İşte bu nedenle, dil insanı içine hapseden bir hapishanedir de aynı zamanda. Bu hapishane işlevi gören dilden kastım, en rahat konuştuğumuz, sentaksını kendiliğinden kavradığımız, içine doğduğumuzda farkına varmadan öğrendiğimiz ana dilimiz. İçine doğduğumuz kültürün bize kavrattığı, sınırlarını bellettiği, bütün kıvrımlarını zihnimizin, hatta bedenimizin ayrılmaz bir parçası haline getirdiği ana dilimiz aynı zamanda hem evimiz hem de hapishanemiz olabilir. Nasıl ki pandemi sürecinde evlerimiz bizler için bir yandan salgından korunmamızı sağlayan güvenli yuvalar olarak işlev görürken, aynı zamanda içlerine hapsolduğumuz zindanlar haline geldiyse; belli kriz zamanlarında, belli gerilimli durumlarda dilimiz de hapishane haline gelebilir. Eve dışarıdan bakarsanız, güvenli bir yuva, içeriden bakarsanız ve hele de içine kapatılırsanız hapishane olur. İçinden çıkamadığınız her şey ilk başta sizi güvende tutarken bir süre sonra bizatihi güvenliğinizi tehdit eden şeye dönüşür. Hele de bu kapanmayı içselleştirip doğallaştırırsanız, bir dil hapishanesinin içinde yaşadığınızın da farkına varmaktan hızla uzaklaşırsınız. İşte o an her sözcük içine düştüğünüz hapishanenin prangalarına dönüşür. Bir süre sonra o prangaların arkasına her karşılaştığınız ve varlığınız için tehdit olarak gördüğünüz her kişiyi beraberinizde kapatmak istersiniz. Her kapattığınız kişiyle birlikte düştüğünüz hapishaneyi yine bir süre sonra güvenli eviniz sanmaya başlarsınız. İşte ev ile hapishane arasındaki ayrımı yapma yetinizi yitirdiğiniz anda ipin ucu çoktan kaçmıştır.
Dile ilişkin olarak bu ayrım ilk aklıma geldiğinde içinde kendini en çok güvende hissettiği bir mekân olmasının yanı sıra, modern insanın en mahrem alanı da olan evin nasıl bir karabasana dönüşeceği düştü aklıma ve 2002 yapımı “Panik Odası” (Panic Room) adlı filmi hatırladım. David Fincher’ın yönettiği film, eşinden ayrılan ve kızıyla yaşayacağı bir ev satın alan bir kadının güvenlik kaygısının nasıl bir kâbusa döndüğünü anlatır özetle. Satın aldığı evde bir panik odası olduğunu sevinçle fark eden kadın, evine dışarıdan gelen soygunculardan kendisini ve kızını korumak için girdiği bu odaya hapseder. Film ilerledikçe gerilim artar. Gerilimin temel nedenlerinden birisi, aslında kendini korumak adına kapanılan odanın nasıl içinden çıkılması imkânsız bir zindana dönüştüğüdür. Korku, korunma kaygısına, korunma kaygısı kapanmaya, kapanma tutsaklığa, tutsaklık içinden çıkılmaz bir çaresizliğe dönüşür. Bu iç içe geçen fasit daireler halindeki duygular bir süre sonra kaçınılmaz bir felakete yol açar. Filmi, izlemeyenler için tatsız hale getirmemek adına tümünü ve detaylarıyla anlatacak değilim. Maksadım ev, dil, hapishane gibi kavramlar arasındaki geçişliliği daha iyi anlatabilmek için somut bir örnek vermekti.
Elbette tarihte de örnekleri çokça vardır; ancak içinde yaşadığımız için bizleri daha doğrudan ve somut şekilde etkileyen günümüz otoriter siyasetçileri de ana yurdumuz gibi görerek içinde güvenle devinebileceğimiz dillerimizi bizler için birer hapishaneye dönüştürüyorlar. Ucuna tutunup bizleri yan yana getirerek güçlendirebilecek sözcükleri mermi yapıp üzerlerimize yağdırıyorlar. Kitlelere umut vermekten hızla uzaklaşan, bu nedenle de onların kâbusu haline gelen otoriter yönetimler, dikkat edilirse tıpkı kendini panik odasına kapatan korku içindeki film karakteri gibi evlere, hapishanelere, fabrikalara, ülke sınırları içine ve en nihayetinde bir dil hapishanesine kapatıyorlar kendilerini ve hepimizi. Gerçekleri dile getirme cesareti gösterenler bu hapishaneye kapatılmaya direnenlerdir diyebiliriz. Tam da bu nedenle hapishanenin dışına kendini her atmaya çalışan, yine sözcüklerden oluşturulan prangalarla yeni bir hapishaneye hapsediliyor. Terörist, hain, terör destekçisi, ahlaksız, din düşmanı, darbeci, işbirlikçi, sapkın gibi daha çok çeşitlendirilebilecek sözcükler gerçekleri haykıran insanları içine kapatan bir hapishanenin prangaları olup çıkıyor. Bu nedenle her gerçeği dile getireni somut hapishaneye tıkmıyorlar elbette, ama dışarıda bir içeri yaratıp, dışarıdaki içeriye atıyorlar.
Günümüz Türkiye’sinde tam da bu nedenle içerisi ile dışarısı arasında pek bir fark kalmamış durumda. Hatta somut hapishanede olan, ya da devletin kurumlarının sınırları ya da duvarları dışına sürülenlerin dili net bir şekilde özgürleşiyor. Zira bu insanlar dili bir hapishaneye dönüştürmeyip sahiden güvenli bir sığınağa çevirmeyi becerebiliyorlar. Sığınak sözcüğünü özellikle kullanıyorum. Zira artık ev de günümüz modern hayatında gerçek anlamda içinde kendimizi güvenli ve özgür hissedebileceğimiz bir mekân olmaktan çıkmış durumda. Boşuna değil Selahattin Demirtaş’ın somut hapishane duvarları arkasından zaman zaman söylediği şeylerin dışarıda siyaset yapanların söylediklerinden daha etkili olabilmesi. Muhtemelen bu satırların yazarı KHK ile içinden dışarı atılmayıp da başına rektör diye kayyum atanan bir üniversitenin kampüsü ve dilsel sınırları içinde kalmaya devam etseydi, dili bir miktar daha tutuk olurdu. Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, öğrencileri, halen akademide var olmaya devam ettiği halde, tamamen varlığını oturduğu koltukla sınırlı görmeyen pek çok meslektaşım hala bir hapishanede olduklarının farkında olmasalardı, umut tamamen tükenmiş olurdu belki de. Mesele zaten bir hapishanede olduğunu kabullenmek ve ona göre sürekli o hapishaneden kaçış planları organize etmekte ısrarcı olmak. Eğer içerde mi dışarda mı olduğunuzun ayırdına varmaktan uzaklaştıysanız, o zaman özgürleşmek için adım atmaktan da vazgeçmiş olursunuz.
Sonuç olarak dil, bizim için gökkuşağının renklerini adlandıran, dünyamızı renklendiren, ufkumuzu genişleten, ortak dertlerimizi birbirimize anlatarak acılarımızı sağaltmamıza yol açan, düşünce dünyamızı özgürleştiren; özetle hayatlarımızı paylaşarak çoğaltan bir araç da olabilir. Aksine bizi yaftalayan, tutsak hale getiren, boğan, boğulmaktayken başkalarını da aşağı çeken bir araca da dönüşebilir. Bu araç, kendini güvende hissetmeyen modern toplumlardaki şaşkın kitleleri önüne katıp güden bir çoban değneği işlevi görür ve genellikle korkuya yol açar.
Bu korku ikliminden, korku ikliminin yarattığı dil hapishanesinden uzaklaşabilmek için yine dile sığınacağız elbette. Çünkü elimizde başka iletişim kurma aracımız yok. Yüzyıllar evvelinden seslenen Yunus Emre’ye kulak vererek tamamlayayım cümlelerimi.
Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz
Kişi bile söz demini, Demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini, Sekiz cennet ede bir söz
Yunus şimdi söz yatından, söyle sözü gayetinden
Pek sakın o sah katından, Seni ırak ede bir söz.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın