En son söyleyeceğimi başta söyleyerek başlayayım: Denizlerin müsilajıyla Türkiye toplumunun ve siyasetinin Sedat Peker’i aynı tarihsel döneme denk geldiyse “vardır bunda bir hayır” demek lazım. En azından artık karanlığın en zifir zamanlarını yaşadığımızı biliyoruz ve ya zifiri karanlık içinde kalacağız ya da gördüğümüz ilk ışık huzmesinin peşinden gideceğiz. Bunu büyük ölçüde insanların “üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğleyip yeğlememeleri”
[1] belirleyecek.
1994 yılının yaz aylarında gazetecilik bölümünü kazandığımı öğrenip yakın çevreme sevinçle haber vermeye başlamıştım. Dayım kendisine yeğeninin üniversite kazandığı sevinçle bildirilince, pek de önemsememiş. En azından bu haberi dayıma veren akrabamız da olan öğretmen bana öyle aktarmıştı. Üniversite kazanmama aynı yaşlardaki kızı kazanmış kadar sevindiğini belirten öğretmen, dayımın bu duyarsızlığına çok kızdığını belirterek kendisine “Neden sevinmedin, yeğenin üniversitede gazetecilik bölümü kazandı?” diyerek tepki gösterdiğinde, dayım “gazetecilik bölümü ne ki, gazeteciliğin de okulu mu olurmuş?” şeklinde yanıt vermiş. Açıkçası gazetecilik bölümü kazanmak benim de hayalim değildi. Kazanana kadar böyle bir bölümün olup olmadığından da çok haberdar değildim belki de. O zaman üniversite sınavına girmeden önce doldurulan kutucuklar içinden çok da bilmeden doldurduğum bir bölümdü. Ben esasen uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve kamu yönetimi ya da hukuk okumak hayali kuruyordum. Neyse mevzu benim ne okumayı hayal ettiğim değil elbette.
Dayımın verdiği bu yanıt, elbette o sırada esas kazanmak istediğim bölümü kazanamamış olmanın verdiği buruk sevinci bir miktar daha gölgeledi. Ancak yıllar içinde düşündükçe bu tepkinin çok da yersiz ve anlamsız olmadığına kanaat getirdim. Zira aynı tarihlerde Antalya merkezde gazete dağıtıcılığı yapan bir Mehmet amca vardı akrabalarımızdan birisinin ahbabı olarak tanıdığımız. Ben bu Mehmet amcanın adının ne olduğunu uzun zaman bilmedim. Tanıyan pek çok kişinin de bildiğini sanmıyorum. Zira Mehmet amca bilinen adıyla “gazeteci”ydi. Gazete dağıtıcılığı yapan kişinin hem lakabı hem de mesleği “gazeteci” idi. Yani Anadolu insanının gazeteci denilince ilk aklına gelen kişi gazete dağıtımcısıydı galiba. Bu nedenle Türkiye toplumunun gazetecinin yaptığı işin gerçekte ne olduğunu anlaması muhtemelen hala imkân dâhilinde değil. Zira insanların haber olarak dinledikleri şey yıllardır, hükümetlerin demeçleri oldu, hele de günümüzde bu eğilim katlanarak arttı. Bu nedenle öncelikle gazetecinin yaptığı “haber verme” işinin bizatihi kendini ilgilendiren bir sorun olduğunun bu topluma anlatılması gerekiyor. Yine bu nedenle yaptığı haberden dolayı bir gazetecinin hapse atılmasının bir hak ve demokrasi sorunu olduğunun kavranması ve kavratılması öncelikli hedef olmalı. Gazetecinin öldürülmesi, hapsedilmesi, sürgün edilmesi, yargılanması sadece o gazeteciyi bağlayan bir şey değil, tüm toplumu bağlayan bir şey. Zira hapsedilen ve öldürülen sadece gazeteci değil halkın ve toplumun özgürlüğü ve iradesidir. Aynı nedenlerden dolayı bir gazetecinin mesleğini kirletecek bir şeyler yapması sadece o gazeteciyi ilgilendiren bir şey değil, aynı zamanda diğer gazetecileri ve toplumun tümünü ilgilendiren bir konudur. Zira mesleğini kirli işlere alet eden bir gazeteci, en çok da hava kadar su kadar ihtiyaç olan hakikati kirletiyor.
‘MEDYA MÜSİLAJI’ GAZETECİLER
Buradan yola çıkarak son günlerin “medya müsilajı” diye tanımlanabilecek Veyis Ateş meselesine gelmek istiyorum. Veyis Ateş, Özışık kardeşler, Abdülkadir Selvi ve daha bilumum “gazeteci” Türkiye medya tarihi içinde ilk örnekler değiller. Bunu zannımca herkes biliyordur. Ancak neden bu dönemde denizlerdeki müjilaj gibi su yüzüne çıkıp gazetecilik adına işledikleri cürüm hepimizin sorunu haline geldi? Gerçekten de bu gazeteciler tüm toplumun sorunu mu? Zaten tam da tüm toplumun sorun olarak görmemesi nedeniyle iş bu hale gelmiş olabilir mi? Bütün bu sorulara kısa bir yazı içinde hakkıyla yanıt verebilmek için size 50’li yıllardan günümüze gelen süreç içinden birkaç örnek vereceğim.
Yakın tarihten örnekler:
- 50’ler: Bu dönemde basın, ticari potansiyelinin artması ve DP iktidarının özgürlük ve demokrasi vaatlerinin bir araya gelmesiyle nispeten devletten “özerk” ve bağımsız hale gelmiş de olsa, daha basın-iş ahlakına dair norm geliştirme konusunda bir hayli eksiktir. Ezici bir çoğunluğu alaylı olan gazeteciler, arasında bu nedenle basın gücünü sıradan gündelik çıkarları için kullanan, bu ilişkileri henüz rafine çıkar ilişkisine tahvil etme becerisi kazanamamış gençlerden oluşmaktadır.[2] Celalettin Çetin anılarında, gittiği basın toplantısı ve kokteyllerde, ünlü kişilerin uygunsuz fotoğraflarını çekip, sonradan o kişilere fotoğrafını göstererek onlardan para sızdıran genç foto muhabirlerden bahseder örneğin.[3] Bunlar gazeteciler arasında “Albümcüler” diye anılır. Deneyimli olanlar, zaten sadece gazeteci değil, aynı zamanda muharrir ve çoğu zaman da ya gazete sahibi ya da milletvekilidir.
- 1985 yılında Aydın Doğan’ın sahipliğine geçmiş olan Milliyet Gazetesi’nde Barış Davası tutuklularının Atıf Yılmaz, Tarık Akan ve Hale Soygazi tarafından ziyaret edilmesi haberi “Garip Ziyaret” başlığıyla verilmiştir. Üstelik haberde tutuklular “8 yıl hapse hükümlü” şeklinde verilmiş, hâlbuki tutuklularla ilgili daha henüz hüküm verilmemiştir. Uğur Mumcu, Mümtaz Soysal ve Altan Öymen’in de yazı yazdığı, ayrıca Öymen’in Yayın ve Haber Müdürü olarak görev yaptığı gazetenin bu haberi verme şeklini hukuki ve gazetecilik etiği yönünden eleştirmiştir. Bu eleştiriyi Altan Öymen kabul etmemiş ve ısrarla haberin arkasında durduğunu yazmıştır yazdığı yanıt niteliğindeki yazılarında. Uğur Mumcu, Türkiye tarihinin belki de ilk araştırmacı gazetecilik örneklerinden birisi olan Mobilya Dosyası’nı meslektaşı Altan Öymen ile birlikte yazmıştır. Ancak meslektaşının yönetimindeki gazetede yayınlanan bir haberi de kıyasıya eleştirebilmiştir. Mamafih Altan Öymen, buradaki Uğur Mumcu’nun işaret ettiği hatayı neredeyse hiç kabul etmemiş ve bir şekilde yapılan hatayı savunmaya çalışmıştır. Ancak buradaki tartışma üslubunca devam etmiştir.[4]
- İkinci örnekteki olayın geçtiği tarihlerde aynı zamanda gazeteler, aslen mesleği gazetecilik olmayan patronların sahipliğine geçmiştir. Bu patronlar gazetecilik dışında ve gazetecilikle alakası olmayan pek çok alanda faaliyet gösteren sermayedarlardır. Türkiye’de büyük sermaye gruplarının neredeyse tümünde olduğu gibi bu sermayedarlar da devlet eliyle ve inayetiyle zenginleşmiş ve zenginlikleri bu yolla artmıştır. Bu nedenle gazetecilik faaliyeti bir anlamda bu sermayedarların diğer faaliyet alanlarını genişletmek için kullandıkları bir silah işlevi görmüştür. Bu tarihlerde bazı “seçkin” gazeteciler ve köşe yazarları bu silahın namlusuna sürülmüş kurşun ya da kurşun asker işlevi görmeye başlamışlardır. Buna en çarpıcı örnek kendileriyle derinlemesine görüşmeler yapılan gazetecilerin kurduğu şu cümlelerdir:
“Akşam yemekleri, açılmış pahalı şaraplar, asla bir muhabirin maaşıyla satın alamayacağı yemekler, gidilen lokantalar ve bu baş döndürücü hava bir süre sonra ekonomi muhabirini kendisini iş adamı gibi hissettirmeye başlar. Telefonu açtığında karşısında Rahmi Koç, ya ben neyim böyle demeye başlıyor adam. Yani Rahmi Koç’a ulaşmak için herhangi bir kol çalışanı elli tane kapı geçmesi gerekirken siz telefonu çevirdiğinizde karşınıza çıkıyor” (11 Haziran 2008 tarihli görüşme).
“Ben, bir muhabirin iki üç katı kadar ücret alabilmeliyim ama 10 katı kadar ücret almamalıyım, bu yanlış. Hele bir de patronların tetikçiliğini iyi yapıyorsanız iyi para veriyorlar. Bu çok üzücü bir durum. Aslına bakılırsa bütün bu paraları kendileri için veriyorlar. Üst düzey insanlarla rahatlıkla bir araya gelelim, ihalelere, banka işlerine yakın olalım diye. Yaşam standartlarımız o kadar yükseldi ki, ayaklarımız yerden kesildi. Yarının ne olacağını ise kimse bilmiyor. İyi ücret alan yazarlardan biriyim ama bir gün emekli maaşına mahkûm olacağımı biliyorum. Edindiğim bu çevre ile aynı standartları yarın sürdüremeyeceğim. Hep diyorum, bizler medya kurbanlarıyız. İşte bu yüzden de acınacak durumdayız aslında” (15 Mayıs 2005 tarihli görüşme).[5]
Günümüzden örnekler:
- Habertürk Televizyon Kanalı’nda 10 Şubat 2014 tarihinde yapılan program sırasında Türkiye tarihine “Alo Fatih Vakası” olarak geçen bir uyarı telefonu gelir. Daha sonra Fethullah Gülen destekçisi istihbaratçılar tarafından kamuoyuna el altından ses kayıtlarının duyurulmasıyla haberdar olduğumuz olayda dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, kanal yöneticisi Mehmet Fatih Saraç’ı telefonla arayarak açıkça tehdit eder. Bu olay üzerine kanaldaki yönetici ve programcılar kendilerine bir anlamda “çekidüzen” vermek zorunda kalırlar. Bu “çekidüzeni” aslında oto sansürün iyiden iyiye içselleştirilmesi olarak anlamak gerekir. Bu olayın da kendisine sorulduğu bir saha çalışmasında Habertürk Kanalı’nın Haber Müdürü ve Teke Tek Programı’nın sunucusu Fatih Altaylı, “savunma stratejisi olarak, teslim olmaktan başka seçeneği olmadığını, çünkü haber departmanının yöneticisi olduğunu ve bu nedenle ‘haber odası ailesinin’ iyiliğinden sorumlu olduğunu söylüyor”.[6] Altaylı’nın bu savunma stratejisi, aslında neoliberal kuralsızlaştırma sonucunda ortaya çıkan kurumsal çürümenin ve bu çürümenin yol açtığı ahlaki ve ilkesel yozlaşmanın en net göstergelerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Burada Altaylı, aslında kamu adına sorumluluk üstlendiği, kamuyu bilgilendirmek misyonuyla hareket ettiği bir görevi, patrimonyal bir kategoriye tevil ederek bir yandan yaptığı işin ciddiyetini hatırlatırken diğer yandan da bu işin gereği olan ilkelerden, sorumlu olduğu kişiler adına vazgeçilebileceğine vurgu yapıyor. Bu vurgu, aslında iyice güçsüzleşmiş ve sınırsız sorumlu ama sınırlı bir yetkiye sahip taşeronlaştırılmış bir yönetici profilinin en net göstergesidir.[7]
- 2021 yılının bahar aylarında Türkiye’nin en popüler mafya lideri haline gelen Sedat Peker ile sıkı fıkı ilişkileri olduğu, mafya lideriyle içişleri bakanı arasında aracılık rolü üstlendiği anlaşılan Hadi Özışık gündemimize girdi. Açıkçası Süleyman ve Hadi Özışık kardeşleri bu olay yaşanana kadar hiç tanımıyordum. Son yıllarda artık izlemeyi çoktan bıraktığım tartışma-tartışmama programlarının gediklisi imiş meğer bu isimler ve İnternet Haber adlı bir haber portalları da varmış. Elbette bu benim eksikliğim ve cahilliğim. Kendi alanımla ilgili olarak iyi örnekler kadar kötü örnekleri de biliyor olmam gerekir. Bu vesileyle öğrenmiş oldum. Artık sermayedarlarla ilişki kuran değil, bizzat siyasetçi ve mafya liderleriyle ilişki kuran ve bunlar arasında ara buluculuk yapan gazeteci döneminin gözde isimleri bu kişilermiş. Bu gazeteciler aynı zamanda da yaptıkları bu uygunsuz, hukuksuz ve ahlaksız işi hamasetle görünmez ve bilinmez hale getirmeye çalışıyor. Örnekse Süleyman Özışık’ın kendi yaptığı işlerle Ahmet Şık ve Can Dündar’ı karşılaştırması ve bu iki gazeteciyi vatan haini diyerek hedef göstermesi.
- Veyis Ateş olayına tekrar dönecek olursak. Aslında Veyis Ateş mevzusunu kendi ahlaksızlık ve cürümleri çerçevesinde değil de aynı kurumda çalışan meslektaşlarının Veyis Ateş ile ilgili yaptıkları açıklamalar ve yazdıkları yazılarla beraber anmak daha doğru olur. Zira burada Veyis Ateş’ten ziyade bu kişilerin hal ve tavırları daha önemli.
“Gazeteci” Sevilay Yılman Veyis Ateş’in marifetleri ortalığa saçıldıktan sonra köşesinde Veyis Ateş’in kara para aklamaktan aranan “iş adamı”ndan 10 milyon Avro istediğine dair ses kayıtlarını açıkladı. Fatih Altaylı da kara para aklamaktan aranan kişinin kendisini arayarak Veyis Ateş ile ilgili tehdit, şantaj ve kriminal nitelikte suçlamalarda bulunduğuna ilişkin bir yazı yazdı. Bu iddiaları, artık inkâr edilemez aşamaya geldiği anda yazmanın bir anlamı var mı tartışmak gerek. Sevilay Yılman ve Fatih Altaylı hem “meslektaş” olarak hem de aynı kurumda birlikte çalıştıkları iş arkadaşları olarak Veyis Ateş’ten sadece hakkında inkâr edilemez iddialar ayyuka çıktığında mı hesap sormakla yükümlüdürler? Bu soruların yanıtlarını bütün gazeteciler hakkıyla vermedikleri sürece son yıllarda iyice ayaklar altına alınan gazetecilik mesleğinin saygınlığını yeniden kazanması mümkün değildir.
AKP’NİN OLUŞTURDUĞU MEDYA MÜLKİYET YAPISI
AKP, demokrasi, hukuk, ifade özgürlüğü gibi kavramların anlamını değiştirmek, içini boşaltmak ve işlevsiz hale getirmek için hukuk ve baskı aygıtlarından yararlanıyor olsa da, oluşturduğu medya yapılanmasını da bunun için işe koşmuştur. AKP’nin oluşturduğu medya mülkiyet yapısı, tam anlamıyla bir taşeron sistemidir. AKP medya sermayedarından, köşe yazarına, yayın yönetmeninden, muhabirine kadar oluşturduğu medya yapılanması içindeki tüm aktörleri sıradan birer taşerona dönüştürmüştür. Hatta Sedat Peker’e kulak verecek olursak Doğan Medya Grubunu Ziraat Bankasından aldığı ballı kredi ile devralan Demirören Grubu taşeron bile değildir, tam anlamıyla bir emanetçidir. Bunun için de uzun yıllar boyunca hem düzenleyici ve denetleyici kuruluşları, hem de vergi cezaları ve maliye denetimi gibi araçları da kullanmıştır. Son günlerdeki Sedat Peker’in ifşaatlarından anlıyoruz ki sadece devletin resmi kurumları kullanılmamış, mafya liderleri de kullanılmış medyanın mülkiyet yapısının şekillendirilmesinde. Taşeron sisteminde, taşeron olarak çalışan kişiler sınırsız sorumluluğa ama çok sınırlı hukuki güvenceye sahiptir. Bu nedenle iktidara mutlak şekilde biat etmedikçe mevcut medya sisteminin içinde yer almaları mümkün değildir. Bu sistem içindeki taşeron sistemine mutlak biat etmeyenler zaten, zaman içinde tamamen tasfiye olmuştur. Geriye mutlak biat edenler kalmıştır. Tam da bu koşullar nedeniyle, hükümetten herhangi bir baskı ya da talimat gelmediği halde, artık bu taşeronlar kendiliğinden bir olayı haber yapmama kararı alabilmektedir. Ya da tartışmalı bir olay hakkında Cumhurbaşkanından açıklama gelmedikçe kendi inisiyatiflerini kullanarak araştırma yaparak, soru sorarak haber yapamamaktadırlar. Bu koşullar altında otosansür, mutlak bir sansüre dönüşmüştür artık. Ancak mutlak sansür koşullarında hareket kabiliyetini tamamen yitiren ana akım medya, aynı zamanda sistem içindeki işlevini de yitirmiş, iktidarın kendisine yüklediği propaganda işlevini bile yerine getiremez hale gelmiştir.
Bu koşullar altında mesleğinin saygınlığını geri kazanmak, onurunu korumak, demokrasiye sahip çıkmak ve halkın doğruları öğrenme hakkını savunmak isteyen gazeteciler artık sadece kendilerinden sorumlu değillerdir. Aynı zamanda meslektaşlarından da sorumludurlar. Birisi kendisine “gazeteci” dediği anda, o kişinin gerçekten gazetecilik yapıp yapmadığı, yaptığı gazeteciliği kişisel çıkarları için kullanıp kullanmadığı, mesleğini kirli ilişkiler ağı içinde araçsallaştırıp araçsallaştırmadığı her gazetecinin titizlikle takip etmesi gereken konular olmalıdır. Bunu en iyi yapacak olan meslek örgütleri ve sendikal örgütlenmelerdir. Bu tür örgütlenmeler, sadece özlük haklarını korumak için değil aynı zamanda da yapılan mesleğin saygınlığını korumak için de önemlidir. Bir mesleğin saygınlığı ortadan kalktığı zaman, bu hele de gazetecilik mesleği ise, tüm toplumun sorunu haline gelir.
[1] Bu söz Baader Meinhof Çetesi yaygın adıyla bilinen Alman Kızılordu Fraksiyonunun (RAF) önde gelen isimlerinden Ulrike Meinhof’a aittir. Ulrike Meinhof’un bu sözünden hareketle hakkında yazılan bir biyografi için bkz: Prinz, Alois (2008), Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim, Versus Kitap.
[2] Durna, Tezcan ve Durna, Nehir (2021), “Türk Basınının Demokrasi ile İlk İmtihanı ve 50’li Yıllarda Gazeteciliğin Norm Arayışı”, içinde, Modernizmin Yansımaları: 50’lı Yıllarda Türkiye, R. Funda Barbaros ve Erik Jan Zürcher (Haz.), Ankara: Efil Yayınları, s. 237-272.
[3] Çetin, Celalettin, 1991, İşte Babıali (Çuvaldızı Kendimize), Cem Yayınları, İstanbul, s. 23.
[4] Mumcu, Uğur (2021), Polemikler, Ankara: um:ag Yayınları, s. 96-99.
[5] Alıntılar şu araştırmadan aktarılmıştır: Selma Toktaş (2010), “1980 Sonrası Değişen Medya Ortamında Gazeteci: Zanaatkâr mı Profesyonel mi?”, Mülkiye Dergisi, Cilt: XXXIV Sayı:269, s. 164-165.
[6] Bu alıntı haberciliğin mutfağına ilişkin yapılmış Türkiye’deki ender araştırmalardan birisinden yapılmıştır. Araştırma için bkz: Aşık, Ozan (2017). “The Fall of the Public and the Moral Contestation in the Journalistic Culture of Turkey”, Middle East Journal of Culture and Communication, S. 10, s. 69-85, doi: 10.1163/18739865-01001005.
[7] Durna, Tezcan (2021), “Yalan Çağına Giden Yolların Taşları Nasıl Döşendi?”, Doğu Batı Dergisi, Sayı 97: Akıl Tutulması Çağı-II, s. 279 305.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.