COVID-19 pandemisinin Türkiye’deki hikâyesinde bir yılı doldurmak üzereyiz. “Maske-mesafe-hijyen” olarak kodladığımız korunma önlemleri dışında, salgından kurtuluşumuzun tek (ya da en etkili) yolunun aşı olduğu geniş bir kesimce artık kabul edildi. Aşı bulundu mu, bulunacak mı, yaptıralım mı, yaptırmayalım mı, tereddüt mü edelim, ret mi edelim derken iş geldi yine en bildiğimiz yere dayandı: (Aşı) eşitsizliği, (aşı) ayrımcılığı!
Halk sağlığı uzmanları uzun süredir aslında bu başlığa dikkat çekmekteydiler. Gelişmiş ülkelerin hızla kendi vatandaşları için aşı temin etmesi, nüfusun üzerinde aşı stoklanması gibi örneklere karşılık aşı tedarikinde sorun yaşayan ülkelerin çokluğu, lisans anlaşmaları, aşıda patent gibi uygulamalar yaşanacak ayrımcılığın, eşitsizliğin habercisi gibiydi.
Hatta bu doğrultuda, geçtiğimiz yıl Nisan ayında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Avrupa Komisyonu tarafından, COVID-19 teşhisine, tedavilerine ve aşılarına yenilikçi ve eşit erişim sağlamak amacıyla hükümetleri, küresel sağlık kuruluşlarını, üreticileri, bilim insanlarını, özel sektörü ve sivil toplumu bir araya getirmek üzere bir eylem programı açıklanmıştı. Programın, COVID-19 aşılarının geliştirilmesini ve üretimini hızlandırma, dünyadaki her ülke için adil ve eşit erişimi garanti etme amacına odaklanan ayağı ise COVAX olarak adlandırılmıştı.[1]
COVAX’ın ilk olarak 2021 yılı Şubat ayında Latin Amerika ve Karayipler’de aşı dağıtımına başlayacağı açıklandıysa da şu ana kadar bu bölgelerde aşı dağıtımına başlanmadı.[2] Afrika’da ise aşıya erişim konusunun çok daha yavaş ve güç ilerlediği biliniyor.[3] Ülkelerin kendi vatandaşları arasında aşıya erişim konusunda yaşadıkları eşitsizlikler, mülteciler, sığınmacılar gibi grupların durumları da bu tabloya dâhil.
Geçtiğimiz günlerde, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, COVID-19’a karşı geliştirilen aşıların dünyadaki dağılımının eşit ve adil olmadığını kabul ederek, bu konudaki “endişelerini” dile getirdi. BM Güvenlik Konseyi’nin COVID-19 ile mücadele için düzenlenen oturumunda konuşan Guterres, üretilen dozların yüzde 75’inin sadece 10 ülkeye gönderildiğini, 130 ülkeye ise bugüne kadar tek bir doz bile aşı ulaşmadığını belirtti. Guterres, “aşı dağılımında eşitliğin sağlanması, küresel topluluğun önündeki en büyük ahlaki sınav” ifadesine vurgu yaptı.[4]
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın önceki akşam yaptığı açıklama ise bu kaygı ve uyarılardan Türkiye’nin de azade olmadığını ortaya koyan tehlike çanı gibiydi: “Daha kat edilmesi gereken yollar var önümüzde. Aşı tedarikinde her an sıkıntı yaşanabilir. Deyim yerindeyse aşı kıtlığı yaşanan bir zamandayız.”[5] Sağlık Bakanı “en güvenli olanının kendi aşımıza sahip olmak” olduğunu belirtiyor ama altını çizdiği “sıkıntı” ve “kat edilmesi gereken yollar” iç açıcı ifadeler değil.
Evet, bu ahlaki bir sınav olarak değerlendirilebilir. Daha doğrusu, kapitalizmin yarattığı ahlaki çöküşün somut bir şekilde gözümüzün önüne serildiği tablo bu. Ahlaki sınavı, burada tarafımızı ortaya koyarken vereceğiz.
Pek çok salgının görülmesinin beklendiği bir yüzyılda COVID-19 aşıları ülkelerin sağlık endüstrileri açısından büyük bir “dayanak” oluştururken, egemen güçler tercihini nereden yana kullanabilir? Neden COVID-19 aşılarında patent koruması halen kaldırılmadı? Süreç böylesine eşitsiz ve ayrımcı bir tablo içinde ilerlerken pandemiden kurtulabilmek mümkün mü?
Diyelim ki İsrail, ülke nüfusunun tamamını aşıladı; Filistin’de aşı yapılmadığı müddetçe pandemiden kurtulmuş mu olacak? Diyelim ki Kanada, ihtiyacı olanın 5 misli aşıyı stokladı; dünyada hâlâ aşıya erişmemiş olan 130 ülke varken, salgından korunacak mı? Diyelim ki Almanya, Pfizer-Biontech aşısının üretimini bir çırpıda 5 misli artırdı; patent koruması var oldukça bunun kime faydası olacak?
Türk Tabipleri Birliği’nce geçtiğimiz hafta çevirim içi olarak düzenlenen “Aşı Hakkında Merak Ettikleriniz”[6] başlıklı panelde konuşan TTB COVID-19 İzleme Kurulu üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Akova ısrarla altını çizdiler:
“Aşılama, hızlı, etkin, adaletli bir şekilde yapılmadığında, dünyanın farklı yerlerinde bu sorun çözülmediği müddetçe, daha kuvvetli ve farklı koronavirüs aileleri insanda hastalık yapma potansiyeli ile karşımıza gelebilir. COVID-19 aşısında patent koruması kaldırılmalı, ihtiyaç duyulan 70 milyar dolar hızla ayrılarak, 6 ay – 1 yıl içerisinde ayrımsız ve adaletli bir şekilde aşı dağıtımı yapılması sağlanmalıdır.”
Aksi halde, pandemiden tek başına kurtuluş olmayacak.
Bir insanı yalan söylemekten ne alıkoyar? Ya da soruyu tersinden soralım: Bir insanı illa ki yalan söylemeye ne teşvik eder? Sorunun muhatabını değiştirerek tekrar soralım: İnsanlar siyasilerin ya da yalan söyleyenlerin yalan olduğu apaçık olan sözlerine neden inanırlar? Bu sorulara kolayca yanıt vermek çok zor. Yalan, hakikat, kanı, doksa gibi pek çok kavramlarla uzun yıllardır pek çok felsefi ekolün tartışma alanına giriyor bu soruların yanıtları. Bu soruların yanıtları üzerine ancak bir tartışma/spekülasyon yürütülebilir belki de. Buna geçmeden önce birkaç örnekle başlayalım.
Orson Welles’in, Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) adlı radyo oyunu ABD’de ilk defa 1938 yılı Cadılar Bayramı sabahında radyoda oynandığında, kısa bir süre içinde ülke çapında bir paniğe yol açtı. Oyun New Jersey’nin Marslılar tarafından işgal edildiğine dair bir sahte habere dayanıyordu ve oyun 40 yıl önce yazılmış bir romandan uyarlamaydı. Bu sahte habere dayalı radyo oyununu gerçek sanan bazı dinleyiciler, polis ve basın bürolarını ile gazetecileri harekete geçirerek ulusal bir histerinin ateşleyicisi oldular. Temsil ve gerçek arasındaki incecik çizginin nasıl bir histeri yaratabileceğine dair belki de ilk örneklerden birisidir bu olay ve iletişim tarihinin travmatik/dramatik ve bir o kadar parodik bir örneği olarak akıllara kazınmıştır.[2]
Sahte ya da kasıtlı yalan haberlerin yol açtığı bazı histeriler ise ağır trajedilere yol açmıştır. 1955 yılının Eylül ayında Demokrat Parti yanlısı Mithat Perin’in sahibi olduğu İstanbul Ekspres Gazetesi’nde Selanik’teki Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberi yayınlanır. Kıbrıs Türk’tür Derneği üyeleri tarafından hızlıca İstanbul’da dağıtılan gazetedeki haber kısa süre içinde İstanbul’da gayrı Müslim yurttaşlara yönelik bir pogroma yol açar. Saldırılar sonucunda farklı kaynaklara göre 11 ila 15 arasında kişi hayatını kaybetmiş, 30 ila 300 kişi yaralanmış, 400’e yakın kadın tecavüze uğramış, ağırlıklı kısmı Rumlara ait olmak üzere, neredeyse hepsi gayrimüslim azınlıkların olan pek çok mabet, konut, iş yeri ve fabrika tahrip edilmiştir. Dönemin gazetelerine göre “asıl suçlu Türkleri provoke eden Rumlardır”. Ancak yağmalanan işyerleri, konut ve mabetler arasında Ermeni ve Musevi yurttaşlarınkilerin de olması bunun sadece Rumlara yönelik bir misilleme olmadığını göstermektedir.[3] Türkiye tarihine kara bir leke olarak geçen bu olay elbette ne ilk ne de sondur; yalanların yarattığı hınç ve öfke ilerleyen yıllarda daha pek çok linçi beraberinde getirecektir. Bu linç girişimlerinin tetiklenmesinde Türkiye basınının en azından belli bir kısmı önemli roller üstlenmiştir
İNSANIN BİLİŞSEL YETİLERİNİN SINIRI!
John Tomlinson, Kültürel Emperyalizm adlı çalışmasında sinemanın ürettiği temsillerin izleyende yarattığı gerçeklik hissine verilen aşırı reaksiyona bir örnek verir. Bir Afrikalı yerli kabilesine sokak sinemasında bir savaş filmi gösterilir. İzleyenler beyaz perdede bir film izlediklerini biliyorlardır elbette. Ancak filmin bir sekansında savaşan taraflardan bir grup atlı ekrana doğru hücuma geçer. İzleyiciler, bu hücumun beyaz perdede bir gölge olduğunu bir an unutup gerçek zannederek sinema perdesine aniden saldırır. Ellerine ne geçirdilerse perdeye fırlatan izleyicilerin gerçeklik algısı, perdedeki gölgelerin üzerlerine geldiğini düşündürtür. [4] Aslında insan denen fani yaratığın bilişsel yetilerinin ne kadar da sınırlı olduğunu çok iyi gösteren örneklerden birisidir bu olay. Elbette Tomlinson bu olayı çalışmasında kültürel emperyalizm kavramına Ortodoks yaklaşımın yersiz olduğunu ispatlamak için örnek olarak verir. Bu başka bir tartışmanın konusu.
1976 yapımı Sydney Lumet’nin yönettiği bol Oscar’lı Şebeke (Network) filmi, liberal demokrasilerin dördüncü kuvveti sayılan medyaya, özelde de televizyona ağır bir taşlama örneği olarak sinema tarihi içindeki müstesna yerini almıştır. Gerçekte olmayan UBS adlı bir ulusal televizyon kanalında ana haber sunuculuğu yapan Howard Beale, reyting kaybettiği için işten atılacağını öğrenir. Yıllarını bu işe vermiş olan Beale işinden kolayca vazgeçecek gibi değildir. Haber müdüründen izleyicileriyle vedalaşmak için son defa ekrana çıkma talebinde bulunur. Bu veda konuşmasında gece bir rüya gördüğünü ve rüyada bir sesin kendisine gerçekleri söyleteceğini bildirdiğini anlatır. Gaipten gelen sesin kendisini neden seçtiğini de merak eden Beale, sesin kendisine “Sen televizyondasın ve 40 milyon Amerikalıya sesleniyorsun, bu belki de bir zaman sonra 50 milyon olacak” dediğini aktarır. Beale’in delirdiğini düşünen haber müdürü bu yayından sonra kendisini tamamen yayından alacağını belirtir; ancak nihayet bu gerçeklerin halka anlatılmasına aracılık edeceğini iddia eden yarı deli adam, kısa bir süre içinde söz konusu televizyon kanalının bir süreliğine de olsa en çok izlenen ve kitleleri harekete geçirme kabiliyeti olan bir fenomene dönüşür. Aklıselimi temsil eden haber müdürünün yerini kısa süre içinde aklını reytingle bozmuş olan başka bir müdür alır, işler çığırından çıkar. Elbette filmin tümünü burada anlatacak değilim, izlemeyenler için spoiler olmasın. Film, ticari televizyon kanallarının reyting kaygısının hakikati eğip bükme konusunda ne kadar etkili olduğunu net ve ironik biçimde anlatan çarpıcı bir örnektir. Bu parodinin Türkiye’de özel televizyon kanallarının ilk açıldığı yıllarda nasıl gerçek hayatımızın bir parçası olduğunu ülkecek deneyimledik, bugünlerde bunu farklı şekillerde deneyimliyoruz.
TRUMP’IN YALANLARI VE GÜNAHKÂR ABD MEDYASI…
ABD’nin önceki dönem Başkanı Donald Trump, tarihe belki de en kısa sürede en çok yalan söyleyen ABD Başkanı olarak geçti. 2017’de yemin ederek resmen başkan olduktan sonra Reagen’dan sonra en büyük seçim zaferini kazandığı, ABD tarihinin en kalabalık katılımlı yemin töreninde yemin ettiği gibi kısmen beyaz sayılabilecek yalanlar da dâhil kısa süre içinde yüzlerce yalan söyledi malum şahsiyet.[5] İşin garip tarafı bu yalanlar, ABD’de hem gazeteler hem de teyit kuruluşları tarafından ifşa edildi. Ancak yalan olduğu apaçık olan bu iddialara ABD nüfusunun en az yarısı inanmaya devam etti. Zira Donald Trump, bu yalanları söylerken aynı zamanda, kendisini istemeyen müesses nizamın temsilcilerine ve büyük medya kuruluşlarına karşı mücadele verdiğini de iddia ediyordu. ABD ana akım medyası, kuşkusuz hiç de masum değildi. Chomsky ve Herman “Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği”[6] adlı çalışmalarında ABD ana akım medyasının nasıl ABD hegemonyasının propaganda aracı işlevi gördüğünü detaylarıyla anlatmışlardı. Hâlbuki biz ABD medyasının “düzgün işleyen” ABD demokrasisinin dördüncü gücü olduğunu zannediyorduk. Yani ABD halkı aslında Trump’un yalanlarıyla günahkâr ABD medyasının propagandist yaklaşımı arasında bir seçim yapmaya zorlanıyordu. Tabi ki bir kısmı bir “şeytana” diğer kısmı başka “şeytana” inanmayı seçiyordu.
Günümüzde Türkiye’yi tek başına yöneten kişinin genel başkanı olduğu AKP, 3 Kasım 2002’de iktidara gelmeden önce, devletin o dönem muktedirlerinin borazanlığını üstlenmiş olan Türkiye ana akım medyasının üç “şeytan” unsurundan (sol, Kürtler ve İslamcılar) birisinin temsilcisi olarak dışlandı, görmezden gelindi ve tehlikeli görüldü. Günümüzün tek adamı, tıpkı Trump gibi Türkiye’deki medyanın da içinde yer aldığı pek çok statüko odağına karşı cengaverce mücadele yaptığını iddia ederek çıktı halkın karşısına. Yalan da değildi. Türkiye ana akım medyası belki de tarihinin hiçbir döneminde gerçek anlamda hakikatin peşinde samimiyetle gitmedi. Her zaman güç odaklarıyla kurulan çıkar ilişkileri, ilke ve gazetecilik etiğinin önünde tutuldu. Başta partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP’nin bütün unsurları uzunca zamandır, yalan söyleme konusunda hiçbir şekilde elini korkak alıştırmıyor. Her söylenen yalan bu yalanlara inanmayanlar tarafından “yok artık yalanın bu kadarına kim inanır?” şaşkınlığıyla karşılanıyor. Ancak bu yalanların hala alıcısı var ki söylenmeye devam ediliyor. Aslında Türkiye ana akım medyası, özel televizyonlar zamanından bu yana güvenilmeyen kuruluşlar arasında ön sırada yer alıyor. ABD’deki durumdan farklı olarak, Türkiye’de ana akım medya tamamen ele geçirilmiş olduğu için, Erdoğan’ın mücadele ettiğini iddia edecek statüko odağı da pek kalmamıştır. Bu nedenle, Erdoğan ve etrafındakilerin mücadeleleri statüko yerine bizzat halkın kendisiyle olmaya başlamış durumdadır. Söylenen yalanların fütursuzluğu bu mücadelenin seyrinin nereye doğru evrildiğini çok iyi gösteriyor.
İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği, Türkiye’nin çok partili hayata geçtiğinin de açıklandığı yıl doğan annem, çocukluğunda evlerindeki radyodan gelen seslerin nereden geldiğini bir türlü anlayamadıklarını, çocuk aklıyla transistörlü radyonun dönüp dönüp arkasında insan aradıklarını anlatırdı. O zamanlar radyonun içinden gelen seslerin sahiplerini arayan annem, bugünlerde pandemi nedeniyle bir araya gelemediğimiz için bizlerle ve yurtdışındaki torunuyla cep telefonuyla görüntülü olarak konuşuyor ve bunu artık hiç yadırgamıyor.
YALANLARA İNANMA EĞİLİMİ VE İNSANIN ‘BİLİŞSEL ÖNYARGILARI’
Bilişsel becerilerin koşullar ve zaman içinde nasıl da geliştiğine bir örnek olarak gösterecek değilim bunu tek başına. Bu ve diğer örnekler, insanın gerçekliğe dair algısının sınırlarının ne kadar kaygan olduğunu anlamak açısından bize önemli ipuçları veriyor. Aslında yalanlara inanma eğiliminde sanırım insanın “bilişsel önyargıları”[7] önemli bir faktör olarak duruyor. Bilişsel önyargıları besleyen en önemli şey ise kendi üstüne kapaklanan ve fetişleştirdiğimiz kanaatlerimiz. Kanaatlerimizi hakikat mertebesine yükselten şey samimi bir diyaloga girmek yerine bütün diyalog kanallarının kapatılması gibi görünüyor. Günümüz yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı ve giderek daha çok yükselen yankı odalarının duvarları, diyalog yerine kendi kanaatlerimize gömülerek varlığımızı daha çok yüceltmemize yol açıyor. Hâlbuki geçmişte yaşanan linçlere yol açan yalanların hızlıca kitleleri etkilemesi de günümüzde sosyal ağlarda yalan haberlerin troller tarafından hızla dolaşıma sokularak hakikat algımızı dumura uğratması da diyalog kapılarının kapalı olmasının sonucu. Muhteris ve yalana bağımlı otoriter liderlerin etkisinden kurtulmanın en iyi yolu yalanlara inanmaya teşne olanlarla bu yalanları sorgulayanlar arasındaki diyalog kanallarını açmaya çalışmaktır. Belki de önümüzdeki yılların toplumlarında en önemli ve acil ihtiyaç bu olacak gibi görünüyor. Bu ihtiyacı karşılamak için ise, gerçekleri anlatacak iletişim kanallarını kendilerini yalan söyleme ayrıcalığı ile geniş halk kitlelerinden ayıran insanların elinden almak öncelikli görev olarak duruyor.
[3] Dilek Güven (2005), Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
[4] John Tomlinson (1999), Kültürel Emperyalizm, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
[5] Lee Mcintyre (2019), Hakikat Sonrası, İstanbul: Tellekt Yayınları.
[6] Noam Chomsky ve Edward S. Herman (2012), Rızanın İmalatı, İstanbul: BGST Yayınları.
[7] Nathan H. Lents (2020), İnsanın Kusurları: İşe Yaramaz Kemiklerden Bozuk Genlere, Arızalarımıza Genel Bir Bakış, İstanbul: Metis Yayınları.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Garê operasyonuyla Kürt sorunu tekrar gündemin ana meselesi haline geldi.
Türkiye’de Kürtler uzun süre devletin gözünde yok kabul edildi, hatta etnik olarak Türk oldukları ileri sürüldü.
Peki devletin Kürtlerin Türk olduğuna dair tezi neydi?
Kürtlerin Türk olduğuna dair tezi şöyleydi:
Bir yanlış algılamadan dolayı Türk olan Kürtler dağda kurumuş karda yürürken ayaklarından çıkan “kart-kurt” sesi nedeniyle yanlışlıkla kendilerine Kürt demişler. Aslında Kürtler öz be öz Türk’tür.
Tabi bu tez 1990’lara dek devlet tarafından yarı resmi nakledildi, fakat bu uydurma tez tutmayınca da devlet Kürtleri kabul etme noktasına geldi.
Uzun bir süre Türkiye’de hangi hükümet iktidara gelirse gelsin hükmeden tek bir organ vardı; o da orduydu. Fakat, Türkiye’de 12 Eylül 1980’den sonra darbenin gölgesinde kalan hükümetler iş başına geldi.
1984 yılında PKK tarafından başlatılan silahlı mücadele ise Kürtlerin Türkiye’deki geleneksel algılanmasında değişime yol açtı.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, bizzat PKK’nin silahları susturması için haber gönderdi. PKK tarafından ilk kez 1993 yılında ateşkes ilan edildi.
Başbakan Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile birlikte 1991 yılında Diyarbakır başta olmak üzere bölge gezisinden döndükten sonra Kürt realitesini tanımıştı. Demirel bunu şöyle ortaya koyuyordu:
“Bu devlet Türk ırkından gelen insanlar tarafından kurulmuştur, diğerleri ikinci vatandaş değildir. Beraber kurmuşuz, kader birliğimizi rıza ile kurmuşuz. Biz-siz diye bir şey yok hepimiz varız. Hepimiz varsak, buradaki insana yani Kürtçe konuşan, ‘Kürt asıllıyım’ diyen insana da ‘Kürt kimliği’ diyoruz. Artık buna karşı çıkmak mümkün değildir… Yani Kürt realitesini Türkiye tanıyacak, ki tanımıştır ve bana göre son bir senenin en önemli olayı odur.” (Eyyüp Demir, Yasal Kürtler HEP’ten HDP’ye Kürt Siyaseti, Ütopya Yayınları)
Türkiye’de ilk kez bir başbakan üst perdeden “Kürt realitesi”ni tanımıştı.
Özal’ın ölümünden sonra cumhurbaşkanlığı koltuğuna Süleyman Demirel geçince, Demirel’in yerine de Tansu Çiller başbakanlık koltuğuna oturdu.
Çiller de İspanya dönüşünde Kürt sorununun çözümü için “Bask Modeli”ni öne sürdü.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, Çiller’in bu açıklamasına sert tepki gösterince Çiller büyük bir hızla çark etti.
Bu gelenek diğer başbakanlar tarafından da sürdürüldü. Çiller’in yerine Başbakan olan Necmettin Erbakan, bizzat yazar İsmail Nacar’ı görevlendirerek “Arabulucu Model”i önerdi.
Yeni hükümetin Başbakanı Mesut Yılmaz ise, Diyarbakır dönüşünde “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyerek Kürt sorununu kabul ediyordu.
Yıllar sonra AKP kuruldu ve Genel Başkanlığına da Recep Tayyip Erdoğan geldi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 24 Aralık 2002 yılında Rusya gezisinde bir işçinin Kürt sorunu konusundaki sorusuna, “Türkiye’de Kürt sorunu yok. Sorun var diye inanacaksan sorun olur, yok dersen sorun ortadan kalkar” diyerek bu sorunu yok saymıştı.
2005 yılında ise Erdoğan, Diyarbakır’da “İlla ad koyalım’ diyorsanız Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepimizin sorunudur. Benim de sorunumdur…” diyecektir.
Bu süreç bir dizi gelişmelerden sonra “Çözüm Süreci”ne dek vardı. Ancak Erdoğan 2002 yılına tekrar dönerek “Kürt sorunu yok” deme noktasına geldi.
Kürt sorunu var-yok, yok-var ikilemi artık Türkiye’nin klasik Kürt sorunu siyasetine dönüşmüş durumda.
Bugüne dek başa gelen hükümetler Kürt sorununun siyasal yollarla çözümünü düşündüklerinde ‘var’ demişler, sorunu silahlı yollarla çözmek istediklerinde de ‘yok’ demişler. Devletin bu var yok metodu bilinmeyenleri çok olan bir denklem gibi sürüp gitmekte.
Eyyüp Demîr kimdir?
Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.
Gündem, her zamanki gibi olabildiğine yoğun. Devlet yetkililerinin halkın bir tekini düşünmeden aldığı kararlar, verdiği “müjdeler”, hangi parti ya da derneği kapatıp, sistemin ilerlemesi için nereye atayacağı kayyumlar… Mızmızlanan ve çocuklar gibi sürekli ürettiği bahanelere “devletin bekası” için inanmamızı bekleyenler.
Aslına bakarsanız çok bekledik. Uzun yıllardır da bekliyoruz. Hatta bir kısmımızın gençliği, beklerken aldığı yaralarla çöpe gitmiş durumda. Cinayetlerden, katliamlardan kurtulanlar işsizlikten, mobbingden intihar etmeye başladı. Ne yazık ki manzara bu.
Ama bu bekleyiş içerisinde, beni derinden sarsan bir görüntü geçti ekranlardan. Sonra bu kadar Ah’ı, hesabı, hesap verecekleri günü umut ettim. Sonuçta ekmeğimizi bitip tükenmeyen umuttan yiyoruz.
Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, yine bir müjde vereceğini açıkladı. Müjde yalnız elinde patlamış olacak ki; ne zamanında açıklayabildi ne de “bizim askerlerimizi hain teröristler öldürdü” hikayesi beklediği karşılığı buldu. Sonuç olarak başarısız bir operasyon olduğunu kabul etmek durumunda kaldılar. 2015 yılından beri rehin tutulan 13 askerin kurtarılmasıymış amaç. İnsanların tepelerine yağdırılan bomba ile kahraman olmayı ve ülke yönetmeyi görev bilen bu zihniyet dönüp ailelerin yaşadıklarına bakmaya zahmet edecek mi?
Çocuklarının kurtarılması için meclisin kapısını aşındıran, çalmadık kapı bırakmayan ve eli boş dönen onlarca insanın evine çocuklarının cansız bedenleri gönderildi. Ki rehin alınan askerler, yazdıkları mektupta kendilerini ancak isterse AKP’nin kurtaracağını açıkça yazmışlar. Kaybedilen insan hayatları gündemden hızlıca silinirken yerini esas mesele olan HDP’nin kapatılması, muhalefet partilerinin “terör örgütü HDP” ile nasıl yan yana olduğu simülasyonları dönmeye başladı. Bu konuşmalar pandemide yapılan ışıklı salonlardan dile getirildi.
Erdoğan, Gara’da oğlunu kaybeden anneyi telefonla kongre toplantısına bağlayarak sesini salona verdi ve “Bir anneye böyle bir şeref nasip olmaz ama siz bu şerefi yakaladınız. Mekanı cennet olsun” diyerek kanlarının yerlerde kalmayacağını söyledi. Peki bunların saçılmasına neden imkan tanınıyor? Kadınların tabutlara sarılı fotoğrafları ile neden vatanı korumak eş değer kılınıyor? Ve en önemlisi ölümü kutsayan, kanla geleceğin yazılacağına inananlar neden en ufak bir risk almayarak bir eli yağda öbür eli balda yaşıyor?
Bütün bunların tam ortasına aklımdan sanırım hiç çıkmayacak bir görüntü. Hastane önünde çocuklarının bedenlerini bekleyen anneler. Bu hissi çok iyi biliyorum. Artık bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı hissi ve içeriden çıkacak bedenin kendi yakınlarına ait olmaması umudu ve utancı… Ben bu duyguyla baş edemediğim için 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nda kaybettiğim arkadaşlarımın kapısında bekleyememiştim. İnsan galiba ayakta ve hayatta kalmak için kendine hep yol aramaya çalışıyor. Bedeninin tek parça olduğunu öğrendiğimde hissettiğim sevinç, sonralarında da ayağıma dolanacaktı.
İşte sizler, bizlere kaç kez yara alarak öldüğünü düşündürdünüz ya, o yaraların hepsi öfkeyle büyüdü ya, bu nedenle artık hiçbir hesabınız tutmayacak. Birlikte, insanca, demokratik ve eşit yaşamın koşulları sizin yalanlarınızda değil bizim ellerimizde. Kadınların yüreğinin ta ortasında. O cesaret çok şeyi değiştirecek. Artık bu bekleyiş sadece çaresizlikten değil…
Burcu Yıldırım Kimdir?
Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.
2019 yılının Ağustos ayında Türkiye Kazdağları’ndan yansıyan görüntülerle sarsıldı. Kanadalı Alamos Gold Şirketi, Kirazlı’da altın madeni açmak için 347 bin ağacı kesti. Türkiye vahşi madenciliğin, yıkıcı-zehirli-kimyasal madenciliğin gerçek yüzünü kahredici bir doğa katliamıyla gördü. Kamuoyundan yükselen çığ gibi tepkiler nedeniyle o yıkımın yolunu açanlar geri adım atmak zorunda kaldı; Alamos Gold’un ruhsatı yenilenmedi. Hatta bölgenin yeniden ağaçlandırılacağı, Alamos Gold’un artık bölgeden gideceği şeklinde haberler yapıldı.
alamos gold’un Kazdağları’nda 347 bin ağacı kestiği alan.
Ancak şirket bölgeyi terk etmedi. 2020 yılının sonunda Tarım Orman-İş Sendikası, Kanadalı şirketin ruhsatın iptal edilmesine karşın Çanakkale Kirazlı-Balaban alanını terk etmediğini duyurdu. Sendika, “Şirket bölgeyi terk etsin, biz kampanya yapıp bölgeyi yeniden ağaçlandıracağız” dedi. Hatta sendikaya göre saha, Orman Genel Müdürlüğü’nce teslim alınmasına rağmen, şirket tarafından sahanın işgali devam ediyordu.
Bu arada Alamos Gold hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçları yargılayan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne suç duyurusunda bulunuldu. Avukat İsmail Hakkı Atal tarafından hazırlanan dilekçede, Kanadalı şirketin madencilik faaliyetiyle kasten iklim krizine neden olduğu; koronavirüs salgınına neden olan ekosistem değişikliğine ve kirliliğine yol açtığı vurgulandı.
SERMAYE ARTIRIMINA GİTTİ
12 Şubat 2021 tarihli Sözcü Gazetesi’nde Çiğdem Toker’in yazısından öğreniyoruz ki, Enerji Bakanlığı’nın bir süredir ruhsatını yenilemediği Alamos Gold (Türkiye’de Doğu Biga Madencilik adı altında faaliyet gösteriyor) sermaye artırımına gitmiş. Amaçlarında hiçbir değişiklik olmadığını belirten şirket yetkilileri, yerel toplulukların desteğinin sürdüğünü, 111 öğrenciye burs verildiğini açıklıyor ve Enerji Bakanlığından çıkacak izni sabırla beklediklerini söylüyorlardı.
15 Şubat Pazartesi günü Çiğdem Toker’in Sözcü’deki köşesinde bu kez Alamos Gold’un Türkiye’deki şirketi Doğu Biga Madencilik Genel Müdürü Ahmet Şentürk’ün açıklamaları dikkat çekiyordu. Müdür Şentürk, bütün faaliyetlerin uluslararası standartlara uygun yürütüldüğünü belirtmiş; BM’nin Rio Sözleşmesi’nden söz etmiş ve insanlık için üretim yapmak zorunda olduklarını söylemişti. Hatta Toker’in “Oradaki toprağın kelleşmiş görüntüsüyle ortaya çıkan ağaç katliamını meşru buluyor musunuz?” sorusuna, “meşru bulduğunu” söylemişti. Hatta Şentürk, o bölgenin ağaç bakımından eskisinden daha iyi olacağını söylüyordu.
Müdür Şentürk, köylülerle iletişimlerinin çok iyi olduğunu, madenciliğin bölgedeki köylerde standartları yükselteceği gibi bir çok şey anlatmıştı. Yani aynı işi yapan (benzer katliamları gerçekleştiren) bütün meslekdaşları gibi ağzından bal damlıyordu. Ayrıca madencilik sonrasında “sosyal depresyon” yaşanmaması için kalkınma önlemleri bile alıyorlarmış. Çıkarılacak altın da yurt dışına götürülmeyecekmiş ve Merkez Bankası’na satılacakmış. Sanırsın ki Merkez Bankası’na bedavaya veriyorlar ya da indirimli satıyorlar. Merkez Bankası da kendi ülkesinde çıkarılan altını, uluslararası piyasa fiyatından satın alıyor. Ama daha geçtiğimiz günlerde Merkez Bankası’nın kendisi bu alım zorunluluğunu kaldırdı. Yani “istediğinize satın” dedi. Sanırız Sayın Şentürk’ün bundan haberi yoktu.
“Mış, mış” ve “cak, cek” lerle hakkını arayan bir şirket yetkilisi. Ne kadar masumane değil mi?
Çünkü kolay değil uluslararası finans kuruluşları aracılığıyla bu bölge çoktan borsada pazarlandı, krediler alındı… Alamos Gold, Kirazlı’yı dünyadaki en düşük maliyetli altın projelerinden biri olarak pazarlıyor. Kanadalı SSR Mining’de Erzincan-İliç’deki Çöpler Altın Madeni’ni, “Burada nakit para basıyoruz” diye yatırımcılara tanıtıyor.
Sandstorm Gold Royalties, İngiltere kökenli bir finans şirketi. Bu şirketin dünya üzerinde finanse ettiği yaklaşık 130 maden sahası var. Sandstorm’un sitesinde Kazdağları-Kirazlı projesinin 2020’nin sonunda üretime geçebileceği yazıyordu. Başaramadılar; bekliyorlar.
İKİ PROJESİ DAHA VAR
Alamos Gold’un bölgede iki projesi daha var. Biri Çanakkale Ağı Dağı Altın Madeni, diğeri Çamyurt Altın Madeni. Şirket önce Kirazlı Madenini çalıştırıp sonra Ağı Dağı’na yönelmeyi planlıyor. İki maden birbirine çok yakın. Kanadalı Alamos Gold’un Kirazlı, Ağı Dağı ve Çamyurt ile birlikte Kazdağları’nda toplam 3 bin 500 hektarda yani 35 bin dönümlük bir alanda üç siyanürlü maden projesi var. Kirazlı’nın hemen yanında Serçiler’de Koza Altın tetikte bekliyor. Nurol Holding Madra Dağı’nın zirvesine yerleşmiş bile. Kuzey Ege ve Güney Marmara tamamıyla saldırı altında.
Sayın Şentürk bütün faaliyetlerin uluslararası standartlara uygun yürütüldüğünü söylüyor. Nasıl bir standartsa bu. Biyolojik çeşitliliğin mevcut ve gelecek nesillerin yararına korunmasını ve sürdürülebilir şekilde kullanılmasını hedef alan 1992 tarihli Birleşmiş Milletler’in Rio sözleşmesinden söz ediyor. Sen bir çırpıda 347 bin ağacı kes, daha da ne kadar keseceğin belli değil ve sonra Rio Sözleşmesi’nden söz et. Sanki ormanlar sadece ağaçlardan ibaret bir ekosistem. İçindeki trilyonlarca canlının hiç konusunu etmezler. Yani sadece 347 bin ağacı kesmediniz Sayın Şentürk, içindeki trilyonlarca canlıyı da yok ettiniz. Ki bu daha başlangıç. Doğanın derisini yüzer gibi nebati toprağı sıyırıp alacaklar ve bir kenara yığacaklar. Ama sonra tekrar eski yerine koyacaklarmış. Öyle diyor ya Sayın Şentürk; bütün diğer madenciler gibi. Bir dağı yüz binlerce ton dinamitle paramparça et, kabak gibi oy, sonra bir dağı kaldır bir yere taşı ve içinden tonlarca siyanür, sülfürik asit, nitrik asit vs. geçir ve sonra pasa diyerek bir yere yığ. Yapılan bu. Senin açtığın o çukuru tekrar doldurabilmen için en az üç tane daha çukura ihtiyacın var. Çünkü genişleyen ve hava alan toprağı, taşı, çakılı aynı yere koyamazsın.
Kanadalı El Dorado Gold’un Uşak’taki altın madeni
Kanadalı El Dorado Gold’un Uşak’taki Kışladağ Altın Madeni. 14 yılda Uşak’ın 4’te birini yok etti.
Sonra bölgedeki su kaynaklarını acımasızca kullan. Milyonlarca litre suyu altın üretiyoruz diye zehirle.
Sonra da Rio sözleşmesinden söz et.
Daha bitmedi bu arada bir ons altın üretmek için bin ton karbondioksiti doğaya sal. Bir ton dore altın üretmek için 5 milyon ton taş-toprak ve kayanın üzerine bin ton siyanürü dök. Ağır metaller içeren ve sülfürik asit kaynağı olan milyonlarca ton taş-toprak ve kayayı “pasa” diyerek bir kenara yığ.
Sonra da Rio sözleşmesinden söz et.
Ama Almanya’nın, Çek Cumhuriyeti’nin, Macaristan’ın bu vahşi ve yıkıcı madenciliği yasakladığından söz etme. Avrupa Parlamentosu, Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin Avrupa Birliği topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Avrupa Parlamentosu’nda alınan karar şu gerekçelere dayandırıldı:
• Siyanür; canlı çeşitliliği, tatlı su varlığı ve insan sağlığını tehdit eden yüksek derecede toksik bir kimyasaldır.
• Altın madenciliğinde kullanılan siyanür, Su Çerçeve Yönergesi kapsamında başlıca kirletici kimyasallardan biri olarak belirtilmekte ve halk sağlığı ve çevre üzerinde geri dönülmez felaketlere sebebiyet vermektedir.
• Maden atıklarında canlı sağlığı için belirlenen güvenli limit değerlerin çok üstünde siyanür bulunur ve maden atıklarını yönetmek zordur.
• Siyanürlü maden işletmeleri 8-16 yıl gibi kısa sürelerde kısıtlı istihdam yaratırken, olası bir kaza, sorumlu işletmeler tarafından karşılanmayacak kadar büyük, sınır ötesi yıkımlara neden olur.
• Geçtiğimiz 25 yıl boyunca dünya genelinde 30’dan fazla atık maden barajı kazası yaşanmıştır. Yani gelişen teknoloji atık barajı kazalarının önüne geçemiyor.
• İklim değişikliği kaza riskini arttırmaktadır.
HİLELİ GEREKSİNİM
Zortman Landusky felaketinden sonra Amerikan halkının tepkileri üzerine ABD’nin Montana eyaletinde siyanürlü liç yön temiyle altın üretilmesi yasaklandı. ABD’nin Visconsin Eyaleti de siyanür liçini yasaklayan ABD eyaletlerinden biri. Arjantin’in 8 bölgesinde de siyanür liçi yasaklanmış durumda.
Rio’dan bahset ama bunlardan hiç bahsetme.
En acısı da Sayın Şentürk, “İnsanlık için üretim yapmak zorunda olduklarını” söylemiş.
İnsanlık adına doğadaki bütün canlıların yaşam alanlarını zehirlemek, yok etmek. Bu nasıl bir üretim zorunluluğu acaba?! Bakınız altın bir gereksinim değildir. Daha doğrusu hileli bir gereksinimdir. Prof. Aykut Çoban, kapitalizmde metaların önemli bir bölümünün “hileli gereksinim” olarak ortaya çıkarıldığını belirterek, altının da bir “hileli gereksinim” olduğunu vurguluyor. Hileli gereksinim, yani insanların aslında gereksinim duymadıkları bazı nesneleri (altın gibi) gereksinim duyarmışçasına tüketme eğiliminde olması. Altın bazı bilişim, iletişim sektörlerinde ve kısmen de tıpta çok dar bir alanda gereksinim duyulan bir metaldir. Ve bu amaçlar için altın çok fazlasıyla dünyada mevcut zaten. Ancak gerçek gereksinimi çok dar bir alanla sınırlı olan altın, toplumsal yaşamda bir yatırım aracı olarak ya da takı, gösteriş, şatafat nesnesi olarak karşımıza çıkıyor. Yani aslında gerçek bir “gereksinim olmayan” bir ürün için doğayı tahrip ediyoruz. Ve bunu da Sayın Şentürk gibileri bize “insanlık için üretim yapmak zorunda oldukları madencilik” olarak yutturmaya çalışıyor.
EKOKIRIM
Yaşanan ekokırımdır. Ekokırım (ecocide) savaş zamanında suçtur. Ekokırım barış zamanında da yapılırsa suç olmalıdır. Bu suçu işleyenler Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmalıdır ve yargılanacaklardır da. Çünkü dünyanın herhangi bir yerindeki yıkım yani ekokırım, hem kısa hem uzun vadede çok geniş bölgeleri doğrudan etkiliyor. Kazdağları’nı zehirlerseniz Marmara’yı zehirlersiniz, Fırat’ı zehirlerseniz Ortadoğu’yu zehirlersiniz. Gediz’i zehirlerseniz Ege’yi zehirlersiniz. Karadeniz’de ormanlar giderse fındık da kalmaz hamsi de.
Bakınız Sayın Şentürk, siz kelime oyunlarıyla, laf kalabalıklarıyla altın madenciliğini bir demir madenciliği veya kömür madenciliği gibi dünyaya ve Türk milletine yutturmaya çalışabilirsiniz. Ama öyle olmadığını siz de biz de çok iyi biliyoruz. Bakınız tüm dünyada yıllık 3 bin 200 ton altın üretilmektedir. Bu 3 bin 200 ton altını üretmek için milyarlarca ton üretilen diğer bütün madenlerin toplam atıklarından 8 katı fazla atık üretilmektedir. Üstelik bu atıklar normal bir proses atığı olmayıp nükleer reaktör atıklarıyla eşdeğer tutulmaktadır. Ayrıca bu adına altın madeni denilen sistemlerin çevrelerinde yarattığı tahribat “ağır çekim soykırım” olarak adlandırılmaktadır. Evet sizin bu milleti karşı karşıya bıraktığınız durum budur Sayın Şentürk.
Tema’nın Kazdağları maden haritası
TEMA’nın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan aldığı Kazdağları’ndaki maden bölgelerini gösteren haritası.
Sayın Şentürk yukarıdaki haritaya lütfen dikkatlice bakınız. Konu sadece Alamos Gold değil. Konu sadece Kirazlı Madeni de değil. Bakın sadece sizin o bölgede üç projeniz daha var. Sayın Şentürk Kazdağları’nın yüzde 79’u parsel parsel madencilere verilmeyi bekliyor. Bir kısmı aktif maden, bir kısmı ihale edilmiş, büyük kısmı da ihale edilmeyi bekliyor. Muğla’nın yüzde 56’sı keza parsel parsel madencilere ayrılmış. Türkiye’nin diğer bütün illeri de aynı durumda. Karadeniz Dağları, Toroslar, Murat Dağı, Çiçekbaba Dağı, Murat Dağı, Eğrigöz Dağı Türkiye’nin neresinde orman, neresinde dağ, neresinde mera-yayla var altın-gümüş-nikel madencilerine veriliyor. Türkiye bu yükü kaldıramaz. Türkiye ormanlarının, yaylalarının, su kaynaklarının, yaylalarının yok edilmesine seyirci kalamaz. Bunun adı da madencilik olamaz. Bunun adı olsa olsa bir ülkenin yağmalanması ve talan edilmesi olur.
Fatsa’daki altın madeninin yarattığı doğal yıkımın uydu görüntüsü. Şimdi bu bölgede 9 altın madeni daha açmak istiyorlar
Fatsa Altın Madeni’nin yarattığı tahribat
Bakınız Sayın Şentürk, Alamos Gold, SSR Mining, Centerra Gold, El Dorado Gold vs. bütün Kanada şirketleri Türkiye’ye doluşmuş durumda. Bu Kanadalılar Türkiye’den ne istiyor? Bilirsiniz, Kanada’nın İngiliz Kolumbiyası adında bir eyaleti var. Türkiye’nin bir buçuk katı büyüklüğünde. Nüfusu 5 milyon. Evet yanlış yazılmadı 5 milyon nüfuslu bir eyalet. Centerra’nın burada bir madeni var. Sayın Şentürk Kanada’nın hiçbir şehrinde onlarca köyün ortasında, şehirlerin dibinde, içme ve sulama suyu barajlarının yanına bu siyanür liçi madenlerini açtırmazlar. Bu kadar ağır doğal tahribata göz yummazlar. Hadi elin Kanadalısı gelip bir vurgun yapıp gidecek peki siz bunu kendi ülkenize nasıl yapabiliyorsunuz. İşte asıl sorun bu Sayın Şentürk.
İbrahim Gündüz kimdir:
18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.
Yaklaşık iki haftadır ‘yeni Anayasa’ ile yatıp kalkıyoruz. Yargıda ve insan haklarında reformlar konu başlığı, geldi, Anayasa değişikliğine dayandı. AKP iktidarı ve Genel Başkanı yine Anayasa’da değişiklik istiyor.
1982 Anayasası, yürürlüğe girdiği tarihten bu yana 16 kez değiştirilmiş ve bu değişikliklerin 10’u AKP hükümetleri döneminde gerçekleşmiş. Yani aslına bakacak olursanız, AKP hükümetleri 1982 Anayasası ile gönüllerince oynamışlar. Niteliği itibarı bir ‘toplum sözleşmesi’ olan Anayasa’nın üzerinde bu kadar oynama olunca, insan hem toplumu hem de kavramsal olarak ‘devlet’i sorgulamadan edemiyor.
Bu işin bir tarafı.
Ama Anayasa değişikliği tartışması, başladığı günden sonra 1921 Anayasası’nı da içine alarak ilerledi. Başta Adalet Bakanı olmak üzere, hükümete yakın kaynaklar 1921 Anayasasını referans alarak tartışmaları yürütmeye çalışıyorlar. Bazı kalemler de, 1921 Anayasası’nda ‘laiklik’ olmadığına dem vurarak malumu ilan ediyorlar.
Elbette ki Anayasa tartışmalarının arka planı ve gizli ajandasında laiklik olabilir, ama meselenin en az laiklik kadar başka tarafları da var. Birincisi, 1921 Anayasası’nın da ortaya çıktığı koşullar; ikincisi de 1921 Anayasası’nda kurgulanan yetki hiyerarşisi.
Kurtuluş Savaşı’nın henüz başladığı bir dönemde Kurtuluş Savaşı’nı veren Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilerek yaşama geçirilen 1921 Anayasası, 18 Kasım 1920 tarihinde kabul edilen ‘Halkçılık Beyannamesi’nden alır. Varlık – yokluk savaşı verilen bir ortamda hazırlanan beyanname, “halk hükümeti” ilkesine dayandırılmıştır. Bu ilkeye göre Büyük Millet Meclisi (o dönem henüz ‘Türkiye’ eklenmemiştir) tek yetkili organdır. Meclis egemenliği sistemi vardır. En yukarıda Büyük Millet Meclisi, aşağıya doğru da il ve ilçe meclisleri ile yönetilmesi öngörülmektedir. İçinde bulunulan savaş koşulları nedeni ile de Meclis Başkanı hem devletin (Cumhurbaşkanı) hem de hükümetin (Başbakan) başkanı konumundadır.
Bugün itibarı ile 1921 Anayasası’nın iktidar çevrelerine çekici gelen tarafı, Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine sahip olmasıdır. Ama unutulmamalıdır ki, 1921 Anayasası’nda Hükümet, meclis içerisinden ve meclis tarafından seçilmektedir. Yani Cumhurbaşkanı kafasına göre bakan atama yetkisine sahip değildir.
Konunun ‘laiklik’ ile ilgili bölümü ise tartışmaya bile açık değildir. Anadolu aydınlanması olarak tanımlayabileceğimiz Cumhuriyet devrimlerinin en önemli kazanımı olan laiklik, geri dönülemez biçimde toplum yaşamındaki yerini almıştır.
Bugün yaşadığımız Anayasa tartışmaları içerisinde 1921 Anayasası üzerinden, içinde bulunduğumuz ne olduğu tanımlanamayan yönetim sisteminin meşruiyetini sağlamaya çalışmak, tarihe çalım atma çabasından öte anlam taşımamaktadır.
-Yok ya, online arkadaşım olan değil, yüz yüze arkadaşım Cenk.
!!!
***
Geçtiğimiz 13 Mart’tan bu yana 8 yaşındaki oğlumla evde neredeyse yapışık olarak yaşarken, uzaktan eğitim sürecinin bütün aşamalarına da ister istemez dâhil oldum. Bu tuhaf bir durum. Çünkü, normal şartlarda okulda geçirilen sürelerde ebeveynler olarak ruhumuzun bile duymayacağı bütün süreçlere bizzat tanıklık eder haldeyim.
Kim öğretmenden fırça yiyor, kim arkadaşına küsüyor, online oyun grubundan kim “atılıyor”, kim kime aşık, kim derslere en aktif katılıyor, kimin kamerası hep kapalı hepsinden haberdarım. Yukarıda pek azını yazdığım; değişen dil ve sosyal ilişkilere ilişkin gözlemler de buna dâhil. Bazı durumlara müdahale etmem gerekiyor, ama çoğunlukla kendimi sınırlıyorum.
Pandeminin başında, Türkiye’de okulların kapatılması kararının hızla alınması ve kapatılması, 65 yaş üzeri için hızla sokağa çıkma yasağı getirilmesi ve uygulanması, sürecin başarılı yönetimiymiş gibi sunuldu ve başlangıçta çokça olumlandı da. Oysa bu kararları süreci iyi yönettiği için değil, yapılabileceklerin en kolayı olduğu için almıştı hükümet. Ekonomik süreçlere herhangi dahli olmayan iki grup; öğrenciler ve yaşlılar, birdenbire kendilerini her yönden iyi kılabilecek sosyal ortamlarından ve ilişkilerinden koparıldılar. Hepimiz, tüm bu süreçlerin olumsuz etkilerini en yakınlarımızda gözledik farklı boyutlarıyla.
Şimdi okulların yeniden açılması tartışmaları sürerken, ne yapacağımı bilemez bir haldeyim ve çok doğal olarak Türk Tabipleri Birliği’ne (TTB) kulak veriyorum. COVID-19 Pandemisinin Türkiye’deki 11. ayı dolayısıyla hazırlanan ve 11 Şubat 2021 tarihinde düzenlenen basın toplantısıyla* kamuoyuna duyurulan raporda, bu konuya da bir bölüm ayrılmış: Altı çiziliyor; okullar açılmalıdır, ancak her aşamadaki önlemler titizlikle alınarak!
TTB İkinci Başkanı Prof. Dr. Ali İhsan Ökten vurguluyor: “UNESCO verilerine göre 14 Aralık 2020 tarihi itibariyle 210 ülkeden 106’sında okullar tamamen açık, 43’ünde kısmen açık, 34 ülke ara tatilde, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 27 ülkede ise okullar kapalı.”
Peki, ne yapılması gerekiyor?
Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) adına basın toplantısına katılan Prof. Dr. Hilal Özcebe’nin aktarımlarıyla; yerel epidemiyolojik göstergelerle karar verilmesi gerekiyor. Vaka sayısı, mortalite (ölüm oranları), hastanede yatma oranları, okulların içinde bulunduğu koşullar; hepsinin birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Türkiye’de okul çağı çocuklarının yüzde 30’u servisler ile okula ulaşıyor. Bu oran bazı bölgelerde çok daha yüksek. Okula ulaşımda ve eve gelene kadar gerekli tüm önlemlerin alınması gerekiyor. Okullardaki sağlık, güvenlik ve hijyen olanaklarında zaman zaman sıkıntı yaşandığını biliyoruz. Bu sıkıntıların giderilmesi gerekiyor. Okul içi önlemlerin artırılması, okulların havalandırmasının sağlanması gerekiyor. Maskeye erişimde hâlâ sıkıntılar yaşanıyor. Halen maskeler yıkanarak ya da kolonya kullanarak temizlenebiliyor. Bu önemli bir sorun. Çocukların kendi yüz yapılarına göre maske kullanmaları ve solunum hijyenine dikkat edilmesi gerekiyor. İl düzeyinde, yerel düzeyde denetim yapılması, aile-okul işbirliği sağlanması gerekiyor.
Bunlar bu kadar kısa süre içerisinde sağlanabilecek mi bilemiyorum. Pandeminin başından bu yana yaşananlar, bundan sonraki sürece de kuşkuyla bakmama neden oluyor. Tıpkı sağlık alanındaki “ikincil etkiler” gibi, eğitim alanındaki “ikincil etkilerini” de göreceğiz pandeminin ve bunlar kısa sürede karşımıza çıkmaya başlayacak. Ama şimdi oğluma bakmam lazım; dersten sesleniyor çünkü:
Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.
** Geçtiğimiz yıl 42 ton dore altın yani ham altın elde etmek için 42 bin ton siyanür kullanıldı. Gümüş ve bakır madenlerindeki siyanür kullanımını da eklersek, geçtiğimiz yıl yaklaşık 200 milyon ton taş-toprağın üzerine 50 bin tondan fazla siyanür püskürtüldü.
** Yağmacı-talancı altın kartelleri 2019 yılında 2 milyar 242 milyon dolar kazandı. Devlete ödedikleri ise 42 milyon dolar. Aynı karteller 2020 yılında 2 milyar 400 milyon dolar kazandı. Devlete 60 milyon dolar ödeyecekler. Bakan Fatih Dönmez bu çarpık durumu, “Yüzde 30’u doğrudan ve dolaylı vergilerle devlete kalıyor” diyerek savunuyor. Yani madenci kartellerin siyanür, sülfürik asit, dinamit, mazot ve orman kesme masrafları “kazanç” olarak görülüyor.
Bir altın madeni için önce cevher olduğu tahmin edilen alan sondaj adı verilen uygulamayla delik deşik ediliyor. Bir başka deyişle o bölgedeki doğanın bağrına yüzlerce hançer sokuluyor. Bölgedeki su kaynakları, su akış yolları ve birbirine karışmaması gereken su sistemleri olumsuz etkileniyor. Bunları yaparken de “hiç bir zararı yok” deniliyor.
Kazdağları’nda Havran Bölgesinde Sondajlarla Delik Deşik Edilmiş Bir Alan
Sondajlarla delik deşik edilen bölgede altın olduğuna kanaat getirilirse (Genellikle bir ton taş-toprak-kaya içinde yarım veya bir gram altın) yüz binlerce ağaç kesiliyor. (Mesela Alamos Gold sadece Kazdağları Kirazlı’da 347 bin ağaç kesti) Özetle, içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte bir ekosistem yok ediliyor. “Tekrar eski haline getireceğiz” yalanıyla birlikte.
Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda Katlettiği Orman Alanı
Nebati toprak derisi yüzülür gibi sıyrılıyor ve bir tarafa yığılıyor. Bu aşamada, “10-20 veya 30 yıl sonra tekrar aynı yere sereceğiz” yalanları ısrarla tekrarlanıyor. Ardından madenin büyüklüğüne göre on binlerce veya yüz binlerce ton dinamit kullanılarak, milyonlarca yılda oluşmuş doğal yapı paramparça ediliyor. Bölgedeki milyonlarca ton taş-toprak-kaya doğanın bağrından sökülüyor; dev kamyonlara yükleniyor ve ardından taş değirmenlerinde un ufak ediliyor.
Ortalama Bir Altın Madeni çukuru (1)
Sonra cevherin durumuna ve madenin büyüklüğüne göre başta binlerce ton siyanür ve sülfürik asit olmak üzere 36 çeşit zehirli kimyasal, milyonlarca ton taş-toprak-kayanın üzerine boca ediliyor. Bu işlem sırasında açık alanlarda hidrojen sülfür gazı doğaya salınıyor. Bu süreçte altın, yığın liçinin içinden çekiliyor ve geriye kalan milyonlarca ton taş-toprak-kaya ortaya çıkan ağır metallerle birlikte bir tarafa “pasa” denilerek atılıyor. Ağır metaller içeren atık pasalar Fırat Nehri’nin kıyısına, içme ve sulama barajlarının dibine, fındık-zeytin-meyve bahçelerinin veya ormanların dibine yığılıyor. Artık “pasa” denilen bu devasa yığınlar, “asit maden drenajı” adı verilen sülfürik asit kaynağıdır. Ayrıca içerdikleri ağır metallerle çevredeki toprağı, suyu ve yaşamı yüzlerce yıl zehirlemeye devam eder.
Açık Alanlarda Köylerin Ve Tarım Alanlarının Ortasında Yapılan Siyanür Liçi Işlemi. (1)
Altın madenleri için çok büyük oranlarda su kullanılıyor. 1 gram altın için 4 ton su zehirleniyor.
Bir ons altın için (yani 31 gram ağırlığında bir alyans yüzük için) bir tonkarbondioksitdoğaya salınıyor. 2020 yılı içinde 42 ton (yani 1.481.505 ons) altın üretildiği açıklandı. Bu durumda 2020 yılında tam 1 milyon 481 bin 505 ton karbondioksit (CO2) doğaya salındı.
Milyonlarca Ton Taş Toprak Ve Kaya Açık Alanlarda İşte Böyle Siyanürlenİyor
Bir ton dore altın için yaklaşık 5 milyon ton taş-toprak-kaya bin ton (yani bir milyon kg) siyanürle zehirleniyor. Altın madenciliğinde ortalama bir ton “dore altın” için bin ton siyanür kullanılıyor. Cevherin yapısına göre bazılarında daha az bazılarında daha fazla ama ortalama bu. Erzincan-İliç’de iktidara yakın Çalık Holding’in Kanadalı ortağıyla işlettiği Çöpler Altın Madeni’nde, yılda 6,5 ton altın çıkarmak için 7 bin ton siyanür kullanılıyor. Üstelik bu maden, Türkiye’nin gıda deposu GAP’ı besleyen Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarının can damarı Fırat Nehri’nin kıyısında. Çöpler de yıllık yaklaşık 9 bin ton da sülfürik asit kullanılıyor.
Erzincan’daki Çöpler Altın Madeni’nin Fay Hattı üzerinde Bulunan 197 Futbol Sahası Büyüklüğündeki Atık Barajı
Geçtiğimiz 2020 yılı içinde 42 ton dore altın yani ham altın üretildiği açıklandı. Bunun anlamı 42 bin ton siyanür kullanıldı. Gümüş ve bakır madenlerindeki siyanür kullanımını da eklersek, geçtiğimiz yıl yaklaşık 200 milyon ton taş-toprağın üzerine 50 bin tondan fazla siyanür püskürtüldü.
Sülfürik asit kullanımı ise çok daha fazla. Çünkü sülfürik asit, altın madenlerinin yanı sıra özellikle nikel madenlerinde su gibi kullanılıyor. Sadece Zorlu’nun Gördes’teki nikel madeninde günlük sülfürik asit kullanımı yaklaşık bin ton. Yani yılda 360 bin ton sülfürik asit kullanımı söz konusu. Altın, gümüş ve bakır madenlerini de eklediğimizde yıllık sülfürik asit kullanımı da 400 bin tondan fazla.
Gördes’teki Nikel Madeninin Atık Barajı
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 2019 yılında 24 ruhsattan 39 ton altın üretildiğini açıkladı. Altın ruhsatlarından 36 milyon 257 bin 570 TL, altın içeren kompleks madenlerden ise 262 milyon 355 bin 247 TL “devlet hakkı” tahakkuk ettirildiği açıklandı.Yani devlet 2019 yılında bu madenlerden, ruhsat (artı) devlet hakkı olarak 298 milyon 500 bin TL gelir elde etmiş. Yani 42 milyon dolar. (Üniversite sınavına giren çocuklarımız bile her yıl devlete altın madenlerinden daha fazla ödeme yapıyor. Bu yıl üniversite sınavına girecek 2 milyon öğrenci, yaklaşık 360 milyon TL ödeyecek. Yani 51 milyon dolar) Altın şirketleriyse 2019 yılında 39 ton dore altından 2 milyar 202 milyon dolar kazandı.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in soru önergesine verdiği yanıtta, altın madenlerinin 2 milyar 242 milyon dolarlık kazancının yüzde 30’unun yani 660 milyon doların devlete kaldığını söylüyor. Bunu neye dayanarak söylüyor bilemiyoruz. Devlet hakkı denilen şey zaten devletin bu madenlerden aldığı vergi. Sanırız Bakan Dönmez, madencilerin yüz binlerce ton dinamit, binlerce ton siyanür, sülfürik asit, nitrik asit ve 36 çeşit zehirli kimyasal giderlerini ve milyonlarca ton motorin-benzin giderini, yüz binlerce ağacın kesilmesi sırasında yaptıkları harcamaları “ülkenin kazancı” olarak görüyor. Yani dolaylı vergi dediği de yukarıda saydığım ve madenin altın çıkarma aşamasında yaptığı masraflar. Bu durumda da madencilerin 2019 yılında 1 milyar 542 milyon dolar net kârı var. Peki bu ülkenin yok edilen ormanlarının, dağlarının, meralarının, sularının, tarım alanlarının hesabını kim verecek? Milyonlarca vatandaşımızın ve doğadaki trilyonlarca canlının yaşam alanlarının yok edilmesinin faturasını kim karşılayacak?
Balıkesir Sındırgı’daki Altın Madeni (1)
2020 yılındaysa 42 ton dore altından 2 milyar 400 milyon dolar kazanıldığı açıklandı. Bakanlığın hesabına göre devlet hakkı 48 milyon dolar eder. Ancak bu yıl için devlet hakkı paylarında ekstra yüzde 25 artış yapıldı. Bu ise 60 milyon dolar eder. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in yüzde 30 hesabına göreyse 720 milyon dolar Türkiye’ye kalıyor. Yani madencilerin orman kesme, mazot, dinamit, asit ve siyanür masrafları. Bu durumda da 2020 yılında 1 milyar 680 milyon dolar ise madencilerin net kârı oluyor.
Bizim hesaplamalarımıza göre 20 yılda devletin bu adına altın madeni denilen açık hava kimyasal fabrikalarından kazancı 600 milyon doları geçmiyor. 2019 yılında 42 milyon dolar devlet hakkı aldıklarını bizzat Bakan Fatih Dönmez açıkladı.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in açıklamasına göre ülkemizde toplam 133 adet altın içeren maden ruhsatı bulunuyor. Bakan 9 adet sadece altın madeni, 25 adet de altın ve gümüş içeren kompleks madenin aktif olarak çalıştığını da açıkladı. Yani toplamda altınla ilgili 34 aktif maden bulunuyor. Bu madenlerde toplam 9 bin 489 personel çalışıyor.
Fatsa’daki Madenin Karadeniz Bölgesindeki Tahribatının Uydu Görüntüsü
Türkiye’de nerede orman, nerede dağ ve su kaynakları varsa siyanürlü-sülfürik asitli madenciler orada. Ege’de başta Kazdağları olmak üzere Madra, Eğrigöz, Murat Dağı, güneyde Torosların tamamı, kuzeyde Karadeniz’in bütün dağları, doğuda Munzur dağları, Kapadokya, Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’un Şahin Dağları, Kelkit Vadisi, Gümüşhane ve Artvin’in neredeyse tamamı madencilerin hedefinde. Türkiye’nin dağları ağır saldırı altında.Dağlar dünyanın en değerli su depolarıdır. Bu açıdan barajlardan bile daha stratejik ve değerlidir. Hepsi ama hepsi en stratejik ve yaşamsal bölgeler. Söğüt dağları, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğduğu topraklar tehlikede. Yapılan madencilik değil, tahribat çok ama çok fazla. Bütün dünyada yıllık 3 bin 200 ton civarında altın çıkarılıyor. Bu altını çıkarırken ortaya saçılan atıklar dünyadaki milyarlarca ton üretim yapılan diğer bütün madenlerin toplam atığından 8 kat daha fazla. Üstelik bu atıklar bir proses atığı değil nükleer reaktör atıkları kadar tehlikeli zehir merkezleridir.
Altın Madenciliğinde Ortaya çıkan Ağır Metaller Ve Sülfürik Asit Kaynağı Olan Pasa Dağları
Türkiye sadece fındık gelirlerinden yılda 2 milyar dolar kazanmaktadır. Gediz ovasının yıllık 3-4 milyar dolar geliri vardır. Çanakkale, Balıkesir, GAP bölgesi ve Anadolu’nun daha bir çok bölgesinde tarım gelirleri altın madenciliğinin bu ülkeye sağlayacağı gelirlerden kat be kat daha fazladır. O zaman neden bu ülkenin topraklarını zehirlemekte ısrar ediliyor? Neden bu ülkenin ormanları, su kaynakları, tarım toprakları, meraları ve yaylaları acımasızca talan ediliyor. Bu yıkıma izin veremeyiz. Bu yıkıma izin verenler sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarına karşı değil, tüm insanlığa karşı suç işlemektedirler.
Dünyada altın madenleri “ağır çekim soykırım merkezleri” olarak görülmektedir. Şu an itibariyle Bakanlığın açıklamasına göre Türkiye’deki ağır çekim soykırım merkezleri 34’e ulaşmış durumda. Türkiye altın madeni ve bu türden zehirli ve yıkıcı madenciliğin yapıldığı bir ülke olamaz. Olmamalı. Olursa tarım ülkesi olamaz, olursa turizm ülkesi olamaz, olursa içecek suyu, ekecek toprağı, nefes alacak ormanı kalmayacak. Türkiye yağma ve talan projelerinin uygulama alanı olamaz. En başta altın madenleri olmak üzere bütün madencilik projeleri oluşturulacak bir bilimsel kurul tarafından acilen gözden geçirilmelidir. Bu ülkenin en yaşamsal konusudur. Türkiye topraksız, susuz, havasız ve çiftçisiz, üretimsiz kalma riskiyle karşı karşıya. Bu bir felaket tellallığı değil. Tehlike çok büyük. Türkiye’nin her tarafından yükselen çığlıkları duyun artık!
Trafik deyince hemen herkesin aklına İstanbul’daki araç trafiği gelir, fakat son dönemlerde Ankara’nın siyasi trafiği İstanbul’u sollamış gözüküyor.
Muhalefetteki siyasi partilerin her biri bayramlaşırcasına birbirini ziyaret ediyor. Tabi ziyaret sonrası da kameraların karşısına çıkıp, ziyaretin özel bir anlam içermediğini ve tamamıyla nezaket ziyaretinde bulunduklarını belirtiyorlar.
Bu baş döndüren ve her yönüyle ittifak kokan nezaket ziyaretlerinde hiç de ittifaktan bahsedilmiyor.
Muhalefet cephesinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, HDP ve iktidar cephesi hariç, İyi Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Demokrasi ve Atılım Partisi ve Demokrat Parti genel başkanlarını kendi merkezlerinde bizzat ziyaret etti.
Pandemi mandemi dinlemeyen bu “nezaket” ya da “hayırlı olsun” ziyaretleri aynı şekilde muhalefetteki tüm partiler arasında benzer olarak bu kez de “i-adeyi ziyaret” olarak gerçekleşmektedir.
İktidardaki Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da öyle görünüyor ki, muhalefetin bu ziyaretlerinden feyz aldı.
O da bir dizi ziyaret başlattı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi birkaç kez ziyaret etti, aynı şekilde Bahçeli’de O’nu ziyaret etti. Parti sayıları çok sınırlı olduğu için, bu ziyaretleri de hemencecik bitiverdi.
Bu durum Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ı yeterince tatmin etmediği için, bu kez de Erdoğan muhalefetin tarlasına dalarak, Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Oğuzhan Asiltürk’ü kendi evinde ziyaret etti.
Fakat Erdoğan’ın bu ziyareti muhalefetin kendi arasındaki ziyaretten daha çok konuşuldu.
Erdoğan hiç çekinmeden bunun bir ittifak ziyareti olabileceğini söyledi. Fakat muhalefet bu noktada Erdoğan kadar bile cesaret gösteremedi.
Muhalefetin küçük-küçük ortağı Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici de bunun boyutunu biraz daha ilerleterek İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i parti genel merkezinde ziyaret etti.
Aslında muhalefetin ziyaret turları iktidara yeni bir ilham verse de, işin özünde öyle görünüyor ki, iktidar bu görüşmelerden ürkmüş. Bu yüzden de mevcut gelişmeleri tersine çevirmek için iktidar da benzer hamleler içine girdi.
Muharrem İnce’nin partisi henüz kurulmadığı için bugüne kadar herhangi bir görüşmede bulunmadı, O daha çok halkı ziyaretle meşgul.
Fakat geçtiğimiz günlerde CHP’den ilk istifasını açıklarken, HDP’nin ziyaretlerine dikkat çekerek, eğer biri O’nu ziyarete gelirse aynı karede fotoğraf vermekten çekinmeyeceğinin altını kalın çizgilerle çizdi.
Bu eleştiri oklarının yönü, doğrudan HDP ile aynı karede bulunmak istemeyen Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelikti.
HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar ve yanındaki heyet, CHP Genel Merkezi’nde CHP kürsüsünde basının karşısına çıkarken, yanlarında ne Kılıçdaroğlu ne de CHP’den bir yetkili yer almıştı. Aynı durum Saadet Partisi’nde de yaşandı. İşte Muharrem İnce buna dikkat çekiyordu.
Gazeteciler tarafından bu soru HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’a sorulunca, Sancar’ın yanıtı şu oldu: “Bu bizim isteğimiz.”
Aslında yapılan nezaketsizliğe karşı Sancar yine de büyük bir nezaket göstermişti.
Yaşadığımız coğrafyada en azında şöyle bir incelik var. Biri sizi ziyarete gelince, siz de onu kapıya kadar uğurlar ve açıklanacak bir şey varsa da birlikte açıklarsınız. Ancak siyasi nezaketsizlik görüldüğü kadarıyla onu da yok etmiş.
Eyyüp Demîr kimdir?
Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.
“Zehirli Yılanlar” Neden Ülkeyi Terk Etmek Yerine Direnmeyi Seçer? Ya da Şöyle mi Sorsak: Kayyum Rektöre Boğaziçi Direnirken Diğer Üniversiteler Neden Ses Çıkarmadı?
Hayal meyal anımsadığım ve hala sebebi hikmetine nedense vakıf olamadığım bir söylenti dolaşıyordu çocukluğumun geçtiği seksenli yıllarda Antalya Aksu Öğretmen Okulu’nda okurken eğitimini yarıda bırakıp dönen kuzenimle ilgili. Eğitimini yarıda bırakıp hakkında konuşanların ifadesiyle “bir baltaya sap olamayışının” nedeni, yine hakkında konuşanların ifadesiyle “isminin üzerine kırmızı kalem yemiş olması”ydı. Kırmızı kalem dedin mi orda duracaksın işte. Kırmızı kalem, o dönem ebeveynlerinin çocuklarına en sakınılması gereken şey olarak vaaz edilirdi. Kırmızı kalemi isimlerin üzerine kimin çektiği, ne için çektiği, nasıl çektiği hep meçhul kalmakla beraber, sonucu çok netti. Kırmızı kalem hayatları karartır, baltaları sapsız bırakırdı. Kırmızı kalemi yiyen kişi bir daha iflah olmaz; alnına nakşedilen anarşik damgasıyla bir ömür damalı eşek gibi dolaşırdı toplum içinde. Gerçekten kırmızı kalemi kimin taşıdığını bilmek çoğu zaman mümkün olmazdı. Bazen bir okul müdürü, bazen bir emniyet amiri, bazen sıradan bir polis olabilirdi bu kalemi tutan ve üstünü çizeceği isim arayan kişi.
“Disipline verilmek” de o dönemlerde eğitim görmüş her öğrencinin kırmızı kalem benzeri yaygın bir korkusuydu. Akranlar arasında hep bir merak konusuydu hangi arkadaşının “disiplin kurulu üyesi” olduğu. Herkes birbirinden şüphelenir, hangi davranışının disiplin suçu oluşturacağından emin olamasa da, bu şüphe belki de samimi bir arkadaşlık kurmanın önünde hep bir engel olarak dururdu. Demem o ki, bu korkularla büyüdük, büyütüldük. Elbette Alevi olduğunu bir ihtimal saklayabilecek olanlara da aileler her zaman kendini saklamayı da önerirdi. Bu devletin/toplumun/hareketin/partinin “delisinin çok olduğunu” ailelerimiz de bilirdi hep. Tam da bu nedenle saklanarak büyüdük, büyütüldük. Özgüvenimizin yerine gelmesi belki de çok geç yaşlarda oldu bu yüzden.
BARIŞ İMZACISI OLMAK…
Yıllar geçti. Korkular hep baki kaldı. Ama bazılarımız bu korkularla yüzleşti, yüzleşmeye mecbur edildi. 2017 Ocak ayında “muhtelif terör örgütleriyle iltisaklı” olduğum iddiasıyla çalıştığım üniversiteden ihraç edildiğimde, aklıma ilk olarak yazımın başında bahsettiğim kuzenim geldi. Bahse konu kuzenim hayatta, köyde çiftçilikle uğraşıyor. Kırmızı kalem yiyerek eğitim hayatını yarıda bırakmak zorunda kalmasaydı belki de bir sürü öğrencisi olacak, bir sürü gence yol gösterecekti. Bilinmez tabi ki. Belki de kötü bir öğretmen de olabilirdi. Neyse ben kendime geri döneyim. Açıkçası, atıldığım ilk günlerde geçmişteki kırmızı kalemler, disiplin kurulları gibi konular üşüştü beynime. Mamafih ben zaten üniversite nezdinde “kırmızı kalem”i yediğimi ihraçtan kısa bir süre önce burs başvurum için verilmeyen izni sormak için görüşmeye gittiğim rektör yardımcısının önüme uzattığı üzeri sarı post itli dilekçemi görünce çoktan anlamıştım ve kendimi kırmızı kaleme çoktan hazırlamıştım. Post it üzerinde “Barış imzacısı, hakkında disiplin soruşturması var!” notu yazıyordu. İhraçtan sonra ise yine, kafamda kırmızı kalemle çizilmiş bir sürü korku dolaştı. Annem üzülecekti. Babam hayattan göçeli çok olmuştu, ama onun anısına bir borcum vardı. O hep “vatanına milletine yararlı bir evlat olmamı” isterdi. Teröristlikle iltisaklı ilan edilerek kamu görevinden ihraç edilmekle bu görevi yerine getirmekten uzaklaşmış olur muydum? Yoksa tam da “vatana millete yararlı olmak” böyle bir şey miydi? Bu sorularla yüzleşip kendinden emin olmak çok kolay olmuyor. Kendin kabul etsen, çevreni buna ikna etmen çok daha zor. Köye gittiğimde acaba herkes ne derdi? “O kadar inatla okumak istedi, sonunda bir dikiş tutturamayıp, üstelik terörist damgası yiyerek geri döndü” mü diyeceklerdi. Peki ya o kadar emek? Annemin ihraç edildiğimi duyduğunda ilk söylediği şey “Oğlum o kadar emeğin boşa mı gidecek şimdi?” oldu. Evet, emekler heba olacaktı. Olmadı neyse ki. Bu korkuyu/korkuları üzerimden atmam çok sürmedi. Ne zaman ki, bende olanı benden kimsenin alamayacağına kendimi ikna ettim, o zaman korku kalmadı ortada. Zira emekle, dişiyle tırnağıyla kazıyarak kendini yaratan, var eden insanın elinden hiçbir kudret hiçbir şeyi alamaz, onu muhtaç hale getiremezdi.
Boğaziçi 3
KORKULARINDAN SIYRILMAK!
Bir insan, -aslında bunu bütün canlılar için de genelleyebiliriz- ne zaman korkularından sıyrılır bilir misiniz? Artık gidecek yerinin kalmadığını, ya da kaybedecek bir şeyinin olmadığını tam olarak kavradığında. Yani kaybetme ihtimali olan şeyleri elinden alan/alacak olan grup, topluluk, iktidar gibi unsurlara karşı onlara boyun sunarak, rıza göstererek kurtaramayacağını anladığında özgürleşir. İnsan elbette her zaman bir umutla yaşar. Baskı, boyun eğdirme gibi stratejilere insanlar belki bir süre ram olabilir elinde olanların en azından bir kısmını koruyabilmek için. Ancak elindekileri aslında boyun eğdiği kişi ya da grupların alamayacağını, o sahip olduğu şeylerin kendisinin ayrılmaz bir parçası olduğunu, onların bedenine kazınmış erdemler ve beceriler olduğunu anladığı anda korku ve tedirginlik ortadan kalkar. Bunu anlamak zaman alabilir. Ancak bunu anlayan insanın yapamayacağı şey yoktur dünyada. İkinci olarak boyun eğdiği varlığın kendisinden üstün ya da güçlü olmadığını anladığında da insan korkularından kurtulur. Bu noktada “bana daha fazla ne yapabilir ki?” diye düşünmeye başlar.
Şimdi size bu ülkede yaşamlarını sürdürmeyi düşünen gençler için ülkenin ne vaat ettiğine ve bu vaade kanmayıp ya da bu vaatleri “hak etmeyip!” başka ülkelerde arayış içine girenlerle ilgili birkaç olgusal veri sunacağım. Elbette bu verilerin en öne çıkanlarını sırf mevzuyu somutlaştırmak için aktaracağım. Bunların tümünü aktarmak ne gerekli ne de mümkün bu kısa yazının içinde. 2020 yılı 15-24 yaş grubunu kapsayan genç işsizlik oranı artık verilerle oynadığı gün gibi ortada olan bir devlet kurumu olan TÜİK’in verilerine göre dahi yüzde 26.1.[2] Bunların gerçek karşılığının bu oranın iki katı olduğunu aklıselim istatistikçi ve ekonomistler sıklıkla dile getiriyor. Almanya’nın Federal Göç ve Mülteci Dairesi’nin 2018 ve müteakip raporlarına göre Türkiye’den Almanya’ya iltica başvurusunda bulunanların eğitim düzeyi yükseliyor.[3] Tam da bu nedenle Türkiye’den gelen iltica başvurularının kabul oranı giderek artış gösteriyor.[4] Bu satırların yazarı da, ihraç edildikten sonra Almanya’da bir üniversiteden kazandığı üç yıllık bursu pasaportunda uzun zaman tahdit olduğundan dolayı kullanamadı. Tam tahdit kaldırılıp Almanya’ya gidebilecekken, bu defa hayatın tuhaf bir cilvesi oldu ve pandemi patlak verdi. Neyse asıl mevzumuza geri dönelim.
ERKAN İBİŞ SEÇİLEREK GELMİŞTİ AMA…
2021’in ilk ayı, iktidarın tek adamı, ülkeyi bir gündemle daha ortadan ikiye böldü. 12. Cumhurbaşkanı, zaten uzun zamandır KHK ile değiştirilen rektör ataması yetkisini kullanarak, köklü tarihsel, akademik ve geleneksel teamülleri olan Boğaziçi Üniversitesi’ne siyasette dikiş tutturamamış, akademik geçmişi intihallerle dolu, tek kariyeri her türlü siyasi pozisyona aday olup olup seçilememek olan, çapsızlığı paçalarından akan bir kişiyi kayyım/rektör olarak atadı. Bu atama elbette ilk değildi. 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde yayınlanan 676 Sayılı KHK ile üniversitelerde akademisyenlere kısmen tanınmış olan rektör seçme hakkı ortadan kaldırılmış ve o zamandan bu zamana Ankara ve Hacettepe gibi köklü üniversiteler de dâhil olmak üzere pek çok üniversiteye üniversite dışından rektör ataması yapılmıştı. Elbette seçilmiş rektörlerin de akademinin ocağına incir ağacı dikmek için neler yaptığını unutmamak gerekiyor. Yüzün üstünde barış imzacısı hakkında önce disiplin soruşturması açarak, bunu sonuçlandırmadan KHK listelerine Barış İmzacılarının isimlerinin eklenmesi için jurnalde bulunan Ankara Üniversitesi Rektör Eskisi Erkan İbiş, üniversitenin akademisyenlerinin çoğunluğunun oylarıyla seçilmişti. Bu seçilmiş rektöre oy veren vermeyen pek çok akademisyen, 2017’de üniversitedeki akademisyen kıyımı yaşanırken sonsuz bir kış uykusuna dalmıştı. Bu kış uykusu, ya da ölü taklidi mi desek, elbette İbiş’ten sonra atanan kayyım rektörden sonra da derinleşerek devam etti. Diğer üniversitelere hiç girmiyorum. Hiç birisinde dışardan gelen kayyım rektörlere karşı tek bir ses çıkmadı. Ta ki Boğaziçi Üniversitesi’ne dışarıdan atanan akademisyen karikatürü Melih Bulu’ya üniversite bileşenlerinin neredeyse tümünün karşı çıkmasına kadar.
Boğaziçi 2
PEKÇOK KAYYIM REKTÖR ATANDI, NEDEN BOĞAZİÇİ?
Peki, daha önce o kadar üniversiteye dışarıdan kayyım rektör ataması yapılmış olmasına rağmen, neden Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan atamaya bu kadar direnç gösterildi? Aynı soruyu atamanın ve protestoların ilk günlerinde orta halli bir vakıf üniversitesinde çalışan bir meslektaşım kendisine öğrencilerinin de sorduğunu dile getiriyor. Meslektaşım bu öğrencilerin akıllarına “biz niye itiraz etmiyoruz? sorusunu sormak gelmediğine dikkat çekiyor. Bu soruyu pek çok insan sordu ve muhtelif yanıtlar verildi. Sorunun tek bir yanıtı yok elbette. Ancak işin sırrı zannımca Boğaziçi’nde verilen eğitimin niteliği ve bu üniversitenin uluslararası itibarı. Bu eğitim ve itibarın yarattığı özgüven ise bir başka neden. Son yıllarda ülkede bir yerlere gelmek için liyakatten ziyade lidere sadakatin daha önemli olduğu herkesin malumu. Bunu en iyi gençler biliyor. İyi eğitim almış, belli bir demokrasi kültürü ile yetişmiş bu gençlerden birisine kendisiyle röportaj yapan programcılardan birisi “ülkenin en yetkili kişisi size terörist diyor, gözaltına alınma tehdidi altındasınız, korkmuyor musunuz?” şeklinde bir soru soruyor. Daha yirmisine bile varmamış gencecik bir kadın “korkuyorum elbette, ama atın ölümü arpadan olsun” gibi iddialı bir yanıt veriyor.[5] Bu yanıtı tek başına özgüven ile açıklamak mümkün değil.
Burada yeni nesil güzellemesi yapacak değilim, ancak yeni nesil AKP iktidarı döneminin özellikle son beş yılında o kadar çok korkutuldu, o kadar çok yaftalandı ve damgalandı ki, artık korku duvarını aştı. Korku insani bir zaaf. Korkmamak için ya aptal ya da dünyadan bihaber olmak gerek. Elbette gençlerin çoğu hala korkuyor. Ancak ne kadar çaba sarf ederlerse etsinler, ne kadar iyi eğitim alırlarsa alsınlar, böylesi bir yönetim altında asla kendileri gibi kalarak bir yerlere gelemeyeceklerine emin olmuş durumdadırlar. Bu da aslında kaybedecek hiçbir şeylerinin olmadığını, dahası bu iktidarın yönetimi altında hiçbir şeylerinin olamayacağını bildikleri anlamına geliyor. Bunun yanı sıra aldıkları eğitimle dünyanın her yerinde yaşamlarını sürdürebileceklerini de biliyorlar. Her ne kadar yurt dışında yaşam kurma şansları taşrada okuyan diğer gençlerden daha fazla olsa da, bunu tercih etmek yerine ülkelerinde kalarak kendilerine hiçbir şey vaat edemeyen bozuk düzenin düzeltilmesinde aktif rol almak istiyorlar. Bu anlamda bu gençlerin hem olabildiğine dünya vatandaşı hem de iktidarın deyimiyle “yerli” olduklarını söylemek mümkün. İktidarı korkutan da bu gençlere içkin olan ilk bakışta paradoksal gibi görünen çelişkili kimlikleri. Bu nedenle bu gençlere ve akademisyenlere “elit, kökü dışarda, halktan kopuk” gibi sıfatlar yakıştırmaya çalıştı iktidar ve aveneleri. Ancak bu tabi ki tutmadı. Tutmamasının en önemli nedeni, onların korkularından sıyrılmış ve yaşadıklarından çok şey öğrenmiş olmalarıdır.
‘TOPLUMLA VAMPİR BENZERİ İLİŞKİ KURMAK!’
AKP iktidarı, uzun zamandır Türkiye toplumu ile vampir benzeri bir ilişki kurarak varlığını sürdürüyor. Bu ifadeyi Karl Marx sermaye için kullanır. Buna göre sermaye doğayla vampir benzeri bir ilişki kurar, ihtiyaç duyduğu kanı dünyadan emen bir yaşayan ölüdür sermaye. AKP iktidarı sadece doğayı değil, güzel olan her şeyi yok ederek varlığını sürdüren bir canavara dönüşmüştür. İşleyen, umut veren, yaşayan, cıvıldayan, neşe saçan, üreten kısaca güzel olan her türlü varlığı yok ederek kendi varlığını sürdüren bir canavar gibi toplumun üstüne çökmüştür. Boğaziçi gibi hala nispeten işleyen bir kuruma bu şekilde musallat olmasını da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Bu nedenle toplum olarak yok olmamak için bu canavarı üstümüzden en kısa zamanda atmamız şarttır. Bunun için Gezi’de tohumları atılan, Boğaziçi direnişinde meyvelerini vermeye başlayan gençlere dışardan parmak sallayarak yol göstermek yerine onların yanında hizalanmaktan başka çaremiz yoktur. Gelecek ve umut onlardadır.
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.