gazeteci ve televizyonculardan bir kadro oluşturularak bir süre önce maddi imkânsızlıklar nedeniyle yayınına ara vermiş olan Olay TV yayına başladı. Neden Olay TV ve sahibi Cavit Çağlar ile bu işe girişildiğine dair mevzunun muhatapları detaylı açıklamalarda bulundu. Bunları burada tekrar etmeye gerek yok. Ancak NTV gibi bir haber kanalına zamanında yatırım yaparak kuran bir iş insanının böyle bir girişime “üzerimde çok baskı var” diyerek bir ay bile dayanamadan “kanalı kapatıyorum” demesi bize çok şey anlatıyor. AKP iktidarını artık var edenin habersizlik olduğu, haber vermenin bizatihi kendisinin AKP iktidarının varlığını bozan bir şey olduğu çok iyi anlaşıldı bu olayla beraber.

    Bu koşullar altında gerçekleri bilmenin kime ne yararı olduğuna tekrar dönmek gerekiyor. Olay TV’nin Haber birimini kuran Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Sarılar “bizim tek istediğimiz habercilik yapmaktı” diyor kısaca. Bu amaçla yola çıkan her kuruluşunun etkili olma potansiyeli iktidar tarafından görüldüğü anda yolunun kesileceği iyice anlaşılmış durumda. AKP, iktidarını sürdürmek için bütün ağızları kapatmak, bütün kulakları tıkamak, bütün gözlere mil çekmek niyetinde. Bu çok net. Ancak duymaya istekli kulaklar her türlü şeyi duyuyor ve öğreniyor. İstediğiniz kadar kanalları kapatın. Mühim olan duymaya istekli kulakları çoğaltabilmek.

    SOSYAL AĞLAR ANA AKIM MEDYADAN DAHA ÇOK TAKİP EDİLİYOR

    AKP, RTÜK gibi bir kuruluşla suyun başını tutarak kendi iktidarını onaylamayan ya da eleştiren her kuruluşa ceza vermeye, her girişimin önünü kesmeye çalıştıkça, insanlardaki yaratıcılık ve farklı arayışlar giderek daha çok artmaya başlıyor. Her ne kadar onun da arızaları olsa da, internet temelli sosyal ağlar ve platformlar AKP’nin mutlak propagandacısı olan kanalların pek çoğundan daha çok izleyici ve dinleyici çekmeye başladı. İletişim fakültelerinde öğrencilere televizyonun işlevleri öğretilirken birinci sırada haber vermek varsa ikinci sırada eğlendirmek sayılırdı. AKP’nin kurduğu sistem içindeki televizyon kanallarından uzun zamandır haber alınamıyordu. Yılbaşı gecesi bu kanalların artık eğlendirmediği de iyice tescillendi. Olay TV gerçeklerden halkı haberdar etmek üzere yola çıkmış bir ekibin enerjisiyle 26 günlük bir heyecan yarattı. Bu heyecanı halkın geneliyle paylaşmaları elbette kısıtlılıklar nedeniyle pek mümkün olamadı. Bu olay bize gazetecilik işinin neden kamusal bir bakış açısıyla yapılması gerektiğini bir kere daha gösterdi. Kamusal bir bakış açısı ise, siyasal iktidarla ekonomik çıkar ilişkilerinin olmadığı bir yapılanmayla mümkün olabiliyor. Cavit Çağlar’ın iktidar baskısından dolayı mı, çıkar ilişkileri nedeniyle mi pes ettiğini zamanı gelince anlayacağız. Ancak kamuoyu desteğini arkasına alarak yürütülecek bir gazetecilik faaliyeti bütün çıkar ilişkilerinden uzak olmalı. Haber, satılan bir mal olarak görüldüğü ve bu malın sunulduğu mecranın işletmecisinin siyasal iktidarlarla çıkar ilişkisi olduğu sürece, Olay TV benzeri kazalar yaşanmaya devam edecektir.

    [1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni.

    [2] Hürriyet, 30 Aralık 2011

    [3] https://m.bianet.org/bianet/siyaset/147327-7-gazete-1-genel-yayin-yonetmeni

    [4] Video için bkz: https://video.abcgazetesi.com/d3f75680fb6153f7eb2a90b2bc3ccaf6/2020/06/16/didem-arslan-yilmaz-biz-kamu-televizyonu-degiliz-ozel-sektoruz-biz-bu-bir-tercihtir-diyomp4/

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır.  Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

     

  • Coronavirus 2020’nin bittiğini biliyor mu?

    Geçen yıl Aralık ayının son günlerinde henüz CoVID-19 diye bir gündemimiz yoktu. Yeni yılın ilk günlerinde ise “29 Aralık’ta Çin’in Wuhan kentinde görülen ve hızla çok sayıda kişiye bulaşan ‘gizemli’ virüs” olarak hayatımıza girdi ve biz uzun süre virüsün sınır kapılarında bekleyebilen bir “şey” olduğunu ve zinhar ülkemize giremeyeceğini zannettik. Zira “genetik” diye bir şey vardı ve bize hiçbir şey olmazdı. O virüsün geleceği varsa, göreceği de vardı!

    Hastalardan alınan örneklerin incelenmesi sonucunda, bilim insanları 7 Ocak’ta hastalığa neden olan virüsün SARS ve MERS gibi Coronavirus ailesinden olduğunun anlaşıldığını ve virüse Yeni Coronavirus 2019 (CoVID-19) adının verildiğini açıkladılar. [1]

    Sonraki süreci ise hep birlikte ve çok yoğun yaşadık bildiğiniz gibi. 11 Mart’ta Sağlık Bakan Fahrettin Koca tarafından Türkiye’de ilk CoVID-19 vakasının tespit edildiği açıklandı. Aynı gün Dünya Sağlık Örgütü (WHO) salgını pandemi ilân etti. Hepimizin hayatını, günlük yaşayışımızı alt üst eden olağanüstülüğün dışında ne yazık ki pek çok acı olayla beraber gelişti bu süreç. 29 Aralık 2020 itibarıyla 11 Mart’tan bu yana ülkemizde 2 milyon 178 bin 580 kişinin bu hastalığa yakalandığı, 20 bin 388 kişinin ise CoVID-19 nedeniyle yaşamını kaybettiği resmi olarak açıklandı.[2] Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) verilerine göre 30 Aralık 2020 itibarıyla 122’si hekim, 312 sağlık çalışanı yaşamını kaybetti.[3]

    Yasaklar, kısıtlamalar, erken açılmalar, “normal”leşememeler, cezalar, CoVID-19 önlemi olmaktan uzaklaşan müdahaleler, bir türlü gerçek veriyi açıklayamamalar… Eduardo Galeano’nun “üst sınıf istatistiklerle oynuyordu, orta sınıf borsada oynuyordu, alt sınıf loto oynuyordu”* formülasyonuna uygundu her şey.

    Karşıt propaganda faaliyetleri ne yazık ki sürüyor olsa da geniş bir kesim olarak yolunu gözlediğimiz CoVID-19 aşısıyla ilgili umut verici gelişmeleri bir yanda, virüsün yüzde 70 daha hızlı yayılan yeni varyantını bir yanda konuştuk, konuşuyoruz.

    Şimdi 2020 biterken, bütün acılara, zorluklara, sıkıntıya, salgına, pandemiye; pandeminin görünür kıldığı eşitsizliklere, yoksulluğa, ayrımcılığa 2020 yılı sebep olmuş gibi bir ruh hali içerisindeyiz ve “bi git 2020, bi bit” yakarışından alıkoyamıyoruz kendimizi. Sanki 31 Aralık 2020 akşamı saat 24.00’ü vurduğu andan itibaren, hayatımız güllük gülistanlık olacakmış, bütün sıkıntılarımız bitecekmiş, pandemi sona erecekmiş, “eski”, “normal” hayatımıza dönecekmişiz gibi bir ruh hali, bir beklenti;  bir umut… Bu yalnız bizde değil, sosyal paylaşım ağlarına bakılırsa dünyada da böyle. 2021 bu yüksek beklentinin altından kalkabilecek mi, bilinmez.

    Enseyi karartmayalım tabii; her yeni başlangıcın olduğu gibi yeni bir yılın da böyle bir anlamı var elbette.  Ama tüm bu yaşadıklarımız, bu salgın bize 2020 yılının hediyesi değildi. İnsanlık ektiğini biçiyor aslında.

    Türk Tabipleri Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği ile birlikte “Tek Dünya Tek Sağlık” başlıklı deklarasyonu yayımladığında yıl 2009’du. Neydi “Tek Sağlık”? Son yıllarda ortaya çıkan yeni zoonotik –yani hayvanlardan insanlara geçen– hastalıkların insan, hayvan ve çevre sağlığı ile uluslararası ticaret ve ekonomi üzerine oluşturduğu küresel etkilere bağlı olarak ABD ve Avrupa’daki girişimler sonucunda 2000’li yılların başlarında gündeme gelen bir yaklaşımdı. Araştırmalar, insanlarda görülen enfeksiyon hastalıklarının yaklaşık yüzde 60’ının zoonotik olduğunu, bunların yüzde 75’inin de yeni veya yeniden önem kazanan zoonotik hastalıklar olduğunu ortaya koyuyordu. Gıda kaynaklı hastalıkların yüzde 90’ından fazlasının hayvansal gıdalardan kaynaklandığı dikkate alındığında, bu hastalıklarla etkin mücadelede insan, hayvan ve çevre sağlığının birlikte düşünülmesi gerektiğini gösteriyordu. Bu bilgiler ışığında, zoonotik hastalıkların neden olacağı salgınların önümüzdeki dönemde dünyanın önündeki en büyük halk sağlığı tehditlerinden biri olması kaçınılmazdı. Buna göre önlemler almak gerekiyordu.[4]

    Sonra ne oldu? Ne olacak? Bilim bütün bunları yıllar önce önümüze koymuşken, şunun şurasında 2018 yılında çekilmiş bir Kore dizisinde koronavirüs salgının konu edilmesinin altında envaiçeşit komplo teorisi aradı insanlar. Tıpkı, 20. yüzyılın en önemli halk sağlığı buluşlarından biri kabul edilen aşının içinde “çip” aradıkları gibi…

    İşte böyle… Diyeceğim;

    Virüs 2020’nin bittiğini bilmiyor olabilir ama yine de… Eyy, 2021 geldiysennn… Duy insanlığın sesini!!

    * Eduardo Galeano, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Sel Yayıncılık, İstanbul, Mart 2012

    [1] Yeni Coronavirus (2019-ncov) Hakkında Bilgi Notu, https://ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=bffe89ae-3ea2-11ea-a1a2-6d7c2a5a4754

    [2] Sağlık Bakanlığı, https://covid19.saglik.gov.tr/TR-66935/genel-koronavirus-tablosu.html

    [3] Türk Tabipleri Birliği, https://siyahkurdele.com/

    [4] Tek Dünya Tek Sağlık, https://www.ttb.org.tr/haberarsiv_goster.php?Guid=6691bf7c-9232-11e7-b66d-1540034f819c

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.

  • Sığınmak Türkçe türküde, buluşmak Kürtçe şiirde…

    Zehirli bir koku var havada yaşamı çürüten ve Pessoa’nın dediği gibi, içimdeki her şeyi öldüren…
    Herkes her şeye sadece üzgünüm diyor, sessizlik büyütüyor…
    Ama üzgünüm, çok kaçamak bir kelime…
    Oysa; konuşulması gerektiği yerde susmak, katilidir kişiliğin…
    Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir hani…
    Ama, başarılıyor…!!
    Günlerdir sanata, müziğe, insana dair iç ısıtan rüzgarlar esmiyor…
    Uzaklarda bir yerlerden, kulaklarımıza hüzünlü fısıltılar doluyor…
    Serçeler üzülüyor, akasyalar kokmuyor…
    Yine Kürtçe ezgiler yasaklanmak isteniyor…
    Oysa insan; topraklarının sarp vadisinde, güneşin yeşilinde, kendi harflerinde arar kendini…
    Kahramanı olmayan masal, kokusu olmayan mevsim, olur mu?
    İnsanın sözcükleri doğduğu toprakların sesidir. Diller de; kendi renginde, sözcüklerden oluşur…
    Mevsimler gibi; ayrı ayrı bir koku vardır her dilde…
    Hem hangimiz büyümedik ki bin bir türlü ninnilerle…
    Meltemlerde tül gibi uçuşan saçlarımızla, içe değerken kızıl bir gül gibi hasretlerimiz…
    Uzaktan geçerken gemiler, bazen umarsız yakarken ışıkları, hangimiz sığınmadık ki gecelere, bir ezgi eşliğinde…
    Zeybekler, horonlar, şemameler, davullu, zurnalı, halaylar, olmadı mı sesimiz direnişlerde…
    Merhabalar, Rojbaşlar, Kalimeralar,
    doğurmadı mı “Günaydın”ı sabahlar…
    Raylarda çocuklar, Suruç’ta, göçükte, solarken yaşamlar…
    Farklı olsa da dillerin ezgisi, aynı acılara yanmadık mı birlikte…
    Gözyaşının rengi yoktu, aynıydı  acının kokusu…
    Mezopotamya kadar eski bir dil Kürtçe, topraklarımızda acılı bir yerde…
    Bakıyorsun; bir fırtına, kasırgaya tutuluyor, dilleri insanların boynuna kement oluyor…
    Ama devam ediyor yaşam, birden bir albatros denizin üstünden geçiyor. Dil, kuytuda kocaman bir şiir oluyor…

    Bir kaç genç çıkıyor; kendi masalının içinden, kendi kokusunda bir çiçek veriyor bize, sokaklara bir ezgi düşüyor, gökkuşağı oluyor…
    Yaşam bu anlamını buluyor…
    Ama o da ne, çıkan ses Kürtçe diye, ezgiler susturuluyor, yine anlam bir su köpüğü altında kalıyor…
    Ortak yaşamı birlikte paylaştığımız insanların dilleri yasaklanıyor, sorgulayan olmuyor…
    Ne diyordu Ape Musa;
    Bir millet diğer milletin soluğudur…
    Hiçbir renk bir diğer renkten üstün değil ki. Hiçbir kimlik bir diğer kimlikten ayrıcalıklı…
    Ki müzik; teklikten, ayrışmadan uzak evrensel, yüreklere sızan ezgilerdir…
    Ne olur sanki;
    Kimse kimseyi dilinden dolayı yaralamasa, birlikte renkli bir çiçek bahçesi olsa…
    Yarım kalmış tüm yaşamlar tamamlansa, ulaşsa sabahlara…
    Ağacından dal budar gibi, bir halka yok öyle bir dil, kestim diyemezsiniz ki…
    Ne olur?
    Yaşamın içine; Lazca, İbranice, Çerkezce, Türkçe, Kürtçe, düşse…
    Birlikte yaşayan halklar için dil; din, dil, ırk ayrımlarından uzak bir şey olmalı, sözcüklerin ötesinde bir yerde…
    Dil, insanın var oluşudur…
    Yaşatın tüm dünya dillerini birlikte…
    İzin verin, yaşamına anlam katsın insanlar kendi dilinde…
    Boğuntunun, sıkıntının içinde nefes almak istiyoruz müzikle…
    Sığınmak bir gece vaktinde Türkçe bir türküye, uyumak derinliğinde…
    Buluşmak bir ömür boyu Kürtçe bir şiirde, karanlığı yenmek her dilden ezgilerle…
    Yaşamak istiyoruz…
    Yaşamak, özgürce…

  • Bir dönem kâbusu

    William Lindsay Gresham’ın “Nightmare Alley”[1] romanından uyarlanan iki film, dönemler, sinemada yönelimler ve anlatım biçimleri hakkında önemli çıkarımlar yapmamıza olanak sağlıyor. Gresham’ın kendi karanlığından da izler taşıyan romanı 1946’da yayınlandığında Hollywood buna kayıtsız kalamamıştı. Çünkü metin, o zamanlar sinemanın yükselen değeri “Film Noir” yani kara film için biçilmiş kaftandı adeta. Bir yıl sonra Edmund Goulding tarafından yönetilen, Tyrone Power, Joan Blondell, Coleen Gray ve Helen Walker’ın başrollerinde yer aldığı bu yapım o dönem beklendiği ilgiyi görmese de ilerleyen yıllarda görünür olmayı başardı.

    Türkiye’de “Şarlatan” adıyla gösterilen 1947 tarihli bu filmde, etrafındaki kadınları manipüle ederek yükselen, hırslı bir adam olan Stanton Carlisle’in hayatına bakıyorduk. Dönemin sinemasının ruhuna uygun olarak, “dinsizin hakkında imansız” geliyor ve kendisinden çok daha zeki bir kadının, Lilith’in tuzağına düşerek hayatı alt üst oluyordu Stan’nin. Ama bu film, kahramanının ‘ucube’ olmasına izin vermiyor ve bir başka kadının, Molly’nin merhametiyle mutlu sona bağlanıyordu. “Şarlatan”da mesele, tuzak kuran adamın tuzağa düşmesiydi. Ve bu dönemin sinema ruhuna fazlasıyla uyuyordu. Stanton’un kadınları manipüle etme yeteneği, onları kendi amacı için kullanma mahareti bir cezalandırmayla son buluyordu. Ama bu aynı zamanda ‘daha iyi’ birisi olması için bir fırsattı. Dönemin ahlaki kodları da bunu söylüyordu zaten.

    Bu cuma itibariyle “Kabus Sokağı” adıyla salonlarda boy göstermeye başlayan Guillermo del Toro’nun yönettiği yeni yorum ise çağımızın estetik ve moral değerlerinin özelliklerini taşıyor. Meksikalı yönetmen, öncelikle Stanton Carlisle’yi sıradan bir şarlatan olmaktan çıkarıp daha derin, hatta kendisini şeytani sanan bir karaktere büründürüyor. Ona maskülen bir kimlik yüklüyor. Hikayenin ilk bölümüne ev sahipliği yapan karnavalı da fantastik bir dünya olarak tasvir ediyor. Del Toro’nun sinemasını bilenler için bu çok anlaşılır bir durum. “Pan’ın Labirenti”nden bugüne fantastik âlemler kurma konusunda oldukça başarılı bir yönetmen kendisi. Ama yine yönetmenin alametifarikası olduğu gibi bu fantastik dünya, aynı zamanda gerçek dünyanın da bir alegorisine dönüşüyor.

    “Kâbus Sokağı”, bir panayıra katılıp orada kendisini sevdiren, önce orta yaşlı Zeena’yı, daha sonra da genç bir kadın olan Molly’yi baştan çıkaran Stanton’un hikayesi. Stanton, panayırda kaldığı süre boyunca Zeena’nın kocası Pete’in seyircileri manipüle eden bir tahmin oyunu için geliştirdiği şifrenin ayrıntılarını öğreniyor. Pete’in bir noktada çok tehlikeli yerlere gideceğini düşünüp uygulamaktan vazgeçtiği bu yöntem Stanton’un elinde bambaşka bir biçim alıyor. Molly ile birlikte büyük şehre gelip büyük gösteriler yapan, şöhreti ve parayı yakalayan Stanton burada durmuyor ve zengin insanları manipüle ederek tehlikeli bir alana da adım atıyor. Tam da bu noktada etkileyici bir güzelliğe sahip olan psikiyatrist Dr. Lilith Ritter ile tanışıyor. Lilith ile birlikte çok daha büyük dolandırıcılıklara imza atacağına inanan Stanton için yıkıma giden süreç de başlıyor.

    Del Toro’nun önceki filmden birkaç farklı yorumu var. İlki, Stanton’un geçmişi hakkında da bilgi sahibi olmamız. Bu da bir baba problemi olduğu gerçeği. İkincisi, karakterin gerçekten kötücül olarak resmedilmesi. İlk filmde daha iş bitirici olarak resmedilirken burada hırslarının önüne geçemeyen bir adam izliyoruz. Bir diğer farklı durum ise ilk filmde bir sembol olarak kullanılan ‘ucube’nin burada ete kemiğe bürünmesi ki, bunun fark yarattığını söylemek gerek.

    Panayırlarda ‘ucube’ olarak sergilenen insanların nasıl o hale geldiği açık ediliyor bu yorumda. Panayırın yöneticisi Clem Hoatley, insanları panayırlarda sergilenecek bir ucubeye (geek olarak geçiyor filmde) dönüştürmenin inceliklerini anlatıyor bir noktada Stanton’a. Aslında kahramanımızı bekleyen finali de görmüş oluyoruz böylece. Bir bakıma Stanton’un yükselişi ve düşüşü hikayesini izleyeceğimizi biliyoruz diyelim. Ama bu sürece giden yol oldukça iyi döşeniyor yönetmen tarafından. Del Toro, bir yandan çok iyi bildiği fantastik âlemleri kurarken, diğer yandan da kara filmin ışık/ gölge oyunlarını, gerilimini filme ustaca monte ediyor. Özellikle Cate Blanchett’ın Doktor Lilith olarak hikayeye dâhil olduğu bölüm tam bir ‘neo noir’ havasına bürünüyor.

    Öte yandan, filmin hikayesi 2. Dünya Savaşı atmosferinde geçse de bugüne dair de çok şeyler söylüyor kanımca. Guillermo del Toro’nun bir Trump dönemi alegorisi yaptığını söylersek abartmış olmayız. Stanton’un kişiliğinde, toplumu manipüle eden bir şarlatanın düşüşü resmediliyor bir bakıma. Üstelik ilk filmde “el elden üstündür misali” bir dolandırıcı olarak resmedilen Lilith’in buradaki motivasyonu çok daha politik. O para pul hırsında olduğu için değil, bir kadın olarak görmezden gelindiği, küçük görüldüğü için kuruyor küçük oyunlarını…

    Cate Blanchett’ten bahsetmiştik. Onun yanına Bradley Cooper (Stanton), Toni Collette (Zeena) ve Willem Dafoe (Clem Hoatley) gibi isimler eklenince film daha da güçleniyor. Oyunculuk açısından Molly’yi canlandıran Rooney Mara’nın çok silik kaldığını not düşelim buraya. “Kabus Sokağı” yılın dikkat çekici yapımlarından birisi olarak salonlarda izlenilmeyi bekliyor.

    [1] Kitap “Kabus Sokağı” adıyla İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı bu hafta.