Üniversitede gazetecilik bölümünde okurken ikinci sınıfı bitirdiğim yaz bir basın yayın kuruluşunda muhabirlik stajı yapmaya karar vermiştim. Gazetecilik bölümünde okuyanlar için o zamanlar da şimdilerde de staj yapma zorunluluğu yoktur. Bence staj yapmak bir zorunluluk olmalı, ama nedense hala zorunlu değildir. Neyse bu ayrı bir tartışma konusu, bunu bilahare tartışabiliriz. Bahse konu zaman 1996 yılı; ancak Susurluk Kazası daha yaşanmamış, devletin içindeki, mafya-emniyet-siyaset üçgeni henüz tüm çıplaklığıyla ortalığa saçılmamış. Bu yıllar, karışık yıllar; faili meçhul cinayetler, köy yakmalar, köy boşaltmalar yaygın. Ancak bütün toz dumana, kaosa, hukuksuzluklara rağmen hala Uğur Mumcu başta olmak üzere suikasta kurban giden gazetecilerin bıraktığı ilhamla gazetecilik yaparak topluma ışık tutulabileceğine olan inancımız var. Her ne kadar bu yıllarda yaygınlaşan özel televizyonların yarattığı hayal dünyasının da etkisiyle neredeyse iletişim fakültesini kazanan her genç televizyon habercisi, ankorman, program sunucusu olma hayali kursa da, gazetecilik mesleğine olan inanç en azından bu dönemden daha güçlü. Gazeteler, tirajlarını arttırmak için kupon dağıtma, promosyon yapma yarışında birbirlerinin boğazını sıkıyor olsa da, kısmi rekabet nedeniyle ve mesleği hakkıyla icra etmeye çalışan cefakar gazeteciler sayesinde gazetelerde habere benzer şeyler okumak biraz da olsa mümkün. Yani bütün korkunçluğuna rağmen özel medya kuruluşları, günümüzdeki kadar korkunç değil. Pespayelik baki olsa da, gazetecilik mesleği günümüzdeki kadar ayağa düşmüş de değil. Elbette bu dönemde de medya kuruluşları gazetecilik mesleğini ve medya kuruluşlarını yürüttükleri başka ticari faaliyetlerini genişletmek için kullanan birkaç patronun elindeydi. Yine bütün rezilliğine rağmen, medya kuruluşları sıradan taşeron inşaat şirketleri mertebesine inmemişti daha. Yıldız köşe yazarları, sıradan muhabirlerin belki elli yüz katı maaş aldıkları için, mesleği icra etmenin yanı sıra çoğunlukla patronlarının iş takiplerini yapıyorlardı bu dönemde. Ancak hala çok sesliliğin geçer akçe olduğu inancıyla ve bu inancın sağlayacağı meşruiyete olan ihtiyaçtan dolayı, gerçekleri yazabilen köşe yazarları da istihdam edilebiliyordu köşelerde. Gazeteciler, yetkili kişilerin düzenlediği basın toplantılarında iyi kötü soru sorarak yetkili kişileri zorlayabiliyordu. Yani özetle günümüzde olduğu kadar işin cılkı çıkmış değildi. Çoğu durumda ana akım gazetelerin gazetecilikten ziyade ulusal çıkarları öncelemek gibi mutat alışkanlıkları olmasına rağmen, bu alışkanlığı kırmaya çalışarak ülkenin yakıcı konularında bildiği, duyduğu, öğrendiği şeyleri yazabilen gazeteci sayısı az değildi.
Bu tarihsel koşulları en azından belli bir mesafe ile anlatmam gerekiyor ki, biraz sonra anlatacağım şeylere bakarak bu dönem hakkında güzellemeler yaptığım düşünülmesin. Neyse staj mevzusuna geri döneyim. Fakültede staj işlerinden sorumlu hocamla konuyu istişare ettikten sonra, elde üç ya da dört seçenek olduğuna karar verdik. O dönem hala neredeyse bir okul olma işlevini sürdüren Cumhuriyet, en azından ajans olması hasebiyle her olayın tüm yönleriyle haberleştirilmesi konusuna özellikle hassasiyet göstermesi açısından nitelikli muhabirliğin uygulamasının yapılabileceği Anadolu Ajansı, yine kurumsal işleyiş açısından okul işlevini nispeten sürdürmeye devam eden TRT karşımda duran anlamlı seçenekler arasındaydı. Hürriyet de bu seçenekler arasındaydı, ama bunu neden eleyip seçeneği üçe düşürdüğümüzü şimdi çok net anımsayamıyorum. Ben en nihayetinde danışman hocamın yönlendirmesiyle Cumhuriyet’te staj yapmaya karar verdim. Stajı yaz aylarında yaptığım ve meclis tatil olduğu için, parlamento muhabirleriyle aktif bir teşriki mesai yapma şansım olmadı doğrusu. Buradaki staj hikâyemi belki bir gün bilahare anlatırım. Ama mevzu o değil şimdi. Sadece bu stajdan sonra gazeteci olmaktan vazgeçip, akademisyen olmaya karar verdiğimi bugün gibi hatırladığımın altını çizerek geçeyim. Elbette bu karara varmamda staj sırasında yaşadığım hayal kırıklığının etkili olduğunu iddia etmeyeceğim. Sanırım gazetecilik işinin karakterime uygun olmadığını anlamama yol açtı bu staj.
‘BİR TRİPOT VE BİR KAMERA’ İLE GAZETECİLİK!
Bu staj hikâyesini neden anlattım? Yedinci ifşaat videosunu geçtiğimiz Pazar sabahı yayınlayan organize suç örgütü lideri Sedat Peker, bu videoya gelene kadar başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olmak üzere pek çok eski yeni siyasetçinin, bürokratın ve gazetecinin işlediği ve çoğu durumda kendisinin de ortak olduğu cürümleri anlatıyor, belli ki anlatmaya da devam edecek. Anlatırken, ortalığa saçtığı sırlar bir yana, gazetecileri de eleştirdi ve sıklıkla “ben gazeteciliği sizden daha iyi yaparım, ben gazeteciliği çabuk öğrenirim, bir tripot ve bir kamera ile bu işi çözerim” gibi iddialı çıkışlar yaptı. Sahiden de Peker’in ortaya attığı iddialar geniş bir ilgi uyandırdı. Yayınladığı videolar kısa süre içinde milyonlarca kişi tarafından izlendi. Bu ilginin Sedat Peker’in gazetecilik becerisine gösterilen teveccühten kaynaklandığına mı inanmalıyız? Elbette değil. Sedat Peker, kendisinin de parçası olduğu, devletin derinlerindeki (belki de yüzeyindedir) insan öldürmekten, uyuşturucu madde kaçakçılığına kadar pek çok kanunsuz işi, bir anlamda bu işlerin ortağı olmaktan men edildiği için ifşa etmeye başladı. Sedat Peker ile hedef aldığı kişiler arasındaki ilişkinin kopmasına ve Peker’in bu derece ipini koparan kızgın boğa gibi karşı saldırıya geçmesine gerçekte neyin neden olduğunu bizim gibi fanilerin anlaması mümkün değil elbette. Kendisinin deyimiyle ipi koparan ailesinin yaşadığı eve polisin orantısız güç kullanarak düzenlediği operasyon olmuş. Yine kendi deyimiyle bu davranış “racona ters, işin içine ana bacı karıştırılmayacaktı”. Neyse konuyu zaten herkes biliyor uzatmaya lüzum yok.
İÇ ÇATIŞMALARA GAZETECİLİK KURBAN EDİLDİ
Ben neden bir zamanlar staj yapmak için seçtiğim üç kurumdan bahsettim? Cumhuriyet, Anadolu Ajansı ve TRT kuruluşlarında bir zamanlar staj yapma hayali kuran bir gazetecilik öğrencisi acaba şimdi bu kurumları nasıl görüyor? Yanıtını herkes biliyor, ancak her birisi için birkaç cümle edeceğim. Cumhuriyet gazetesi, TRT’de Süleyman Soylu’nun Sedat Peker tarafından yöneltilen iddialara yanıt vermesi için yapılan programda Soylu’nun gazete hakkında dile getirdiği iddialara editöryal bir yazıyla bir yanıt verdi. Yazıda Soylu’nun gazete hakkında dile getirdiği iddiaların “İkinci Cumhuriyetçi” Can Dündar ve ekibi dönemiyle ilgili olduğu dile getiriliyordu. 2016 yılında başlayıp uzun süre devam eden ve Can Dündar’ın yurt dışında yaşamak zorunda kalmasına yol açan temeli MİT tırları haberine dayanan bir davadan bahsediyoruz. Davayı takip edenler genel hatlarıyla biliyor eminim. Ancak iktidar dışındaki pek çok çevrenin, bu davada aslında gazeteciliğin yargılandığını kabul etmesine rağmen, mevcut Cumhuriyet gazetesi yönetimi, iç çatışmalarına gazetecilik mesleğini kurban etti. Yani bizatihi varlığını inkâr edecek bir açıklamaydı bu. Bir zamanlar, sonucu ne olursa olsun her türlü olayı haberleştirmekten geri durmayan Cumhuriyet, gazetecilik mesleğinin yargılanmasının normal olduğunu kabul ediyordu açıklamasında. Bu bir anlamda iktidar çatışmaları, ulusal çıkar ve kendini haklı çıkarma gayreti söz konusu olduğunda bizatihi varlığını borçlu olduğu gazetecilik mesleği unutulabilir demekti. Şimdi, bir gazetecilik öğrencisinin böyle bir gazetede staj yapma hayali kurup kurmayacağını bu yazının okurlarının takdirine bırakıyorum. TRT ve Anadolu Ajansı ile ilgili ne düşündüğümü detaylarıyla dile getirmeme çok gerek yok sanırım. TRT tarihinin her döneminde siyasal iktidarların güdümünde yer aldı. Bunun toplumsal, siyasal ve kültürel nedenleri ayrıca tartışılır. Ancak günümüz koşullarında bunun güdüm olmaktan çıkıp tamamen bir propaganda aygıtı haline geldiği herkesin malumu. Anadolu Ajansı’na gelince. İki bakanın düzenlediği basın toplantısında Sedat Peker’in Süleyman Soylu hakkındaki iddialara neden susulduğuna dair şirazesiz de olsa soru soran bir muhabirin saatler içinde ajanstan atılması yeterince açıklayıcı olacaktır. Üstelik işten atılan kişi, AKP’li bir aileden geliyor ve belli ki işe parti kontenjanından alınmış.
Bir suç örgütü lideri, iddialı bir şekilde “ben sizden daha iyi gazetecilik yaparım, ben bu işi çabuk öğrenirim” deme cüreti gösteriyor ve üstelik bu cüretini çektiği videoların milyonlarca kişi tarafından izlenmesiyle ispatlayabiliyorsa, bu durumdan başta iletişim fakülteleri, fakültelerde ders vermeye devam edenler, tarihi geleneği olan basın yayın kuruluşları, bu kuruluşlarda mesleği icra etmeyi sürdürenler bir ders çıkarmalı. Bu derse elbette bu videoları izleyen izlemeyen geniş halk kitleleri de katılmalı. Yıllardır, gerçekleri dile getirmekten başka bir şey yapmayan pek çok gazeteci yaptığı bu işin bedelini canıyla ödedi. Bu gazetecilerin tek derdi, halkı gerçeklerden haberdar ederek sağlıklı bir tartışma ortamı yaratmaya çalışmaktı. Ancak bu gazetecilere yeterince sahip çıkılmamasının sonucu olarak bir mafya lideri gelip size cürümlerini ikrar ederken en iyi gazetecinin kendisi olduğunu iddia edebilir hale geldi. Bu dersi samimiyetle alıp kabul etmekten ve bundan utanç duymaktan başka elden bir şey gelmiyor. Ancak Sedat Peker’in yaptığı şeyin bir gazetecilik faaliyeti olmadığını da hatırlatmakta yarar var. Neden Sedat Peker’in yaptığı iş gazetecilik değildir? Maddeler halinde anlatarak yazımı sonlandırayım. Eğer maddeler halinde sıraladığım bu işleri gazetecilik diye size yutturmaya kalkışan gazeteciyle karşılaşırsanız sakın ha inanmayın. O gazeteci değil, çıkar ve suç şebekesi üyesidir ve gazetecilik mesleğini bu şebekenin çıkarları için paravan olarak kullanıyordur.
GAZETECİLİK NEDİR?
1- Gazeteci, yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu devletin ve milletin delisi ya da serdengeçtisi olamaz. Bir başka ifadeyle devletin “ali menfaatlerine” gazetecilik mesleğinin onurunu ve halkın gerçekleri öğrenme hakkını feda etmez gazeteci.
2- Gazetecinin parçası olduğu cürümleri anlatması gazetecilik mesleğinin icrası sayılamaz. Olsa olsa bu bir itirafta bulunma ya da otobiyografi yazma faaliyetidir.
3- Gazeteci, on, yirmi yıl önce şahit olduğu, duyduğu, bildiği öğrendiği bazı gerçekleri bu kadar yıl sonra anlattığı, yazdığı ya da söylediği zaman, gazetecilik faaliyeti yapmış olmaz. Yani gazeteci kamuoyunu ilgilendiren bir bilgiyi yıllar boyunca saklayamaz.
4- Gazeteci, mesleğini icra ederken elde ettiği bilgileri bir zaman yeri gelince birilerinden intikam almak için kullanırım diyerek yıllarca saklamaz.
5- Gazeteci kendisi haberin konusu olduğu zaman, gazetecinin anlattığı bu olay haber değil anıdır. Anılar da kuşkusuz kıymetli edebi metinlerdir, ancak anılar genellikle kişilerin kendisini aklaması için kaleme alınmış metinlerdir ve haberin taşıması gereken gerçeklik, tarafsızlık ve dengelilik gibi kriterlere sahip değildir bu metinler.
6- Gazeteci, elde ettiği ya da sahip olduğu bilgileri kişisel çıkarını gözeterek değil de kamu yararını göz önünde bulundurarak ifşa eder. Kişisel çıkarı için açıkladığı gerçekler, genellikle gazetecinin muarızlarına karşı şantaj yapma işlevi görür. Bu ise kamu yararı için pek de önem arz etmez.
7- Gazeteci, sahip olduğu bilgileri, işlediği suçlardan aklanabilmek için yetkili mercilere karşı şantaj olarak kullanmaz.
8- Gazeteci, devletin çıkarlarını değil, kamunun çıkarını önde tutar. Bu nedenle gazeteci hangi devlete yurttaşlık bağıyla bağlı olursa olsun, sahip olduğu bilgiler bağlı olduğu devleti zor durumda bırakacak dahi olsa açıklamaktan geri durmaz.
9- Gazeteci, haber kaynakları arasında, özellikle de suç örgütleri ve siyasetçi, bürokratlar arasında arabuluculuk rolü üstlenmez.
10- Gazeteci, sadece hakikate sadakat gösterir. Bunun dışında patron, siyasetçi, bürokrat, asker gibi güç sahiplerine karşı gösterdiği sadakat, gazetecinin inanılırlığını ortadan kaldırır.
Elbette Sedat Peker dışında mevcut ana akım medya kuruluşları içinde çalışan gazeteciler arasında yukarıdaki maddelerde yer alan bütün fiilleri gazetecilik mesleğinin gereği gibi sunan pek çok gazeteci var. Bunların yaptığı işlerin gazetecilik olmadığını, verdikleri şeyin de haber olmadığını halka iyi anlatmak gerekiyor. Bunu anlatamadığımız sürece, daha suç örgütü liderlerinden çok gazetecilik dersi dinleriz.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.