Kategori: Yazar

  • Siyasi partiler ne anlatıyor? (3) Akşener’in ‘makul’ arayışı

    Erken veya zamanında yapılacak ilk seçimde yeni bir döneme geçmeye hazırlanan Türkiye’de siyasetin çehresi de farklılaşmaya başladı.

    Çok partili sisteme geçiş sonrası siyasette solun ve sağın iki ana temsilcisi haline gelen Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti geleneklerinin taşıyıcıları Ecevit, Demirel, Türkeş, Erbakan gibi siyasi tarihimizin önemli isimleri uzunca bir döneme damga vurmalarına rağmen geleceğe devamlılığı olan, güçlü, tutarlı, kurumsal bir siyasi gelenek bırakamadan bu dünyadan göçüp gittiler.

    12 Eylül 1980’e kadar bu isimlerle temsil olunan siyasal hatların darbe sonrası siyasal yaşamda çok da sadık takipçileri oluşmadı. Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller gibi figürler 2000’li yıllara kadar siyasetin önde gelen aktörleri olsa da hiçbir zaman kendi başlarına belirgin bir siyasi pozisyonu temsil etme gücüne sahip olamadılar. Zaten arka planda siyasi varlıklarını devam ettiren Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş de bu “yeni” isimleri hiçbir zaman kendilerinin devamcısı olarak benimsemedi.

    1990’larda, neden iki rakip parti olduklarını hiçbir zaman anlayamadığım ANAP ve DYP, siyaseti domine ederken, bir yandan da “Milli Görüş” hattında, Refah Partisi’nin siyasi yükselişi ile yeni isimler parlamaya başladı. 1996’daki Susurluk kazası sonrası, Türkiye’nin en karanlık ve siyasi dejenerasyonunun zirve yaptığı dönemlerinden birinde Mehmet Ağar’dan İçişleri Bakanlığı koltuğunu devralan Meral Akşener, bu yıllarda parlayan isimlerden biriydi.

    Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’u kazandığı 1994 yerel seçimlerinde Akşener de DYP’nin Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan Adayıydı. Bu tarihsel çakışma, aşağı yukarı aynı yaşlarda olan bu iki ismi inişli çıkışlı yollardan bugünlere kadar taşıdı.

    2020’nin Aralık ayında Ruşen Çakır’a verdiği röportajda kendini “makulün peşinde” bir siyasetçi olarak tanımlayan Meral Hanım’ın siyasi kariyerinde ilginç bir nokta dikkat çekiyor. Akşener, belirgin bir siyasi hatta yürümek yerine, sanki sürekli bir arayışın temsilciliğini yapmış gibi…

    Belediye Başkan Adayı olarak siyasete başladığı 1994 yılından sadece iki yıl sonra kendisini İçişleri Bakanlığı koltuğunda gördüğümüz Meral Hanım’ın, bilinen ve hiç saklamadığı ülkücü kimliğine rağmen Türkeş’in partisi MHP yerine, dönemin yükselen değeri DYP’yi seçmiş olması da belki yine kendine göre “makulü arayışı” nedeniyleydi.

    DYP’nin baraj altında kaldığı 2002 seçimleri öncesi partisinden ayrılarak, o sıralarda bir başka siyasi kopuşun temsilcileri Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’la AKP’nin kuruluş aşamasında bulunması da kendisinin yeni bir arayışıydı.

    Aradığını bulamayıp kısa sürede AKP’nin kuruluş sürecinden ayrılması ve dönüp dolaşıp yıllar sonra MHP kapısından içeri girmesi de bir başka arayışa işaret ediyordu.

    Ve nihayet, aday gösterilmediği Kasım 2015 seçimleri sonrası Mecliste dördüncü parti konumuna inen MHP’nin lideri Bahçeli’ye rakip olarak ortaya çıkışı, Bahçeli’nin iktidarla iş birliğine yönelen yeni siyasi pozisyonu ve partiden tasfiye edilişi sonrası kendi partisini kuran Akşener, yeni bir makulün peşine düşmüştü.

    Cumhurbaşkanı adaylığı sürecinin ardından değişen siyaset dengeleri, Akşener’in yolunu CHP lideri Kılıçdaroğlu ile kesiştirdi. Kemal Bey ile yakaladığı “ortak anlayış” bir ittifak sürecinin de başlamasını ve bugünlere kadar gelmesini sağladı. İttifakın, siyasi söylem ve ideolojik duruş bakımından belirleyen tarafı gibi görünen Akşener, partisi anketlerde henüz görünmezken dahi etkili bir varlık göstererek öne çıktı.

    CHP tarafından, tabiri caiz ise fazla çıkıntılık yapmadan, “diğerleriyle aynılaşma” olarak yorumlanan ittifak süreci, Meral Hanım için ise tam tersine, farklılıklarıyla öne çıkma, kendini gösterme, var etme süreci için inanılmaz bir kolaylaştırıcı oldu.

    Siyasi pozisyonunu bir yandan ülkücülükten transfer ettiği “yerli ve milli” olma ile “milletin derdine ortak olma” arasında merkezde bir yere oturmaya çalışan Meral Hanım, uzun bir süre bir yandan da parti içi sorunlarla uğraşarak, sıradan bir performansla ilerledi.

    Daha önce “ne deve ne kuş”* olarak tanımladığım bu dönemin ardından kimi zaman ittifak ortağı CHP’den daha net, daha cesur, daha açık bir siyaset dili oluşturmaya başladı.

    Siyasi iletişimin olmazsa olmazı, basit, samimi ve doğrudan olma ilkesini sahada büyük bir başarıyla uygulamaya başladı. Siyaset vitrinine, aslında hiç de yeni bir isim olmamasına rağmen kendini yeni, çiçeği burnunda, fark yaratan bir isim olarak konumlanmayı başardı.

    Çoğu siyasetçi için aslında hiç de gerekmemesine rağmen, yine de laf olsun diye yapılan esnaf ziyaretleri ile dikkatleri çekti. Yeni ve genç bir dil yaratarak sosyal medyayla arasını hoş tutabildi. Parti grup konuşmalarında kürsüyü “millete” bırakma fikriyle farlılık yarattı.

    Diğer yandan konuşmalarına yansıyan “kıvırmadan” konuşan üslup, dobra siyasetçi algısını pekiştirdi. Konuşmalarında Erdoğan’ın yanı sıra sıklıkla Bahçeli ve Perinçek isimlerini bir arada anarak eleştiren tek figür olarak dikkat çekmeyi başardı.

    Farklı araştırma kuruluşları tarafından açıklanan anketlerde de yükselişe geçtiği gözlenen Meral Hanım, kısa süre önce iktidarın ittifak arasında çatlak yaratmak üzere kendilerini zorladığı konularda da etkili çıkışlar yaparak bu operasyonları boşa çıkarma becerisi gösterdi. Gara operasyonu ve İstanbul Sözleşmesi’nin iptali konularındaki net çıkışları siyasi pozisyonundaki stratejik değişimin belirgin işaretleri gibiydi.

    Ne var ki Türkiye’nin konuları işsizlik, ekonomi ve esnafın sorunlarından ibaret değil.

    İktidar için Gezi direnişi ile başlayan çalkantılı süreç, toplumsal yapının ve siyasetin ihtiyaçlarını belirgin şekilde açığa çıkardı. Ülkenin ezeli demokratik sorunları her alanda giderek derinleşirken iktidarın tırmandırdığı kutuplaştırma siyasetine bu sorunları görmezden gelerek cevap vermek yeterli olmuyor.

    Nitekim muhalif olmak büyük sermayeyle de karşı karşıya gelmeyi gerektiren sendikal sorunlar, kadınların toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde yürüttüğü mücadele, Kürt sorunu ekseninde çözüm bekleyen konular gibi farklı alanlarda da net, açık ve kapsayıcı olmayı gerektiriyor.

    Meral Hanım’ın, özellikle de ittifak ortağı Kemal Bey’in sıklıkla ter döktüğü “HDP sınavından” kendisi de geçmek zorunda kaldığında, konuyu görmezden gelme politikası izlediğini görüyoruz. HDP’li belediyelere kayyum atanırken, dokunulmazlık dosyaları yağmur gibi yağarken, parti kapatma davası açılırken, Akşener, tüm olan biteni kılı kıpırdamadan izledi. Son olarak HDP Milletvekili Gergerlioğlu’na yaşatılanlarla ilgili tek bir cümle kurmamayı tercih etti.

    Oysa Selahattin Demirtaş’ın bir süre önce yeni siyaset dili kapsamında ifade ettiği “eşiyle birlikte bir sabah Meral Hanım’ın kapısını çalarak kahvaltı yapma” sözleri karşısında biraz yalpalasa da bu örtülü daveti, kendisinden beklenebilecek kadar sert bir karşılık vermeden geçiştiren de aynı Akşener’di.

    Kadına yönelik şiddet alanında sesini yükseltirken, LGBTİ bireylere yönelik hak ihlalleri veya şiddete karşı kayıtsız kalan; esnafın derdi ile hemhal olurken sendikal mücadelenin demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili kısmına mesafeli duran; Gara operasyonunda yaşananlarla ilgili hesap sorarken bir yandan Andımız konusunu birinci siyaset gündemi yapan bir Akşener…

    Geçtiğimiz hafta da 104 emekli amiralin yayınladığı bildiri konusunda yaptığı, darbeciliği çağrıştırdığı gerekçesiyle sert “zevzeklik” çıkışı ile aynı konu çerçevesinde yine sert şekilde, “siyaset yapmayı siyasetçilere bırakma” çağrısı arasındaki demokratik uçurumu görmekten uzak bir Akşener izledik.

    İçişleri Bakanlığı döneminde içinde yer aldığı siyasi organizasyondan devraldığı bagaj ve kendi ideolojik geçmişi, iktidar için Meral Hanım’ın yumuşak karnı olarak görülüyor. Bunu bilen iktidar da ısrarla aynı yerden vurmaya devam ediyor.

    Meral Hanım, kendi partisiyle birlikte kişisel becerisi, izlediği sokak siyaseti ve kendi geleneğinden olmayan seçmenlerin teveccühü ile önemli bir aşamayı geride bıraktı. Artık bundan sonrasında gerçekten nasıl ilerlemek istediğine karar verme zamanı. Kendisinin ve içinde yer aldığı ittifakın doğal sınırlarını, nereye kadar ilerleyeceğini, “tehlikeli sularda” alacağı siyasi tutum belirleyecek.

    Her şeyi” geride bırakıp Türkiye’nin demokratik çoğulcu kazanımlarını artırmak için kilit bir rol üstlenebilir ve çalışabilir; ki seçmen de yerel seçimlerde verdiği destekle “her şeyi” geride bırakmaya hazır olduğunu gösterdi. Ya da muhalefette mücadele vermek yerine, tıpkı Bahçeli gibi, iktidarı onunla iş birliği yaparak “ele geçirme” stratejisine de manevra yapabilir.

    Hangi yola yönelirse yönelsin, demokrasimizin yakıcı ve derin sorunlarını daha fazla görmezden gelerek, yok sayarak, göz yumarak daha fazla ilerlemesi, ilerlese dahi Türkiye’nin yarasına merhem olması mümkün görünmüyor. Bu, ne yapacağı belli olmayan, tekinsiz siyasetçi izlenimi, seçmende de orta vadede ikircikli bir tutuma yol açacaktır.

    Meral Hanım, artık kendi kariyeri için de belki de bu son dönemeçte arayışlarına bir son vererek geçmişin değil geleceğin değerlerini temsil etme cesareti gösterebilirse, büyük bir iş başarmış olacak.

    Ya da başaramayacak ve kendisiyle birlikte 90’lı yılların tüm siyasi figürleri için de değişim vakti iyice yaklaşacak.

    * https://medyaport.net/2021/01/18/hakikat-sonrasi-simulasyonu/

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.

  • Sporda futbolculara aşı ayrıcalığı

    Öğretmene aşı yok…

    İşçiye, emekçiye aşı yok…

    Madende yeraltında çalışanlara aşı yok…

    Toplu taşıma yapan sürücülere aşı yok…

    Ama milyarlar kazanan, altında limuzin olan, villarda oturan futbolculara aşı önceliği var…

    İyi güzel de…

    Spor yapan sadece futbolcular mı…

    Avrupa ve dünya şampiyonalarına katılan milli sporcularamıza aşı yapılmazken futbolculara yapılması hiç de hoş değil…

    Evine ekmek parası götürmek için çalışan, sokak ve caddelerin temizliğini yapan belediye işçilerine aşı önceliği tanınmazken, her alanda olduğu gibi parasal gücü olan futbolcuların diğer sporculardan ayrı tutulması insan sağlığına verilen değerin bir göstergesi…

    Paran varsa yaşarsın..

    Paran yoksa ölürsün…

    Futbolcular özellikle Süper Lig’de oynayan bir futbolcu 1 milyon dolardan ve eurodan aşağıya imza atmıyor…

    Corona virüsü sanki bu futbolcuları hedef alıyor da, diğer sporcuları almıyor…

    Neymiş bu corona virüsü…

    Parası olan aşı yaptırıyor…

    Parası olmayan kaderiyle baş başa bırakılıp, sırasını bekliyor…

    Covid bazı partilerin kongrelerine uğramadığı gibi, amatör sporculara da uğramyor…

    Devlet her vatandaşa eşit davranmalıdır…

    Aşı yapılacaksa kritik yerlerde çalışan emekçiler öncelikli olmalıdır…

    Haftada bir maça çıkan ve en düşüğü bir milyon dolar ve euronun üzerinde yıllık transfer ücreti alan futbolculara öncelik tanınıp güreşte, halterde, basktette, voleybolda, yüzmede tanınmıyorsa devletin spor ve sporcuya bakış açısının göstergesidir…

    Sporda varsa yoksa futbol…

    Yazılı ve görsel medya da futbolu hep gündemde tutuyor…

    Halterde, güreşte, boksta veya başka bir branşta şampiyon olup altın madalya kazanan bir sporcunun hangi şartlarda şampiyon olduğunu gündeme getirmekten kaçıyorlar…

    İşin kolayını yapıyorlar…

    Türkiye’de aşı yapılacaksa, futbolculardan daha öncelikli sporcular ve yaşam mücadelesi veren işçiler emekçiler olmalıdır…

    Parası olan güçlüdür ya…

    Futbolcular da paralı olduğu için böyle bir istek gelmiştir ve kabul görmüştür…

    Futbolcuları covide karşı aşılayan zihniyet, spora da ayrıcalığın aşısını yapmıştır…

    Bu ayrımcılığın nedeni de sporcuların birlikte seslerini yükseltilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bugün sporcuların bir sendikası olsaydı, futbolculara bu ayrıcalık olmazdı…

    Bu sendika konusuna gelecek yazımda değineceğim…

    Her alanda ötekileştirme, ayrıştırma sporda da oldu…

    Yaşasın futbol ve futbolcular…

    Aşılar sizi bekliyor…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Amirallerin bildirisi, Montrö ve Helsinki barışı

    Finlandiya’nın unutulmaz başkanlarından Kekkonen, “Fin dış politikasının temel görevi, ulusumuzun varlığını Finlandiya’nın jeopolitik çevresine egemen olan çıkarlarla uzlaştırmaktır” demişti.

    Bu cümle kafanızı karıştırmış olabilir. Özünde bir ülkenin kendi jeopolitik çevresiyle yani komşularıyla uyum içinde bir politika izlemesi gerektiğini vurguluyor.

    Neden mi?

    Finlandiya İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa ve ABD’nin gazına gelerek Rusya’yla gerilim politikası izledi. Çok geçmeden güçlü sınır komşusu Rusya tarafından işgal edildi. (Bugün Ukrayna’nın yaşadığı duruma benziyor.) Bu işgale karşı direnen Finlandiya büyük acılar çekti. Nüfusunun üçte birini Rusya’yla olan savaşında kaybetti. İkinci Dünya Savaşı bitince de Finlandiya’yı yönetenlerin en büyük önceliği, her zaman komşuları Rusya’yla uzlaşma ve anlayışa dayalı bir dış politika izlemek oldu. Bakınız yanlış anlaşılmasın “teslimiyet” demiyorum, “uzlaşma” ve “anlayışa” dayalı.

    EMPERYALİST DOLDURUŞA GELMEDİ

    Soğuk savaş döneminde de emperyalist ülkelerin dolduruşuna gelmedi; kendi politikasına sıkıca sarıldı. Karşılıklı güveni her zaman ilişkilerinde esas aldı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da bu politikasından sapmadı. Finlandiya istese bir noktadan sonra arkasına Batı’nın desteğini alarak Rusya’ya meydan da okuyabilirdi ama yapmadı. Rusya’yla iyi ilişkiler içinde olmanın kendi çıkarına olduğunu gördü. Finlandiya bu politikasına bugün de sımsıkı bağlıdır. Finlandiya, içinde bulunduğu bölgede barış içinde yaşamanın kendi çıkarına olduğunun bilincinde.

    Son yıllarda Türkiye’de sert milliyetçilik rüzgarları estiriliyor. Osmanlı İmparatorluğu kurucularını ve padişahlarını konu alan diziler-filmler moda oldu. Televizyonlarda askerlerin kahramanlıklarını anlatan dizilerden geçilmiyor. Darma duman edilen teröristler, kılıç gücüyle fethedilen topraklar, hadleri bildirilen kötüler, krallar ve kahraman Türkler.

    Osmanlı dönemini konu alan Diriliş dizisi

    AMERİKA’NIN KEŞFİ Mİ? YERLİLERİN KATLİAMI MI?

    Her ülke, her toplum tarihindeki bazı kahramanlık hikayelerini mitleştirir. Bu bir noktaya kadar kabul edilebilir. Ancak senin, “Adalet dağıtıyorum” diye üç kıtada at koşturman bazıları için, “İstila ve barbarlık” olarak görülebilir. Senin “Çöküş ve arkadan hançerlenme” diye nitelendirdiğin olaylar başkaları için kahramanlık hikayeleri olabilir. Birilerinin, “Amerika’nın keşfi” dediği tarihin bir dönemini başkaları, “Yerlilerin katliamı” olarak görebilir. İnanın bana bu ne bir tartışma konusudur ne de haklılık, haksızlık. Tarihi yargılamaya kalkarsanız hiçbir ülke, hiçbir ulus, hiçbir toplum ak değildir. İnsanoğlu’nun dünya üzerindeki katliamları ve haksızlıklarının tarihi on binlerce yıl öncesine gider. Daha dün ABD ve müttefikleri Irak’a, “Demokrasi getirmek!” iddiasıyla gelmediler mi.

    1930’larda Japonya’nın genç subaylarının en büyük eksiklerinden biri, dürüst, gerçekçi, ihtiyatlı öz değerlendirme için gerekli donanıma ve tarihsel tecrübeye sahip olmamasıydı. Çin, Rusya, Kore ve okyanus adalarının işgal girişimleri ve ardından ABD’nin Pearl Harbour donanma üssüne yapılan baskın.

    Sonuç Japonya için felaket olmuştu.

    HER ŞEY OLABİLİRSİNİZ

    Bugün Japonya’da sosyal statü, veraset ve aile bağlarına değil, eğitime dayalıdır. Yani iyi bir eğitim almışsanız her şey olabilir, her şeyi kazanabilir, her yerde çalışabilirsiniz. Tıpkı Türkiye Cumhuriyetini kuranların benimsedikleri bir ilkeydi bu. Köy Enstitüleri bunun için kuruldu. İşte bu ilke sayesinde Anadolu’nun bir köyünden çıkan “Çoban Süleyman” Dokuzuncu Cumhurbaşkanı, Karadeniz’in bir köyünden çıkan Ahmet Erdoğan’ın oğlu Recep Tayyip Erdoğan da On İkinci Cumhurbaşkanı olabildi. Ve ne acıdır ki bugün Türkiye, kendilerini zirveye taşıyan bu sisteme düşman olan insanlar tarafından yönetiliyor.

    İnsanlar ve toplumlar açısından önemli olan önce bilgi sahibi olmak ve sonra da o bilgiyi dürüstçe değerlendirmektir. Gerçekçi yaklaşımlarıyla tanınan Bismarck, Almanya’yı birleştirme hedefine ulaşmıştı. Duygusal açıdan değişken bir hayalci olan İmparator İkinci Wilhelm’se, gereksiz yere düşman yaratmış ve Almanya’yı kaybedeceği Birinci Dünya Savaşı’na sokmuştur. Ondan daha zeki ve daha kötücül olan Hitler, baştaki başarılarını Sovyetler Birliği’ne saldırarak ve halihazırda Sovyetler Birliği ve Britanya ile savaş halindeyken, ABD’ye de savaş ilan ederek yok etmiştir. Bu coğrafya, daha dün dünyaya ve emperyalistlere akılsızca meydan okuyarak hem kendilerini hem de ülkelerini ateşe atan Saddam ve Kaddafi gibi liderlerin acı sonuna tanık oldu. Arkalarında bıraktıkları paramparça olmuş ülkeleri, açlık ve sefalet içindeki halklarının yaşadıklarını sayfalarca yazabiliriz.

    ALMANYA’NIN BARIŞ TERCİHİ

    Almanya, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin gerçekleştirdiği katliamlarla yüzleşmiş, özür dilemiştir. Almanya kendine yapılan haksızlıkları değil kendi yaptığı katliamları hatırlayarak tekrar aynı acıların yaşanmaması için akılcı bir yol izlemektedir. Konrad Adenauer’ın Avrupa Birliği’nin temelini atması, Willy Brandt’ın Polonya’da dizlerinin üzerine çökerek özür dilemesi ve Doğu’da kaybettikleri topraklar üzerinde bir hak iddia etmemesi önemlidir.

    Almanya’nin eskİ Şehirleri Gdansk ve Köningsberg

    Bugün Kaliningrad, Rusya’nın Rusya’yla kara bağlantısı olmayan, Litvanya ile Polonya arasında Baltık Denizi kıyısında bir toprağıdır. Bugünün Kaliningrad’ı Königsberg adıyla 700 yıl Almanya toprağıydı. Tarihte Alman Doğu Prusya Eyaleti’nin başkentiydi. İstese, “Polonya Danzig şehrimi (Bugünkü Gdansk), Rusya Königsberg şehrimi işgal etti” diyemez mi? Parası var, gücü var. Ama Almanya’yı yönetenler geçmişte bu siyasetin ülkelerini nerelere sürüklediğini, neleri kaybettirdiğini iyi biliyor.

    Kaliningrad, Rusya’nın kara bağlantısı olmayan tek toprağıdır

    Milliyetçi damarlara seslenmek, bu damarları beslemek belki birilerinin kısa vadeli siyasal çıkarlarına hizmet edebilir. Büyük başarılar sağlıyor gibi görülebilir ama genellikle sonuç felakettir. Almanlar çok büyük acılardan sonra bunu yer yüzünde en iyi bilen uluslardan birisidir.

    EMPERYALİST OYANLARA DİKKAT

    Bu cumhuriyeti kuranların, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sloganıyla aslında ne demek istedikleri bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Çünkü onlar tecrübeliydi, çünkü onlar büyük acılar çekmiş ve o acılardan büyük dersler çıkarmış tarih bilincine sahip bir kuşaktı. Komşularının içişlerine müdahale edersen, hele hele emperyalistlerin oyunlarının bir parçası olursan bedelini ağır ödersin. Şu anda bizim ödediğimiz gibi. Milyonlarca Suriyeli ülkemizde ve onlarca şehit verdik. Üstelik kiminle ve ne için savaştığımızı bilmeden. Ve her gün birilerine efelenerek, tehditler ederek bir yerlere sürükleniyoruz.

    Bir demokraside yurttaşlar, iktidarda olan yönetim anlayışına zıt bile olsa her türlü fikri ortaya atabilir ve tartışabilirler. Tartışmalar ve protestolar, en iyi olabilecek fikri ortaya çıkarır. İşte bu nedenle ABD Vietnam’daki yanlışından dönebildi. İşte bu nedenle Almanlar 1941’de Hitler’in Sovyetler Birliği’ni işgal etme ve ardından zaten Britanya ile savaş halindeyken ABD’ye karşı da savaş ilan etme kararını sorgulama fırsatı bulamadılar.

    GERİLİMİN FİTİLİNİ ATEŞLEMEK

    Lozan gibi, Montrö gibi bu ülkenin kuruluş anlaşmalarını tartışmaya açmak, bölgedeki olası gerilimlerin fitilini ateşlemek, Karadeniz’i savaş gemilerinin cirit attığı bir gerilim denizi haline getirmek bu ülkenin yararına olamaz. Türkiye zaten güneyinde, batısında ve doğusunda büyük problemlerle mücadele ederken bir de Kuzeyinde olmayan bir krizi kendi eliyle yaratamaz, yaratmamalı.

    Suriye İç savaşının tahribatı

    Emperyalistler önce izler, sonra gaz verir ardından da kenara çekilip yok olmanızı beklerler. Daha dün Suriye’de yaşananlar ne çabuk unutuldu. İlk kriz patlak verdiğinde isyancıların sırtlarını sıvazlayanlar, Türkiye’yi pohpohlayanlar nasıl da bir anda kenara çekilip kendi gizli projelerini devreye soktu. Daha dün bunu yaşamışken ve yaralar sarılmamışken bu kez Kuzeyde yeni bir gerilimin perdesini aralamak hangi akılla ve mantıkla izah edilebilir.

    BEYİNLERE SAHİP ÇIKMAK

    Bugün bu ülkenin gençleri mutsuz ve işsiz. Bu yüzden Avrupa’ya, Amerika’ya, Kanada’ya, Avustralya’ya neresi olursa olsun gidiyorlar. Daha iyi bir yaşam, daha iyi çalışma şartları umuduyla gidiyor, gitmek istiyor. Bugün Türklerin pırıl pırıl beyinleri ülkesinin dışında Birinci Dünya ülkelerinde yaşam hayali kuruyor. Daha özgür, daha medeni ve kurumların ve kuralların egemen olduğu bir ortamda yaşamak istiyor. Devamlı gerilim, devamlı çatışma kültüründen bu ülkenin vatandaşları da dünyadaki bütün halklar da bıktı artık. İşte esas verilmesi gereken savaş bugün ülkesini terk eden insanlarına sahip çıkmak olmalıdır. Bin bir güçlükle yetiştirdiğiniz kendi ülkelerinizin gençlerini başka ülkelere kaptırıp sonra da başka ülkelerin yoksullaştırılmış, yerinden yurdundan edilmiş, eğitimsiz insanlarını şehirlerinize, sokaklarınıza doldurmanız akılla, izanla açıklanamaz.

    Bugün dünyadaki en büyük savaş beyinlere sahip çıkma, beyinleri koruma ve geliştirme savaşıdır. Bugün dünyadaki en büyük savaş tarım alanlarına, ormanlarına, sularına sahip çıkma savaşı. Bugün dünya üzerinde her yerinden tarih fışkıran, doğası, güzellikleri, tarihi, denizleri, dağları ve ovalarıyla her yerinden umut ve gelecek vadeden bir ülke bu kadar kötü yönetilemez. Yönetilmemeli. Bir turizm ülkesi her önüne gelene efelenemez. Bir tarım ülkesi çiftçilerini yok eden ithal politikalar uygulayamaz. Ürünlerini pazarlamak isteyen bir sanayi ülkesi herkesle kavgalı olamaz.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Kimin rengi kalacak?

    Son yıllarda yaşadıklarımızın peşine düşmek ve bir şekilde hesabını sorma çabasıyla içimizde biriken öfke, bizi geri koymasın. Neredeyse bu dilek ve temenni ile bitirmediğim bir gün olmuyor.

    Devletin gücü’nü öğrencilerin boğazına yapışmakla görev bilen ve çıplak arama gerçeğini iktidarın yüzüne boca eden Gergerlioğlu’na neredeyse nefes aldırmayan siyasetin güncesi, elini ayağına çoktan doladı. Milletvekillerinin yaptığı açıklamaya göre doktorlara baskı yapılarak apar topar hastaneden hapishaneye taşınan Gergerlioğlu’nun artık kendisiyle uğraşmak nafile. Çünkü kralın çıplak olduğunu hem de doğru dürüst TV kanalına bile çıkmadan kendi sosyal medya hesaplarından yaptığı yayınlarla gösterdi.

    Gelelim, Boğaziçi öğrencilerine ve eylemlere destek verenlere. İntihallerle dolu hayatını bir daha ne Melih Bulu düze çıkaracak ne de üniversitenin kapısına kelepçe vuran otorite halka mağdur edebiyatı yapabilecek.

    Bunun yanında, söz konusu biraz daha köşeli konular olunca Kaf Dağı’nın ardına çekilen muhalefet ise kendini nasıl var edecek merak konusu. İlk seçimlerin hesabı yapılırken özellikle genç kuşakların oylarının belirleyiciliği tartışılırken, gençler sadece adalet talebini yükseltmiyor takipçisi de oluyor. Sonuç olarak bugün kendilerine sağlanmayan adaletin yarın kimseye faydasının olmayacağının farkındalar. Daha okulu bitirmeden binlerce liralık kredi borçları omuzundayken ve mezun olunca İŞKUR kuyruklarında bilmem kaçıncı metrede saatlerini geçirirken deneyimliyorlar olanı ve olması gerekeni. İşin kötüsü emek sömürüsü mevzu bahis olunca işin rengi daha da netleşiyor. Daha çok çalıştırmak ve daha fazla para kazanmak gündeme gelince iktidarı muhalefeti tek cephede toplaşırken, bu tarafa da safları sıklaştırmak kalıyor. Dolayısıyla, sadece partilerin birbirlerine karşı yanlışlarını kullanıp oy kaygısı ile hareket etmek de artık çağın gerisinde kaldı.

    Şimdi sıra renklere sıkıştırılan ‘vatan sevgisi’nde. Zira ne hoşa gitmezse oradan ‘terörist’ oluyorsunuz. Normal şartlarda absürt komedinin konusu olacak mizansenleri gün içinde defalarca yaşamaktan bıktık. Hayal kuramayan gençler, umudunu refah içinde yaşamaktan çoktan kesmiş bir halk ve bütün bunların içinde gökkuşağı renkleriyle kafayı bozmuş, etrafında fır dönen sıkı bir ‘güvenlik’ içerisindeyiz.

    Sözü ODTÜ merdivenlerine getireceğim. Nefret ve şiddet söylemlerine karşı merdivenleri gökkuşağı renklerine boyayan öğrencilerin ardından okul yönetimi, merdivenleri griye boyadı. Öğrenciler tekrar boyayınca bu sefer de yönetim, merdivenleri kırmızı beyaza boyadı. Çağın koşullarına uygun yerli ve milli merdivenler hepimize hayırlı uğurlu olsun… Artık öğrencilerden gelecek her bir fırça darbesi vatanın kemiklerini sızlatma ile eşdeğer sayılacak! Merdivenin rengi kadar memleketin geleceğini dert etmeyen, gençliği kadar geleceğini de harcayan bu sistemin tüm boyası döküldü. Şimdi sıra, istese de mevki ve makamını dert etmeyecek İstanbul Sözleşmesi’nin feshine karşı barikatın en önünü, kampüslerin kapılarını tutmuş; iş yerlerinin mobbing zırhına, evlerinin kutsal ailesine “hayır” diyen genç kadınlarda. Çünkü kafanızı nereye çevirseniz hayatın köşe başını tutan en canlı renkleriyle oradalar. İyi olan kazansın.

    Yazar Hakkında:

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi.

  • Kadın sporculara çağdışı bakış

    Ali Erdoğan

    Spor evrenseldir…

    Barıştır…

    Sevgidir…

    Kardeşliktir…

    Dil, din, ırk, cinsiyet gözetmez…

    Bu kurallara uymadığınız zaman uluslarası spor organizasyonlarında yer alamazsınız…

    Ağır yaptırımları vardır…

    Türkiye’de ne yazık ki çağdaş düşünceden ve sporun evrensel dilinden uzak olanların kadın sporculara karşı bir alerjileri var..

    Öyle ileri gittiler ki…

    Malum gazetenin malum yazarı…

    Kadınların güreş yapmasına karşı çıkıyor

    Neymiş efendim…

    Kendi deyimiyle şöyle açıklamış…

    “Kadınları güreştirme rezaletiyle ilgili duyduklarımızı yazmazsak, Allah bize hesabını sorar düşüncesiyle kalemimize sarıldık. Kadını güreştirme yolunda 20-25 yıl önce başlayan çalışmaların, bırakın çıraklık ve kalfalığı, ustalık dönemini bile çoktan solladığını görüyoruz! Bu satırlarda neleri paylaşmadık ki. ‘Dur’ denilmediği sürece ‘Kitap olur mu acaba?’ demeye kalmayacak, her yeni haberle o kitaplara yeni ciltleri eklenecek gibi gözüküyor; işletilen süreç o derece üzücü, rezalet, o derece çirkin ki. Adına spor diyerek, kadınlara mayo giydirip ülke insanımın o saf, temiz duyguları nasıl suiistimal edilebilir ki, halen anlamış değiliz. Yazılı olduğu kadar, sözlü olarak da ‘Müslüman Türk kadınını sözde güreş diye, çirkin oyunun içerisine çekmeyin!’ ikazlarımıza rağmen, bakıyoruz da, güreşen kadın sayısı her geçen gün artmakta. O kadar uyarılarımıza rağmen halen ‘Kardeşim ben kadının güreşmesine karşıyım ve yasaklıyorum’ diyen, masaya yumruğunu vuran çıkmadı.”

    Bu düşüncesini dile getiren, gülümseyen kişi ne yazık ki geçmiş dönemlerde Gençlik ve Spor Bakanlığı ile AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde spor uzmanı olarak görev yapmış…

    Bu kişiye göre mayo giyip, spor yapan kadınlar Türk insanının temiz duygularını suistimal ediyormuş…

    Vah vah…

    Yüzmede…

    Voleybolda…

    Halterde…

    Atletizmde…

    Güreşte…

    Tenis, basketbol ve futbolda kadınlar şort giyiyor…

    Uluslararası Spor Federasyonlarının kuralları gereği kadın sporcular belirlenen kıyafetleri giymek zorunda… Mayonun giyilmesi de bunlardan biri…

    Türk federasyonları da bu kuralları uyguluyor…

    Onlara göre kadın…

    Evinden dışarı çıkmasın…

    Kurum ve kuruluşlarda çalışmasın…

    Siyaset yapmasın…

    Sanatçı olmasın…

    Düşüncesini sokağa taşımasın…

    Evinde bulaşık, çamaşır yıkasın, temizlik yapsın…

    Mutfakta ömrünü geçirsin…

    Sadece eşinin cinsel arzularını yerine getirsin…

    Kısacası kadın eve kapatılsın…

    Genç kızları ve kadını her platformda ötekileştiren, İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasını alkışlayan bu düşüncedekilerle sporda da kadınları ötekileştirme oyunları, tezgahları yıllardır sürüyor…

    Erkek egemenliği istiyor bu düşüncedekiler…

    Yarın erkeklerin güreşte, yüzmede, atletizmde mayo giymesine karşı çıkarlarsa şaşırmamak gerekir. Kadın sporcuları hedef alarak çağdaş Türk kadınının kapanmasını istiyor.

    Güreş üzerinden algı operasyonu yapıp, bunu gerçekleştirmeye çalışıyorlar daha sonra diğer branşlardaki kadın sporculara sırayı getirmek amacındalar..

    Çabaları boşa çıkacaktır…

    Atatürkçü, çağdaş Türk kadını bu oyunlara da nasıl ki kadına şiddete, cinsel istismar ve insanlık dışı tecavüzlerde tek ses olup haykırıyorlarsa, kadın sporcularla da el ele, omuz omuza verip İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasına karşı haykırdıkları gibi… ..

    Gören gözleriniz…

    Sadece mayoyu görüyor…

    O gözleriniz başarıyı görsün ve alkışlasın…

    Yoksa gözlerinizi kapatın, karanlıkta kalın….

    Boşuna çırpınmayın….

    Çünkü çırpındıkça batıyorsunuz…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra sırasıyla Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • ‘Pudra şekeri’, ‘lilly’ ve ‘düz işçi’ Ayvatoğlu

    Allah affeder mi bilinmez ama teşkilat seni asla affetmez Ayvatoğlu!

    Önce bir tespitle başlayalım.

    2015 yılında dönemin AKP’li Başbakanı Ahmet Davutoğlu “Siyasi Etik Yasası” çıkarmak istemişti. Bugün Gelecek Partisi Genel Başkanı olan Davutoğlu, “Siyasi hayatımın en önemli projesiydi” dediği yasayı çıkaramadı. Erdoğan, siyasetçilere mal bildiriminde bulunma zorunluluğu getiren yasaya, “Böyle giderse görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız” sözleriyle karşı çıkmıştı.

    Arkadaşlarıyla birlikte aracında kokain kullanırken görüntüsü ortaya çıkan ve “Pudra şekeri” diyen AKP’li Kürşat Ayvatoğlu, Deutsche Welle’den Nevşin Mengü’ye konuştu. Görüntülere ve fotoğraflara, “mahremim ve özel hayatım” diyor. Kendisinin asla böyle görüntü ve fotoğraflarını sosyal medyadan paylaşmadığını söylüyor.

    Zaten kafayı peynir ekmekle yemediysen öyle fotoğrafları sosyal medyada paylaşmazsın. Peki ne paylaşırsın sosyal medyada, “Her Cuma bir ayet sallıyorum, bakara makara” diyerek ayet paylaşırsın mesela. Bol bol cami-cemaat, takke-tespih, ezan-ilahi paylaşırsın.

    Zaten sorun da bu değil mi Kürşat Efendi? Sizin mensubu olduğunuz parti yirmi yıldır bu ülkede vatandaşlara muhafazakarlık satarak siyaset yapıyor. Sizin mensubu olduğunuz parti elinden gelse bu ülkede kızları ve erkekleri ayrı ayrı okullarda okutacak. Sizin mensubu olduğunuz parti yıllardır bu ülkede içkinin ne kadar “günah” olduğunu, içenlerin “cehenneme” gideceğini anlatıyor. Ama alkollü içkiler üzerine koyduğu en ağır vergilerden elde ettiği gelirle de yandaşlarını saraylarda yaşatıyor. Pudra şekeri işine hiç girmeyelim istersen. Bunların siyasetini yaparak milyonlarca insanın oyunu alacaksınız, ama tam tersi bir hayat yaşayıp dünyanın bütün nimetlerinden yararlanacaksınız. Sonra da bunu, “Mahremim ve özel hayatım” diye savunacaksınız.

    Pes doğrusu.

    Aslında Ayvatoğlu kendini savunmak için kurduğu her cümlesiyle, artık iflas etmiş bir siyasi zihniyetin itirafnamesi gibi.

    Madem oto alım satımında bu kadar iyiydiniz, başarılıydınız da neden Kastamonu Belediyesi’nde “düz işçi” olarak çalışma ihtiyacı duydunuz. Madem oto alım satımında bu kadar helâl para kazandınız da neden o değerli vaktinizi oto alım-satımı yerine “düz işçi” olarak çalışarak harcadınız?

    Çok çalıştığı ve çok mücadele verdiği için en iyi hayatı yaşamak istiyormuş ama büyük bir hata yapmış. Yani suçüstü yakalanmış. Yakalanmasa, görüntülenmese sorun yok. Bu nedenle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’dan çok çok özür diliyor. Kendisini çok çok seviyormuş. Allah muhabbetinizi daim etsin, ne diyeyim.

    Bu arada öyle bir itirafta bulunuyor ki bu ülkenin ekonomi yönetimine kapak olacak cinsten. Ayvatoğlu kardeşimiz, geçen yıl 500 bin TL olan bir arabanın bu yıl 1 milyon TL olduğunu; geçen yıl 250 bin liralık bir arabanız varsa bu yıl zaten 500 bin 600 bin lira olduğunu söylüyor. Yani yüzde yüz enflasyon diyor. Gerçeği de bu. Biliyoruz, yaşıyoruz zaten. Bu ülkenin gerçek enflasyonu yüzde yüz. Ama sıra işçiye, emekliye, çalışana maaş zammına gelince yüzde 7-8. Huzur hakları nedense yüzde 33 artar ama memura gelince yüzde 8 oluverir.

    Bir adamı” seviyormuş (Recep Tayyip Erdoğan’ı kastediyor) ve ona destek olmak için çabalamış. Siyasi bir beklentisi yokmuş ama ticaretini “daha fazla hızlandırmak” istemiş. Aynı röportajda ardı ardına kurduğu cümleler bunlar!

    Konuşmalarından anlıyoruz ki, mafyotik ilişkilere girilmiş. Karşılıklı tehditler, videolar, paralar. Arkadaşını çıplak kadın görüntüsüyle tehdit ettiği iddiası var. Kendisi de yayınlanan görüntülerle tehdit edildiğini söylüyor. Özel bir WhatsApp grubu kurulmuş. “Lilly” adını verdikleri bir maddeyi sık sık kullanıyorlar. Yani bir “pudra şekeri” var bir de “Lilly”. Neyse artık Lilly!

    Konuşmasının sonlarında hata yaptığını ve kötü bir rol modeli olduğunu itiraf ediyor, “Kalbi tertemiz ve başı secdeden kalkmayan” AKP Grup Başkanvekili Hamza Dağ’dan da çok çok özür diliyor. Son olarak da Allah’tan af diliyor ve bütün teşkilattan özür diliyor. Allah affeder mi bilemem ama AKP teşkilatı seni affetmez Ayvatoğlu. Çünkü sen ülkeyi salgın felaketine sürükleme riskine rağmen AKP’nin son bir aydır ısrarla yaptığı kongrelerinde parlatmaya çalıştığı imajını yerle bir ettin!

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Alamos Gold bir milyon ağaç daha kesecek

    Kazdağları ekosisteminde 350 bin ağacı içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte katleden ve Türkiye’yi ayağa kaldıran Kanadalı Alamos Gold, ruhsatı yenilenirse en az bir milyon ağaç daha kesecek.

    Başta belirtelim, konu Kazdağları’nın ve Alamos Gold’un çok daha ötesinde. Konu kokain partileri düzenleyen danışmanlara kadar uzanıyor. Ankara’nın karanlık koridorlarında bağlanan anlaşmalar, yürütülen kulis çalışmaları. Bu işleri yürütürken kullanılan “danışman-büro elemanı” adı altındaki iş bitiriciler.

    Şirketin Kanadalı patronu John A. McCluskey, hissedarlar ve yatırımcılarla yaptığı online toplantıda, “Türk siyasetinin tepesine ulaşmaya çalışıyoruz. Bunu yapabilecek uygun ortak arıyoruz” demişti. Yani kendisine Çalık gibi Cengiz gibi ortak arıyor. Alamos Gold bugünlerde Ankara’nın karanlık koridorlarında, kapalı kapılar ardında Türk siyasetinin tepesine ulaşmaya çalışıyor.

    Bir dönem bu ülkede devlet kurumlarının yerini FETÖ örgütü almıştı. Adeta devlet FETÖ’ye ihale edilmişti. Yurt dışında Türkiye’yle işi olanlar Türk diplomatik temsilciliklerine değil FETÖ’nün temsilciliklerine başvuruyordu. Türkiye’de de devletle işi olanlar FETÖ’nün imamlarına başvuruyordu. Türkiye bu süreci yaşadı. Şimdi başka bir süreci yaşıyor. FETÖ gitti yerine başka aracılar geldi. Dönen paralar o kadar büyük ki “danışman” denilen aracıların payına düşenler bile dudak uçuklatıyor.

    Amerikan lobi şirketlerine milyon dolarları saça saça bir şeyler de öğrenmişler tabii. “Lobi faaliyeti” diyerek öyle masumane açıklayanlar da var. İrtibat elemanı mı dersin, aracı mı dersin, yardımsever mi dersin artık ne dersen. Bir önceki yazımızda dile getirdik, Alamos Gold’un son aylardaki en dikkat çekici transferi Hayrı Öğüt. Hakkında birçok iddia bulunan ve uzun yıllar FETÖ’nün Koza Altın Şirketinde görev yapan Hayri Öğüt artık Alamos Gold için ter döküyor. Hayri Bey müdürü Ahmet Şentürk’le birlikte Ankara’da Enerji Bakanlığı’nda ruhsatın uzatılması için yoğun kulis faaliyetinde.

    Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda katlettiği orman alanı

    SABREDEN KİM?

    Alamos Gold’un Türkiye’deki Müdürü Ahmet Şentürk, “Sabrediyoruz” diyor. Türkiye’yi ayağa kaldıran Kirazlı-Balaban’da çalışma izni alacaklarına da çok emin. “Anlatamamışız” diyor ve anlatıyor…

    Peki ne anlatıyor?

    Hikâye anlatıyor…

    Yatırım, istihdam, çil çil altınlar ve hukuk diyor sayın Müdür. Altını kalın çizgilerle çizerek “hukuk” vurgusu yapıyor. Bu ülkede hukukun çoktan guguğa döndüğünün haberi yok garibin. Ama yağmacı-talancı şirketler için dönmemiştir belki de kim bilir.

    Önce biz de altını kalın harflerle çizelim, yağmacı-talancı vahşi madencilikte her yol mübah. Her türlü yalan, çarpıtma, abartma ve gerçekleri gizleme yapılır.

    Emperyalist ülkelerin ve kartellerin güdümündeki Dünya Bankası ve IMF gibi bankalardan aldıkları kredilerle Ahmet’le Ayşe’nin, Mehmet’le Fatma’nın bağını-bahçesini, ormanını, yaylasını, merasını ve suyunu dünyaya pazarlarlar. Yani “elin taşıyla elin kuşunu vurma” durumu.

    Yatırım, istihdam, yabancı sermaye masallarıyla ülkeye gelirler. Bunun için yerli işbirlikçilere ve dünyadan habersiz siyasetçilere ihtiyaçları vardır. Bir de becerikli, iş bitirici “danışmanlara.”

    Afrika’da, Güney Amerika’da, Uzak Asya’da ne yaptılarsa ve ne yapıyorlarsa aynısını yaparlar. Efendim altın ormanın altındaysa, üstünde köyler ya da şehirler varsa ne yapsınlar! Bu onların suçu mu? Altın yerin altında 30 milyon yıl beklemiş, onlar da 30 yıldır bekliyorlarmış ve 3-5 ay daha da beklerlermiş.

    ortalama bir altın madeni çukuru

    SİYANÜR MÜ? ÇAMAŞIR SUYU MU?

    Bir ülke bir kimyasal bileşikle problem yaşar mıymış! Kimyasal bileşik dediği de “Siyanür!” Siyanür öldürüyormuş ama çamaşır suyu da öldürürmüş. Yeraltı sularına karıştırmak için değil, akarsulara deşarj etmek için kullanmayacaklarmış. İzah dediği de bu olsa gerek!

    Şentürk Efendi, o dağlar 30 milyon yıldır siz gelip dümdüz edip, zehirleyin, yağmalayın diye beklemiyor. Milletin ormanını, yaylasını, köyünü, bağını, merasını ve su kaynaklarını talan edin diye hiç beklemiyor.

    Sayın Şentürk’ün haklı olduğu bir konu var, şirketlere yol veren, yağma-talan sisteminin önünü açan bir siyasi irade var. AKP’yle birlikte zirve yapmış bir siyasi irade. Ama katliam nerede olursa olsun katliamdır. Hukuk sistemi, ruhsattı, izindi, ÇED’di diyerek bunu savunamazsın. İnsanlığa karşı suçun ÇED’i, ruhsatı olmaz!

    Bu mantıkla hiç şüphem yok çok yakında bu cümlelerinizi Uludağ, Ağrı, Erciyes dağları için de kuracaksınız. Hatta Spil, Boztepe ve Babadağı da yarın hedefinizde olacak kim bilir. Bakınız arkadaşlar Artvin’i yok etmeyi göze almış, Fırat’ı zehirlemeyi göze almış bir zihniyetin, Kazdağları’nın yüzde 80’ini yok etmeyi göze almış bir zihniyetin yapamayacağı bir şey yoktur.

    İKİ PROJESİ DAHA VAR

    Alamos Gold’un o bölgede yani Kazdağları ekosistemi içinde Ağı Dağı’nda ve Dededağları’nda olmak üzere iki projesi daha var. Ve bu iki proje Kirazlı-Balaban projesinden daha büyük. Kirazlı’da 350 bin ağacı keserek Türkiye’yi ayağa kaldıran Alamos Gold daha o bölgede bir 350 bin ağaç daha kesecek. Arkadaşlar Alamos Gold’un Kirazlı Balaban bölgesinde ruhsat alanı çok daha geniş. Uydu haritalarında en az ağaçların kesildiği alan kadar bir başka alan sondajlarla delik deşik edilmiş ve bekliyor. Yani adamların genişleme sahaları çok net görülüyor. Ayrıca en az 700 bin ağaç da diğer iki projede yani Ağı Dağı ve Çamyurt projeleri için kesilecek. Bu vatandaşların gözü kara! Madenciymiş ya öyle diyor. Gözleri ne köyü ne köylüyü; ne merayı, ne ormanı ne de içindeki trilyonlarca canlıyı görüyor. Gördükleri tek şey yeşil dolarlar. Bunu da süslü cümlelerle bölgede devletin korumasından çıkmış, adeta ortada kalmış savunmasız insanlara yutturmaya çalışıyorlar. Sosyal rüşvetler vererek, insanların çaresizliğinden yararlanarak onlarla bir Azrail gibi gelecekteki ölümleri için kontrat imzalıyorlar.

    Alamos Gold’un Kazdağları ekosistemindeki üç maden projesi Kirazlı agı ve Çamyurt

    Alamos’un hemen yanında TV Tower projesi var. Yine bir başka Kanadalı Liberty Gold bekliyor. En az Kirazlı kadar büyük bir proje. Hemen arkasında Koza Holding’in Serçiler Projesi bekliyor. Hemen karşısında Halilağa Projesi var. Orada da Cengiz Holding ellerini ovuşturarak beklemede. Hemen ileride Nurol’un Lapseki Madeni Dededağları’nda faaliyette. Hemen yanında Eczacıbaşı, altın madeni için kolları sıvamış durumda. Hem de Umurbey ve Bayramdere içme ve sulama barajlarının ortasında. Daha dün aynı Nurol, Bayramiç tarafında Kazdağları’nın kalbinde sondaja başladı. Kazdağları’nın diğer yamaçlarında Havran taraflarında Fatsa’yı zehirleyen Bahra Madencilik’in Demirtepe projesi hazırlık yapıyor. Sondaj yapıyoruz diye dağlar delik deşik edildi. Biraz ileride İvrindi’de Madra’nın zirvesine Nurol’un ikinci altın madeni açıldı bile.

    Bu projelerin hepsi ama hepsi altın-gümüş ve bakır peşinde. Hepsi ama hepsi ormanları kesip, yaylaları-meraları yok edip, dağları oyup, dünyanın en zehirli kimyasallarını açık havada taşın toprağın üzerine boca ediyor. Hepsi ama hepsi bölgedeki su kaynaklarını zehirliyor. Hepsi ama hepsi Biga Yarımadası’nı yok etmeye yeminli. Hepsi ama hepsi ağır metalleri saçan milyonlarca ton pasa dağlarını milletin köylerinin, bahçelerinin ve su kaynaklarının üzerine yığıyor. Hepsi ama hepsi o bölgenin havasını zehirliyor. Hepsi ama hepsi o bölgede yaşayan milyonlarca insanın ve trilyonlarca canlının yaşam kaynağı olan, su kaynağı olan dağlarını yok etmeyi amaçlıyor. Hatta adına madencilik dedikleri açık hava kimyasal fabrikalarının çabucak dolan zehir barajlarını boşaltmak için ya çevredeki derelere bırakıyorlar ya da “evaporasyon” adında bir sistemle buharlaştırdıkları zehiri atmosfere salıyorlar. Bütün bu vahşetin sonunda da “devlet hakkı” dedikleri bir sadakayı devlete ödüyorlar.

    Tehlike çok ama çok büyük. Bu sadece Alamos Gold olayı değil. Türkiye’nin en gerçek beka sorunu bu. Yukarıdaki satırlarda Biga Yarımadası’ndaki Kazdağları ekosistemindeki dehşeti dile getirdik. Tüm Türkiye’de benzer bir dehşet tablosu yaşanıyor. Daha dün Fatsa’da binlerce ağacı kesmeye başladılar. Siyanür madenini genişletmek için. Ordu’da dokuz ayrı yerde daha siyanür merkezi kurmak istiyorlar. Kemaliye’de Munzur Dağları, Erbaa’da Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’da Şahin Dağları tehlike altında. Murat, Çiçekbaba, Eğrigöz, Çaldağı… Liste uzayıp gidiyor. Bu ülkenin dağları, ormanları, yaylaları, meraları, tarım alanları, suları yok edildiğinde; milyonlarca insan aç-susuz büyükşehirlerin varoşlarına yığıldığında kafamıza dank edecek ama o zaman da iş işten geçmiş olacak.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Oksijen yerine yalan soluduğumuz bu devir bitecek mi?

    Tezcan Durna[1]

    Son aylarda, acaba yıllarda mı desek, iktidar katından yayılan yalanlar silsilesini gördükçe, duydukça; bu yalanların beceriksizce telif edilmesini midem kalkarak izledikçe, Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde yaptığı yalancılıkla ilgili kadın ve erkek karşılaştırması geliyor aklıma. Dönüp izlediğimde en azından eğlenceli bir şey izlemenin verdiği gülüp eğlenme haliyle nefes alışım bir miktar yerine geliyor. Tabi ki hayat maalesef eğlenceden ibaret olmadığı için, yalanlara dişlerimi gıcırdatarak öfkelenmeye kaldığım yerden devam ediyorum.

    Cem Yılmaz, isabetli bir saptamayla erkeğin zannedildiği ve iddia edildiği gibi yalancı olmadığını belirtiyor. Nedeni de erkeğin yalan söylerken yüzüne gözüne bulaştırması, yani aslında yalan söyleyemediği için sürekli yakalanmasıdır. Zira erkeğin yetiştirilme koşullarından dolayı asla yalana ihtiyacı olmamıştır. Olabildiğine şımartılmış, olabildiğine pohpohlanmış, dilediğini dilediği şekilde yapmış, bu nedenle de çoğu zaman yalana ihtiyaç duymamıştır. Örneğin bir erkek asla bir “kızla beraber olduğunu” ya da kız arkadaş edindiğini ülkenin hangi coğrafyasında olursa olsun ebeveynlerinden saklamak zorunda kalmamıştır. Aksine göğsünü gere gere pek çok taşra kasabasında ve köyünde erkek delikanlı ilk cinsel deneyimini bile böbürlenerek ve bire bin katarak anlatır. Bu doğallık içinde büyüyen erkek elbette pratik kazanmadığı için çoğu zaman eşine ya da sevgilisine ilk söylediği yalanda yakalanır. Çünkü öyle bir beceriyi pratik etmediği için kazanmamıştır. Zaten yalanı yakalandığı zaman da, kendisinin de inanmadığı, haddizatında inanmaya dahi ihtiyaç duymadığı bir başka yalana başvurur; o da yakalanırsa artık seri yalana bağlar. Bu seri yalanların neredeyse hiçbirisinin anlaşılmasının bir bedeli olmaz ona. Bedel ödetilmeye kalkışılınca nasıl deliye döndüğünü ve bedel ödetmeye kalkışan karılarına, sevgililerine neler ettiklerini çok iyi biliyoruz erkeklerin. Erkek yalan söylerken dahi “ben yalan söylüyorum” diye bağırır. Zira gerçekten bilir bu yalanın yalan olduğu anlaşıldığı zaman başına bir şey gelmeyeceğini.

    Kadın öyle mi ya? Hayatta kalmak, cinselliğini keşfetmek, yaşayamasa bile cinselliğini azıcık ucundan tatmak için ne bedeller ödemek zorunda kalır? Elbette bu satırların yazarı erkek olduğu için asla bir kadın kadar iyi anlatamaz. İşin o boyutuna bu nedenle haddim olmadığı için detaylı girmeyeceğim. Sadece kadının neden iyi yalancı olabildiğini yine Cem Yılmaz’dan mülhem şekilde şöyle anlatayım: Bir erkekle duygusal ilişki kuran bir kız çocuğu bu coğrafyanın büyük kentlerinde bile bunu gizli saklı yaşamak zorundadır. Elbette böyle bir ilişkiye ihtiyacı olduğu için, bu ihtiyacını karşılarken bolca yalana ihtiyaç duyar. Yalan söylemek bir nevi onun hayatta kalmak için başvurduğu en önemli araçtır. Bu nedenle de yalan söylemekte ustalaşır, yalanı söyleyebildiği için de asla bu yalan yakalanamaz. Bu nedenle de kadınlar yalancı olarak bilinmez. Neyse bu yalan söyleme konusundaki kadın-erkek farkını daha fazla uzatmanın âlemi yok galiba. Meramım sanırım anlaşılmıştır. Şimdi geleyim Cem Yılmaz’ın bu konuyla ilgili eğlenceli saptamalarının aklıma neden getirdiğine…

    YALAN VE KOMPLO TEORİLERİYLE SİYASAL RETORİĞİ ŞEKİLLENDİRMEK…

    Son zamanlarda alenen, sakınmadan, yalan olduğu ayan beyan ortada olmasına rağmen söylenen yalanlara benzer yalanlar her siyasetçinin söyleyebileceği stratejik hamleler olarak görülebilir. Kaldı ki yalan söylemek insana uzak bir eylem de değildir. Arendt, yalan söylemenin Batıda suç olduğu kanaatinin püriten ahlakı ile yaygınlaştığına dikkat çeker.[2] Kuşkusuz büyük evrensel dinlerde de yalan en büyük günahlardan sayılır. Zira “bu dinlerin tanrısı, nurun ve varoluşun suretidir ve aynı zamanda hakikatin de suretidir.”[3] Ancak hem bu dinlerin hükümleri sürerken hem de modern çağda yalan elbette insanın en hayati gerçeklerinden birisi olmuştur hep. Özellikle de yalan yabancılara karşı kullanılan bir silahtır. Düşman olarak tanımlanan ve karşısında güçlü olunması gereken diğerlerine karşı yalan söylemek, zaman zaman zorunluluk ve hatta erdem halini alabilir. Buna karşılık hakikat, erdemsizlik olarak algılanabilir.[4] AKP iktidarının temsil ettiği Siyasal İslam geleneği, yıllardan beri laik Cumhuriyet rejimi başta olmak üzere muarız olarak belirlediği pek çok kurum ve aktörle ilgili olarak yalan ve komplo teorileriyle siyasal retoriğini şekillendirmiştir. Bu açıdan, bu geleneğin derinlerinde yalan en meşru silahlar arasındadır. Kaldı ki, dönüp dönüp en olmadık sorunların dahi müsebbibi olarak tek parti iktidarının gösterilmesi, bu alttan alta süzülüp gelen yalanların nasıl işlevsel olarak kullanılabildiğini anlatır bize. Ancak eskiden kulaktan kulağa, el altından söylenen yalanların günümüzde neden fütursuzca söylenebildiğinin sırrı AKP’nin, dahası lideri Erdoğan’ın denetlenemez biçimde iktidar gücünü tek elde toplamasında saklıdır.

    AKP otoriterleştikçe ergenlik çağında fütursuzca her istediğini yaşayan, ama ahlaki kurallarla karşılaştığı anda acemice yalanlara başvurarak, yalanları yakalandığında hırçınlaşan bıçkın erkeklere döndü. Kendisini terk etmek isteyen karılarını ya da sevgililerini katleden erkeklerin böylesi bir dönemde ayyuka çıkmasıyla AKP’nin otoriterleşmesi arasında bir bağ olmadığını sanırım artık kimse söyleyemez.

    Yalan, skandal, sansasyon gibi sözcük ve edimler nispeten demokratik toplumlarda bir anlam bulur. Çünkü söylenen şeyin yalan olduğunu açık etmek de açık edilmesi halinde bunun bedelinin ödetilebilmesi de nispeten demokratik rejimlerde mümkündür. Otoriterleşen rejimlerde ise yalanın kendisi bizatihi otoriter yönetimin asli performansı haline gelir. Bu performans otoriter iktidarın devamı için iki yönlü bir işlev görür: Birincisi varlığını zaten her anlamda çaresiz hale gelmiş bir toplumun varlığına borçlu olan otokrat, gerçekleri eğip bükebildiğini, gerçeğe hükmedebildiğini, dilerse istediği gibi halkın gözünün içine baka baka yalan söyleyebildiğini göstermek ister ki bu da bir nevi güç göstergesidir. İkinci olarak yalana bir nevi uyuşturucu gibi bağımlı hale gelmiş kitleye zaman zaman “hakikatimsi” şeyler söyleyerek onu şaşkına çevirebilir ki bu sayede dobra, sözünün eri, gerçekleri ne pahasına olursa olsun söyleyebilen “performansı” ile yine gönüllerde taht kurabilmeyi umar. Hakkını teslim etmek gerek, bunu bir ölçüde başarır da.

    YALAN GEMİSİ SU ALMAYA BAŞLAR

    Elbette her iki şeyi de yapabilmenin sınırları vardır. Hakikat sonrası çağda yalan söylemek o kadar sıradanlaşmıştır ki, yalan söylemeye dair tek ehliyet sahibi otokrat değildir artık. Herkes yalan söylemektedir; üstelik de en büyük yalanlar da bu otokrata en yakınındakiler tarafından söylenmeye başlamıştır. Otokrat kendi yalanlarıyla o kadar meşguldür ve yalan söyleme ehliyetinin tek sahibi kendisi olduğu vehmine o kadar kapılmıştır ki, kendisine söylenen yalanları hiçbir şekilde fark etmez hale gelir. İşte bu, otokratın bindiği yalan gemisinin su almaya başladığı zamanlardır ve geminin su aldığını bu güç sarhoşluğu içinde hiç fark etmez. Merkez Bankası’nın para rezervinin önemli bir kısmının beceriksiz damat bakan tarafından çarçur edildiğini ancak iş işten geçtikten sonra öğrenebilir. Elbette bilinmez, bu rezervler çarçur edilirken belki de haberi vardır. Ama yalanla gerçek artık o kadar birbirine girmiştir ki, hangisinin doğru olduğunu biz fanilerin bilme şansı yoktur. Elbet bir gün öğreneceğiz.

     

    AKP’nin yetkili-etkili isimlerinden birisi, tarihe “burundan pudra şekeri çekerek kafa bulabilen ilk insan” olarak geçen, AKP genel merkezi çalışanlarından bir gençle ilgili sosyal medyada dönen videonun troller tarafından yayıldığını iddia etmiş.[5] Bu iddia da elbette yalan türlerinden birisi olan üste çıkma ve örtmece yollarından birisidir. Keyes’e göre, “yalancılık, cinsel birleşme ve dışkılamadan daha fazla örtmeceye ilham vermiştir.”[6] Ancak insan hala dışkısını örtme konusundan vazgeçmemiş bir varlık. Tabi ki modern pek çok yöntem icat edilmiş bu örtmece için. Ancak otoriterleşen yönetimler, o kadar fütursuzlaşır ki, yalanı örtmek şöyle dursun bir cesaret göstergesi olarak bizzat kendisi sergilemeye başlar. Günümüzde bu sergileme için en ideal mecralar elbette sosyal paylaşım ağlarıdır. Son zamanlarda iktidar katından nemalanarak güçlenen ve bu gücünü görgüsüzce sergilemek arzusunu bastıramayanların “marifetlerinin” tümünün bu sosyal paylaşım ağlarında yayınlanıyor olması, yalanların gizlemek şöyle dursun açıkça sergilenmek istenmesinden kaynaklıdır. Zira özellikle de fotoğrafların paylaşıldığı sosyal ağlar, bizatihi gerçeğin değil sahtenin, hakikatin değil yalanların sergilendiği başlıca mecralar haline geldi. İktidarın gücünü yalanla sergileme arzusuna yenik düşmesi bizatihi kendi sonunu getirmeye aday görünüyor. Ancak elbette yalanlar karşısında öfkeden deliye dönen toplumsal muhalefet sadece buna bel bağlayarak beklememeli. Bunu beklersek Arendt’in işaret ettiği gibi “olgusal hakikatlerin iktidarın saldırılarını savuşturma şansı gerçekten de son derece düşüktür; her zaman için dalaverelerle sadece bir süre için değil, sonsuza dek dünyanın dışına atılma tehlikesi vardır.”[7] Elbette hiç birimizin artık olgusal hakikatlerin sonsuza kadar dünyanın dışına atılmasına tahammülümüz yok ve olmamalı.

    [1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni

    [2] Arendt, Hannah (2017). Geçmişle Gelecek Arasında: Siyasi Düşünce Konulu Sekiz Deneme, 6. Baskı, (çev. Bahadır Sina Şener ve Onur Eylül Kara), İstanbul: İletişim.

    [3] Koyre, Alexandra (2018). “Modern Yalanın Siyasal İşlevi”, içinde Yeni Türkiye Hakikatsiz Siyaset Soylu Yalan, (ed. Betül Yarar, çev. Tuncay Şur), Ankara: Dipnot, ss. 43-57.

    [4] A.g.e., s. 48.

    [5] https://www.gazeteduvar.com.tr/naci-bostancidan-ayvatoglu-tepkisi-kampanyalar-trollerin-isi-haber-1517501 (Erişim tarihi: 29/03/2021).

    [6] Keyes, Ralph (2017). Hakikat Sonrası Çağ: Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma, (çev. Deniz Özçetin), İzmir: Deli Dolu.

    [7] A.g.e., s. 313.

  • Siyasi partiler ne anlatıyor? (2) Kılıçdaroğlu’nun kendiyle imtihanı

    Her gün yeni bir kötü sürprizle bizleri karşılayan gündemin hızına arada sırada yazarak yetişmek mümkün değil. Bir önceki yazıda AKP’nin bir siyasi parti olmaktan çıkıp bir yörünge örgütüne dönüşmesinden, örgüt ve taban olarak yaşadığı çürümenin liderleri üzerindeki etkisinden ve kendilerini nasıl siyasetsiz bıraktığından söz etmiş, ama bu koşullar altında bile, muhalefetin içindeki durum nedeniyle, Erdoğan’ın yapılacak ilk seçimde kazanmaya en yakın isim olduğunu söylemiştim.

    O yazıdan bugüne iktidarın iki partisi topluma ve muhalefete tam saha pres uygulamaya devam ediyor. Karşılıklı kötülük değiş tokuşu yapar gibiler; al HDP’yi ver İstanbul Sözleşmesini, al Gergerlioğlu’nu ver Merkez Bankası başkanını, al Gara’yı ver Boğaziçi Üniversitesi’ni, al Korona salgınını ver seçim kanununu…

    Bu kötülük silsilesi kime ne kazandırıyor, iktidar ittifakı ortaklarından hangisi daha kazançlı çıkıyor bilmiyorum ama sonuçlarından müteselsil sorumlu oldukları, bu sorumluluğu da açık bir şevkle üstlendikleri bir dönem yaşıyoruz.

    Onların yapıp ettiklerini bir tarafa bırakıp muhalefete, muhalif ittifakın mimarı ve lokomotifi olan CHP’nin ne yaptığına odaklanmak, gerektiğinde kıyasıya eleştirmek ve değişim için iktidardan çok güçlü, nitelikli, etkili muhalefetin varlığının önem taşıdığını kendilerine hatırlatmak gerekiyor.

    *

    Hepinize iyi akşamlar. Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne bir kayyum rektör atandı.

    Hiç kimse istemiyor. Öğrencileri istemiyor. Öğretim üyeleri istemiyor, eski mezunları istemiyor. Zaten çalışacak kişi de bulamıyor. Ama gerginlik artıyor. Çocuklarımıza şiddet uygulanıyor.

    Ben bu akşam sevgili öğrencilerimize değil onların anne ve babalarına seslenmek istiyorum. Karşınızda kontrolünü kaybetmiş bir siyasi iktidar var. Gerginlikten besleniyor… ve bizler aklı selim olmak zorundayız. Sağduyulu hareket etmek zorundayız. İktidarın değirmenine su taşımamak zorundayız. Buradan siyasi iktidara açık bir çağrıda bulunuyorum. Türkiye’nin evlatlarını serbest bırakın ve yarattığınız gerginliğe son verin.”

    Bu sözler, 2 Şubat günü, akşam saatlerinde Kılıçdaroğlu’nun sosyal medya hesaplarından yayınlanan videonun deşifresi.

    Konunun nasıl geliştiğini kısaca hatırlayalım:

    2 Ocak 2021 günü Cumhurbaşkanı tarafından Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak Melih Bulu’nun atandığına ilişkin karar Resmi Gazetede yayınlandı.

    Melih Bulu’nun teamüllere aykırı şekilde Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanması akademisyenler ve öğrenciler tarafından büyük tepki gördü. Hızla oluşan kamuoyu bu atamayı kabul etmeyerek Melih Bulu’nun istifasını talep etti.

    Bu talep doğrultusunda ilki 4 Ocak’ta okul önünde yüzlerce kişinin katıldığı bir protesto ile başlayıp ay sonuna kadar devam etti. Bir defasında polis “üniversitemizin karar alma mekanizmalarındaki özerkliğine, demokratik ilkelerine, düşünce özgürlüğüne ve seçim yapma iradesine yapılan müdahaleleri kabul etmiyoruz.” diyen öğrenciler içeri giremesin diye üniversitenin kapısını üç adet kelepçeyle kapattı.

    Ayın son günlerinde iktidar medyasında, öğrencilerin kurduğu protesto çadırında İslami değerlere hakaret içeren bir afiş bulunduğu iddiasıyla haberler dolaşıma girdi. İktidar kanadında dört bir yandan öğrencilere yapılacak saldırının ideolojik alt yapısı hazırlandı.

    30 Ocak günü CHP sözcüsü Faik Öztrak “İnsanlığın mukaddes değerlerine yönelik hiçbir saldırıyı ve aşağılamayı kabul edemeyiz. Bu alçak provokasyonu şiddetle kınıyoruz. Görünen ve görünmeyen sorumlulularının bir an önce ortaya çıkarılmasını bekliyoruz.” açıklamasını yaptı.

    1 Şubat günü beklenen saldırı gerçekleşti. Kampüs içinde ve dışında yüzlerce gözaltına ek olarak polisin sessizce kaldırımda yürüyen öğrencileri, “aşağı bak! aşağı bak!” diyerek darp etmesi siyasi iklimin simge görüntülerinden biri olarak arşivlere girdi.

    Bu yazı 25 Mart günü yazıldı. Melih Bulu görevinin başında.

    Peki “Evlatlara” değil -niyeyse- ailelere seslendiğini söylediği videoda (o çok sevdikleri etiketle soralım) Kılıçdaroğlu ne söyledi? Ailelere “Evladınıza sahip çıkın, olaylara karışmasın, tatsızlık çıkmasın”dan başka ne akıl verdi? Konuşmada herhangi bir sahip çıkma, güçlü bir karşı duruş, moral verici bir destek hissedebildiniz mi?

    Boğaziçili öğrenciler ve akademisyenler için konu kapanmış değil. Akademisyenler direnişlerinin 12. haftasında sırtlarını 59. defa rektörlük binasına dönerek konuyu gündemde tutmaya devam ediyor.

    Kılıçdaroğlu ise, belki sonrasında birkaç kere daha “Bulu istifa etmeli” manasına gelecek bir iki kelam etmişse de esasen konuyu kendisi ve partisi için yayınladığı video ile 2 Şubat akşamı kapatmış oldu.

    Bu videonun neden yayınladığını anlayabildiniz mi?

    *

    Boğaziçi Üniversitesi konusu sadece bir örnek elbette… Ama CHP için tüm gündemi ayrı ayrı ele almaya gerek yok, her konuda üç aşağı beş yukarı aynı davranıyor.

    Son olarak Kılıçdaroğlu, İstanbul Sözleşmesi’nin iptali konusunda da benzer bir video yayınlayarak, abartılı el kol hareketleriyle, bu kez kadınlara akıl vererek, ne yapmaları gerektiğini anlattı. Zaten yıllardır çok ileri bir cephede sıcak çatışmanın içinde tek başlarına varlık mücadelesi veren kadınlara…

    CHP’de bazı partililerin sahada kendini paraladığı görülüyor, bazı vekillerin kendi uzmanlıkları ile ısrarlı şekilde çabaladıkları izleniyor, genel başkanın arada bir saman alevi gibi parlayıp sönüşü görülüyor, ama bir bütün olarak CHP stratejiden yoksun, iddia içermeyen, umut taşımayan, bir ana fikre dayanmayan siyaset yapma şeklinden vazgeçemiyor.

    Önceleri stratejik disiplinden kopuk, gelişi güzel, dağınık, laf-ı güzaflara dayalı bu siyaset yapma biçiminin CHP’nin, kendini “zaten devletin ta kendisi” gibi görme zannıyla, genlerinde taşıdığı bir iş yapış şekli olduğu şeklinde bir gözlemim vardı.

    Bugün ise ülkede ağır bir ekonomik tablo altında, pek çok kesime yönelik gerçekten katlanılması çok zor, bunaltıcı bir baskı dönemi yaşanırken ve muhalif partiler için arayıp da bulunamayacak kadar çok “malzeme” varken, iktidarın tam saha presi karşısında ‘ender gelişen Osasuna atakları’ gibi arada bir de olsa etkili çıkışları olsa da koskoca bir parti nasıl bu kadar hareketsiz tutulabiliyor diye soruyorum.*

    Bu kadarının ancak özel bir çabayla olabileceğini, dünya yansa hasırı yanmazlardan oluşan, partinin siyasetinde de belirleyici olan kimi isimlerin ve parti içi imparatorluların partiyi bu noktada tutmak için gösterdiği özel çaba harcadığını düşünmeden edemiyor insan.

    Şunu da giderek daha fazla insandan duymaya başladım: “CHP neden Cumhur İttifakında değil? Çünkü kabul edilmiyor. Karşıda başka bir ittifakın başındayken AKP ve MHP’nin işlerine daha çok yarıyor.”

    Acaba sahiden de CHP ister miydi, yerli ve milli bir cephenin içinde kutsalların savaşında “kılıç” oynatmayı?

    Bu spekülatif bir yakıştırma elbette ama kritik bir gerçeğe işaret ediyor. Kılıçdaroğlu’nun “iktidarın değirmenine su taşımama” gerekçesiyle izlediği bu “içeriksiz siyaset” ile Türkiye’yi geleceğe taşıyabilme fırsatını teptiği gerçeğine…

    Üstelik, bir süredir siyasi kaslarını iyice ısıtmış şekilde oyuna bir an önce girmek için saha kenarında bir Meral Hanım beklerken…

    * Osasuna, İspanya futbol ligi La Liga’da ve bazen de alt liglerde, genellikle orta sıralarda mücadele eden Bask bölgesi şehirlerinden Pamplona’yı temsil eden bir futbol kulübü. 2000’li yıllarda büyük rakiplerine karşı disiplinli savunma ve arada bir atağa çıkarak gol bulmasıyla kök söktürmüştü. “Ender gelişen Osasuna ataklarından biri” deyişi bu maçları anlatan spikerlerden dilimize yadigar kaldı.

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.

  • ‘Google davası’ndan ‘UYAP davası’na

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP hakkında açtığı 687 sayfalık kapatma davası iddianamesini incelerken, gözlerim Dengir Mir Mehmet Fırat’ın isminde kaldı. Türkiye yakın siyasi tarihinin en önemli figürlerinden biri olan Fırat’ın, politik hayatı Adalet Partisi’nde başlayıp Fazilet Partisi’ne, ardından AKP’de ve HDP’de seyretti. Yarım asırlık politik hayatının son 20 yıllık döneminde hep kapatma davalarıyla haşır neşir oldu. Bu, Türkiye’deki siyasi aktörler için alışageldik bir durum. Fırat açısından ilginç olan ise siyasetçinin öldükten sonra da hala kapatma davalarına muhatap olması. Fırat, 18 Nisan 1999 seçimlerinde Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilerek, Meclis’e girdi. Henüz ilk gün, Fazilet Partili Merve Kavakçı’nın başörtüsüyle Meclis’e girmesinin ardından Parti hakkında kapatma davası açıldı. Dava tam 2 yıl sürdü ve 2001 yılında, Fazilet Partisi kapatıldı. Fırat tam da bu süreçte, milli görüşte yaşanan ayrılıklarda Erdoğan ve arkadaşlarının yanında oldu. AKP’nin kurucularındandı. Uzun süre Parti Genel Başkan Yardımcılığı görevini sürdürdü. Ancak çok kısa bir süre sonra bu kez de AKP hakkında kapatma davası açıldı. 2008’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın AKP’ye açtığı kapatma davasında, Fırat’ın ismi de hakkında siyasi yasak istenen 71 kişi arasında yer alıyordu. Anayasa Mahkemesi AKP’yi kapatmadı, ama Hazine yardımının kesilmesine karar verdi.

    Dengir Mir Mehmet Fırat, 2019’da hayata gözlerini yumduğunda ise HDP’de siyaset yapıyordu. Gelin görün ki; kapatma davaları vefatından sonra da peşini bırakmadı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP’nin kapatılması için hazırladığı iddianamede, Fırat’ın da ismi yer aldı. Başsavcılık, Fırat hakkında açılan soruşturmaları Parti’nin kapatılmasına dayanak olarak gösteriyordu. Dengir Mir Mehmet Fırat’ın upuzun siyasi hayatının kaderi, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin de kaderi adeta…

    Fırat’ın vefat etmesi bile onu kötü kaderden nasıl kurtarmadıysa, ülkeyi de bu kötü kaderden tövbeler, gömlek değiştirmeler ve de rejim değiştirmeler kurtaramadı! Dün AKP’nin kapatma davası konuşuluyorken, bugün de HDP’nin kapatma davası konuşuluyor. Üstelik şablonlar dahi aynı…Dönemin AKP yönetimi, partilerine dava açıldığı zaman iddianamenin yaptıkları konuşmalardan ibaret olduğunu belirtmiş, hatta konuşmalardan birinin google aramasına ilişkin çıktı yanlışlıkla iddianamenin yazıldığı kağıdın arkasında yazıcıdan çıkınca davaya şu adı koymuşlardı: GOOGLE DAVASI! İddianamenin bu haliyle sadece konuşmaları almasına karşı, parti faaliyetlerinin ve siyasilerin eylemlerinin gayet de yasal olduğunu söylemişlerdi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bugünkü iddianamesi ellerine geçseydi herhalde şu ismi takarlardı: UYAP DAVASI! Zira nasıl aradan geçen onlarca yılda parti kapatmaların hedefindeki siyasiler değişmemişse, parti kapatmaya ilişkin içerikler de hiç, ama hiç değişmedi. İddianamenin ek’lerinden anladığımız kadarıyla, Başsavcılık HDP hakkındaki kapatma davasını da biraz oldu bittiye getirmiş. Zaten elinin altında olan Siyasi Partiler Sicil Bürosu’ndan parti yöneticileri listesini istemiş. Hatta son iki dönemin listesini topluca istediği için araya, bu sırada hayatını kaybedenler de girmiş ama, Başsavcılık listeler üzerinde hiç inceleme yapmadığı için bunu görememiş bile. Öyle baştan savma…Sonra da bu listeleri olduğu gibi UYAP sorgulamasına tabi tutmuş, UYAP’tan yüzlerce soruşturma bilgisi gelmiş… Selahattin Demirtaş hakkında 230, Pervin Buldan hakkında 190, Sezai Temelli hakkında 186, Mithat Sancar hakkında 40…
    Liste uzayıp gidiyor ve bu listeler de iddianameye olduğu gibi konulmuş. Altını çizelim, UYAP sorgusundan sadece soruşturma bilgileri çıkarılmış. Aslında Başsavcılık istese mahkumiyet, takipsizlik, beraat kararlarını da ister ve buna göre bir düzenleme yapabilirdi. Ama olgular değil, algılar dönemi ya… O soruşturmalar sayfa sayfa tutuyor ya önemli olan da bu olmuş. 687 sayfalık iddianamenin 500 sayfasını parti yöneticileri hakkında açılan soruşturmalar oluşturuyor. Oysa Başsavcılık incelese bu soruşturmaların büyük bir bölümünün sonuçlanmadığını görecekti. Onlardan biri Yuhanna Aktaş… Parti hakkındaki 4 soruşturmayı da iddianameye koyup, HDP’nin bu yüzden kapatılmasını istemiş. Oysa Savcılıklar söz konusu 4 soruşturma için de Aktaş hakkında takipsizlik kararı vermişti. İddianamenin büyük bir bölümünü de Kobane iddianamesi oluşturuyor. Keza orada da durum aynı, yani henüz mahkumiyet çıkmamış bir iddianame…Kapatma davası iddianamesinde, Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Hüda Kaya’nın Gare mesajları ile Dilan Dirayet Taşdemir’le ilgili Gare iddialarına da yer verilmiş. Tabi Gergerlioğlu ile Kaya’nın meajlarının neresi suç, Taşdemir’le ilgili Gare iddiaları doğru mu onu da bilmiyoruz! Son olarak Başsavcının, “DEP, HADEP ve diğer partiler kapatılmıştı, bu parti de kapatılsın” çıkışı da dikkatimizi çekiyor. Başsavcı, DEP ve HADEP’in kapatılma davalarına ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’ye ilişkin mahkumiyet kararlarını görmezden gelmiş. Ama nasıl olduysa son paragrafa AİHM’in Batasuna kararını iliştirip Anayasa Mahkemesi’ne göndermiş. Ortaya karışık bir şey olmuş yani… Tüm bu haliyle önümüze konulan son derece ciddiyetsiz, hukukun temel kavramlarından uzak, hatta içi boş bir iddianame. Ama bu tespit, iddianameyi kimseye hafife aldırmamalı, tersine korkutmalı. Hukuksuzluğun geldiği aşama açısından, artık korkmalı!