Kategori: Yazar

  • Akademia’dan Üniversite’ye Bir Yolculuk (1)

    Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanı kararnamesi ile rektör atanmasına tepki gösteren ve üniversitede protesto düzenleyen öğrenciler evlerinde gözaltına alındılar. Daha sonra düzenlenen rektör devir teslim töreni sırasında da bazı akademisyenler rektörlük binasına sırtlarını dönüp protesto ettiler.

    Tabiki bu tür olaylar sadece Türkiye’de görülen bir vaka değil, tarihsel süreç içinde 2 bin yılı aşkındır devam eden ve günümüze kadar gelen bir vakadır.

    Akademi ve üniversite üzerinde her dönem iktidarlar hükmetmek istemiş ve genellikle de bu tepkilerle karşı karşıya kalmışlar. Dolayısıyla “akademik özgürlük” ve “bilimsel üniversite” karvramları etrafında sık sık gerilimler ve tartışmalar da yürütülmektedir.

    Ben de bu yazımı iki bölüme ayırıp akademi ve üniversitenin tarihsel gelişimine değinmek istiyorum. Burada söz konusu iki öğretim alanının ne tür evrelerden geçtiğini ve hangi felsefi düşünceler üzerine bina edildiğini vermeye çalışacağım. Yazının kapsamını belki de didaktik görebilirsiniz, bunun içinde affınıza sığınıyorum.

    TARİHE TANIKLIK EDEN AKADEMİA’NIN GELİŞİMİ-1

    Günümüzde tarihin tanıdığı en yüksek öğretim ve araştırma merkezi olarak geçen akademi, ilk olarak M.Ö. 387 yılında Platon (M.Ö. 429-347) tarafından, Atina’nın kuzey-batısında bulunan Akademos ormanının içinde kurulur.

    Akademos ormanı, adını Atikalı kahraman Akademos’tan alır. Efsaneye göre kahraman Akademos, güzel Helena’yı kaçıran Theseus’un yerini Helena’nın kardeşleri Diaskur’lara bildiren kişidir; Theseus’un kaçırılıp saklandığı yeri bildirmesi üzerine Diaskur’lar kız kardeşlerini geri aldıkları gibi Theseus’un anası Aithra’yı kaçırıp Sparta’ya getirirler. Daha sonra Atikalı kahraman Akademos öldüğünde Atina dolaylarında Kerameikos denilen bölgenin ötesinde kutsal bir ormanla çevrili yere gömülür. Klasik dönemde Hippias’ın çevresini duvarlarla kuşattığı ve Kimon’un ağaçlarını diktiği Akademos bahçesinde bir mülkü bulunan Platon’da Akademia adında bir okul inşa eder.

    Akademia adını buradan alır ve Akademos’un mitolojik yanını yansıtan bu efsane ile Platon’un kurduğu Akademia arasında sadece isim babında bir yakınlık bulunur. Çünkü Platon’un Akademia’sı mitik düşünce sistemi yerine evrensel bilgi sistemini sorgulanmasında daha çok öne çıkar. Geniş bir alanda kurulan, mimarisi, bahçesi ve öğretim tarzıyla günümüz üniversitelerinin ilk örneği sayılan Platon Akademia’sı, dönemin politik gelişmelerine bağlı oluşan bir kurum idi. Soylu bir ailenin çocuğu olan Platon, kendi felsefesini oluştururken derin bir siyasal ve manevi bunalımla yüz yüzeydi.

    Platon’un yaşadığı bu ruh durumunun tarihsel kökenleri vardı. Yunanistan’ın ekonomik ilişkileri sonucu doğan siyasal savaşların yansımaları Yunan düşünürlerini de etkilemişti. Özellikle hammadde ve pazarın paylaşılması yüzünden başlayan uzun ve yıpratıcı savaşlar Yunanistan’ı derinden sarsmıştı. M.Ö. 5. yüzyılda cereyan eden ve yüzyılı kapsayan; Yunanlılar ve Persler arasında hem karada hem de denizde süren Pers Savaşları sonrası uygulanan savaş ekonomisi, Atinalı tüccar ve atölye sahiplerinin altın çağını yaşamasını sağlanmıştı; bu da Atina’yı 5. yüzyılda felsefe, bilim ve sanatın merkezi yapmıştı.

    Pers Savaşları yalnızca Atina’lı tüccar ve sanayicilerin işine yaramamış, onların Doğu Akdeniz ticaretini yeniden denetimlerine almalarını sağlamıştı. Atina’nın Pers Savaşları sonucu büyüyen ekonomisi kendine yeni yaşam alanları, soluk alabilmek için yeni pazarlar, yeni hammadde ve köle kaynakları aramak zorunda kaldı. İşte bu ekonomik dürtü Peloponez Savaşları’nı başlattı. Atina’nın Batı Akdeniz ticaretini eline geçirmek istemesi karşısında militarist kent devleti; yani Peloponez Birliği arasında yaşanan yüz yıllık savaş, ekonomik ve siyasal çıkarları alt üst etti. Başlangıçta Atina’lı tüccar ve sanayicilerin birbirine düşmesi ordunun yönetimini ve savaş stratejisini etkiledi; sonuçta Atina, bir yüz yıl süren bu savaştan yenik çıktı.

    Kölelerin ve diğer alt zümrelerin sömürüsü ve sürekli savaşlarla ayakta duran bir ekonomi üzerine kurulan Yunan demokrasisi felsefe, bilim ve sanatın da savaş sonrasında değişimine yol açtı. İnsan kanı ve acısı ile ayakta duran bu ekonomik ilişkiler iç çelişkileri sonucu yıkılınca yeni bir dönemin de başlamasına neden oldu.

    Eski Yunan köleci demokrasilerinin (özellikle Atina) Sanayici ve tüccarları. 5. yüzyılın ikinci yarısında bilim ve felsefenin gelişmesi karşısında gittikçe artan bir tedirginliğe kapılmışlardı. Büyüyen parasal ekonominin getirdiği demokratik özgürlüklerin sonucu olarak gelişen bilim ve felsefe bir süre sonra bu ekonominin kilit noktalarının altını oyacak bir düzeye vardı. İşte o zaman sanayicilerin öteki yüzü açığa çıktı; bilim ve felsefe tehlike olarak görülmeye başlandı. Platon’un hocası Sokrates ölüme mahkum edildi.

    Gençliğinde şiir ve tiyatro yazan Platon; Sokrates’in öğrencisi olduktan sonra felsefeye ilgi duydu ve öğretmeninin etkisinde kaldı ve Sofist’lerin bilgi kuramına karşı savaştı. Bilgiyi relativizm (görelilik)’den ve skeptisiz

    (kuşkuculuk)’den kurtarmaya çalıştı. Sofistlerin bilgi kuramına karşı verilen bu savaşım, onun özgün kuramı olan idealar kuramını doğurdu. Gençlik ve olgunluk döneminde sürekli bir çatışma içinde olan Palton, bir siyasal suçlu olarak öğretmeni Sokrates’in demokratlar tarafından öldürülmesi, yine kendisinin de aynı nedenlerle bir süre için kaçıp saklanmak zorunda kalması ve yaşadığı dönem Atina’sındaki amansız sınıf savaşımı, Platon’u siyasal sistem üzerinde düşünmeye sevk etti.

    Platon ne kendisinin yaşadığı Atina toplumunun ne de diğer kent devletlerinde mutluluğun olmadığı sonucuna vardı. Bu yüzden de kişinin mutlu olabileceği toplum düzeni üzerinde kafa yormaya başladı, “Nasıl bir toplumsal düzen, nasıl bir devlet insanları mutlu kılabilir? Kişiyi mutlu kılacak toplum biçimi nasıl olmalıdır?” Platon’a göre devlet zorunludur; çünkü insanlar yalnız başlarına yaşayamazlar, gereksinimlerini karşılamak için devletin varlığına bağlıdırlar. Bu yüzden de gençlik ve olgunluk döneminde ideal devlet modelini oluşturmaya çalışmıştır.

    Atina’da derin bir siyasal ve manevi bunalım döneminde doğan Platon’cu felsefe sezgiyi, gerçeğin merkezine oturturken, gerçeği dile getiren bir söylem olarak “logos”u (söz ve düşünce) öne sürer. Bu felsefe daha sonra batının kurgusal (spekülatif) düşüncesinin temelini oluşturur. İdealar kuramı ise Platon’un olgunluk döneminin ürünüdür. İdeal site örneğinde de Platon’a göre filozof diğer insanları da kurtararak, adalet fikrine göre düzenlenmiş bir sitenin kurulmasına öncülük ederek kendi kurtuluşunu sağlayabilir.

    Platon’un tüm bu fikirleri Atina’da egemen sistemce hoş karşılanmaz, hatta başına bela olur; Atina’da kalması tehlikeli olmaya başlar; Sokrates’i de bir an anımsayan Platon, doğup büyüdüğü bu şehri bırakmak zorunda kalır. Platon’un Atina’yı terk etmesinde yakın akraba çevresinin demokrasiye karşı ayaklanmasının da payı olur. Platon önce Atina’dan Megara’ya kaçar, oradan da deniz yoluyla Mısır’a geçer. Bir süre Mısır’da kalan filozof, buradan Sicilya’nın Sirakuza şehrine gider. Platon’un gidiş amacından birisi de Sirakuza’daki Tiran Diyonisos’un kendi ideal devlet kuramına katkı sunabileceği düşüncesiydi.

    Atina’dan kaçmak zorunda kalan filozof, iktidar ve bilimin sayıca az ama “en iyi” insanların, yani filozofların elinde bulunacağı bir devletin kurulmasını arzulamaktadır. Getirmek istediği devlet modelinde ise üç farklı sınıftan söz etmektedir; en üstte filozoflardan oluşan “yöneticiler”, altında “koruyucular” ve “çalışanlar/besleyenler”. Buna göre akıl yöneticilerde, irade ya da isteme gücü korucularda ve duygular ile tutkular da çalışanlarda birikmektedir.

    Bu amaçla yanına gittiği Tiran Diyonisos, iktidarı filozoflarla paylaşmaya yanaşmaz: Platon burada umduğunu bulamadığı gibi, hayatı da tehlikeye girer, hatta köle olarak satılmaktan arkadaşları sayesinde zor bela kurtulur. Filozof buradan da umduğunu bulamayınca fikirlerini kendine saklar, içine kapanır ve kaçtığı Atina’ya döner. Platon bu kez içinde bulunduğu rejim üzerine fikir yürütme yerine sistem içinde özgün örgütlenmesini sağlamaya çalışır. Ağaçlık bir alan olan Akademos bahçesinde kendisine ait mülkte kendi okulu olan Akademia’yı kurar ve burada gençlerin eğitilmesiyle uğraşır.

    Platon öğrencileriyle Sokrates’in yaptığı gibi gürültülü Pazar yerinde değil, sakin bir bahçede, efsane kahramanı Akademos’un mezarı (heykeli) yanında ders verir. Akademia’nın kapısına da “MATEMATİĞİ BİLMEYEN BURAYA GİRMESİN” (bazı kaynaklarda da “Geometriyi Anlamayan Giremez” diye belirtiliyor) sözlerini yazar.

    İnsanın dünyasıyla soyut dünya arasında bir köprü olan Platon, ideal ya da idealar dünyası varoluş kuramıyla sanatı da dışlamıştır. Ona göre zeki birinin yaşamdaki sonul amacının, şeylerin yüzeyini geçerek alttaki gerçekliğe nüfuz etmek olması gerektiğine inanmaktaydı. Buna ulaşmak için, insanın duyulur dünyayı oluşturan geçici şeylerin içini ve arkasını görmesi ve kendisini duyulur dünyanın ayırtmanlarından ve çekiciliklerinden kurtarması gerekir. Platon’u sanata düşman ettiren şey bu gerekliliktir. Filozof, sanatın bir temsil etme olduğunu ve esas olarak da duyulara seslendiğini düşünüyordu. Ona göre sanat eserleri iki kere aldatıcıdır; çünkü, aldatıcı suretlerin aldatıcı suretleridir. Bu dünyanın uçucu şeylerini sahte bir parlaklıkla sunar. Onlara duyduğumuz duygusal bağlılığı güçlendirirler; böylelikle, duyulur dünyanın aldatıcı yüzeyinin üstündeki zaman dışı ve duygusal olmayan gerçekliğe yükselmek olan gerçek görevimizden bizi alıkoyarlar. Bu yüzden de ruhumuz için tehlikelidirler. Platon kendi kurmak istediği ideal toplumda buna izin vermek istemediği için sanatın Akademia’ya da girmesini zararlı görür. Hatta Platon’un bu öğretisi, o çağdan beri sanatı yasaklamak ya da denetlemek isteyen insanları yüreklendirir.

    Şiir Akademia’dan kovulmuş olduğu halde yine de orada egemendi. Belki de gençlik yıllarında şiir yazan Platon, bu tutkusuna yenik düşmüştü.

    Platon’un okulunda Platon’un dışında başka öğretmenler de ders vermekteydi. Yani Akademia’nın çatısı altında akademistler ve öğrenciler bulunmaktaydı. Akademia’nın müfredatında ise şu dört bilim öğretiliyordu; Matematik, Müzik, Diyalektik ve Astronomi.

    Tabir yerindeyse Akademia asık suratlıların yeri idi. Platon’un yüzü de pek gülmezdi. Her şeyden önce siyasal emelini gerçekleştirememişti. Akademia onun için bir kaçış gibi gözükse de, hep kafasında kurmak istediği siyasal sistem, yani ideal devlet kuramı yüreğinin bir köşesinde saklıydı. Bunun hıncını sanki sanattan ve öğrencilerinden çıkarıyordu. Platon’un öğrencilerine hep yukarıdan bakan bir yüz ifadesi vardı. Çünkü Platon Akademos bahçesinin bol oksijenli ve güneş ışınlarının zor sızabildiği mistik mekanında yürürken, bakarken, dinlerken veya insanlarla konuşurken içi onlarla değildi; bütün dikkati kendi içine yönelmişti. Ona göre her şey yerinden oynamıştı. Eski gelenekler, inanç, yasalar yıkılmıştı; egemenlik Platon’un “ayak takımı” dediği insanın eline geçmişti. Bu yüzden zorunlu nedenlerden dolayı Platon’un bedeni Akademos bahçesinde inşa ettiği okulda olsa da, düşünceleri farklı diyarlarda geziniyordu.

    Akademi’nin sessiz bahçesinde Platon dünyanın politik bakımdan yeni baştan düzenlenmesi hakkında plan yapmaktan vazgeçmemişti. Bunun için canını zor kurtardığı Sirakuza’ya bir kez daha gitmişti. Atina ile Sirakuza, Akademia ile hükümdar sarayı arasında mekik dokuyan Platon bu gidişinden de bir sonuç elde edemedi.

    Büyük filozof, Atina gibi demokratik bir kentte olanaksız kıldığı siyasal önderliğe ulaşamamanın kendisinde yarattığı boşluğu bir ölçüde doldurabilmek için, yaşamının sonlarına doğru kendini entelektüel etkinliklere verdi. Kurduğu Akademia, felsefe, matematik ve bilim çalışmalarının merkezi oldu. Akademia varlığını herhangi bir çağdaş üniversitenin şimdiye dek ulaşabildiğinden daha uzun bir süre, 900 yılı aşan bir tarih boyunca başarıyla sürdürdü ve bu sürenin büyük bir bölümünde Atina’yı klasik dünyanın en önde gelen öğrenim merkezi yaptı.

    Sokrates’in öğrencisi olan Platon, aynı zamanda Aristoteles’in de hocasıydı. Platon Akademia’da öğretmenlik yaptığı sıralarda Aristoteles de burada öğrenciydi. Aristoteles sayesinde Akademia’daki sözlü derslerin bir bölümünü biliyoruz. Akademia’daki sözlü dersler yazılı diyaloglardan anlaşıldığı kadarıyla herkese açık olmalıdır. Öyle görünüyor ki, alaya alma ve inatçı bir sorgulamaya dayanan Sokratesçi yöntemin Akadamia’da geçerli olduğudur. Gerek ideal betimlemelerde, gerek ideal ruh ve aşk betimlemelerinde gerekse de ahlak ve eğitim sorunlarında bu yönteme başvurulmuştur.

    Burada kullanılan Sokrates’in görünüşte yıkıcı olan alaycılığının amacı aslında insanı “uyandırmak” ve yaşamını duyumlara, isteklere ve sanılara indirgemek isteyen insana, bunlarla yanılsamalar dünyasına ulaşmaktır: Platon da sezgiyi önemser ve Akademos bahçesinin derinliklerinde gerçeği dile getiren logos aracılığıyla ulaşmaya çalışır. Akademia içinde Platon iki tür bilgini varlığına dikkat çeker: Maddi evren gibi güvenilmez ilan ettiği “genesis” (oluş) ve objesi gibi değişmez, kesin ve genel geçer saydığı “to ontos” (gerçek var olan). “Genesis” doksa (sanı) dediğimiz bilgidir ve güvenilmezdir. “To ontos” ise idelerin bilgisi olan episteme (hakiki bilim, bilgi)’dir. Bu tür bilgiyi matematikte yerleştirir. Bu yüzden de matematiği önemser ve Akademia’nını kapısına “Matematiği Bilmeyen Buraya Giremez” diye yazar. Platon kendi kurduğu okulda ide’nin bilimine ulaşmaya çalışır. Bu nedenle tabiatın bilimi dediğimiz physike (fizik) ve en yüksek iyinin bilimi dediğimiz ethik’te de ide’nin bilimine ulaşma vardır. Platon ide’leri gelip geçen şeylerin değişmez şekilleri, öncesiz ve sonrasız niteleyerek pozitif görürken, güvenilmez gördüğü doksaları (sanıları) ve duyumsal algılar dediğimiz aisthesis (estetik de bu sözcükten türetilmiş) de negatif birer kavram olarak görmektedir. Bu yüzden de sanatı aldatmanın aldatması olarak niteler.

    Akademia’da Platon’un görüşleri “sayı teorisi”ne dayandırılarak sistemleştirilmiştir. Bu da matematik ve astronominin gelişmesinde büyük rol oynadığı gibi bütün kosmos’u düzen uyum ve orantı olarak da açıklanmasını getirmişti. Pythagorası izleyen Platon, bunun günlük yaşayışımızın karmakarışık yüzeyinin altında matematiksel idealliğe ve kusursuzluğa sahip bir düzenin var olduğunu kabul etmişti. Düzenin gözle algılanamayacağını ama ancak akıl ile ulaşılabileceğini özgül araştırma programının peşinde, dönemin önde gelen matematikçilerini Akademia’sına doldurdu. Onun öncülüğünde, matematiğin ve bugün bilim dediğimiz alanların gelişmesinde büyük adımlar atıldı.

    Akademia’nın eğitilen kitlesi yetişkinlerdi; sakallı, erkek filozofların demek belki daha doğru olur.

    Buradaki pedagojik sistem, öğrencilerin öğretmenlerin görüşlerini papağan gibi tekrarlamak değil, kendi başlarına düşünmenin, tartışmanın, müzakere etmenin, akıl yürütmenin ve eleştirmenin öğretildiği bir okuldu. Bu sayede anlık ve bilginin eleştiriyle gelişeceği düşüncesi, o zamana dek olmadığı kadar hızlı yayıldı. Gerçeğin merakı, matematik ve fizik bilimlerini geliştirdi ve doğal dünyayı anlamak ve onları anahtar kabul etmekle ilerledi. Platon’un kendisinde de, kurduğu Akademia’nın felsefesinde de her türlü yetkeden bağımsız, kendi başına düşünmekten yanaydı.

    Platon’a göre gerçeğe ancak yetkin insanlar yaklaşabilirdi. Yetişkinleri bu konuda hızla yetkin kılmak gerekirdi. Böylece bunlardan öyle bir toplum yaratılmalıydı ki, bilgelerden başka bir şey olmayan bu yetkinlerin seçimini, eğitim ve öğretimini gerçekleştirebilsin. Bu bilginlerin, bu yetkinlerin sınırsız bir yetkisi olmalıdır, bu yüzden de bilginlerin hükümdar olmasını istiyordu. Daha sonra da, Akademia yetişkin öğrencileri eğittiğinden dolayı, olgunlaşmakta olan gençlere yüksek eğitimin verildiği bütün yapıları kapsayarak süre gelmiştir.

    Platon’un ölümünden sonra, Akademia’nın başına M.Ö. 347 yılında yeğeni Speusippos (M.Ö. 407-339) geçti. Platon döneminde geliştirilen “akademi felsefesi” yeğeni tarafından da yürütüldü. Speusippos’n ölümünden sonra Akademia’nın başına Platon’un Sicilya’da devlet kuramına katılanlardan biri olan Ksenokrates (M.Ö. 396-314), daha sonra da sırayla Palemon (M.Ö. 350-267) ve Krate geçti.

    Platon’la başlayan ve M.Ö. 80 yıllarına dek süren akademinin bu dönemi “Eski Akademi” olarak tanımlanmaktadır. Daha sonrasında “Orta Akademi” ve “Yeni Akademia”den söz edilir. Karneades ve ötekiler bu dönemde öne çıkarlar. Orta Akademia’nın şüpheciliğini eleştirip, Stoacıların hakikat kıstasları hakkındaki öğretilerine karşı çıkmışlardı. Sonraki devirlerde Akademia Platon’cu, Stoacı, Aristoteles’ci tarzda birleştirildi. İ.S. 4. ve 5. yüzyılda Akademia tamamıyla Yeni-Platonculuk öğretisinin etkisine geçti.

    Bizans döneminde Yunanistan’ın örgütsel yapısı değişti. Yunanistan’da Batı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra burası Bizans İmparatorluğu’da kültürel açıdan önemli bir konum elde etti. Tehodosios II’nin Yunanlı karısı Eudoskia’nın etkisiyle İstanbul’da bir Akademia kuruldu (425).

    Justinianus (482-565) amcasının yerine Bizans imparatorluğunun tahtına geçtikten sonra eski Roma imparatorluğunu yeniden kurmak, Akdeniz’i bir Bizans gülü haline getirmek için haçlı seferi niteliğinde savaşlara girişti. Yaptığı bir çok savaşta yenilgi almasına karşın bir çok ayaklanmayı da bastırmıştı. Din alanında Justinianus rahipliği teşvik etti. Paganlığın yuvası olan Akademia’yı da 529 yılında kapattı. Böylece Platon’la başlayan ve 900 yıl süren Akademia’nın serüvenine nokta konuldu. Ancak bu okul daha sonra gelen üniversite ve akademilere öncülük yaptı.

    Eyyüp DEMÎR kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.

  • Erdoğan Fay Hatlarıyla Oynuyor

    Erdoğan’ın Saadet Partili Oğuzhan Asiltürk’ü ziyareti, öyle basit bir diyalog arama zemini değil.
    Önümüzdeki dönem dengelerini yerinden oynatacak bir ziyaret…
    Asiltürk ziyaretinin ardından bazı Saadet Partililer tepki gösterse de Genel Merkez, “kapımız
    herkese açık” diyor, diyaloğun önemine dikkat çekiyor. 24 Haziran seçimlerinde Millet İttifakıyla
    girip, Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtiği 8 Temmuz’da, Külliye’de
    düzenlenen yeni rejim kutlamasına katılan Karamollaoğlu; ne kapıyı tam açıyor, ne de tam
    kapatıyor!
    AKP’de konuşulan da Erdoğan’ın bu ziyaretleri devam ettireceği yönünde. Bu ziyaretler Saadet
    Partisi ile sınırlı olmayacak. O yüzden yeni dönem ziyaretleri için Erdoğan’ın “Milli Görüş” turu
    demek daha doğru olur.
    Hem bu yönüyle hem de ittifaklardaki dengeler nedeniyle Erdoğan’ın Milli Görüş Turu’nu basit bir
    oy devşirme gibi düşünmemek gerekir.
    Saadet Partisi her iki ittifakta da dengeleri değiştirecek bir oy oranına sahip değil. Ancak algıları
    değiştirecek bir tabanı bulunuyor. Saadet Partisi, Millet İttifakına muhafazakar dünyada bir
    meşruiyet sağlıyor. Erdoğan da tam olarak buna oynuyor.
    Millet İttifakının iki ana fay hattı var:
    Biri muhafazakarlarla CHP arasındaki fay hattı, diğeri de HDP ile CHP arasındaki fay hattı…
    Erdoğan Millet İttifakını parçalamak için bu iki fay hattına da saldırıyor.
    Erdoğan Saadet Partisi’ni ya Cumhur İttifakına çekecek ya da üçüncü bir ittifaka ikna edecek.
    Böylece Millet İttifakını zayıflatacak.
    Demokrat Parti’deki kafa karışıklığı da Saray’ın bu denemelerinden kaynaklanıyor. Demokrat Parti
    ve Saadet Partisi’nin Millet İttifakında kalması zorlaşırsa Erdoğan HDP’yi daha da kriminalize
    etmeye; İyi Parti’yi de bu yolla ittifaktan ayırmaya çalışacak.
    Demokrat Parti, Saadet Partisi ve İyi Parti’nin buluşacağı yer Cumhur İttifakı olmasa da bir üçüncü
    ittifak konusunda anlaşabilirler.
    Bu da Erdoğan’ın HDP ile CHP’yi başbaşa bırakma stratejisi.
    Bu ittifakta, tabanda hiçbir sıkıntı yok. Ama CHP bunu açık biçimde göğüsleyemiyor. Bu nedenle
    de her seferinde tüm yumurtaları aynı sepete koyarak, ittifakı sürdürmeye çalışıyor.
    Ana Muhalefet Lideri, iktidarın salvolarına hazırlıklı…
    Diğer tarafta ise HDP’ye yönelik kapatma davasına ilişkin işleyen bir strateji var…
    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na partiye kapatma davası
    açması için çağrıda bulundu. Bu, iki ay içinde üçüncü çağrı ama Başsavcılık hala harekete
    geçmiyor…
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ne yapar?
    Başsavcılık Siyasi Partiler Sicil Bürosu’nda her parti için ayrı ayrı dosyalar vardır. Haberler,
    eylemler, davalar, başvurular işte hepsi bu dosyalar içinde birikir… UYAP’a geçilmeden önce çuval
    çuval dosyalardan geçilmezdi Sicil Bürosu’nda.
    Şimdi o dosyalar UYAP’da kayıtlı.
    Yani Başsavcılığın elinde hali hazırda tüm partilerin olduğu gibi HDP’nin de bir dosyası mevcut.
    Eğer Başsavcılık harekete geçseydi, bir siyasetçinin çağrı bile yapmasına gerek olmazdı.
    Başsavcılık harekete geçmiyorsa, o çuvalların içi, o davanın açılmasına yetecek kadar dolmamış

    demektir.
    Bahçeli de bunu biliyor olacak ki;
    Son yaptığı çağrıda Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul
    edilen Kobane iddianamesini “tarihi fırsat” olarak değerlendirdi, Yargıtay Cumhuriyet
    Başsavcılığı’na bunun üzerinden dava açılması çağrısında bulundu.
    HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’a göre, nafile çağrılar…
    Çünkü o iddianamenin içi de en az Başsavcılığın hali hazırda elinin altında bulunan çuvallar kadar
    boş.
    Sancar da bu yüzden “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP’ye kapatma davası açabilmesinin
    ne vicdani ne de hukuki bir temeli vardır” diyor.
    3 bin 550 sayfalık bir iddianameden bahsediyoruz. Rakamları biraz daha ortaya koyalım… Bir
    siyasetçi hakkında en az 3 bin 300 yıl en fazla 15 bin 51 yıl hapis cezası talep ediliyor. Toplamda,
    108 siyasetçinin 7 bin 452 kez ömür boyu hapsi, bunun yanında da 1 milyon 625 bin 508 yıl hapsi
    talep ediliyor. Ediliyor ama iddianamenin neresinden tutsanız elinizde kalıyor.
    Bu iddianame de Başsavcılık için dava açmaya yeterli değil. MHP Başsavcılığa bir ay vakit verdi,
    bir ay içinde dava açılmazsa kendisi başvuruda bulunacak.
    Yargıya güvenin bu kadar az olduğu bir dönemde, Yargıtay dava da açabilir tabi…
    Hali hazırda açılan Kobane iddianamesinin de Yargıtay’ın açacağı olası bir kapatma davasının da
    boş olması, bu ülkede yaşayan insanları rahatlatmıyor, aksine daha da tehlike altında hissettiriyor.
    MHP’nin de AKP’nin de HDP’yi giderek kriminalize etme çabalarının amaçlarından biri de Millet
    İttifakı…
    O nedenle Millet İttifakının tüm bu saldırıları HDP üzerinden de göğüslemesi gerekiyor.

  • ‘Aşı tereddütü’ değil, kötü yönetim!

    Mutlu Sereli Kaan

    Son büyük salgın deneyimini yaklaşık 100 yıl önce yaşamış, bu süre içinde tıpta, bilimde ve teknolojide kat ettiği gelişmelerle artık hastalıklara değil de ölüme meydan okuyan insanlık, CoVID-19 pandemisiyle deyim yerindeyse evrensel bir şok yaşadı. Ülkeler önlem almakta ve ne çeşit önlemler alacaklarını belirlemekte geciktiler. Salgının pandemi olarak ilan edilmesi zaman aldı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) pandemi ilanında gecikmekle eleştirildi.

    Bu büyük şok içerisinde önce salgının yayılmasını durdurmak, ardından da tedavisi için yapılabilecekler tartışılmaya başlandı. Aşı konusu da bu tartışmaların tam merkezine oturdu.

    Dünyada özellikle çocukluk dönemi zorunlu aşılarına karşı, 1990’lı yıllardan itibaren gündeme gelen aşı karşıtı tartışmalar, bu kez bütün dünya nüfusunu etkileyen CoVID-19 salgınına ilişkin gündeme geldi. Pandeminin ilk dönemlerinde görece “suskun” duran “aşı tereddütlüsü” gruplar, CoVID-19 virüsü üzerinde etkili aşıların bulunduğuna yönelik gelişmelerin ardı ardına kamuoyuna yansımasıyla yeniden reddiyesini yükseltti. Üstelik bu kez yoğun bir komplo teorisi çeşitlemesiyle…

    Bilindiği gibi, bağışıklama hizmeti sürdürülüyor ve bu hizmete erişilebiliyor olmasına karşın aşılanmayı kabulde gecikme ya da aşı yaptırmayı reddetme vurgusu “aşı tereddütü” olarak tanımlanıyor ve aşı ile önlenebilir hastalıklarla mücadelede kaydedilen ilerlemeyi geri çevirme riski taşıyor.[1] Üstelik konu sadece “aşı kararsızlığı” ya da “tereddütü” ile sınırlı değil. Bunu dini ya da felsefi nedenlerle tümüyle reddeden bir kesim de var.

    Şimdi konunun farklı bir boyutunu daha yaşıyoruz. CoVID-19 aşısının Türkiye’de uygulanması geciktikçe, aşının etkisine yönelik farklı araştırma sonuçları açıklandıkça, yöneticiler bir türlü şeffaf bilgi vermeye yanaşmadıkça “aşı tereddütü” de, aşının güvenilirliğine yönelik kaygılar da artıyor.

    Oysa bu olağandışı dönemde, “tünelin ucundaki tek ışık” olarak görülen CoVID-19 aşısına yönelik tereddütü besleyecek tutumlar en hafif deyişle “sorumsuzluk” olarak değerlendiriliyor. CoVID-19 pandemisine ilişkin 10. ay değerlendirmesini geçtiğimiz günlerde açıklayan Türk Tabipleri Birliği (TTB),  bu konudaki uyarılarını sürecin başından beri sürdürüyor ve aşının toplumsal dayanışma olduğunun altını çiziyor.[2]

    Peki, tıp alanındaki en önemli buluşlardan biri olarak değerlendirilen aşının tarih boyunca salgın hastalıklarla mücadelede ortaya koyduğu başarı (veba, çiçek, kızamık vd.) görünür şekilde ortadayken, ne oldu da son 30 yıldır dünya aşı karşıtlığı mevzusunu tartışmaya başladı?

    Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Ergur, The Eurasian Journal Of Medicine dergisinin Mayıs 2020 tarihli sayısında yer alan “Modernlik Eleştirileri Kapsamında Aşı Reddi-Aşı Kararsızlığı Tutumunun Toplumsal Nedenleri”[3] başlıklı makalesinde, bu konuya dikkat çekiyor.

    Aşı tereddütünü “modern devlete karşı eleştiriler çerçevesinde ele alınması gereken çok katmanlı bir olgu olarak” değerlendiren Ergur, konunun yalnızca bir eğitimsizlik ya da eksik bilgilenme sorunu olmadığını, daha derinlerde bir toplumsal dönüşümle yakından ilgisi olduğunu vurguluyor.

    1980’li yıllardan sonra dünya çapında uygulanmaya başlanan neoliberal politikaların etkisiyle kamu gücünün zayıfladığını, devletin toplumsal hizmet aygıtı olmaktan uzaklaştığını hatırlatan Ergur, küreselleşmenin getirdiği enformasyon ağlarının hızlı ve etkili biçimde işlemesi sonucunda sahte-bilimsel, doğruluğu tartışmalı bilgilerin de kolaylıkla yayıldığına işaret ediyor. Ergur, yine bu dönüşümün, bireyleri öznel değerlerin önceliğine ikna ettiğini, bireysel olanın toplumsal olan karşısında yüceltildiğini hatırlatıyor ve siyasi karar alıcıların bu konuda net tutum alması gerektiğini belirtiyor.

    CoVID-19 aşısı ve aşı karşıtı tartışmalar daha uzun süre gündemimizde olacak açık ki. Bu nedenle aşı karşıtlığının toplumsal nedenlerini doğru anlamak zorunlu. Bu noktada sorunun adının “aşı tereddütü” değil, neoliberalizm olduğunu, neoliberal politikalara ve uygulayıcılarına duyulan güvensizlik olduğunu, kötü yönetimler olduğunu söylemek belki eksik ama yanlış olmayacaktır. Pandeminin artık açıkça ortaya serdiği gerçeği bir kez daha tekrar etmekte de bir sakınca yok: Tüm vatandaşlar için eşit, ücretsiz ve erişilebilir sağlık gibi aşı da haktır ve bunu yaşama geçirecek bir kamusal irade zorunluluktur.

     

    [1]  http://www.tipdunyasi.dr.tr/2019/06/saglik-sistemine-guvensizlik-asi-kararsizligini-pekistiriyor/

    [2]  https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=a7f5a46c-543d-11eb-8831-4f6612268b47

    [3]  https://www.eajm.org/en/social-causes-of-vaccine-rejection-vaccine-indecision-attitudes-in-the-context-of-criticisms-of-modernity-133285

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.

  • ‘Çanak Çömlek Mahkemesi’

    Eyyüp Demir

    Yazının başlığına bakarken tebessüm etmemek elde değil. Hemen söyleyeyim, bu söz şahsıma ait değil, onun için de tırnak içine aldım.

    Bu ifadeyi ilk gördüğümde çanak ve çömlek üreticilerinin yargılandığı bir dava sanmıştım. Fakat meselenin özü hiç de öyle çıkmadı.

    Haydi şöyle bir antik Yunan’a gidelim ve şu meselenin bir özüne bakalım.

    Antik Yunan’da Peisistratos M.Ö. 560 yılında bir darbe yaparak “halkçı tiranlık yönetimi”ni ele geçirdi ve önemli memurluklara da kendi adamlarını yerleştirdi. Bir süre sonra tiran Peisistratos yönetimde alaşağı edildi ve demokrasi dönemi başladı. Yönetimin başına da demokrat Kleisthenes geçti.

    Buraya kadar her şey güzel, çünkü halkın tiranlığı gitmiş yerine demokrasinin partisi hüküm sürmeye başlamıştı.

    Kleisthenes bununla da kalmamış, Atina’da olaki sivrilerek tiranlığa gitmeye çalışanlara karşı önlem amaçlı bir seçim sandığı kurdurmuş. Yılın belli aylarında da kenttaşlarının korktukları kişilerin adlarını çömlek parçalarına yazıp küplere atmalarını istemiş.

    Eğer bir kişinin adı altı bin kenttaş tarafından yazılmışsa o kişi on yıl için Atina’dan sürülmekte. İşte “Çanak Çömlek Mahkemesi” ya da orjinal adıyla Ostrakismos dedikleri budur.

    Aslında hikayenin bu kısmı pek de ilginç değil, esas olan tiranlığa karşı yapılan bu davranışın daha sonrasında işlevi değişerek demokrat parti önderlerinin aristokrat rakiplerini sürgün etme aracı durumuna getirmeleridir.

    Yani tiranların yönetiminden kaçarken, Atina bir anda demokratların tiranlığı altında kalmış. Böylece Çanak Çömlek Mahkemesi’de siyasi rakiplerin bertaraf edilmesine dönüşmüş.

    Şimdi 2581 yıl sonraya, yani günümüze gelelim.

    Geçtiğimiz gün Ankara Cumhuriyet Başsacılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında aralarında Selahattin Demirtaş’ın da bulunduğu 108 kişi hakkında hazırlanan 3 bin 500 sayfalık iddianame Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi.

    Buna göre Demirtaş ve diğer kişiler 6-8 Ekim 2014 Kobani olayları ve ortaya konulan diğer iddialardan dolayı yargılanacaklar.

    Peki neyle suçlanıyorlar, “azmettirici” sıfatıyla işlenen eylemlerden sorumlu tutularak; “Devletin Birliği ve Ülkü Bütünlüğünü Bozma”, “Adam Öldürme” yetmiyor 37’şer kez “Adam Öldürmeye Teşebbbüs”, 31’er kez “Yağma”, 24’er kez “Alıkoyma”, 38’er kez “Alıkoymaya Teşebbüs” 2’şer kez “Mala Zarar Verme”…

    Liste böyle uzayıp gidiyor. İddianame 3 bin 500 sayfa olunca, naçizane bu yazıya da tüm suçlamaları aktarmak imkan dahilinde değil.

    Peki istenen cezalar nedir?

    Cezaevinde bulunan HDP Eşgenel Başkanları Selahattin Demirtaş’a 142 yıl, Figen Yüksekdağ’a da 83 yıl talep edilmekte, ayrıca kalanlar için de farklı cezalar istenmektedir.

    İddianame kabul edilmeden önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iki gün öncesinde Kabine toplantısının ardından  Kobanî soruşturmasından bahsetmiş ve Demirtaş’a yöneltilen suçlamaları sıralamıştı.

    Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Akça atanır atanmaz da ilk mesaisinde “Kobani soruşturma” dosyasını onayladı.

    Elbetteki bu yargılama sonunda da bir karar çıkacaktır. Fakat Türkiye’nin genel gidişatına bakıldığında hukuki yargılamalardan daha çok siyasi yargılamaların ya da yargıya siyasetin karıştırıldığı yargılamaların öne çıktığını görmekteyiz.

    HDP’nin kapatılma tartışmaları, Demirtaş bağlamında verilen cezalar, ister istemez yapılan sorgulamaları da subjektifleştiriyor.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Selahattin Demirtaş’ı bırakın” kararına karşı iktidarın olumsuz yaklaşımı elbetteki kafada soru işaretlerine uygun ortam da hazırlıyor.

    Şimdi tekrar başa dönersek, antik Yunan’da demokratlar tiranları kovalım diye kurdukları “Çanak Çömlek Mahkemesi”yle ne yazık ki hukukî bir karardan uzaklaşarak siysasi rakiplerini bertaraf eden kararlara imza atmaya başlamışlardı.

    Bu “Ostrakismos” kararları, dönemin siyasal erkine göreceli bir rahatlama getirmiş olabilir, fakat antik Yunan’a ve hukukuna kazandırdığı hiç bir şey olmamış. Tam aksine, mulalefetin susmasına, düşüncelerin körelmesine ve iç çatışmaların gelişmesine yol açmış.

    Yukarıdaki alıntıları da göz önünde bulundurarak, E. Hallet Carr sorduğu şu mehşur soru ‘Tarih Nedir? Bizce tarih bugünün mahkemelerinin geçmişe bakarak çıkaracağı sonuç olsa gerek. Peki bundan bir sonuç çıkar mı? Emin değilim.

    Yazar hakkında

    Eyyüp Demîr, Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu.  Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

     

     

  • Metin’siz, ama Metin’le 25 yıl…

    Metin Göktepe ile ilk Gerçek Dergisi’nde birlikte çalışmaya başladık. Daha doğrusu, ben memurluktan istifa edip, gazeteciliğe Gerçek Dergisi’nde  tekrar döndüğümde Metin Göktepe de muhabirdi. O İstanbul’da, ben Ankara’da aynı yayında çalışıyorduk, kimi zaman ortak haberlere de imzalar attık.

    Sonrasında, haftalık Gerçek Dergisi yerini günlük Evrensel Gazetesi’ne bıraktığında, biz yine Metin ile çalışmayı sürdürdük. Her ne kadar ayrı ayrı bürolarda olsak da sürekli konuşur, o Ankara’ya geldiğinde, ben İstanbul’a gittiğimde görüşürdük.

    Gazetenin ilk yılları, cezaevlerinde de dışarıda da baskıların arttığı, polisin her eyleme orantısız güç ile müdahale ettiği yıllar…

    8 Ocak 1996 günü İstanbul’da bir cenaze töreni vardı; Ümraniye E Tipi Cezaevinde yaşamını yitiren Orhan Özen ile Rıza Boybaş adlı iki mahkumun Alibeyköy’de yapılacak cenaze töreni… Sonradan öğrendiğimize göre, gazete merkezinde sabah toplantısında ısrar etmiş Metin ‘Mutlaka ben izlemeliyim arkadaşlar’ diye… Zaten nerede bir hak arama eylemi, bir direniş veya etkinlik var mutlaka orada olurdu Metin. Çektiği fotoğraflar ve haberi de beğenildi mi değmeyin Metin’in keyfine. Adeta uçardı, bütün günün yorgunluğu, aç kalması hepsi unutulur giderdi.

    EMNİYET MÜDÜRÜ ORHAN TAŞANLAR İDİ

    O dönem İstanbul Emniyet Müdürü, Ankara Emniyet Müdürü iken özellikle kamu emekçilerinin eylemlerinde, “içinizde delikanlı varsa çıksın” diye bağıran, hak arayanları coplatıp, yerlerde sürükleten Orhan Taşanlar’dı. Bu nedenledir ki, insanların içi rahat değildi, mutlaka polis müdahalesi olur, insanları coplatıp, yerlerde sürükletir endişesi boşa değildi.

    Nitekim o gün de cenazenin kaldırılacağı Alibeyköy yoğun ablukaya alınmış, bine yakın kişi gözaltına alınarak spor salonuna götürülmüştü.

    Bu gözaltılar yaşanırken, bugün olduğu gibi gazeteciler de hedefteydi, göz açtırılmıyor, önlerine barikatlar kuruluyor, “sarı basın kartı” soruluyordu. Sarı basın kartı olmadığı gerekçesiyle haber takip etmesi engellenen Metin, haberi izlemekte ısrar edip, bir de Evrensel Gazetesi Muhabiri olduğu görülünce gözaltına alındı. Metin, “ben gazeteciyim, beni engelleyemezsiniz” diye itiraz etse de gözaltına alınarak, Eyüp Kapalı Spor Salonu’na götürüldü. “Gazeteciye özel muamele” denilerek, bilinçli, öldüresiye dövüldü. Öldüğü anlaşılınca da salonun dışında bir büfenin yanına cansız bedeni bırakıldı.

    ‘METİN ÖLDÜRÜLDÜ’ HABERİ GELDİĞİNDE…

    9 Ocak sabah Ankara Büro’da sabah toplantısındayız. Veli Özdemir Ankara Temsilcimiz. Ama yüzü asık, konuşacak, nasıl konuşacağını, ne diyeceğini bilemiyor gibi bir hali var. “Arkadaşlar, Metin Göktepe polis tarafından öldürüldü” dedi birden, o an sanki tavan yere indi, yer tavana çıktı. “Nasıl, nasıl, nasıl?” diye soruyor, Veli Özdemir’in kötü bir şakası diye düşünüyorduk.

    Şoktaydık hepimiz.  Uzun zamandır birlikte çalıştığım, sık sık konuştuğum, şakalaştığım Metin’in ölmüş olabileceğine inanamıyordum.

    İnanmasak da gerçekti, ertesi gün yani 10 Ocak “Çalışan Gazeteciler Günü”nde de cenaze töreni vardı. Akşamdan çıktık yola. Trenle, kalabalık bir grup gittik İstanbul’a.

    O gün gazetesi Evrensel “Bu yürek susmayacak” manşeti ile siyah çıktı. Bütün haberler de  Metin Göktepe’nin imzasıyla… Metin’i böyle uğurlayacaktık.

    Annesi Fadime Göktepe, ablaları, ağabeyleri ile ilk orada tanıştım ve 25 yıldır aileden bir parçayım ben de.

    İnanılmaz bir kalabalıkla, saatler süren yürüyüşün ardından Atışalanı, Esenler Kemer Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurladık Metin’i 25 yıl önce..

    Önce ‘duvardan düştü’, ‘sandalyeden düştü’ dedi, faili meçhul yapmak istediler önceki gazeteci cinayetleri gibi. Ancak Metin’in öldürülmesinde polis suç üstü yakalanmıştı, onlarca meslektaşı ve o gün gözaltına alınanlar “tanık” oldular öldürüme.

    Bu kez davasını ilden ile gezdirerek gözden ırak tutmak istediler. Bu da tutmadı, genç yaşlı meslektaşları, emek ve meslek örgütleri, gazetesi, partisi sahiplendi bu davayı… Dava il il gezdirildi, insanlar da il il takip ettiler. Öyle bir takipti ki bu, Fadime Göktepe ağır bir trafik kazası geçirmiş, kafatası dahil birçok yerinde kırık var, doktor ‘gidemezsin’ dediği halde sargılar içinde gitti evladının duruşmalarına… Emri verenler değil ama ölümüne yol açan polisler az da olsa bir ceza aldılar. Ki bu, Türkiye tarihinde bir ilkti, Metin’den önce onlarca gazeteci öldürülmüş, katilleri ‘faili meçhul’ kalmıştı.

    Metin hak mücadelesini izlediği, haberini yaptığı insanlara hep dokunmuştu ki, onlar da Metin’in davasını yalnız bırakmamıştı. Bu açıdan da bir ilkti. Metin aradan geçen 25 yıla rağmen öğretmeye devam ediyor, adına verilen ‘Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri’ ile; araştırmacı gazetecilik ile, haklının yanında, halkın yanında gazetecilik anlayışı ile…

    O gün Metin’i ‘sarı basın kartı olmadığı gerekçesiyle haber izlemekten alıkoyan sistem, bugün de “turkuaz kartı yok” baskısını sürdürüyor.

     

     

     

  • Atanmış Bir Sınıf Başkanının Dramatik Sonu

    Tezcan Durna[1]

    Tam yılı anımsamıyorum ama kaçıncı sınıfta olduğum aklımın bir köşesine mıh gibi çakılmış. Zira o sınıfta aldığım en yüksek ders notunun sınavı dedemin ölümünün ertesi günüydü. Dağ gibi adam bir inmeyle göçüp gitmişti. Ertesi gün sabahın erken saatlerinde dedemin na’şını bırakıp okul servisine binerek sanki “şov devam etmeli” sloganına mutlak inanç besleyen bir tiyatrocu gibi gidip sınavıma girmiş ve o ders yılının ilk en yüksek notunu fen bilgisi dersinden almıştım. Konumuz dedemin ölümü değil elbette. İnsan hafızası bir garip; hele de benim gibi zihni sürekli akış halinde olan ve bu zihin yapısı nedeniyle anlatacağı şeye bir türlü odaklanamayan, mevzudan mevzuya atlayıp dururken dinleyenleri bezdiren birisiyseniz galiba bu çok normal. Bu hikâyeyi anlatmayı düşünürken dedemin ölümü aklımda yoktu. Klavyenin başına geçince birden hatırlayıverdim. Neyse artık ben konuya gireyim.

    Ortaokulun üç yıl olduğu zamanlarda orta sondaydım. Bir başka yazımda anlattığım nedenlerle[2] ilkokuldan sonraki eğitim hayatımda sınıf arkadaşlarımdan genelde iki yaş büyük oldum. Bu nedenle belli bir yaşa kadar boyum sınıftaki akranlarımdan biraz daha uzundu ve bir miktar da daha olgundum sanırım. Yalnız olgunluk sadece yaş farkından gelmiyor olabilir. Derslerine fazlaca önem veren, yeni şeyler öğrenmeye pek hevesli bir öğrenci oldum hep. Hayatımda hiçbir zaman ne annem ne babam “ödevlerini yaptın mı oğlum?” diye sormadı misal bana. Bunları kendimi övmek için anlatmıyorum. Bir yere gelmeye çalışıyorum. Orta üçüncü sınıfta işte yazımın başında bahsi geçen dersim olan fen bilgisi dersinden de bu bilme isteği ve çalışma disiplini sayesinde sınıfın en yüksek notunu alan öğrencisi olmuştum. Yaşın verdiği olgunluğu ve bu başarıyı birlikte değerlendiren aynı zamanda sınıf öğretmenimiz olan fen bilgisi öğretmenimiz bir gün beni yanına çağırdı. O zamana kadar seçimle yapılmış olan sınıf başkanlığı sisteminde bir değişikliğe gideceğini, şimdiye kadar seçilen öğrencilerden hiç birisinin sınıfta asayiş ve huzuru sağlayamadığı için beni sınıf başkanı olarak atayacağını tebliğ etti. O zamana kadar seçimli demokrasiyi iyice içine sindirmiş olan sınıfımız için bu gelişme nasıl karşılanacaktı bilinmezdi elbette.

    O zamana kadar kaç sınıf başkanı değiştiğini, bu sınıf başkanlarının kaçının oydaşma ile seçildiğini ve seçilenlerin neden sınıf öğretmenimiz nazarında başarısız olduğunu tam olarak hatırlamıyorum. Sonuçta “altı üstü sınıf başkanıdır, görevi ne olabilir ki?” demeyin. O sınıflarda yapılan eğitim sırasında öğretmenin olmadığı ya da geç geldiği anlarda sınıftaki huzuru ve sükûnu sağlamak az iş değildir. Demek ki seçimle gelen sınıf başkanları gerekli huzur ve sükûnu sağlayamamış ki, sınıf öğretmenimiz beni bu göreve layık görmüştü.

    Gururum okşanmadı dersem yalan olur. Hatta çok mutlu oldum. Hatta düşündükçe havalara uçtum. Uzun uzun düşündükçe nasıl seçilmiş ve önemli bir şahsiyet olduğuma iyice kendimi ikna ettim. Üzerine biraz daha düşünmeye fırsatım olsaydı, yıllardır bu görev için hazırlanıyor olduğuma da mutlaka kendimi ikna ederdim; neyse ki daha fazla üzerine düşünmeme gerek kalmadı. Sınıf öğretmenimiz sınıfa gelip kürsünün yanı başına çağırıp sınıfın tümüne beni sınıf başkanı atadığını bildirdiği anı hiç unutmam. Gurur, mutluluk, böbürlenme ve kendini önemli hissetme ile başlayan duygu durumum kısa süre içinde katıksız bir korkuya dönüştü. Elbette bu korkudan kısa sürede kurtulacaktım. Korkumun nedeni belliydi. Sınıf öğretmenimiz beni seçmiş olsa da, sınıf beni başkan olarak kabul edecek miydi ve ben sınıfı hakkıyla idare edebilecek miydim? Bu sorular kafamda sonbahar yaprakları gibi istemsiz uçuşuyordu. Liyakatimden kuşkum yoktu elbette. Çalışkandım, disiplinliydim, yaşım sınıf arkadaşlarımdan bir miktar büyüktü ve yeri geldiğinde otoriteyi sağlayabilecek kadar sert olabilirdim. Ha bu arada o zamana kadar o yaşlarda intihal (aşırma) olarak sayılabilecek kopya çekme girişimi gibi bir sicilim de bulunmuyordu çok şükür. Bu konuda benden hoşlanmayan arkadaşlarımın elinde bir koz yoktu neyse ki. Tabi ki o zamanki not sistemine göre 9 almak yerine 10 alacağım hırsıyla aklıma gelmeyen bir soruyu ısrarla kopya çekmeye çalışırken yakalandığım Almanca yazılısını saymazsak bütün derslerden bileğimin hakkıyla notlar alıyordum. Bu kopya girişimimi yakalayan öğretmenim de neyse ki beni disipline vermemiş ve yakalandığım ana kadar yaptığım sorulara hak ettiği notu vermişti. Bunun için öğretmene az yalvarmamıştım. Özetle sicilim pırıl pırıl olmasa da tertemiz sayılabilirdi. Daha ne olsundu. Bütün niteliklere haizdim. Sınıf başkanlığı için biçilmiş kaftandım.

    ATANMA İLE SEÇİLME ARASINDAKİ FARK!

    Öğretmenimiz sınıf ahalisine beni rektör, pardon sınıf başkanı atadığını ilan ettiğinde sınıfta huzursuz bir sessizlik oluştu. Sınıfta bu göreve haiz olduğunu düşünen elbette çok sayıda başka arkadaş vardı. Ağzı iyi laf yapan mı, basketbolda iyi top süren mi, matematikten 10’un altında not almayan mı, ilçe milli eğitim müdürünün, tapu kadastro müdürünün oğlu mu, ne ararsanız vardı. Elbette bunlar hemen belli ettiler benim başkan seçilmemden hiç hoşlanmadıklarını. Ama ben bunların neden benim başkan seçilmemden ya da atanmamdan hoşlanmadıklarını çok iyi biliyordum. Bunu burada açıklayacak değilim. Zaten birisinden neden hoşlanılmadığının bir açıklaması yoktur. Bu arada atanmakla seçilmek arasında bence hiç de bir fark yoktu artık. Sınıf öğretmenimizin beni seçmiş olması, bir atama olarak kabul edilemezdi. Zaten sınıftaki bu benim seçilmemden hoşlanmayan arkadaşların memnuniyetsizliği bile, seçilme ile atanma arasındaki farkın çok da önemli bir fark olmadığını düşündürtüyordu bana. Neyse bu zaten o kadar da önemli bir detay olamazdı artık benim için. Çünkü görev kutsaldı ve ne pahasına olursa olsun yapılmalıydı.

    Netekim artık üzerinde durmaya gerek olmaksızın hemen göreve dört elle sarıldım. Sınıfta sükûneti ve huzuru bir an önce sağlamalıydım, bu benden beklenen en öncelikli icraattı. Hemen elime tebeşiri aldım, sınıfın en geveze, en ele avuca sığmaz öğrencilerinin adlarını tahtaya inci dizer gibi dizmeye başladım. Sınıf nedense ben adları tahtaya dizdikçe azdı. Ben de onlar azdıkça tahtayı doldurdum isimlerle. Öyle ki, o zamana kadar gevezelik ya da yaramazlıktan dolayı tahta yüzü görmemiş adlar bile tahtanın en nadide köşelerini süslemeye başladı. Bu işte bir terslik vardı. Ya ben bu işi beceremiyordum, ya da sınıfın bana kastı vardı. İlk zamanlar benim bu işi yapamıyor olmamı kabul etmem mümkün olmadı. Zira sınıfın uzun demokrasi tarihinde benim nadide bir yerim vardı ve ben ne pahasına olursa olsun bana verilen bu görevi hakkıyla yapmalıydım. Zaten yapıyordum da.

    GÖREVE GETİREN, GÖREVDEN DE ALIR!

    Her geçen gün işler çığırından çıkmaya başladı. Artık otorite filan sağlayamaz oldum. İlçe milli eğitim müdürünün oğlu sınıfın en azgın öğrencilerinden birisiydi ve benim otoritemi hiçbir şekilde tanımıyordu. Elbette otorite sadece tebeşirle sağlanmazdı. Tebeşirle korkmayanın hakkı kötektir diyerek bir gün sığındım yaradana. Elimde yetki vardı. Bu yetkiyi elbette kullanmam gerekiyordu. O zamana kadar tek bir akranımı bile pataklamışlığım yoktu. Genellikle bazı beni sevmeyen arkadaşlar bir araya gelerek beni pataklardı. Ama artık elimde yetki vardı, üstelik yetkinin yanı sıra bir de makul gerekçem vardı: Huzur ve sükûnun sağlanması. Bu yetki ve gerekçeye sığınarak kaç arkadaşımla dalaştığımı, kaçını itip kaktığımı, kaçını öğretmene gammazladığımı, kaçının adını tahtayla tanıştırdığımı hatırlamıyordum artık. İş çığırından çıkma aşamasını geçmişti. Bu işin bana göre olmadığını hangi aşamada anladığımı anımsamıyorum. Belki ben işin bana göre olmadığını anlamasam da öğretmenimiz beni başkanlık görevinden alacaktı bir gün. Elbette göreve o getirdiyse yine o alacaktı. Sınıf alacak değildi ya.

    Bir gün yine işin içinden çıkamadığım, sınıfta huzur ve sükûnu bir türlü sağlayamadığım ve yine bir arkadaşımı itip kakmaya yeltendiğim bir anda bu işin bana göre olmadığını öğretmenime de söyleyip “görevden affımı” istemeye karar verdim. Geçtim karşısına ve “Öğretmenim galiba ben bu işi yapamıyorum. Beni bu göreve seçtiğiniz için minnettarım ama ben başkanlık görevini bırakıyorum” dedim. Öğretmenimiz de zaten sanırım benden böyle bir hamle bekliyormuş gibi hemen talebimi kabul etti.

    Sonrasında sınıf başkanı tekrar seçimle mi atama yöntemiyle mi göreve geldi anımsamıyorum. Bunun benim için artık bir önemi kalmamıştı. Ama benim hayatımda atama ile geldiğim ilk ve son görev oldu bu sınıf başkanlığı. Ne beni birisi bir göreve atadı, ne de ben böylesi bir göreve talip oldum o günden sonra. O zamandan bu zamana kafam rahat. Neyse ki, her türlü görevi yerine getirmek için biçilmiş kaftan olduğuma dair vehimden de o günden itibaren kurtuldum. O tabi ki daha da büyük bir nimet oldu benim için.

    [1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni.

    [2] Merak edenler için şu yazı: https://www.gazeteduvar.com.tr/analiz/2017/03/05/kandirilmadim-hala-baris-istiyorum

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır.  Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bir Volkswagen Hikayesi

    Geçtiğimiz yılın, ekonomistler, yatırımcılar ve ekonomi gazetecileri için en çok takip edilen konularından biri de dünyanın en büyük otomobil tekeli Volkswagen’in (VW) Türkiye’ye yatırım yapma olasılığı oldu. VW yatırımı meselesinde “Bulgaristan mı, Türkiye mi” ikilemiyle açılan tartışmalar, “Tunus mu? Fas mı? Türkiye mi?” tartışmalarıyla sürdü. İddiaların yoğunlaştığı günlerde VW’nin yatırım için 2 Ekim’de Manisa’da 943,5 milyon lira sermayeli bir şirket kurduğu, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nden anlaşılınca tartışmalar yerini en üst düzeyden “aldım verdim ben seni yendim” coşkusuna bıraktı.

    Bu süreci uzaktan izleyenler bile biliyor.

    VW yöneticileri bu süre içinde, başta Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank olmak üzere bakanlarla defalarca bir araya geldi. Hatta VW Yönetim Kurulu Başkanı Herbert Diess’in, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir görüşme yaptığı ve tarafların anlaştığı da iddia edilmişti. Yalanlanmadı.

    Hükümetin, şirketin Türkiye’yi seçme gerekçesini, “ekonomisinin güçlü, insan kaynağının zengin, ihracatının da elverişli olmasına” dayandırması da o günlere denk geliyor.

    Görüşmelerde Türkiye’nin, VW yönetimiyle en çok vergi indirimleri gibi teşvikleri konuştuğu, 40 bin araç alma garantisi verdiği ve 400 milyon avroluk teşvik önerdiği de kamuoyuna yansımıştı. Şirketi ikna turlarında dile getirilen “ekonomisi güçlü, insan kaynağı zengin, ihracatı elverişli” tezinin Türkçesini de herkes biliyordu: TL’deki değer kaybının şirketin ihracatı için sağlayacağı kolaylık, ücretlerin düşüklüğü ve sendikaların güçsüzlüğü, dahası çalışma yasalarının sermayenin lehine olması gibi “üstünlükler” birer hediye gibi sunuldu.

    Başta Bakan Varank olmak üzere hükümet temsilcilerinin, bu yatırım kararıyla ilgili VW dönük ne coşkulu ne övgü dolu konuşmalar yaptığını, ne takdire şayan espriler patlattığını da en çok ekonomi gazetecileri biliyor olmalı.

    Ancak bu coşku dolu sesler VW’nin Türkiye’de yatırım kararından vazgeçmesiyle bir anda kesildi. Yaz aylarında kesinleşen bu gelişmeyle ilgili şirketin Wolfsburg kentindeki merkezinden yapılan açıklamada, kararın arkasında “korona krizi nedeniyle küresel çapta otomobile talebin gerilemesi” olduğu belirtilse de gerçekte şirket uzun görüşmeler ve incelemeler, ekonomik öngörüler ve belki bir dizi gerekçeyle Slovakya’yı tercih etti.

    Bir dünya otomotiv devinin yatırım kararının perde arkasında, derin ilişkiler, ticari, uluslararası öngörüler ve bilumum başka olasılıktan hangi saiklerin belirleyici olduğunu bilemeyiz. Ama en özet haliyle şunu biliriz: Sermaye kendi işine, kendi kârına bakar, işi de kendi faydasını maksimize edecek kararlar almaktır. Bu kararlar siyasi öngörülere göre de şekillenir, nihayetinde siyasi öngörüsü de yatırımının ekonomik geleceğiyle ilgilidir.

    Şirketi, fabrikanın kurulacağı arazinin neredeyse şartsız şurtsuz tahsisi, vergi indirimleri ve teşvikler, düzenli ve sigortalı bir iş için açlık sınırında sırada bekleyen milyonlardan oluşan ucuz işgücü, değersiz TL’nin sağlayacağı ihracat kolaylığı ve araç alım garantilerine kadar varan bir dizi büyük “hediye” ikna etmemiş demek ki… Bu hediyeleri değersizleştirecek nasıl bir risk görüyorsa artık…

    Belki de şirket, üretim kapasitesinin başlangıçta ortalama 300 bin araç olmasını planladığı bir yatırımın güvenliği ve rasyonelliğine ilişkin “Yarın kalktığımızda bu kurallar/şartlar aynen böyle sürecek mi?”, “Giderek dış dünyaya kapandığı görülen bir ülkede olası engeller gelir mi, ihracat yapabilir miyiz” ve benzer sorulara yeterli/güvenilir yanıtlar verememiştir.

    Yatırım hayal olunca, Bakan Varank da dahil hiçbir bakan, o saatten sonra VW ile ilgili daha birkaç ay önce yaptığı coşkulu övgüleri hatırlamadı bile. Dahası önceki gün Bakan Varank, EMD (Ekonomi Muhabirleri Derneği) Yönetim Kurulunu kabulünde, beklenen açıklamayı yaparak “VW kararı siyasidir, biz değil onlar kaybeder.” dedi. Alışılageldiği gibi “Bizi sevmiyorlar, dertleri hep biz, dış güçler bir oldular yatırımı engellediler…” demek istedi.

    Uzun zamandır hep olduğu gibi, yatırım yapılsaydı gerekçe güçlü ekonomimize duyulan güven olacaktı. Yatırım yapılmayınca bu kez gerekçe bir kez daha dış güçlerin Türkiye karşıtı siyaseti oldu. Kim kaybeder kısmına gelince… Dünya otomotiv devi VW, Türkiye yerine Slovakya’da ya da bir başka yerde yatırım yaparsa kendi mi kaybeder, bilemem. Oraya girmek de istemem.

    Ama özellikle son yıllarda Türkiye’nin hangi nedenle hep kaybettiğini anlamak hepimiz için öncelikli olmalı. Ekonomiyle ilgili hangi gelişme olursa olsun, olumluysa ekonominin ve ekonomi yönetiminin mükemmelliğinden, olumsuzsa dış güçlerden… Belki de sorunun yanıtı bu yaklaşımda temsilini buluyor.

    Öte yandan bu yaklaşımı güçlendiren, bu saçmalığa cesaret kazandıran her şeyi de sorgulamak gerekiyor. O yüzden şunu sormadan geçemiyorum.

    1980’li yılların karanlığında bir araya gelmiş, 1987’de resmen kurulmuş 34 yıllık meslek örgütümüz Ekonomi Muhabirleri Derneği (EMD), bu 34 yılda sayısı hatırlanmayacak kadar çok bakan, hükümet yetkilisi izlemiş, tabiri caizse ne bakanlar ne hükümetler görmüş geçirmiş koskoca EMD…  Böyle bir gazeteci örgütünün Bakan ziyaretinde hazır bulunan yönetiminden tek bir kişi bile şu soruyu sormadı mı: “Yatırım yaparsa karar ekonomik, yapmazsa karar siyasi oluyor. Hükümet üyeleriniz ekonomiyle ilgili neredeyse her gelişmeyi böyle tarif ediyor. Bu açıklamanızın tatmin edici olmadığının ve güven vermediğinin farkında mısınız? Israrlıysanız bu tespitinizin dayanaklarını açıklar mısınız?”

    Sorduysa yazmadı mı? Bir tek kişi bile mi, sormadı/yazmadı?

    Gazetecinin soruyu sorması, çoğu zaman aldığı yanıttan daha önemlidir. İçinde yaşadığımız iklimi belirler.

  • Erdoğan’dan sonra?

    Son yirmi yıldaki büyük teknolojik dönüşüm nedeniyle iletişim sektöründe iş süreçleri, kullanılan teknikler, yöntemler, öncelikler baş döndürücü bir hızla değişse de markalar/ kimlikler için ana prensip değişmedi ve değişmeyecek: “Satış yapmak” zorundasın ve rekabet var.

    Rekabet yönetimi pazarlama iletişiminin önemli bir alt başlığıdır ve şu altın kurala dayanır: Asla rakibine benzeme! Çok benzer işler yapıyor olsan bile kendini farklılaştıracak bir yol bul, kendini anlatırken rakibinden farklılaştırarak konumlan.

    Gerçekten de bugüne kadar güçlü bir rakibe karşı ona ne kadar benzediğini anlatarak başarı kazanmış bir marka yoktur. Bu yolla ünlenebilirsiniz, bu sayede bir miktar satış da yapabilirsiniz, ama asla güçlü bir marka olamazsınız.

    Tıpkı ürünlerin konfor, kalite, ucuzluk, üstünlük, iyilik, mutluluk, güvenlik, rahatlık, gösteriş, bir yığın şey vadetmesi gibi bütün siyasi kimliklerin (partilerin) de seçmen zihninde oluşan bir karşılığı vardır. Çoğu zaman toplumsal hafızanın süzgecinden geçerek duyulan eşitlik, özgürlük, gelir artışı, cinsiyet eşitliği, iş, istihdam, güçlü ülke, büyük ordu gibi siyasi vaatler seçmenin sizi tanıması ve anlamasını sağlar.

    Siyasi partilerin kendilerini sürekli seçmenin faydasına “ürünler üretme”  sorumluluğunda görebilmesi iletişimde de gerçekçi ve sonuca dönük bir çabanın içinde olmalarını sağlayabilir.

    Temsil tabanlı her siyaset biçimi, eninde sonunda hasılatın seçim sandıklarında toplandığı bir satış süreci olarak görülebilir. Seçim varsa seçmen de var. Siyaset yapıyorsan seçmeni senin tarafında olmaya, tutumunu korumaya veya değiştirmeye ve senin için harekete geçmeye (sana oy vermeye, kampanyaya katılmaya, bağış yapmaya, sandığa gitmeye, komşusunu ikna etmeye vs.) ikna etmek zorundasın.

    İşte bu ikna süreci marka iletişiminde olduğu gibi, siyasi iletişiminin de ana konusudur. Kullanılan yol ve yöntemler farklılaşsa da temel prensipler de benzerdir: Farklı ol ve kendi farkını anlat!

    *

    2017 anayasa referandumu sonrası gelişen ittifaklar dengesi Türkiye’de siyasetin önceliği haline geldi. Bu durum siyaseti, kimsenin kendini kendi gibi gösteremediği, kendi sözünü kendi gibi söyleyemediği bir tür siyasetsizliğe sıkıştırdı.

    Asgari müşterekte buluşma ve bunlarla yetinme anlayışı siyasi yelpazedeki figürleri farklılıkların değil benzerliklerin iletişimini yapar hale getirdi. Hangi parti liderinin diğerinden hangi konuda, ne kadar farklı düşündüğü sanki giderek önemsizleşmeye başladı.

    Acaba gerçekten önemsiz mi?

    MHP ile tıpatıp aynılaşmanın Erdoğan’ı siyaset dışına itmesi gibi muhalefette -biraz HDP dışında- neredeyse tıpatıp aynı şeyleri anlatan onca parti ne kadar siyasetin içinde sayılmalı?

    İktidar tarafından yerli-milli-dini olduğu iddia edilen konularda neredeyse tam bir iş birliği halinde iken ve aynı zamanda sadece tek bir hedefe, “ilk seçimde Erdoğan’ı devirme” hedefine motive şekilde yürütüldüğü izlenimi ile siyasi nüansları görmezden gelen bu çatışmasız siyaset anlayışı ve siyasi dil, muhalefete gerçekten bir güç biriktiriyor mu?

    Acaba seçmen gerçekten kimin ne yaptığının farkında mı?

    Farklı araştırma şirketlerinin yayınladığı sonuçlar muhalefetin açık ve muhtemel ittifaklar ile bir miktar yol aldığını gösterse de henüz açık bir fark oluşmuş görünmüyor. Neden?

    İktidarın içeride ve dışarıda yaşadığı onca soruna rağmen siyasetsizliğin iletişimi neden muhalif ittifaktaki hiçbir partiye bariz bir avantaj sağlamıyor?

    Kararsız seçmenler üçüncü büyük ittifak gibi neden günden güne büyüyor?

    Daha da çoğaltılabilecek benzer sorularının gördüğüm kadarıyla temel bir yanıtı var: Çünkü muhalif ittifakın lokomotifi CHP oyunu böyle kuruyor…

    Kılıçdaroğlu, ittifaklar siyasetinde yıllardır ustalaşmış olan Erdoğan’a karşı gerçekten başarıyla yönettiği ve 2019 yerel seçimlerinde büyük bir zafer elde ettiği Millet İttifakı anlayışını kendini varlığını feda etme pahasına CHP siyasetinin ana ekseni haline getirdi.

    Ancak araştırmalardan anlaşılan o ki CHP’nin bu büyük fedası, seçmene Türkiye’nin geleceğiyle ilgili henüz pek bir şey anlatmıyor.

    İlk seçimlerde “Erdoğan devrilecek, tamam, peki sonra ne olacak?” sorusu seçmen için büyük bir önem taşıyor. Muhalefet, Millet İttifakı ile Erdoğan sonrasına ilişkin ne hayal ettiğini anlatmak zorunda.

    Erdoğansız bir gelecek hiçbir seçmen grubu için tek başına yeterli bir siyaset vaadi olamaz. Bu iktidar devrildikten sonra yerine kurulacak olan ne? Ne vadediyorsun?

    Uzun bir süredir tek yönlü ve tek taraflı iletişimle ve birbirinin aynı içeriklerle seçmene hayatlarının ne kadar da kötü olduğunu, giderek daha da kötü olabileceğini hatırlatmaktan başka bir şey söylemeyen muhalefet partileri ayrı ayrı ve güçlü bir şekilde kendilerini ortaya koymak zorunda. Erdoğansız gelecek için seçmeni samimi olarak ikna etmek ve kendi gelecek hayallerine ortak etmek zorunda.

    Muhalif ittifakın lokomotifi, gelecekteki Türkiye’yi detaylı şekilde anlatmak, sevdirmek ve Türkiye’yi geleceğe bugünden hazırlamakla yükümlü… CHP kendinden vazgeçip sadece başka partilerle “aynılaşmada” ısrar eden bir iletişimle bunu başarabilecek mi, göreceğiz.

    Öyle görünüyor ki, seçmen iki ittifak ve kararsızlar olmak üzere üç büyük dilime bölünmüş durumdayken muhalefet, ittifaklar oyununu bir süre daha bu şekilde oynayacak. Ancak bir gün iktidar değiştiğinde arkasında güçlü bir seçmen desteği olmaksızın CHP acaba herhangi bir iktidar ittifakının lokomotifi ve sonrasında lideri olabilecek mi?

    Bu soru da siyasi iletişimin bugünden nasıl kurulması gerektiğine ilişkin ipuçları içeren önemli bir soru olarak akılların bir köşesinde tutulmalı.

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.

  • ‘Suskun kadın davası’ ve kadın cinayetleri

    Eyyüp DEMİR

    Her yıl kendine özgüdür, bazı yıllar insan belleğinde anımsamayı hak eder, bazıları da hiç hatırlanmak bile istenmez.

    2020 yılı tüm dünyada ve Türkiye’de Covid-19 ile birlikte son buldu. Fakat 2021 yılı devam eden bu pandemi belasıyla başladı.

    İyi-kötü sonuçlar ve doğru-yanlış bilgilendirmelerle Türkiye’de de bu pendemili yıl nihayete erdi.

    Ancak Türkiye’de pandeminin öldürücü etkisinin yanında erkeğin öldürücü etkisi de hissedildi.

    2020 yılında erkekler tarafından 300 kadın katledildi, 171 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. (?)

    Taşı toprağı altın İstanbul 42 kadın cinayetiyle en başı çekti. Medeni kent konumundaki İzmir 26 kadın cinayetiyle ikinci sırayı kaptı. Başkent Ankara ise 15 kadın cinayetiyle yarıştaki yerini aldı.

    Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yayınladığı “2020 Raporu”na göre 81 ilin 17’sinde kadın cinayetlerinin tespit edilemediği kaydediliyor.

    Antalya 13, Mersin 13, Konya 11, Diyarbakır 10, Adana 10 ve diğer kalan illerde de 10’un altında kadın cinayetleri işlendiği rapor edilmiş.

    Trajedinin boyutu 2020’nin son demlerinde de hız kesmemiş. Aralık ayında öldürülen 23 kadının 7’si evli olduğu erkek, 5’i birlikte olduğu erkek, 1’i eskiden birlikte olduğu erkek, 3’ü eskiden evli olduğu erkek, 3’ü babası, 3’ü oğlu, 1’i tanıdık birisi tarafından öldürülmüş.

    Böyle bir sahne beyaz perdede yansıtılsa herhalde abartılı görülür. Çünkü burada erkek değil, daha çok bir cinayet makinesi fragmanı izlenmekte.

    Koca erkek, sevgili erkek, eski eş erkek, baba erkek, oğul erkek, tanıdık erkek. Neredeyse kadınlara karşı bir erkek cinayet-işbölümü kurulmuş.

    Elbetteki yargının sorunlu olduğu bir yerde, yargısız infaz ve kadın cinayetleri hep süregelmiş, fakat yargının işlediği hangi dönem olursa olsun kadının hakkı da korunmuştur.

    Yargının önemi her tarihsel ve toplumsa dönemde bir şekilde hissedilmiş. Aslında arkaik toplumlarda bile bir yargını önemini görmekteyiz.

    İlk yazılı belgelerde bile kadına karşı yargının pozisyonu oldukça önemlidir.  M.Ö. 1850 dolaylarında Sümer ülkesinde işlenen bir cinayet yargılamasında “Suskun kadın davası” ilk mahkeme kararı olarak bilinir.

    Sümer ülkesinde üç erkek tarafından bir tapınak görevlisi öldürüdüğünde, kocasının ölümünü haber vermeyen kadın mahkeme tarafından ölüm cezasına çarptırılır.  Ancak savunma heyeti  kocasının sağlığında kadının gereksinimlerini karşılamadığı için kadının serbest bırakılmasını ister. Mahkeme heyeti de sözkonusu savunma nedeniyle kararını değiştirekek kadını serbest bırakır. (Bkz. Tarih Sümerler Başlar, Samuel Noah Kramer, İlk Mahkeme Kararı)

    Evet, antik dönemlerde bile kadına karşı yargı bir şekilde işlerken, ne yazık ki modern dönemde erkek yargısı kadına yönelik halen bir cinayet olarak tezahür etmekte.

    Yazar Hakkında

    Eyyüp DEMÎR, Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu.  Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.

     

     

  • Televizyona uzanan elin 10 yıllık hikayesi

    Sinan Biçici

    Nerede o eski diziler diyenlere yakın tarihimizden kısa bir hikaye anlatmak istiyorum. Yıl 2011, olay Türkiye’de geçmektedir. Henüz “AKP iktidarı otoriterleşiyor mu” denilmeye başlanmayan yıllar. Ön hazırlık süreci diyelim. Yazımı daha ciddiye alın diye Fransız düşünür Lois Althusser’le başlamak istiyorum.

    Althusser, “…devlet, ideolojik aygıtları aracılığıyla hegemonyasını kurar ve pekiştirir…” der. Nedir bu ideolojik aygıtlar? Din, hukuk, ahlak, sanat, kitle iletişim araçları ve medya.

    Serbest piyasa ve liberal siyasal yapıyı savunduğunu söyleyen bazı devletler de, bunu türlü kılıf ve yöntemlerle gerçekleştirir.

    Aile ön planda olsun, gençler aşk yaşamasın, kadın anne ve ev hanımı olsun, şeklinde bir tercihi olan devlet böyle film, dizi, program yapın diye talimat veremez bu yüzden. Ama farklı yöntemler uygular.

    2011 yılındaki reyting operasyonunun temel amacı buydu. Reyting sisteminde usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle Aralık 2011 yılında en çok reyting alan dizilerin yapım şirketlerine baskın yapıldı. Bugün hala en çok reyting alan dizileri yapıyor o şirketler. Aslında yapılan usulsüzlüğü engellemek değil, klasik bir FETÖ taktiği olarak usulsüzlük yapmak için yeni bir kılıf yaratmaktı.

    Reyting ölçen şirket değiştirildi, düzenleme yapan TİAK’ın başına bugün FETÖ’den hapiste olan bir tv müdürü getirildi. Bir süre fetret devri yaşandı. Reyting ölçülemedi, TRT ölçüme girmedi. STV reytingte altın devrini yaşadı.

    REYTİNGLER GÜVENİLİR Mİ?

    Uzun zamandır reyting sistemi hakkında bir şaibe hep var. Sektörde olanlar da, seyirciler de güvenmiyorum diyorlar. Ama reklam veren için en önemli ölçü bu. Tabii son yıllarda sosyal medya reytingleri de yeni bir kriter alanı yarattı.

    Reyting ölçümü yapılan paneli, yani seyirci profilini değiştirerek dizilerin içeriğini de değiştirmiş oldular. Eğitim ve sosyo-ekonomik statüsü görece yüksek olan AB grubunun payı azaltıldı.

    Yeni panel, total izleyici diye başlayan cümlelerin ardından eskiden çok izlenen türde diziler yapılamaz oldu. Kentli hikayeler, özgür kadın karakterler gitti, yerine tek derdi evlenmek ve kendini erkeğine adamak olan kadınlar tercih edilmeye başlandı. Aşk uzaktan uzağa yaşanmaya başladı. Özgür aşk, özgür kadın, içki, günlük hayat dili, öpüşme hepsi yok olmaya başladı.

    Muhafazakar bir televizyon dünyası kurulmak istendi. Benim Senaryo Yazarları Derneği yönetiminde olduğum 2009 – 2012 döneminde yakından takip ettiğim davalarda senaryo yazarları içki içen, ahlaksız ilişkiler yaşayan ve bu yaşam tarzını topluma dayatan kişiler olarak hedef gösterildi. Muhteşem Yüzyıl, Fatmagül’ün Suçu Ne gibi dizileri yapanlar tehdit edildi, aleyhlerinde kampanyalar yapıldı. O zaman büyük kanallar böyle değildi, bizleri çağırır, bu konular üzerine görüşlerimizi anlatma şansı verilirdi.

    “Bizim çocuklar” da senaryo yazarlığını öğrensinler, yönetmen olsunlar da şunlardan kurtulalım diye çağrılar yapıldı. Ama yapamadılar. Yaratıcılığı kelime olarak bile yasak bulan bir zihniyet yaratıcı bir sektörde başarılı olamazdı. Bir an önce şu işi öğrenmek ve nefretle eleştirdikleri kişilere muhtaç olmamak için yine kızdıkları Cihangir tayfasıyla çalışmak zorunda kaldılar.

    VE RTÜK… SAHNEDE

    Ardından da RTÜK daha belirgin olmaya başladı. Cezalarla diziler, programlar yönlendirilmeye çalışıldı. Ben Bilmem Eşim Bilir gibi yarışmalara bile türlü sebeplerle cezalar verildi. Evli bir kadın yarışmada başka bir adamla dans ettiği için, kocasına bağırdığı için, şaka yaptığı için…vb. sebeplerle  ceza kesildi.

    Dünyanın her ülkesinde RTÜK benzeri kurumlar, medyayı sınırlayan sözleşmeler var. Bu kurumlar liberal siyasi sistemin gereği olarak hakem pozisyonunda, toplumun bütün kesimlerini korumak için medyayı düzenlemekle görevli. Türkiye’nin de altına imza attığı Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi ise, çocuklar, gençler korunsun, istismar, pedofili medyada yer almasın, insanların ruh halleri korunsun vs kaygılarla hazırlanmış bir sözleşme.

    RTÜK’ün çerçevesi aslında bu sözleşme. Anayasaya göre uluslararası sözleşmeler iç hukukun üstünde ve bu sözleşme en önemli kriter olmalı.

    RTÜK son günlerde hep gündem. Çünkü çıtayı giderek yükseğe koyuyor. En son komşulardan birkaçını ailece götürürüz diyen birine destek çıktı. Muhalif bir siyasetçiyi ekrana çıkarana bile ceza kesebilecek noktaya geldi. Çocukları pedofiliden korumak gibi bir resmi görevi varken çocuk evliliklerini savunanlar ekranda cirit atıyor. Şimdi RTÜK’ün belirlediği sınırlara göre katliam çağrısı yapmak, çocuk evliliklerini savunmak, aynı dünya görüşünde olmayanlara her türlü hakaret ve saldırı serbest. Muhalif siyasi söylemler, aşk, nikahsız cinsellik yasak.

    Tekrar Althusser’e  dönersek, devletin ideolojik aygıtı olarak medyanın şekillendirilmesi, toplum mühendisliğinin en etkili silahı konumunda. Evet cezalar kesiliyor, sınırlar getiriliyor gibi görünüyor ama dünyanın rüzgarının tersine davrandıkları için hiçbir ilerleme kaydedemiyorlar ve edemeyecekler. İnternet, dijital medya onları kızdıkları 2011 öncesini bile aratır hale getirdi. Hava döndükçe, diziler de üzerindeki toprağı atacaklar. Bir iki yıl daha sabretmek gerek. Ama fragman görmek isteyenler dijital mecralardaki dizilere bakabilir. Televizyon da iktidar gibi bu gelişime boyun eğmek zorunda…