Kategori: Yazar

  • Müsilaj ve yapay zeka

    Bugün hepimiz Marmara’dan yansıyan görüntülere kahroluyoruz…

    İçimiz acıyor. Canımız yanıyor…

    Görmezden gelmek, kafaları çevirmek on yıllardır bu ülkede “siyaset” olarak yutturuldu.

    Soma’da 300 işçiyi diri diri toprağa gömmekle Marmara’yı diri diri zehirlemek arasında bir fark yok aslında.

    Ergene yıllardır simsiyah akıyor kimsenin itibarı zedelenmiyor. Denizlerimize on yıllardır kanalizasyonlar boca ediliyor, her türlü büyük-küçük sanayi atıkları dökülüyor kimsenin itibarına halel gelmiyor.

    2021 yılında Türkiye’de geri dönüşüm sistemi kurulabilmiş değil. Fabrikalarda, sanayi tesislerinde, evlerde, iş yerlerinde çöp denilerek elimize geçen her şeyi bir torbaya doldurup sonra da kapının önüne bırakıyoruz.

    Oysa Türkiye’de her fabrikanın, evin, iş yerinin geri dönüşüm sistemi kurulmuş olmalıydı. İlgili bakanlıklar belediyelerle işbirliği halinde bu organizasyonu yapmak zorunda. Çağdaş ülkeler kâğıdı, camı, metali, tahtayı, pili her türlü ayrımı yaptırıp organize bir şekilde toplarken, ekonomiye trilyonlar kazandırırken, çevre kirliliğini önlerken, ülkemizde hala elimize geçeni sağa sola savuruyoruz. Sonra da insanların çoluk-çocuk çöplerin içinde debelenerek bunları ayrıştırmasını izliyoruz her gün.

    Cam, metal, plastik, demir ne olursa en müsait yere bırakıyor, atıyor, döküyoruz. Kırsalda, köylerde ırmak ve dere boyları çöplük muamelesi görülüyor. Gidin Karadeniz’de, Ege’de ormanlık bölgelere bir köşede mutlaka çöp yığınları, atıkları görürsünüz. Bunlar da yetmezmiş gibi bir de dışarıdan çöp ithal ediyoruz.

    Akıllı yöneticiler köylere, yaylalara, ormanlara, meralara yani ülkelerini ayakta tutan yaşam alanlarına ziraat ve çevre mühendislerini gönderiyor. İnsanlarına yol gösterip, ufuk açıp, planlama yapıyor. Bizim yöneticiler ellerine birer ruhsat tutuşturduğu yağmacı-talancı sözüm ona madencileri, dozerleriyle-kepçeleriyle ve bin türlü yalanlarıyla milletin üzerine salıyor.

    Üç yılda 17 bin 900 madene izin verilmiş ve 1 milyon 460 bin dönüm orman alanı yok edilmiş. Üstelik bu madenler bulundukları bölgelerdeki su kaynaklarını canavarca tüketip, zehirliyor. Üstelik Türkiye’nin yüzde 50’sinden fazlası ciddi çölleşme riskiyle karşı karşıyayken.

    Yurt dışına çıktıklarında İsviçre’nin, Avusturya’nın, Kanada’nın, Fransa’nın yaylalarını, dağlarını, ormanlarını, köylerini, “Alman yapmış abi; Fransız işi biliyor abi” yorumlarıyla ağızları açık izlerler ama kendi ülkelerinde o güzelliklerin yüz katını acımasızca yok ederler. Yok edilmesi için kararları alırlar. Bunu da, “İş yapıyoruz, istihdam yaratıyoruz” diye açıklarlar.

    Kim yapacak bu işleri? Kim organize edecek? Kim planlayacak? Kim kaynak ayıracak? Kim insanları bilinçlendirecek? Kim ülkesinin itibarını artıracak? Çünkü itibar arıyorsan ya da bekliyorsan ülkenin bu sorunlarını çözmek zorundasın.

    Bu işleri organize etmekle görevle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı madencilerin teşrifatçısı olmuş. Bu ülkenin dağlarını, ormanların, yaylalarını, meralarını yağmalatmakla meşgul.

    Sen boklarını, çöplerini, bütün pisliklerini, zehirlerini ırmaklara, derelere ve denizlere dök. Ormanlarını kes babam kes. Geri dönüşüm sistemi denilen bir organizasyonu bir türlü becereme.

    Turizm ülkesi diye ortalarda bas bas bağır ama ülkene gelen milyonlarca ziyaretçiyi çöplerin, pisliklerin arasında dolaştır.

    Sonra da itibar artırmak için saraylar yapıp, uçaklar al, elin ürettiği araçlara trilyonlar dök.

    Hadi çözelim şu işleri deyince de, “Kaynak yok.”

    Millet tahtvari koltuklara, saraylara kıçıyla gülüyor.

    Dünyada akıllı yöneticiler beyinlere yatırım yapıyor. Önümüzdeki yüz yılda en önemli ürünün beyin olduğunu duymayan kalmadı. Özgür beyinlere, yaratıcı beyinlere, düşünen, tartışan beyinlere sahip olan toplumlar bir – iki adım değil, on adım öne geçecek. Yani sanat, edebiyat, dogmalardan arınmış eğitim, gerçek üniversiteler ve özgürlük. Ama ondan da önce özgür, yaratıcı ve düşünen beyinlerin yaşayabileceği ortamı sağlamak zorundayız. Çünkü nefes alamadan, bir bardak temiz su içip, sağlıklı gıdalar tüketemeden sadece yapay zekalar hayatta kalabilir.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Gençlik ve Spor Bakanlığı fasılı

    Gençlik ve Spor Bakanlığı…

    Adı üzerinde…

    Gençliğe spor yaptırmak..

    Bunun için araç ve gereç sağlamakla sorumlu…

    Bakanlığın internet sitesinde…

    Misyon ve vizyon şöyle tanımlanmakta…

    Misyon:

    “Ülkemiz gençliğini ve sporunu günümüz gerekleriyle uyumlu, geleceğin meydan okumalarına karşı hazırlıklı, yerli değerlere duyarlı, dünya kültürünü reddetmeyen, yenilikçi ve rekabetçi bir düzeye ulaştırmak; sportif olarak, Türkiye’nin uluslararası alanda başarılı ve nitelikli temsil edilmesini sağlamak.”

    Vizyon:

    “Yerelden evrensele değişimin ve gelişimin öncüsü bir gençliğin Bakanlığı olmak….!

    Misyon vizyon söylemi güzel…

    Gençlik tam olarak spor yapıyor mu…

    Tesisler yeterli mi…

    Yetecek kadar antrenör ve eğitici var mı…

    Bunlara kafa yorulması gerekirken, en iyisi bir fasıl yapalım diyorlar…

    Gençliğe krediler yetersiz…

    Burs alıp, ödeyemedikleri için hacizler geliyor….

    İşsizlik had safhada…

    Geleceklerini yurt dışında arıyorlar…

    Gençlik ve Spor Bakanlığı ne yapıyor…

    Şov yapıyor…

    Gençlik ve Spor Bakanlığı Gençlik Merkezi personelinin Üsküdar Belediyesi’ne ait Valide Sultan Gemisinde, İstanbul Boğazı’nda fasıllı organizasyon düzenledi….

    Görüntülerde maskeye, mesafeye uyulmadığı da net…

    Temizlik nedir bilinmiyor…

    Cumhurbaşkanı her konuşmasında Covid ile ilgili olarak…

    Temizlik…

    Maske…

    Mesafe…

    Açıklamasında bulunuyor…

    Sporun yapıldığı statlarda, salonlarda TMM pankartıyla yer alıyor…

    Ama …

    Gençlik ve Spor Bakanlığı ne yapıyor…

    Bu kuralları hiçe sayıp, gemide fasıl organize ediyor…

    İyi güzel…

    Gençlerin de eğlenmek hakkı…

    İstanbul ve Boğazı görmeyen kaç genç oraya davet edildi…

    O gençlerin listesinin çıkarılması halinde kimlerin katıldığı, hangi amaçla düzenlendiği ortaya çıkar…

    Çıkarılmalıdır da…

    Ne diyelim…

    Gençliğin…

    İşsizliği…

    Eğitim ve öğretimi…

    Geleceği…

    Kredi ve burs borcu…

    Yurt sorunu…

    Umurlarında değil…

    Öyle ise…

    Boğazda teknede…

    Fasıl yapanlar yapsın…

    Ama siz…

    Fasıl ile gençliğin sorunlarını unutturmaya çalışıyorsunuz…

    Gençlik fasıl değil, gerçek sorunlarına çözüm bekliyor…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Arpa boyu

    Oysa, “Susurluk’tan sonra hiçbir şey eskisi olmayacak” diye çıkılmıştı yola.

    Sessiz çoğunluk rolünü reddediyoruz” demişti toplum.

    Yaşamımıza karışan kirliliğin son bulmasını istiyoruz. Suç örgütlerini kuranların ve onlara görev verenlerin bir an önce yargı önüne çıkartılmasını istiyoruz. Kirli işlerin ve ilişkilerin ‘devlet sırrı’ şemsiyesi altında gizlenmemesini istiyoruz. Devletin kendi yurttaşları aleyhinde çalışacak servisler kurmamasını istiyoruz” demişti. “Ülkemizin tüm uluslararası platformlarda, faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar ve dünya uyuşturucu trafiğindeki yüzde 80’lik payı ile anılmaktan çıkmasını istiyoruz. Ve tüm bunların demokratik yaşam içinde, demokratik yöntemlerle bir an önce gerçekleşmesini istiyoruz”1 demişti.

    10 bin imza toplandı, protesto çağrısına destek için.

    Bu ülkede tam 37 gün boyunca her gece saat 21.00’de 1 dakika boyunca ışıklarını açtı-kapattı insanlar… Yetmedi, tencere-tava çaldılar pencerelerinden, balkonlarından… Yetmedi, ıslıklarla, düdüklerle eşlik ettiler; sokaklara çıktılar, arabalarının kornalarını çaldılar sokaklarda. Giderek yaygınlaştı protestolar. Eylemlere katılan yurttaş sayısının, protestoların ikinci haftasında 30 milyona ulaştığı yazıldı daha sonra çeşitli kaynaklarda.

    Ama aradan geçen 25 yıl sonra gördük ki, bir arpa boyu yol alamamışız… Hatta, her şey eskisinden de beter!

    Bunca yıl “devlet” adına gördüğü “hizmetlerden” sonra, evdeki hesap çarşıya uymayınca konuşmaya karar vermiş, “hesaplaşma” derdinde olan bir mafya mensubunun açıklamalarına kilitlenmiş, ondan “medet umar” haldeyiz! Oysa, henüz ne kadar da taze hafızalarda; “Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızda duş alacağız” cümlesi.

    Peki, neden? O gün, Susurluk kazası sonrası ortaya çıkan tabloya sessiz kalamayan, 1 ayı aşkın süre protestoları sürdüren, taleplerini bu kadar açık ve yalın biçimde dile getiren toplum, çürümüşlüğün bu kadar ayyuka çıktığı bir ortamda, bugün neden sessiz? Bu ölü toprağı nasıl serpildi toplumun üzerine?

    İşkence Mağdurları Merkezi tarafından hazırlanan ve Susurluk kazası sonrasında oluşan yurttaş tepkisine odaklanan bir raporda2, “Susurluk protestolarının gerçekleşmesinin nedeni bir otomobil kazası yaşanması değildi. Türkiye halkının yozlaşmaya daha fazla katlanamayacak duruma gelmiş ve artık tepki vermeye hazır olmasıydı” deniyor. Yurttaş tepkisinin bu denli büyümesi ve başarısı da medyanın geniş kesiminin desteğini almış olması ile ilişkilendiriliyor.

    O günkü medya bugünkü medya(!) değil tabii… İnternet (en azından bugünkü haliyle) yok, mail yok… Sosyal medya desen; daha Zuckerberg 12 yaşında… Faks var sadece. Faksla yaygınlaştırılıyor imza dilekçeleri. Basın kuruluşlarına, köşe yazarlarına faks gönderiliyor. Öylece büyüyor tepki.

    Bugünse adeta ışık hızıyla iletişim. Tek bir bilgisayar/telefon tuşuyla her yerdeyiz. Ama 19 yıllık AKP iktidarında -bütün kurumlar gibi- medya öylesine bitmiş, gazetecilik öylesine başka hallere dönüşmüş durumda ki, değil bu ortaya serilenlerin araştırılıp haber yapılması, “anaakım” denen AKP medyasında icazet alınmadan hava durumu haberi bile yapılamıyor. Değil, bu yaşananlara dönük tepkilerin haberleştirilmesi, sosyal medyada görüş açıklayan gözaltına alınıyor. Yetkililer günler sonra açıklama yapıyor, gazeteciler soru soramıyor.

    Ülkece bir anomi yaşar gibiyiz; dönem/yaşananlar/yüzler/isimler 90’lar, teknoloji uzay, demokrasi askıda, medya merbut!

    Sevilay Çelenk, dün Gazete Duvar’daki yazısını3, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün bu yaşananların ardından yaptığı konuşmaya ayırmıştı. Erdoğan’ın konuşmasında kullandığı ifadelere dikkat çeken Çelenk, “Bu cinsiyetçi, ayrımcı, nefret diline isyan etmek için anaakım medyamızın olması gerekmez. Gerekirse dumanla haberleşiriz.” diyordu.

    Bu bataklığın artık kurutulmasını, hakikatin ortaya çıkarılmasını, sorumluların hesap vermesini istiyoruz. Ve bunun için “anaakım” medyaya ihtiyacımız yok!

    1 Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemi Çağrı Bildirisi, https://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCrekli_Ayd%C4%B1nl%C4%B1k_%C4%B0%C3%A7in_Bir_Dakika_Karanl%C4%B1k_Eylemi

    2 https://insanhaklariizleme.org/vt/yayin_view.php?editid1=1376

    3 https://www.gazeteduvar.com.tr/bay-meral-ya-da-bayan-kemal-bir-dil-surcmesi-degildir-makale-1523479

  • Bir Mafya Liderinden Gazetecilik Dersi Almak

    Üniversitede gazetecilik bölümünde okurken ikinci sınıfı bitirdiğim yaz bir basın yayın kuruluşunda muhabirlik stajı yapmaya karar vermiştim. Gazetecilik bölümünde okuyanlar için o zamanlar da şimdilerde de staj yapma zorunluluğu yoktur. Bence staj yapmak bir zorunluluk olmalı, ama nedense hala zorunlu değildir. Neyse bu ayrı bir tartışma konusu, bunu bilahare tartışabiliriz. Bahse konu zaman 1996 yılı; ancak Susurluk Kazası daha yaşanmamış, devletin içindeki, mafya-emniyet-siyaset üçgeni henüz tüm çıplaklığıyla ortalığa saçılmamış. Bu yıllar, karışık yıllar; faili meçhul cinayetler, köy yakmalar, köy boşaltmalar yaygın. Ancak bütün toz dumana, kaosa, hukuksuzluklara rağmen hala Uğur Mumcu başta olmak üzere suikasta kurban giden gazetecilerin bıraktığı ilhamla gazetecilik yaparak topluma ışık tutulabileceğine olan inancımız var. Her ne kadar bu yıllarda yaygınlaşan özel televizyonların yarattığı hayal dünyasının da etkisiyle neredeyse iletişim fakültesini kazanan her genç televizyon habercisi, ankorman, program sunucusu olma hayali kursa da, gazetecilik mesleğine olan inanç en azından bu dönemden daha güçlü. Gazeteler, tirajlarını arttırmak için kupon dağıtma, promosyon yapma yarışında birbirlerinin boğazını sıkıyor olsa da, kısmi rekabet nedeniyle ve mesleği hakkıyla icra etmeye çalışan cefakar gazeteciler sayesinde gazetelerde habere benzer şeyler okumak biraz da olsa mümkün. Yani bütün korkunçluğuna rağmen özel medya kuruluşları, günümüzdeki kadar korkunç değil. Pespayelik baki olsa da, gazetecilik mesleği günümüzdeki kadar ayağa düşmüş de değil. Elbette bu dönemde de medya kuruluşları gazetecilik mesleğini ve medya kuruluşlarını yürüttükleri başka ticari faaliyetlerini genişletmek için kullanan birkaç patronun elindeydi. Yine bütün rezilliğine rağmen, medya kuruluşları sıradan taşeron inşaat şirketleri mertebesine inmemişti daha. Yıldız köşe yazarları, sıradan muhabirlerin belki elli yüz katı maaş aldıkları için, mesleği icra etmenin yanı sıra çoğunlukla patronlarının iş takiplerini yapıyorlardı bu dönemde. Ancak hala çok sesliliğin geçer akçe olduğu inancıyla ve bu inancın sağlayacağı meşruiyete olan ihtiyaçtan dolayı, gerçekleri yazabilen köşe yazarları da istihdam edilebiliyordu köşelerde. Gazeteciler, yetkili kişilerin düzenlediği basın toplantılarında iyi kötü soru sorarak yetkili kişileri zorlayabiliyordu. Yani özetle günümüzde olduğu kadar işin cılkı çıkmış değildi. Çoğu durumda ana akım gazetelerin gazetecilikten ziyade ulusal çıkarları öncelemek gibi mutat alışkanlıkları olmasına rağmen, bu alışkanlığı kırmaya çalışarak ülkenin yakıcı konularında bildiği, duyduğu, öğrendiği şeyleri yazabilen gazeteci sayısı az değildi.

    Bu tarihsel koşulları en azından belli bir mesafe ile anlatmam gerekiyor ki, biraz sonra anlatacağım şeylere bakarak bu dönem hakkında güzellemeler yaptığım düşünülmesin. Neyse staj mevzusuna geri döneyim. Fakültede staj işlerinden sorumlu hocamla konuyu istişare ettikten sonra, elde üç ya da dört seçenek olduğuna karar verdik. O dönem hala neredeyse bir okul olma işlevini sürdüren Cumhuriyet, en azından ajans olması hasebiyle her olayın tüm yönleriyle haberleştirilmesi konusuna özellikle hassasiyet göstermesi açısından nitelikli muhabirliğin uygulamasının yapılabileceği Anadolu Ajansı, yine kurumsal işleyiş açısından okul işlevini nispeten sürdürmeye devam eden TRT karşımda duran anlamlı seçenekler arasındaydı. Hürriyet de bu seçenekler arasındaydı, ama bunu neden eleyip seçeneği üçe düşürdüğümüzü şimdi çok net anımsayamıyorum. Ben en nihayetinde danışman hocamın yönlendirmesiyle Cumhuriyet’te staj yapmaya karar verdim. Stajı yaz aylarında yaptığım ve meclis tatil olduğu için, parlamento muhabirleriyle aktif bir teşriki mesai yapma şansım olmadı doğrusu. Buradaki staj hikâyemi belki bir gün bilahare anlatırım. Ama mevzu o değil şimdi. Sadece bu stajdan sonra gazeteci olmaktan vazgeçip, akademisyen olmaya karar verdiğimi bugün gibi hatırladığımın altını çizerek geçeyim. Elbette bu karara varmamda staj sırasında yaşadığım hayal kırıklığının etkili olduğunu iddia etmeyeceğim. Sanırım gazetecilik işinin karakterime uygun olmadığını anlamama yol açtı bu staj.

    ‘BİR TRİPOT VE BİR KAMERA’ İLE GAZETECİLİK!

    Bu staj hikâyesini neden anlattım? Yedinci ifşaat videosunu geçtiğimiz Pazar sabahı yayınlayan organize suç örgütü lideri Sedat Peker, bu videoya gelene kadar başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olmak üzere pek çok eski yeni siyasetçinin, bürokratın ve gazetecinin işlediği ve çoğu durumda kendisinin de ortak olduğu cürümleri anlatıyor, belli ki anlatmaya da devam edecek. Anlatırken, ortalığa saçtığı sırlar bir yana, gazetecileri de eleştirdi ve sıklıkla “ben gazeteciliği sizden daha iyi yaparım, ben gazeteciliği çabuk öğrenirim, bir tripot ve bir kamera ile bu işi çözerim” gibi iddialı çıkışlar yaptı. Sahiden de Peker’in ortaya attığı iddialar geniş bir ilgi uyandırdı. Yayınladığı videolar kısa süre içinde milyonlarca kişi tarafından izlendi. Bu ilginin Sedat Peker’in gazetecilik becerisine gösterilen teveccühten kaynaklandığına mı inanmalıyız? Elbette değil. Sedat Peker, kendisinin de parçası olduğu, devletin derinlerindeki (belki de yüzeyindedir) insan öldürmekten, uyuşturucu madde kaçakçılığına kadar pek çok kanunsuz işi, bir anlamda bu işlerin ortağı olmaktan men edildiği için ifşa etmeye başladı. Sedat Peker ile hedef aldığı kişiler arasındaki ilişkinin kopmasına ve Peker’in bu derece ipini koparan kızgın boğa gibi karşı saldırıya geçmesine gerçekte neyin neden olduğunu bizim gibi fanilerin anlaması mümkün değil elbette. Kendisinin deyimiyle ipi koparan ailesinin yaşadığı eve polisin orantısız güç kullanarak düzenlediği operasyon olmuş. Yine kendi deyimiyle bu davranış “racona ters, işin içine ana bacı karıştırılmayacaktı”. Neyse konuyu zaten herkes biliyor uzatmaya lüzum yok.

    İÇ ÇATIŞMALARA GAZETECİLİK KURBAN EDİLDİ

    Ben neden bir zamanlar staj yapmak için seçtiğim üç kurumdan bahsettim? Cumhuriyet, Anadolu Ajansı ve TRT kuruluşlarında bir zamanlar staj yapma hayali kuran bir gazetecilik öğrencisi acaba şimdi bu kurumları nasıl görüyor? Yanıtını herkes biliyor, ancak her birisi için birkaç cümle edeceğim. Cumhuriyet gazetesi, TRT’de Süleyman Soylu’nun Sedat Peker tarafından yöneltilen iddialara yanıt vermesi için yapılan programda Soylu’nun gazete hakkında dile getirdiği iddialara editöryal bir yazıyla bir yanıt verdi. Yazıda Soylu’nun gazete hakkında dile getirdiği iddiaların “İkinci Cumhuriyetçi” Can Dündar ve ekibi dönemiyle ilgili olduğu dile getiriliyordu. 2016 yılında başlayıp uzun süre devam eden ve Can Dündar’ın yurt dışında yaşamak zorunda kalmasına yol açan temeli MİT tırları haberine dayanan bir davadan bahsediyoruz. Davayı takip edenler genel hatlarıyla biliyor eminim. Ancak iktidar dışındaki pek çok çevrenin, bu davada aslında gazeteciliğin yargılandığını kabul etmesine rağmen, mevcut Cumhuriyet gazetesi yönetimi, iç çatışmalarına gazetecilik mesleğini kurban etti. Yani bizatihi varlığını inkâr edecek bir açıklamaydı bu. Bir zamanlar, sonucu ne olursa olsun her türlü olayı haberleştirmekten geri durmayan Cumhuriyet, gazetecilik mesleğinin yargılanmasının normal olduğunu kabul ediyordu açıklamasında. Bu bir anlamda iktidar çatışmaları, ulusal çıkar ve kendini haklı çıkarma gayreti söz konusu olduğunda bizatihi varlığını borçlu olduğu gazetecilik mesleği unutulabilir demekti. Şimdi, bir gazetecilik öğrencisinin böyle bir gazetede staj yapma hayali kurup kurmayacağını bu yazının okurlarının takdirine bırakıyorum. TRT ve Anadolu Ajansı ile ilgili ne düşündüğümü detaylarıyla dile getirmeme çok gerek yok sanırım. TRT tarihinin her döneminde siyasal iktidarların güdümünde yer aldı. Bunun toplumsal, siyasal ve kültürel nedenleri ayrıca tartışılır. Ancak günümüz koşullarında bunun güdüm olmaktan çıkıp tamamen bir propaganda aygıtı haline geldiği herkesin malumu. Anadolu Ajansı’na gelince. İki bakanın düzenlediği basın toplantısında Sedat Peker’in Süleyman Soylu hakkındaki iddialara neden susulduğuna dair şirazesiz de olsa soru soran bir muhabirin saatler içinde ajanstan atılması yeterince açıklayıcı olacaktır. Üstelik işten atılan kişi, AKP’li bir aileden geliyor ve belli ki işe parti kontenjanından alınmış.

    Bir suç örgütü lideri, iddialı bir şekilde “ben sizden daha iyi gazetecilik yaparım, ben bu işi çabuk öğrenirim” deme cüreti gösteriyor ve üstelik bu cüretini çektiği videoların milyonlarca kişi tarafından izlenmesiyle ispatlayabiliyorsa, bu durumdan başta iletişim fakülteleri, fakültelerde ders vermeye devam edenler, tarihi geleneği olan basın yayın kuruluşları, bu kuruluşlarda mesleği icra etmeyi sürdürenler bir ders çıkarmalı. Bu derse elbette bu videoları izleyen izlemeyen geniş halk kitleleri de katılmalı. Yıllardır, gerçekleri dile getirmekten başka bir şey yapmayan pek çok gazeteci yaptığı bu işin bedelini canıyla ödedi. Bu gazetecilerin tek derdi, halkı gerçeklerden haberdar ederek sağlıklı bir tartışma ortamı yaratmaya çalışmaktı. Ancak bu gazetecilere yeterince sahip çıkılmamasının sonucu olarak bir mafya lideri gelip size cürümlerini ikrar ederken en iyi gazetecinin kendisi olduğunu iddia edebilir hale geldi. Bu dersi samimiyetle alıp kabul etmekten ve bundan utanç duymaktan başka elden bir şey gelmiyor. Ancak Sedat Peker’in yaptığı şeyin bir gazetecilik faaliyeti olmadığını da hatırlatmakta yarar var. Neden Sedat Peker’in yaptığı iş gazetecilik değildir? Maddeler halinde anlatarak yazımı sonlandırayım. Eğer maddeler halinde sıraladığım bu işleri gazetecilik diye size yutturmaya kalkışan gazeteciyle karşılaşırsanız sakın ha inanmayın. O gazeteci değil, çıkar ve suç şebekesi üyesidir ve gazetecilik mesleğini bu şebekenin çıkarları için paravan olarak kullanıyordur.

    GAZETECİLİK NEDİR?

    1- Gazeteci, yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu devletin ve milletin delisi ya da serdengeçtisi olamaz. Bir başka ifadeyle devletin “ali menfaatlerine” gazetecilik mesleğinin onurunu ve halkın gerçekleri öğrenme hakkını feda etmez gazeteci.

    2- Gazetecinin parçası olduğu cürümleri anlatması gazetecilik mesleğinin icrası sayılamaz. Olsa olsa bu bir itirafta bulunma ya da otobiyografi yazma faaliyetidir.

    3- Gazeteci, on, yirmi yıl önce şahit olduğu, duyduğu, bildiği öğrendiği bazı gerçekleri bu kadar yıl sonra anlattığı, yazdığı ya da söylediği zaman, gazetecilik faaliyeti yapmış olmaz. Yani gazeteci kamuoyunu ilgilendiren bir bilgiyi yıllar boyunca saklayamaz.

    4- Gazeteci, mesleğini icra ederken elde ettiği bilgileri bir zaman yeri gelince birilerinden intikam almak için kullanırım diyerek yıllarca saklamaz.

    5- Gazeteci kendisi haberin konusu olduğu zaman, gazetecinin anlattığı bu olay haber değil anıdır. Anılar da kuşkusuz kıymetli edebi metinlerdir, ancak anılar genellikle kişilerin kendisini aklaması için kaleme alınmış metinlerdir ve haberin taşıması gereken gerçeklik, tarafsızlık ve dengelilik gibi kriterlere sahip değildir bu metinler.

    6- Gazeteci, elde ettiği ya da sahip olduğu bilgileri kişisel çıkarını gözeterek değil de kamu yararını göz önünde bulundurarak ifşa eder. Kişisel çıkarı için açıkladığı gerçekler, genellikle gazetecinin muarızlarına karşı şantaj yapma işlevi görür. Bu ise kamu yararı için pek de önem arz etmez.

    7- Gazeteci, sahip olduğu bilgileri, işlediği suçlardan aklanabilmek için yetkili mercilere karşı şantaj olarak kullanmaz.

    8- Gazeteci, devletin çıkarlarını değil, kamunun çıkarını önde tutar. Bu nedenle gazeteci hangi devlete yurttaşlık bağıyla bağlı olursa olsun, sahip olduğu bilgiler bağlı olduğu devleti zor durumda bırakacak dahi olsa açıklamaktan geri durmaz.

    9- Gazeteci, haber kaynakları arasında, özellikle de suç örgütleri ve siyasetçi, bürokratlar arasında arabuluculuk rolü üstlenmez.

    10- Gazeteci, sadece hakikate sadakat gösterir. Bunun dışında patron, siyasetçi, bürokrat, asker gibi güç sahiplerine karşı gösterdiği sadakat, gazetecinin inanılırlığını ortadan kaldırır.

    Elbette Sedat Peker dışında mevcut ana akım medya kuruluşları içinde çalışan gazeteciler arasında yukarıdaki maddelerde yer alan bütün fiilleri gazetecilik mesleğinin gereği gibi sunan pek çok gazeteci var. Bunların yaptığı işlerin gazetecilik olmadığını, verdikleri şeyin de haber olmadığını halka iyi anlatmak gerekiyor. Bunu anlatamadığımız sürece, daha suç örgütü liderlerinden çok gazetecilik dersi dinleriz.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Spor yazarı gazeteci değil mi? Susmamalı

    Gazetecilik zor zanaattır…

    Habercilik birinci görevidir…

    Her konuda kamuoyunu doğru ve gerçekleri yazarak bilgilendirir.

    Gazeteci özgür haraket etmiyorsa gerçekleri kamuoyundan gizler. İşte o zaman gazetecilik yapmıyor demektir.

    Bir olayı tüm yönleriyle araştırıp yazmak başka, kendisine gelen istihbaratı kişi, kurum ve kuruluşa zarar verir diyerek ötelemek başka.

    Yazarken bir çok kaynağa ulaşarak yazmaya özen gösteriyorum…

    Yoksa başkası gibi hele şu kriz bitsin yazarız düşüncesine kapılmadım.

    Çünkü gazetecilik olaylara refleks göstermek ve haber beklemez kuralıyla hareket etmektir.

    Bir olay var ise enine boyuna araştırıp haber veya yorumlarıma yer veririm.

    Olaylar karşısında sessiz kalanlar, bir gün kendi seslerinin de kısılmaya çalışıldığını göreceklerdir….

    Yine ben karşı çıkarım…

    Basın hürdür, sansür edilemez diye…

    Günümüzde gerçekleri yazan az sayıda gazete ve yazar var…

    Sporda da öyle…

    Spor kulüplerinin ve federasyonların oluşumunun siyasi tercihler sonucu kurulduğunu dile getiremiyorlar…

    Öyle bir yapı oluşmuş ki…

    Federasyonların başında olanlar hiç değişmiyor…

    Olimpiyatlar sonrası yapılacak seçimlerde yine aynı kişiler aday olacak ve federasyon başkanı seçilecek…

    Başarılı olmuş, olmamış kimsenin umurunda değil…

    Şimdi basın kartları çeşitli bahanelerle iptal edilecek…

    Bir gözdağı…..

    Hangi spor yazarı ve muhabir hak verilmez diye haykıracaktır…

    Bir spor yazarı olarak Gençlik ve Spor Bakanı’nı, bağlı genel müdürlüklerini eleştirme hakkım yok mu…

    Federasyonlarda yaşanan yolsuzluk, taciz iddialarının üzerine gitmeyecek miyim…

    Kendilerine spor yazarları diyen, İstanbul’da kulüpleri çok iyi bildiklerini belirten köşe kapmış kişilere sesleniyorum…

    Emre Belezoğlu’nun Bursa’ya giderken vapurda kavga ettiğini neden yazmıyorsunuz…

    Galatasaray’da Başkan Mustafa Cengiz ile Teknik Direktör Fatih Terim arasında yaşanan olayları neden yazmıyorsunuz…

    Hasan Şaş’ın neden Fatih Terim’in yardımcılığını bıraktığını yazmıyorsunuz…

    Beşiktaş ile oynayacağı maç için bir gün önce Alanyaspor’un Nevzat Demir tesislerinde idman yaptığının etik olmadığını yazamadınız…

    TFF başta olmak üzere MHK, Disiplin, Tahkim Kurullarının neden Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaşlı olarak bilinen kişilerden oluştuğunu yazamıyorsunuz…

    İstanbul’da 29 Mayıs’ta oynanacak olan Şampiyonlar Ligi finalinin alınmasının perde arkasında Türkiye’deki ekonomik ve siyasi uygulamalar ile pandemi sürecindeki başarısızlığımızın yattığını yazamadınız…

    En önemlisi de Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş kulüplerine az dokunan muhabirlerinizin neden görevine son veriliyor, ses çıkarmıyorsunuz…

    Ve şu sloganı unutmayın diyorum…

    Susmayın, sustukça sıra size de gelir…

    Ne demişti…

    Ünlü Halk Ozanı Aşık Mahzuni Şerif 70’li yıllarda yazdığı ve başta Selda Bağcan olmak üzere çeşitli sanatçıların seslendirdiği türküsünde….

    Aman gazeteci gel bizim köye

    Bizim halları da yaz

    Şehirde ojeli parmakları yazma

    Bir de bizim köyde nasırlanmış elleri

    Yaz gazeteci yaz

    Bankada parası olan kulları yazma

    Onlara aldanıp yolundan azma

    Şehirden asfalt geçen yolları yazma

    Bir de bizim köyden eşşek geçmeyen yolları

    yaz gazeteci.”

    Sana yasa ile hak verilmiş…

    Basın kartları, yazılan haber ve yorumlara göre iptal edilecek..

    Yaz spor yazarı yaz…

    Senin de basın kartı, sürekli basın kartı sahibi olduğunu yaz…

    Spordaki yozlaşmayı yolsuzlukları yaz…

    Yazınız ki karanlıklar aydınlığa çıksın…

    Gelin bu sıra gelmeden hakkımız olan basın kartlarına da sahip çıkalım…

    Basın kartı hakkımız elimizden alındığı takdirde, yarın başka haklarımız da elimizden alınır…

    Öyle ise gerçek gazetecilik yaparak basın kartlarına sahip çıkalım…

    Spor yazarı da korkusuz olmalı, gerçekleri yazmalı…

    İşte o zaman Türk sporunda başarı gelir…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Basın Kartları artık tümüyle iktidarın iki dudağı arasında

    Basın Kartları Yönetmeliği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzası ile değiştirildi. Sanmayın ki, olumsuz yönleri düzeltildi, kart bekleyen binlerce gazetecinin şikayetleri, mağduriyetleri dikkate alındı….

    2018 yılına kadar “sarı” olan, sonra “turkuaz”a dönüştürülerek, “yenilenen” ve hala sarı basın kartı diye anılan basın kartları, gazeteciler üzerinde Demoklesin Kılıcı gibi…

    Niye böyle…?

    En başta gazetecilerin yıpranma hakları kart taşımaya bağlandığı için. 2008 yılında gazetecilerin yıpranma hakları ellerinden alındı, sonrasında artan tepkiler, biraz da milletvekillerine de “yıpranma” hakkı getirmek için gazetecileri de içine alan bir düzenleme geçirildi 2013 yılında Meclis’ten. Gazetecilere ellerinden alınan yıpranma hakları budanarak verildi. Birçok kayıbın yanında, en önemlisi yıpranma hakkı kart taşımaya bağlandı. Eğer iktidar size kartınızı vermiyorsa, gazeteci de olsanız “yıpranmıyorsunuz” demekti.

    Bu da yetmedi, 2018 yılında kartın rengi değiştirildi ve aralarında 20, 25, 30 yıllık gazetecilerin de bulunduğu yüzlerce gazetecinin kartı yenilenmedi

    Ama turkuaz kartları verilmese de eski kartlarını kullanmaya devam etti gazeteciler. Ancak 2020 Şubat ayında bu kartlar da iptal edildi. İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un talimatı ile kartları iptal edilen gazeteciler parlamentoya da giremez oldu. Ki içlerinde yıllarını parlamento muhabirliğinde harcamış gazeteciler de vardı.

    Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) çağrısı ile gazeteciler İletişim Başkanlığı önünde, “gazetecilik karta sığmaz” diyerek eylem yaptı. Gazetecilerin seslerine medya organlarından da sosyal medyadan da oldukça etkili destek gelince, İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un “iptal edilen kart yok” açıklaması ile kartlar tekrar kullanıma konuldu.

    Ama özellikle muhalif medyadaki 30, 40 yıllık gazetecilerin sürekli basın kartları yenilenmedi; yani turkuaz kartları verilmedi. Defalarca yapılan başvuruya, “incelemede” yanıtları verilirken, sormadan da edemedi gazeteciler, “yıllardır neyi araştırıyorsunuz?” diye…

    Yeni kart alacak gazeteciler de yönetmelikteki tüm şartları taşımalarına rağmen, bırakın kart alabilmeyi, başvuramadılar bile… Online başvurular muhalif gazetecilerin başvurularına bile kapatıldı.

    Şimdi yapılan değişiklik ise üstüne tuz biber oldu adeta…

    Basın Kartları Yönetmeliği’nde yapılan değişiklik ile

    – Taşıdığı sıfatın saygınlığına gölge düşürebilecek yöntem ve tutumlar sergilemek suretiyle basın meslek onurunu zedeleyecek şekilde faaliyette bulunması,

    – Şiddet ve terörü özendirecek, her türlü örgüt suçları ile mücadeleyi etkisiz kılacak içerik oluşturması,

    – Suça tahrik veya teşvik edecek ve suç ile mücadeleyi etkisiz kılacak faaliyetlerde bulunması” gibi her yöne çekilebilecek, muğlak, adeta gazeteciliği iktidarın iki dudağı arasına sıkıştırmayı amaçlayan düzenlemeler.

    Üstelik bu duruma karar verecek olan, üyelerini iktidarın belirlediği Basın Kartları Komisyonu. Komisyon karar verecek, Başkan onaylayacak ve sürekli basın kartları iptal edilebilecek. Kazanılmış bir hak gazetecilerin ellerinden alınabilecek, üstelik bir yargı kararı olmadan, kimlerden oluştuğu, deneyimleri, kapasiteleri belli olmayan komisyon üyeleri tarafından…

    Tıpkı 2008 yılında dönemin Başbakanlık Basın Danışmanı Akif Beki’nin, sordukları sorular, yaptıkları haberler, çektikleri fotoğraflar nedeniyle 8 gazetecinin akreditasyonunu iptal ettiği gibi. O dönem yargıya başvuran gazeteciler akreditasyon haklarını geri aldıkları gibi, Akif Beki de tazminat ödemeye mahkum edilmişti

    Şimdi, yargının da getirildiği durum gözönüne alındığında, gazetecilere “susun, iktidarı sorgulamayacak, kızdırmayacak haberler yapın, soru sormayın” hatta “haber yapmayın, biz ne dersek onu aynen haber diye verin” deniliyor.

    Ama her koşulda haber yapmayı sürdüren, “gazeteciliğin karta sığmayacağını” düşünen gerçek gazeteciler buna rağmen mesleklerini sürdüreceklerdir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

  • Süper Lig sezonu neden sağlıkçıların ismi olmadı

    Süper Lig’de isim geleneği başlamıştı…

    Kulüplerin vefat eden efsane başkan ve futbolcularının isimleri Süper Lig’in oynanan sezonuna veriliyordu…

    2014-2015 Süper Lig’de Süleyman Seba sezonu olarak ilk uygulamaya adım atıldı. TFF bu uygulamayı 2016-2017 Süper Lig sezonunu Turgay Şeren, 2017-2018 sezonunu İlhan Cavcav, 2018-2019 Lefter Küçükandonyadis, 2019-2020 sezonunu Cemil Usta ile devam ettirdi…

    Böylece futbolunun yakın tarihinin unutulmaz isimleri anılmaya başladı.

    İyi bir uygulama olmuş, efsaneler unutulmamıştı…

    Bu isimlerin yer aldığı sezonda Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe, Trabzonspor Süper Lig’de şampiyon olamazken, Gençlerbirliği Süper Lig’den küme düşmüştü…

    TFF bu geleneği sürdürmek istiyordu…

    2020-2021 Süper Lig sezonuna isim tartışması başladı…

    Vefat edenlerden Fenerbahçeli Can Bartu ile Göztepe’nin ve Milli Takımın eski teknik direktörlerinden Adnan Süvari ile yine Göztepe’nin unutulmaz futbolcusu Gürsel Aksel ismi gündeme geldi…

    Adnan Süvari ve Gürsel Aksel ismi ağırlık kazandı. Ancak nedense “Gavur İzmir” olduğu için mi verilmedi. Bunun üzerine Göztepe Kulubü Başkanı Mehmet Sepil aynı zamanda yürüttüğü Kulüpler Birliği Vakfı Başkanlığından istifa etti.

    Bu bir tepki olarak değerlendirildi.

    2020-2021 Süper Lig sezonuna isim aranmaya başlandı…

    Covid -19 vakası ve pandemi nedeniyle gece-gündüz çalışan, bu çalışma süresince canlarını kaybeden sağlıkçıların ismi gündeme geldi.

    TFF Başkanı sezon başlamadan önce 10 Eylül 2020 tarihinde şu açıklamayı yapmıştı:

    İlk defa 2014’te Süleyman Seba’nın adıyla başladık. Bu sezon da isim koymamız beklendi. Bu konuyu yönetim kurulumuzda tartıştık. Pandemi döneminde bize fedakarca yardım eden ve pandemi nedeniyle hayatını kaybeden birçok sağlık ekibimiz olduğunu hepimiz biliyoruz. Sağlıkla ilgili bir isim mi koysak diye tartıştık. Süper Lig’de 2020-2021 sezonunu sağlıkçılara ithaf etmek istiyoruz. Bütün sağlıkçılarımız için önemli etkinlikler yapmayı düşünüyoruz. Belki beIN Sports yalın olarak bu isim hakkını kullanarak önemli bir gelir elde ederse orayı da boş tutmayı düşünüyoruz. Bir hafta sonra bu ismi koyabiliriz.”

    Sağlıkçılar bu açıklamaya sevinmişti…

    En azından Süper Lig maçlarında sağlıkçıların ismi geçecek, hatırlanmış olacaktı…

    Bu bizim ligimiz” diyeceklerdi…

    Doktorların çoğunluğunun Türk Tabipleri Birliği, diğer çalışanların yine çoğunluğu Sağlık-Sen üyesi olmaları nedeniyle Külliyenin bu isme sıcak bakmadığı iddiasıyla vaz geçildi…

    Sağlıkçıların sevinçleri kursaklarında kalmıştı…

    Hastanelerde ve statlarda görev yapan sağlıkçılar yine de insan sağlığını ön planda tutarak kendi canlarını feda edip görevlerini yapmaya devam ettiler. Ediyorlar da.

    Ne oldu sonra…

    Süper Ligin adı 15 Şubat 2021 tarihinden itibaren “Spor-Toto Süper Lig Sezonu” olarak oynanmaya başlandı…

    Para gelmişti…

    Her şey paraydı…

    Sağlıkçıların isim hakkı için verecek parası yoktu ama 84 milyona sağlık hizmeti veriyordu…

    Bu yeter de artar…

    Sağlıkçılara ne kadar teşekkür etsek az…

    Spor-Toto Süper Lig ‘de vefat eden futbolcu, kulüp başkanları için maç başlamadan saygı duruşu yapıldı, ancak bu saygı duruşu pandemi süresince canlarını kaybeden sağlık çalışanları için bir kez bile yapılmadı…

    Yazık, çok yazık….

    Futbol sezonu sağlıksız bitti ama, sağlıkçılar dimdik ayakta, canları pahasına insan hayatını kurtarmak için çalışmaya devam ediyorlar..

    Sağlıkçılara ne kadar teşekkür etsek az…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Davulun sesi artık uzaktan da hoş gelmiyor

    İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011 yılında Türkiye ve tarafı olan ülkeler arasında İstanbul’da görüşülerek imzalandı. Asıl adı ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir ancak İstanbul’da görüşülüp imzalanması nedeniyle İstanbul Sözleşmesi olarak bilinir. Bu sözleşme 1 Ağustos 2014 yılında da mecliste onaylanarak yürürlüğe girdi. İlk imzacısı olmakla övünen Avrupa Birliği ülkelerinin gözüne girmeye çalışan ve Ortadoğu ülkelerinin abisi ve hamisi olmakla gururlanarak rast geldiğine demokrasi nağmeleri dağıtan Türkiye, bugünlerde başladığı on yılın daha da gerisinde.

    Geçtiğimiz hafta, Sözleşme’nin onuncu yılı olmasına ilişkin sosyal medya üzerinden kadınlar yayınladıkları videolarla taleplerini bir kez daha gündem etti. İstanbul Sözleşmesi, hayati bir önem taşıyor. İşçisinden ev kadınına, kamu emekçisinden üniversiteli gençlere kadar sahiplenilen ve “vazgeçmiyoruz” kararlığıyla elden ele yayılan talepler, bir yanıyla kadınların eşit koşullarda yaşama ısrarı. Kendi haklarının kimse tarafından ellerine verilmeyeceği bilincini, karakoldan failinin kendisinden önce eve gönderildiğiyle deneyimleyen kadınlar, artık çok daha hızlı bir şekilde yan yana geliyor. Aslında sadece kadınların değil, toplumun yüzde 80’inin vazgeçmeye niyeti olmadığı bu uluslararası sözleşme, siyasal iktidarın ayağına fazlaca dolandı.

    İstanbul Sözleşmesi’nin önemi de burada devreye giriyor. Şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması, suçluların kovuşturulması ve cezalandırılması konusunda bizzat devlete ve kurumlarına görev yükleyen, sağlanmadığı noktada da uluslararası düzeyde yargılanmanın önünü açan bu bütüncül tedbirlerin sorumluluğunu AKP hükümeti ve ittifakları almayı reddediyor. Kadınlar ise her gün üçer beşer katledilmeye, çocuklar istismar edilmeye devam ediyor. Şiddete uğrayan kadınlar güvenlik güçlerine başvurduğunda “hepinizin başına bir polis dikemeyiz” yanıtı aldıklarında, her mahalle arasında görevlendirilen bekçiler; 1 Mayıs afişleri söküp, çekirdek çitleyerek mesai harcıyor. Yıllar yılı güvenliğe harcanan paradan da insan gücünden de nasibini alamayan kadınların kuru laflara karınları çoktan doydu.

    Yeri geldiğinde “kadına yönelik şiddete sıfır tolerans” diye ahkam kesen iktidar temsilcileri, kadınlara yaşarken sadece ‘analık’, ölünce de ‘cennet’i göstermekten ileriye gidemedi. İktidarda kalmanın bedelini artık cemaat ve tarikatlara yaslanmakta bulan bu kara düzenin meyveleri, en çok da kadınların canını almaya devam ediyor. Pandemi ile önlemi taciz ve tecavüzcüleri, mafya çetelerini toplumun arasına salmakta bulan, İstanbul Sözleşmesi’ni fesh edip yerine İnsan Hakları Eylem Planı diye bir dizi madde sunan ve açıkladığı andan itibaren de her yeni gün bir insan hakları ihlaline imza atan devletliler; katilleri, kadınları, çocukları tek bir torbanın içine koyup kendilerini kurtarma ve ceplerini doldurma peşindeler. İronik ama işin modası da bulundu! Artık saldırganlar “Ben devletim” diye suç işliyor ve tehdit ediyor.

    Çılgın projeler, duble yollar, TOKİ betonları, yandaş zengin etme çabaları ve aya yolculuk derken; kadınları, çocukları ve toplumun eşit bir şekilde yaşama talebini hiçe sayan bu düzen aynı hızla baş aşağı gidiyor. Yıllar yılı acıyla karışık deneyimlediğimiz mücadele birikimleri hepimize çok şey kattı. Artık davulun sesi hiçbirimize uzaktan bile hoş gelmiyor. Pandemi ile mutasyonları tartıştığımız bir dönemde evrimi ilkokul kitaplarından çıkaran, kadınlara AKP iktidarında özgürlükler sunulduğundan bahsederken toplumsal cinsiyet eşitliği kelimesine dahi tahammül edemeyen ve yine derslerde okutulmasını engelleyenler de kadın hareketinden, mücadelesinden çok şey öğrenecek.

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Neoçakal düzeni

    Hafta sonu bir haber bir de röportaj yayımlandı.
    Birincisi Evrensel Gazetesi’nde Özer Akdemir’in haberiydi. Kazdağları bölgesinde, Halilağa köylülerine şunu söylüyordu Cengiz: “Ya topraklarınızı güzellikle bana satın ya da kamulaştırırız. Yani zorla alırız.” O bölgede açmak istediği altın-bakır madeni için topraklarını satmayan köylülere söylüyordu bunu.

    İkincisi Odatv’de Nurzen Amuran’ın Maden Mühendisleri Odası Başkanı Ayhan Yüksel’le yaptığı röportaj. Ayhan Yüksel’in çok çarpıcı tespitleri var: 20 yıldır bu ülkede en acımasız şekilde uygulanan neoliberal sistemle birlikte özelleştirme, taşeronlaştırma, esnekleştirme, kuralsızlaştırma ve son olarak da denetimsizleştirmenin hayata geçirildiğini anlatıyor. Özelleştirilmeyen bir şey kalmadı, taşeronlaşma devlet-özel sektör her yerde, çalışma yaşamında kuralsızlık kural oldu. Ve son olarak devletin denetim kurumları bir bir ya kapatıldı ya da etkisiz hale getirildi.

    Peki sonuç…

    Sonuç ortada: Neoçakal düzeni.

    Bir Sedat Peker konuşuyor bir Alaattin Çakıcı. Evlatları da son günlerde boy göstermeye başladı. Birisi çıkıyor bir siyasi parti genel başkanını alenen tehdit ediyor. Diğeri çıkıyor bir siyasi partinin genel başkan yardımcısını sokak ortasında linç ettiriyor. Diğeri çıkıyor günler süren video dizileriyle bakanlarla olan ilişkilerini ifşa ediyor. Millet artık dizileri, filmleri bıraktı yeraltı dünyasının açıklamalarını izliyor.

    Bu ülkeyi yönetenler, bu milletin hizmetinde olması gerekenler de konuşmalarıyla, açıklamalarıyla neoçakal düzeniyle tam bir uyum içinde. Her açıklama bir tehdit, her konuşma bir hakaret. İçişleri Bakanı, polisi-jandarmayı yöneten vatandaş ağzını her açtığında birilerini tehdit ediyor.

    Neoçakal düzeninde adına iş insanı denilen kişiler çıkıp bu ülkenin köylülerini alenen tehdit ediyor: ‘Topraklarınızı ya güzellikle bırakın ya da zorla alırız’ diyebiliyor.

    İşte bugün Rize-İkizdere’de yaşanan da budur, Kazdağlarında yaşanan da. Fatsa’da yaşanan da budur, Boğalı-Sakarat yaylalarında yaşanan da. Erzincan İliç-Kemaliye’de yaşanan da budur, Sandras Dağı’nda yaşanan da.

    Kural yok, kanun yok, neoçakal düzeni var. Mahkeme kararları yok, hukuk yok, neoçakal düzeni var.
    Mahkeme beğenilmeyen bir karar mı verdi, istenilen karar çıkarılana kadar devam edersin. Neoçakal düzeninde köylü yok, çiftçi yok. Çalışanlar köleden farksız. Varsa yoksa neoliberal düzenin kartelleri, onların yerli ortakları ve onlara hizmet edenler var. Bugün Türkiye’nin düzeni budur.

    Bu düzende mühendise, hukukçuya, düşünen ve yaratan insana yer yok. Onlara düşen hakaret ve aşağılanma.

    Bu düzende cemaat ilişkilerine, mafyaozi tarzı yapılara ihtiyaç var.

    Bugün köylülerimiz, çiftçilerimiz bir kurtuluş savaşı veriyor. Köylerimiz işgal ediliyor, yağmalanıyor; üreticilerimiz kan ağlıyor, herkes seyrediyor. Günlük polemiklerin, ucuz siyasi atışmaların arasında kaynayıp gidiyor. Millet köyünü, ormanlarını, dağlarını-bağlarını, su kaynaklarını korumak için canla başla mücadele veriyor. Gün geçmiyor ki Türkiye’nin bir bölgesinden çığlıklar yükseliyor.

    Bu milletin bir köyü kalmıştı. Çok sıkıştığında sığındığı, onu ayakta tutan, destek olan. Her şeye rağmen bu milleti ayakta tutan köylerimiz, ormanlarımız, dağlarımız vardı. Bunlar saldırı altında. Bunlar şimdi işgal ediliyor. Hem de hiçbir sınır tanımadan. Kendi çıkardıkları en ağır yasalara bile uymaya gerek duymuyorlar. Anayasayı, yasaları alenen çiğniyorlar. Yalanlar söyleniyor. Alenen kanuna karşı hile yapılıyor.

    Bu ülkede acilen kanunların ve bilimin egemen olduğu bir düzeni oluşturmak zorundayız.

    Çok geç olmadan.

    Yazar Hakkında
    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Söz Ola Kese Savaşı

    Dil insanın evidir. Evi olduğu kadar da hapishanesidir de. Bir insan yavrusu dile girmeden önce çok sıkıntılar yaşar. Derdini anlatmak için ağlamaktan başka iletişim kurma yolu yoktur. Acıkır ağlar, tuvaletini yapamaz ağlar, uykusu gelir ağlar, bir yeri ağrır ağlar. Velhasıl ağlamak bir insan yavrusunun yegâne dilidir bilişsel zekânın ürünü olan işaretlere dayalı dile girene kadar. Bu nedenle bir insan dile girdiği anda büyük bir konfor kazanır, aynı zamanda da yıllar boyunca ayrı kaldığı sıcacık evine kavuşmuş gibi olur. Bu nedenle elbette konuşmak, iletişim kurmak, hele de kendi dilinde olunca bir insanı diğer canlılardan ayıran en önemli farktır. Ancak bu fark aynı zamanda da insanı benzerlerine düşman eden, onları yaftalamaya yol açan dilin bir parçası yapar.

    İşte bu nedenle, dil insanı içine hapseden bir hapishanedir de aynı zamanda. Bu hapishane işlevi gören dilden kastım, en rahat konuştuğumuz, sentaksını kendiliğinden kavradığımız, içine doğduğumuzda farkına varmadan öğrendiğimiz ana dilimiz. İçine doğduğumuz kültürün bize kavrattığı, sınırlarını bellettiği, bütün kıvrımlarını zihnimizin, hatta bedenimizin ayrılmaz bir parçası haline getirdiği ana dilimiz aynı zamanda hem evimiz hem de hapishanemiz olabilir. Nasıl ki pandemi sürecinde evlerimiz bizler için bir yandan salgından korunmamızı sağlayan güvenli yuvalar olarak işlev görürken, aynı zamanda içlerine hapsolduğumuz zindanlar haline geldiyse; belli kriz zamanlarında, belli gerilimli durumlarda dilimiz de hapishane haline gelebilir. Eve dışarıdan bakarsanız, güvenli bir yuva, içeriden bakarsanız ve hele de içine kapatılırsanız hapishane olur. İçinden çıkamadığınız her şey ilk başta sizi güvende tutarken bir süre sonra bizatihi güvenliğinizi tehdit eden şeye dönüşür. Hele de bu kapanmayı içselleştirip doğallaştırırsanız, bir dil hapishanesinin içinde yaşadığınızın da farkına varmaktan hızla uzaklaşırsınız. İşte o an her sözcük içine düştüğünüz hapishanenin prangalarına dönüşür. Bir süre sonra o prangaların arkasına her karşılaştığınız ve varlığınız için tehdit olarak gördüğünüz her kişiyi beraberinizde kapatmak istersiniz. Her kapattığınız kişiyle birlikte düştüğünüz hapishaneyi yine bir süre sonra güvenli eviniz sanmaya başlarsınız. İşte ev ile hapishane arasındaki ayrımı yapma yetinizi yitirdiğiniz anda ipin ucu çoktan kaçmıştır.

    Dile ilişkin olarak bu ayrım ilk aklıma geldiğinde içinde kendini en çok güvende hissettiği bir mekân olmasının yanı sıra, modern insanın en mahrem alanı da olan evin nasıl bir karabasana dönüşeceği düştü aklıma ve 2002 yapımı “Panik Odası” (Panic Room) adlı filmi hatırladım. David Fincher’ın yönettiği film, eşinden ayrılan ve kızıyla yaşayacağı bir ev satın alan bir kadının güvenlik kaygısının nasıl bir kâbusa döndüğünü anlatır özetle. Satın aldığı evde bir panik odası olduğunu sevinçle fark eden kadın, evine dışarıdan gelen soygunculardan kendisini ve kızını korumak için girdiği bu odaya hapseder. Film ilerledikçe gerilim artar. Gerilimin temel nedenlerinden birisi, aslında kendini korumak adına kapanılan odanın nasıl içinden çıkılması imkânsız bir zindana dönüştüğüdür. Korku, korunma kaygısına, korunma kaygısı kapanmaya, kapanma tutsaklığa, tutsaklık içinden çıkılmaz bir çaresizliğe dönüşür. Bu iç içe geçen fasit daireler halindeki duygular bir süre sonra kaçınılmaz bir felakete yol açar. Filmi, izlemeyenler için tatsız hale getirmemek adına tümünü ve detaylarıyla anlatacak değilim. Maksadım ev, dil, hapishane gibi kavramlar arasındaki geçişliliği daha iyi anlatabilmek için somut bir örnek vermekti.

    Elbette tarihte de örnekleri çokça vardır; ancak içinde yaşadığımız için bizleri daha doğrudan ve somut şekilde etkileyen günümüz otoriter siyasetçileri de ana yurdumuz gibi görerek içinde güvenle devinebileceğimiz dillerimizi bizler için birer hapishaneye dönüştürüyorlar. Ucuna tutunup bizleri yan yana getirerek güçlendirebilecek sözcükleri mermi yapıp üzerlerimize yağdırıyorlar. Kitlelere umut vermekten hızla uzaklaşan, bu nedenle de onların kâbusu haline gelen otoriter yönetimler, dikkat edilirse tıpkı kendini panik odasına kapatan korku içindeki film karakteri gibi evlere, hapishanelere, fabrikalara, ülke sınırları içine ve en nihayetinde bir dil hapishanesine kapatıyorlar kendilerini ve hepimizi. Gerçekleri dile getirme cesareti gösterenler bu hapishaneye kapatılmaya direnenlerdir diyebiliriz. Tam da bu nedenle hapishanenin dışına kendini her atmaya çalışan, yine sözcüklerden oluşturulan prangalarla yeni bir hapishaneye hapsediliyor. Terörist, hain, terör destekçisi, ahlaksız, din düşmanı, darbeci, işbirlikçi, sapkın gibi daha çok çeşitlendirilebilecek sözcükler gerçekleri haykıran insanları içine kapatan bir hapishanenin prangaları olup çıkıyor. Bu nedenle her gerçeği dile getireni somut hapishaneye tıkmıyorlar elbette, ama dışarıda bir içeri yaratıp, dışarıdaki içeriye atıyorlar.

    Günümüz Türkiye’sinde tam da bu nedenle içerisi ile dışarısı arasında pek bir fark kalmamış durumda. Hatta somut hapishanede olan, ya da devletin kurumlarının sınırları ya da duvarları dışına sürülenlerin dili net bir şekilde özgürleşiyor. Zira bu insanlar dili bir hapishaneye dönüştürmeyip sahiden güvenli bir sığınağa çevirmeyi becerebiliyorlar. Sığınak sözcüğünü özellikle kullanıyorum. Zira artık ev de günümüz modern hayatında gerçek anlamda içinde kendimizi güvenli ve özgür hissedebileceğimiz bir mekân olmaktan çıkmış durumda. Boşuna değil Selahattin Demirtaş’ın somut hapishane duvarları arkasından zaman zaman söylediği şeylerin dışarıda siyaset yapanların söylediklerinden daha etkili olabilmesi. Muhtemelen bu satırların yazarı KHK ile içinden dışarı atılmayıp da başına rektör diye kayyum atanan bir üniversitenin kampüsü ve dilsel sınırları içinde kalmaya devam etseydi, dili bir miktar daha tutuk olurdu. Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, öğrencileri, halen akademide var olmaya devam ettiği halde, tamamen varlığını oturduğu koltukla sınırlı görmeyen pek çok meslektaşım hala bir hapishanede olduklarının farkında olmasalardı, umut tamamen tükenmiş olurdu belki de. Mesele zaten bir hapishanede olduğunu kabullenmek ve ona göre sürekli o hapishaneden kaçış planları organize etmekte ısrarcı olmak. Eğer içerde mi dışarda mı olduğunuzun ayırdına varmaktan uzaklaştıysanız, o zaman özgürleşmek için adım atmaktan da vazgeçmiş olursunuz.

    Sonuç olarak dil, bizim için gökkuşağının renklerini adlandıran, dünyamızı renklendiren, ufkumuzu genişleten, ortak dertlerimizi birbirimize anlatarak acılarımızı sağaltmamıza yol açan, düşünce dünyamızı özgürleştiren; özetle hayatlarımızı paylaşarak çoğaltan bir araç da olabilir. Aksine bizi yaftalayan, tutsak hale getiren, boğan, boğulmaktayken başkalarını da aşağı çeken bir araca da dönüşebilir. Bu araç, kendini güvende hissetmeyen modern toplumlardaki şaşkın kitleleri önüne katıp güden bir çoban değneği işlevi görür ve genellikle korkuya yol açar.

    Bu korku ikliminden, korku ikliminin yarattığı dil hapishanesinden uzaklaşabilmek için yine dile sığınacağız elbette. Çünkü elimizde başka iletişim kurma aracımız yok. Yüzyıllar evvelinden seslenen Yunus Emre’ye kulak vererek tamamlayayım cümlelerimi.

    Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz

    Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz

    Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı

    Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz

    Kişi bile söz demini, Demeye sözün kemini

    Bu cihan cehennemini, Sekiz cennet ede bir söz

    Yunus şimdi söz yatından, söyle sözü gayetinden

    Pek sakın o sah katından, Seni ırak ede bir söz.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır.  Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.