Kategori: Yazar

  • Ege kıyılarından bildiriyorum

    Pandemide ikinci “yaz”ımız. Ben yine, “tatil” önceliğiyle değil ama “memleket” olması dolayısıyla Ege kıyılarındayım. Gezi direnişi başladığında da buralardaydım, 15 Temmuz darbe girişimi yaşandığında da. Kıyılarda her şey biraz “kıyıdan” yaşanır. Belki sadece Ege’de böyledir, belki merkezden uzaklaştıkça böyle oluyordur, belki de yanlış bir gözlemdir, bilemiyorum. Ama Ankara’daki kızkardeşim, 15 Temmuz gecesi büyük endişeyle beni “Oralarda durum ne?” diye aradığında, “Valla ablacım, sana şöyle anlatayım; komşu teyze balkonda çiğdem çitliyor” diye yanıt verdiğimi hâlâ anlatır. Pandeminin bu “ikinci yazı”nda da benzer şeyleri gözlemliyorum.

    Geçen yaz yine uzun bir “kapanma” döneminden ve neredeyse 3 ay boyunca evden burnumu bile çıkarmadıktan sonra buraya ilk geldiğimde karşılaştığım tablo deyim yerindeyse beni şoke etmişti. Kimse maske kullanmıyordu, maskeler ya çenede, ya dirsekte taşınıyordu. Görünürde yoksa, çoğunlukla “Arabada kaldı yaav” idi.

    Sahiller dolup taşıyordu, gençler “fiziksel mesafe”yi kesinlikle umursamıyordu. Siz pandemi önlemlerine uyma konusunda birazcık hassasiyet gösterecek olursanız size bir çeşit “manyak” gözüyle bakılıyordu: “Biraz abartmıyor musun yaağnii?”

    Bir “COVID’e inanmıyorum”cular vardı, bir de “COVID diye bir şey yok yea!”cılar. Virüsün varlığından genom yapısına kadar her şeyin bilimsel olarak ortaya konduğu, sağlık çalışanlarının gece gündüz demeden, ailelerini göremeden, yaşamlarını hiçe sayarak çalıştıkları, (o tarihlerde bile) dünyada milyonlarca kişinin yakalandığı, yüzbinlerce kişinin yaşamını kaybettiği bir hastalığın “inanç” meselesi haline getirilmesi en azından ilginçti gerçekten.

    Bunun faturası sonbaharda karşımıza çıktı hatırlayacağınız gibi. Vaka sayıları patladı. Her aileye en az 1 COVID-19 hastası düşünce, kayıplar acı bir şekilde yakın çevrelere kadar gelince “inanç” konusu kapandı sanırım.

    Ne iyi ki, hastalığın aşısı için bu sürede yürütülen çalışmalar olumlu sonuç verdi ve yaklaşık 7 aydır -iyisiyle, kötüsüyle ve hâlâ çok yolumuz olmasına karşın- yürütülen aşılama programları sayesinde dünyada şu ana kadar uygulanan COVID-19 aşısı miktarı 3 buçuk milyar dozu geçti.[1]

    Gelelim bu yazaa. Bu yaza, Prof. Dr. Esin Şenol’un “aşı bulunduktan sonraki pandemi içinde pandemi potansiyeli olan ilk varyant” diye nitelediği[2] ve yayılma hızı “orijinal virüs”ten daha yüksek olan “Delta Varyantı” ile birlikte girdik. Tehdit çok büyük, büyük olmasına ama; artık aşılama oranlarının gün gün yükselmesinin verdiği rahatlıktan mı, zor bir kışı, “tedbir yorgunu” uzun bir dönemi yasaklarla geçirmiş olmanın yarattığı bunalmışlıktan mı, yoksa 1 Temmuz’dan itibaren “ne gelirse turistten gelsin” diyerek pandemi önlemlerinin tümüyle boşlanmasından mı bilemiyorum, bu yaz “kıyılardaki” tablo daha da inanılmaz!

    Sanki pandemi bitmiş gibi bir rahatlık. Maskeler çeneden, dirsekten bile atılmış. Sahillerde iğne atsanız yere düşmüyor. Komşu gezmeleri artmış. Düğün, nişan, sünnet organizasyonları gırla. Katılımcı sınırlaması da kalkmış zaar, 780 davetlinin bulunduğu bir sünnet törenine davet edildik geçen gün! Tamam açık hava avantajımız ve aşılama oranlarında artış var, doğru ama bu halk sağlığı önlemlerinin ihmal edilebileceği anlamına gelmiyor.

    Yok, yok; salgından korunmanın yolunu bireysel önlemlere indirgeyecek, yasaklarla ya da polisiye önlemlerle yol alınabileceğini savunacak değilim. Aksine, hükümetin politikalarındaki, uyguladığı yasaklardaki çelişkilere, tutarsızlıklara dikkat çekmek amacım. Ölçüsüz ve tutarsız kısıtlamalar, keyfi aç-kapalar, dünyada eşi benzeri olmayan ve pandemiyle ilgisi bulunmayan yasaklar, vatandaşa ayrı, turiste ayrı yaklaşımlar salgının yayılmasını önlemediği gibi insanlarda da bıkkınlık ve güvensizlik yaratıyor.

    Hem, madem topu topu iki ay sonra bütün önlemleri hiç salgın olmamış gibi kaldıracaktınız, kapatma döneminde bomboş sahilde, tek başına denize giren o amcaya, üstelik “Evim şurası” diye gösterdiği halde niye eşşek yüküyle ceza kestiniz?

    [1] https://ourworldindata.org/covid-vaccinations

    [2] https://t24.com.tr/yazarlar/esin-senol/pandemideki-hayalet,31756

  • Fenerbahçe ve Samsunspor formalarındaki mesaj

    Futbolda yeni sezon yaklaşıyor…

    Takımlar kadrolarını güçlendiriyor, hazırlıklarını sürdürüyor…

    İki sezon sonra statlara yarı yarıya seyirci alınacak…

    Takımlar taraftarıyla buluşacak…

    Futbol da taraftarla güzel oluyor….

    Bu nedenle takımlar yeni sezon formalarını da belirliyorlar…

    Süper Lig’in şampiyon adaylarından ve en büyük taraftara sahip takımlardan Fenerbahçe de yeni forma ile sahaya çıkacak…

    Yeni bir sponsorla anlaştı…

    Formanın ön tarafında göğüs hizasındaki üç yıldız bu sezon formada yer almayacak…

    Formalarda yer alacak en önemli görsellik…

    Kemal Atatürk imzası olacak…

    Fenerbahçe’nin formasının arkasında üstte Kemal Atatürk imzası yer alacak…

    Bu, bir anlamda Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e sahip çıkmak ve statlarda o mesajı vermek…

    Şükrü Saraçoğlu Stadı her maçta haykırıyordu….

    Mustafa Kemal’in askerleriyiz…

    Bir başka forma atağını da 1.ligde şampiyon adaylarından Samsunspor yaptı…

    Kırmızı-beyazlılar mor formaya 15 dilde “Kadına Şiddete hayır” yazdırdı…

    Kadın şiddetine karşı bir kulübün dik duruşu…

    Bu dik duruş tarihe de geçmiş olacak…

    İstanbul Sözleşmesi kaldırılsa da kadına şiddete karşı bir spor kulübünün  tepki vermesi dikkate değerdir…

    Samsunspor bu nedenle 1919’da Atatürk’ün Samsun’dan başlattığı  Kurtuluş Savaşından sonra ‘Kadına Şiddet Hayır’ mücadelesinin statlardaki sesi olacaktır…

    Fenerbahçe’nin Kemal Atatürk imzalı…

    Samsunspor’un Kadına Şiddete Hayır mor forması…

    Statlarda ses getirecektir…

    Ancak yarın Futbol Federasyonu’na gelen bir talimat ile Fenerbahçe’nin Kemal Atatürk, Samsunspor’un Kadına Şiddete Hayır formasını  giymelerine izin vermezlerse şaşırmamak gerekir….

    Ya da bir bedel ödettirirler…

    Bekleyip, göreceğiz…

    Fenerbahçe ve Samsunspor’u bu kararlarından dolayı kutluyorum…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Milli Futbolcu Taylan Antalyalı’nın ‘Onur Yürüyüşü’

    Vay sen misin…

    Onur Yürüyüşüne destek veren…

    Hemen linç kampanyası başladı…

    Sanatçı, sporcu görüşünü belirtir…

    Nedense bizim ülkede toplumsal muhalefette sanatçı, sporcu özellikle de futbolcu destek verdi mi, kılıçlar çekilir…

    İdam fermanı yazılır…

    Linç edilenlerin başında Galatasaray’ın milli futbolcusu Taylan Antalyalı geliyor.

    Onur Yürüyüşü’nü kutlamak için özel koleksiyon bir tişört giydi…

    İnstagram hesabından da kendi takipçileriyle paylaştı…

    Antalyalı’nın tişörtünde gökkuşağı renkleriyle “Powered by Pride (Gururla destekliyorum) mesajına özellikle spor yazarlarının tepkisini anlamak mümkün değil…

    Tepki gösterenler hiçbir mücadelenin içerisinde olmayanlardır…

    Bu kişiler sözde konuşurlar, büyük teorisyen olduklarını dile getirirler ancak eyleme geldi mi ortalıkta görünmezler…

    Taylan Antalyalı inandığı bir toplumsal hareketi savunmuş…

    Destek olmuştur…

    Böyle bir futbolcuya hemen yargısız infaz başladı…

    Özellikle de yandaş medyanın spor yazarları tarafından…

    Öyle ileri gittiler ki, Taylan Antalyalı’nın bir daha Milli Takıma çağrılmamasını isteyecek kadar…

    Bırakın bu işleri…

    Keşke Taylan Antalyalı’ların sayısı artsa…

    AFP Muhabiri Bülent Kılıç Onur Yürüyüşü’nde güvenlik güçleri tarafından “Nefes alamıyorum” demesine karşın, yere yatırılarak boğazına basılıyor, gözaltına alınıyor…

    Buna ses çıkarmayanlar…

    Antalyalı’nın tişörtü ile uğraşıyorlar…

    Öncelikle kendi meslektaşlarınıza yapılan şiddeti kınayın…

    Oturup, ahkam kesmeyin…

    Söylediğiniz sözlerle Taylan Antalyalı’yı hedef gösterdiniz…

    Yarın kendini bilmez kişiler Antalyalı’ya saldırırsa ne yapacaksınız…

    Toplumsal muhalefete duyarlı Taylan Antalyalı’lar çoğaldığı takdirde, onların sesi daha gür çıkar, çözüm bulunur…

    Siyasi parti mitinglerine katılan, liderlerine övgüler dizen futbolcu ve milli sporculara ses çıkarma…

    Genç Taylan Antalyalı’nın Onurlu Yürüyüş desteğine tepki göster…

    Hadi canım siz de…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Kolektif itaatsizlik

    Dünya çapında bugüne kadar uygulanan COVID-19 aşılarının yüzde 85’i yüksek ve üst-orta gelirli ülkelerde yapılmış. Düşük gelirli ülkelerde yapılan aşıların oranı sadece yüzde 0,3 imiş.[1] Henüz dünya nüfusunun sadece yüzde 6,2’si COVID-19 aşısı olabilmiş. Bu hızla giderse dünya nüfusunun tam olarak aşılanması 57 yıl sürecekmiş![2]

    Böyle büyük bir ayrımcılığın olduğu yerde aşı tereddüdünü büyütecek komplo teorilerini ortaya salmak çok iyi fikir gerçekten. Biz aşının içinde çip mi var, kısırlık mı yapıyor, DNA’mızı mı çalıyorlar, su mu enjekte ediyorlar falan diye düşünürken, bakıyoruz, aşıyı alan COVID’i geçmiş.

    Şakası yapılacak durumda değiliz aslında.

    Türkiye’de de basına yansıdı; daha yakınlarda Guardian’da yer alan bir haberde, Rusya bağlantılı olduğu belirtilen İngiltere merkezli bir PR şirketi tarafından, Almanya ve İngiltere’deki youtuber ve influencer’lara Pfizer/Biontech aşısı olanlarda ölüm oranlarının yüksek olduğunu söylemeleri için para teklif ettikleri yazıldı.[3]

    Yine, COVID-19 aşılarıyla ilgili söylentiler ve komplo teorilerine ilişkin olarak geçtiğimiz yıl yayımlanan bir araştırmada, söylentilerin yüzde 39’unun aşı çalışmaları, aşıların geliştirilmesi, erişimi ve dağıtımı ile ilgili olduğu ortaya konuldu. Bunların yüzde 76’sının da yanlış bilgilerden kaynaklandığı belirlendi. [4]

    En çok dillendirilen komplo teorilerinden biri COVID-19 aşısının bulunma süresinin “çok kısa” olması ile ilgili biliyorsunuz. Bu konuda aklında hâlâ soru işareti bulunanlara, Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından 16 Haziran 2021 tarihinde gerçekleştirilen “Tereddütler, Kaygılar, Karşıtlıklar: Aşı Olma Sorumluluğu” başlıklı webinarda Prof. Dr. Esin Şenol’un sunumunu izlemelerini öneririm.[5]

    Tane tane anlatıyor Prof. Dr. Esin Şenol; moleküler genetik alanındaki ilerlemeyi ve koronavirüs aşısı ile ilgili çalışmaların SARS-CoV1 ve MERS salgınları dolayısıyla 2002’ye kadar dayanan öncesi olduğunu hatırlatarak, çok özetle “Aşı çalışmalarında temel kazılmıştı, harcı karılmıştı ve biz evi yaptık sadece” diyor.

    Webinarın başlığında vurgulandığı gibi aşı olmak bir sorumluluksa eğer, aşımıza sahip çıkmak da buna dair sanırım.

    İlk paragrafta yer alan veriler İlerici Enternasyonal tarafından geçtiğimiz günlerde (18-21 Haziran 2021) gerçekleştirilen Aşı Enternasyonalizmi Zirvesi’nin sonuç bildirgesindendi. Küresel Güney Hükümetleri (Arjantin, Meksika, Bolivya, Küba, Venezuela), dünyanın dört bir yanından siyasi temsilciler, sağlık çalışanları ve 20’den fazla ülkeden aşı üreticileri, aşı ayrımcılığını ve aşıya erişimdeki eşitsizlikleri aşacak alternatifler aradılar. “Açık işbirliği”, “dayanışma fiyatları”, “kapasite paylaşımı” gibi konularda ortaklaşma kararı aldılar ve büyük ilaç tekellerine meydan okumak için özellikle patent korumasını tanımama konusunda “kolektif itaatsizlik” çağrısında bulundular.

    Hiçbirimizin 57 yıl beklemek istediğini sanmıyorum! İçinde bulunduğumuz her tür krizden çıkış için “kolektif itaatsizlik” bir başlangıç olabilir. Yine, içinde bulunduğumuz şartlarda kolektif itaatsizlik kolektif sorumluluklarımız kapsamına girebilir. Üzerinde geniş şekilde düşünmek gerek.

    [1] https://progressive.international/wire/2021-06-21-progressive-international-hails-the-beginning-of-a-new-international-health-order-as-global-south-states-commit-to-share-covid-19-vaccine-technology-and-production/en

    [2] https://medyaport.net/2021/06/18/ilerici-enternasyonalden-asi-enternasyonalizmi-zirvesi-pandemi-hayirseverlikle-degil-dayanismayla-bitecek/?doing_wp_cron=1624042821.7699038982391357421875

    [3] https://www.theguardian.com/media/2021/may/25/influencers-say-russia-linked-pr-agency-asked-them-to-disparage-pfizer-vaccine

    [4] https://journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371/journal.pone.0251605

    [5] https://www.youtube.com/watch?v=I0fQ3aRCbpk&t=562s

  • İnsan insandan gazeteci gazeteciden sorumludur

    En son söyleyeceğimi başta söyleyerek başlayayım: Denizlerin müsilajıyla Türkiye toplumunun ve siyasetinin Sedat Peker’i aynı tarihsel döneme denk geldiyse “vardır bunda bir hayır” demek lazım. En azından artık karanlığın en zifir zamanlarını yaşadığımızı biliyoruz ve ya zifiri karanlık içinde kalacağız ya da gördüğümüz ilk ışık huzmesinin peşinden gideceğiz. Bunu büyük ölçüde insanların “üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğleyip yeğlememeleri”[1] belirleyecek.

    1994 yılının yaz aylarında gazetecilik bölümünü kazandığımı öğrenip yakın çevreme sevinçle haber vermeye başlamıştım. Dayım kendisine yeğeninin üniversite kazandığı sevinçle bildirilince, pek de önemsememiş. En azından bu haberi dayıma veren akrabamız da olan öğretmen bana öyle aktarmıştı. Üniversite kazanmama aynı yaşlardaki kızı kazanmış kadar sevindiğini belirten öğretmen, dayımın bu duyarsızlığına çok kızdığını belirterek kendisine “Neden sevinmedin, yeğenin üniversitede gazetecilik bölümü kazandı?” diyerek tepki gösterdiğinde, dayım “gazetecilik bölümü ne ki, gazeteciliğin de okulu mu olurmuş?” şeklinde yanıt vermiş. Açıkçası gazetecilik bölümü kazanmak benim de hayalim değildi. Kazanana kadar böyle bir bölümün olup olmadığından da çok haberdar değildim belki de. O zaman üniversite sınavına girmeden önce doldurulan kutucuklar içinden çok da bilmeden doldurduğum bir bölümdü. Ben esasen uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve kamu yönetimi ya da hukuk okumak hayali kuruyordum. Neyse mevzu benim ne okumayı hayal ettiğim değil elbette.

    Dayımın verdiği bu yanıt, elbette o sırada esas kazanmak istediğim bölümü kazanamamış olmanın verdiği buruk sevinci bir miktar daha gölgeledi. Ancak yıllar içinde düşündükçe bu tepkinin çok da yersiz ve anlamsız olmadığına kanaat getirdim. Zira aynı tarihlerde Antalya merkezde gazete dağıtıcılığı yapan bir Mehmet amca vardı akrabalarımızdan birisinin ahbabı olarak tanıdığımız. Ben bu Mehmet amcanın adının ne olduğunu uzun zaman bilmedim. Tanıyan pek çok kişinin de bildiğini sanmıyorum. Zira Mehmet amca bilinen adıyla “gazeteci”ydi. Gazete dağıtıcılığı yapan kişinin hem lakabı hem de mesleği “gazeteci” idi. Yani Anadolu insanının gazeteci denilince ilk aklına gelen kişi gazete dağıtımcısıydı galiba. Bu nedenle Türkiye toplumunun gazetecinin yaptığı işin gerçekte ne olduğunu anlaması muhtemelen hala imkân dâhilinde değil. Zira insanların haber olarak dinledikleri şey yıllardır, hükümetlerin demeçleri oldu, hele de günümüzde bu eğilim katlanarak arttı. Bu nedenle öncelikle gazetecinin yaptığı “haber verme” işinin bizatihi kendini ilgilendiren bir sorun olduğunun bu topluma anlatılması gerekiyor. Yine bu nedenle yaptığı haberden dolayı bir gazetecinin hapse atılmasının bir hak ve demokrasi sorunu olduğunun kavranması ve kavratılması öncelikli hedef olmalı. Gazetecinin öldürülmesi, hapsedilmesi, sürgün edilmesi, yargılanması sadece o gazeteciyi bağlayan bir şey değil, tüm toplumu bağlayan bir şey. Zira hapsedilen ve öldürülen sadece gazeteci değil halkın ve toplumun özgürlüğü ve iradesidir. Aynı nedenlerden dolayı bir gazetecinin mesleğini kirletecek bir şeyler yapması sadece o gazeteciyi ilgilendiren bir şey değil, aynı zamanda diğer gazetecileri ve toplumun tümünü ilgilendiren bir konudur. Zira mesleğini kirli işlere alet eden bir gazeteci, en çok da hava kadar su kadar ihtiyaç olan hakikati kirletiyor.

    ‘MEDYA MÜSİLAJI’ GAZETECİLER

    Buradan yola çıkarak son günlerin “medya müsilajı” diye tanımlanabilecek Veyis Ateş meselesine gelmek istiyorum. Veyis Ateş, Özışık kardeşler, Abdülkadir Selvi ve daha bilumum “gazeteci” Türkiye medya tarihi içinde ilk örnekler değiller. Bunu zannımca herkes biliyordur. Ancak neden bu dönemde denizlerdeki müjilaj gibi su yüzüne çıkıp gazetecilik adına işledikleri cürüm hepimizin sorunu haline geldi? Gerçekten de bu gazeteciler tüm toplumun sorunu mu? Zaten tam da tüm toplumun sorun olarak görmemesi nedeniyle iş bu hale gelmiş olabilir mi? Bütün bu sorulara kısa bir yazı içinde hakkıyla yanıt verebilmek için size 50’li yıllardan günümüze gelen süreç içinden birkaç örnek vereceğim.

    Yakın tarihten örnekler:

    • 50’ler: Bu dönemde basın, ticari potansiyelinin artması ve DP iktidarının özgürlük ve demokrasi vaatlerinin bir araya gelmesiyle nispeten devletten “özerk” ve bağımsız hale gelmiş de olsa, daha basın-iş ahlakına dair norm geliştirme konusunda bir hayli eksiktir. Ezici bir çoğunluğu alaylı olan gazeteciler, arasında bu nedenle basın gücünü sıradan gündelik çıkarları için kullanan, bu ilişkileri henüz rafine çıkar ilişkisine tahvil etme becerisi kazanamamış gençlerden oluşmaktadır.[2] Celalettin Çetin anılarında, gittiği basın toplantısı ve kokteyllerde, ünlü kişilerin uygunsuz fotoğraflarını çekip, sonradan o kişilere fotoğrafını göstererek onlardan para sızdıran genç foto muhabirlerden bahseder örneğin.[3] Bunlar gazeteciler arasında “Albümcüler” diye anılır. Deneyimli olanlar, zaten sadece gazeteci değil, aynı zamanda muharrir ve çoğu zaman da ya gazete sahibi ya da milletvekilidir.
    • 1985 yılında Aydın Doğan’ın sahipliğine geçmiş olan Milliyet Gazetesi’nde Barış Davası tutuklularının Atıf Yılmaz, Tarık Akan ve Hale Soygazi tarafından ziyaret edilmesi haberi “Garip Ziyaret” başlığıyla verilmiştir. Üstelik haberde tutuklular “8 yıl hapse hükümlü” şeklinde verilmiş, hâlbuki tutuklularla ilgili daha henüz hüküm verilmemiştir. Uğur Mumcu, Mümtaz Soysal ve Altan Öymen’in de yazı yazdığı, ayrıca Öymen’in Yayın ve Haber Müdürü olarak görev yaptığı gazetenin bu haberi verme şeklini hukuki ve gazetecilik etiği yönünden eleştirmiştir. Bu eleştiriyi Altan Öymen kabul etmemiş ve ısrarla haberin arkasında durduğunu yazmıştır yazdığı yanıt niteliğindeki yazılarında. Uğur Mumcu, Türkiye tarihinin belki de ilk araştırmacı gazetecilik örneklerinden birisi olan Mobilya Dosyası’nı meslektaşı Altan Öymen ile birlikte yazmıştır. Ancak meslektaşının yönetimindeki gazetede yayınlanan bir haberi de kıyasıya eleştirebilmiştir. Mamafih Altan Öymen, buradaki Uğur Mumcu’nun işaret ettiği hatayı neredeyse hiç kabul etmemiş ve bir şekilde yapılan hatayı savunmaya çalışmıştır. Ancak buradaki tartışma üslubunca devam etmiştir.[4]
    • İkinci örnekteki olayın geçtiği tarihlerde aynı zamanda gazeteler, aslen mesleği gazetecilik olmayan patronların sahipliğine geçmiştir. Bu patronlar gazetecilik dışında ve gazetecilikle alakası olmayan pek çok alanda faaliyet gösteren sermayedarlardır. Türkiye’de büyük sermaye gruplarının neredeyse tümünde olduğu gibi bu sermayedarlar da devlet eliyle ve inayetiyle zenginleşmiş ve zenginlikleri bu yolla artmıştır. Bu nedenle gazetecilik faaliyeti bir anlamda bu sermayedarların diğer faaliyet alanlarını genişletmek için kullandıkları bir silah işlevi görmüştür. Bu tarihlerde bazı “seçkin” gazeteciler ve köşe yazarları bu silahın namlusuna sürülmüş kurşun ya da kurşun asker işlevi görmeye başlamışlardır. Buna en çarpıcı örnek kendileriyle derinlemesine görüşmeler yapılan gazetecilerin kurduğu şu cümlelerdir:

    “Akşam yemekleri, açılmış pahalı şaraplar, asla bir muhabirin maaşıyla satın alamayacağı yemekler, gidilen lokantalar ve bu baş döndürücü hava bir süre sonra ekonomi muhabirini kendisini iş adamı gibi hissettirmeye başlar. Telefonu açtığında karşısında Rahmi Koç, ya ben neyim böyle demeye başlıyor adam. Yani Rahmi Koç’a ulaşmak için herhangi bir kol çalışanı elli tane kapı geçmesi gerekirken siz telefonu çevirdiğinizde karşınıza çıkıyor” (11 Haziran 2008 tarihli görüşme).

    “Ben, bir muhabirin iki üç katı kadar ücret alabilmeliyim ama 10 katı kadar ücret almamalıyım, bu yanlış. Hele bir de patronların tetikçiliğini iyi yapıyorsanız iyi para veriyorlar. Bu çok üzücü bir durum. Aslına bakılırsa bütün bu paraları kendileri için veriyorlar. Üst düzey insanlarla rahatlıkla bir araya gelelim, ihalelere, banka işlerine yakın olalım diye. Yaşam standartlarımız o kadar yükseldi ki, ayaklarımız yerden kesildi. Yarının ne olacağını ise kimse bilmiyor. İyi ücret alan yazarlardan biriyim ama bir gün emekli maaşına mahkûm olacağımı biliyorum. Edindiğim bu çevre ile aynı standartları yarın sürdüremeyeceğim. Hep diyorum, bizler medya kurbanlarıyız. İşte bu yüzden de acınacak durumdayız aslında” (15 Mayıs 2005 tarihli görüşme).[5]

    Günümüzden örnekler:

    • Habertürk Televizyon Kanalı’nda 10 Şubat 2014 tarihinde yapılan program sırasında Türkiye tarihine “Alo Fatih Vakası” olarak geçen bir uyarı telefonu gelir. Daha sonra Fethullah Gülen destekçisi istihbaratçılar tarafından kamuoyuna el altından ses kayıtlarının duyurulmasıyla haberdar olduğumuz olayda dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, kanal yöneticisi Mehmet Fatih Saraç’ı telefonla arayarak açıkça tehdit eder. Bu olay üzerine kanaldaki yönetici ve programcılar kendilerine bir anlamda “çekidüzen” vermek zorunda kalırlar. Bu “çekidüzeni” aslında oto sansürün iyiden iyiye içselleştirilmesi olarak anlamak gerekir. Bu olayın da kendisine sorulduğu bir saha çalışmasında Habertürk Kanalı’nın Haber Müdürü ve Teke Tek Programı’nın sunucusu Fatih Altaylı, “savunma stratejisi olarak, teslim olmaktan başka seçeneği olmadığını, çünkü haber departmanının yöneticisi olduğunu ve bu nedenle ‘haber odası ailesinin’ iyiliğinden sorumlu olduğunu söylüyor”.[6] Altaylı’nın bu savunma stratejisi, aslında neoliberal kuralsızlaştırma sonucunda ortaya çıkan kurumsal çürümenin ve bu çürümenin yol açtığı ahlaki ve ilkesel yozlaşmanın en net göstergelerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Burada Altaylı, aslında kamu adına sorumluluk üstlendiği, kamuyu bilgilendirmek misyonuyla hareket ettiği bir görevi, patrimonyal bir kategoriye tevil ederek bir yandan yaptığı işin ciddiyetini hatırlatırken diğer yandan da bu işin gereği olan ilkelerden, sorumlu olduğu kişiler adına vazgeçilebileceğine vurgu yapıyor. Bu vurgu, aslında iyice güçsüzleşmiş ve sınırsız sorumlu ama sınırlı bir yetkiye sahip taşeronlaştırılmış bir yönetici profilinin en net göstergesidir.[7]
    • 2021 yılının bahar aylarında Türkiye’nin en popüler mafya lideri haline gelen Sedat Peker ile sıkı fıkı ilişkileri olduğu, mafya lideriyle içişleri bakanı arasında aracılık rolü üstlendiği anlaşılan Hadi Özışık gündemimize girdi. Açıkçası Süleyman ve Hadi Özışık kardeşleri bu olay yaşanana kadar hiç tanımıyordum. Son yıllarda artık izlemeyi çoktan bıraktığım tartışma-tartışmama programlarının gediklisi imiş meğer bu isimler ve İnternet Haber adlı bir haber portalları da varmış. Elbette bu benim eksikliğim ve cahilliğim. Kendi alanımla ilgili olarak iyi örnekler kadar kötü örnekleri de biliyor olmam gerekir. Bu vesileyle öğrenmiş oldum. Artık sermayedarlarla ilişki kuran değil, bizzat siyasetçi ve mafya liderleriyle ilişki kuran ve bunlar arasında ara buluculuk yapan gazeteci döneminin gözde isimleri bu kişilermiş. Bu gazeteciler aynı zamanda da yaptıkları bu uygunsuz, hukuksuz ve ahlaksız işi hamasetle görünmez ve bilinmez hale getirmeye çalışıyor. Örnekse Süleyman Özışık’ın kendi yaptığı işlerle Ahmet Şık ve Can Dündar’ı karşılaştırması ve bu iki gazeteciyi vatan haini diyerek hedef göstermesi.
    • Veyis Ateş olayına tekrar dönecek olursak. Aslında Veyis Ateş mevzusunu kendi ahlaksızlık ve cürümleri çerçevesinde değil de aynı kurumda çalışan meslektaşlarının Veyis Ateş ile ilgili yaptıkları açıklamalar ve yazdıkları yazılarla beraber anmak daha doğru olur. Zira burada Veyis Ateş’ten ziyade bu kişilerin hal ve tavırları daha önemli.

    “Gazeteci” Sevilay Yılman Veyis Ateş’in marifetleri ortalığa saçıldıktan sonra köşesinde Veyis Ateş’in kara para aklamaktan aranan “iş adamı”ndan 10 milyon Avro istediğine dair ses kayıtlarını açıkladı. Fatih Altaylı da kara para aklamaktan aranan kişinin kendisini arayarak Veyis Ateş ile ilgili tehdit, şantaj ve kriminal nitelikte suçlamalarda bulunduğuna ilişkin bir yazı yazdı. Bu iddiaları, artık inkâr edilemez aşamaya geldiği anda yazmanın bir anlamı var mı tartışmak gerek. Sevilay Yılman ve Fatih Altaylı hem “meslektaş” olarak hem de aynı kurumda birlikte çalıştıkları iş arkadaşları olarak Veyis Ateş’ten sadece hakkında inkâr edilemez iddialar ayyuka çıktığında mı hesap sormakla yükümlüdürler? Bu soruların yanıtlarını bütün gazeteciler hakkıyla vermedikleri sürece son yıllarda iyice ayaklar altına alınan gazetecilik mesleğinin saygınlığını yeniden kazanması mümkün değildir.

    AKP’NİN OLUŞTURDUĞU MEDYA MÜLKİYET YAPISI

    AKP, demokrasi, hukuk, ifade özgürlüğü gibi kavramların anlamını değiştirmek, içini boşaltmak ve işlevsiz hale getirmek için hukuk ve baskı aygıtlarından yararlanıyor olsa da, oluşturduğu medya yapılanmasını da bunun için işe koşmuştur. AKP’nin oluşturduğu medya mülkiyet yapısı, tam anlamıyla bir taşeron sistemidir. AKP medya sermayedarından, köşe yazarına, yayın yönetmeninden, muhabirine kadar oluşturduğu medya yapılanması içindeki tüm aktörleri sıradan birer taşerona dönüştürmüştür. Hatta Sedat Peker’e kulak verecek olursak Doğan Medya Grubunu Ziraat Bankasından aldığı ballı kredi ile devralan Demirören Grubu taşeron bile değildir, tam anlamıyla bir emanetçidir. Bunun için de uzun yıllar boyunca hem düzenleyici ve denetleyici kuruluşları, hem de vergi cezaları ve maliye denetimi gibi araçları da kullanmıştır. Son günlerdeki Sedat Peker’in ifşaatlarından anlıyoruz ki sadece devletin resmi kurumları kullanılmamış, mafya liderleri de kullanılmış medyanın mülkiyet yapısının şekillendirilmesinde. Taşeron sisteminde, taşeron olarak çalışan kişiler sınırsız sorumluluğa ama çok sınırlı hukuki güvenceye sahiptir. Bu nedenle iktidara mutlak şekilde biat etmedikçe mevcut medya sisteminin içinde yer almaları mümkün değildir. Bu sistem içindeki taşeron sistemine mutlak biat etmeyenler zaten, zaman içinde tamamen tasfiye olmuştur. Geriye mutlak biat edenler kalmıştır. Tam da bu koşullar nedeniyle, hükümetten herhangi bir baskı ya da talimat gelmediği halde, artık bu taşeronlar kendiliğinden bir olayı haber yapmama kararı alabilmektedir. Ya da tartışmalı bir olay hakkında Cumhurbaşkanından açıklama gelmedikçe kendi inisiyatiflerini kullanarak araştırma yaparak, soru sorarak haber yapamamaktadırlar. Bu koşullar altında otosansür, mutlak bir sansüre dönüşmüştür artık. Ancak mutlak sansür koşullarında hareket kabiliyetini tamamen yitiren ana akım medya, aynı zamanda sistem içindeki işlevini de yitirmiş, iktidarın kendisine yüklediği propaganda işlevini bile yerine getiremez hale gelmiştir.

    Bu koşullar altında mesleğinin saygınlığını geri kazanmak, onurunu korumak, demokrasiye sahip çıkmak ve halkın doğruları öğrenme hakkını savunmak isteyen gazeteciler artık sadece kendilerinden sorumlu değillerdir. Aynı zamanda meslektaşlarından da sorumludurlar. Birisi kendisine “gazeteci” dediği anda, o kişinin gerçekten gazetecilik yapıp yapmadığı, yaptığı gazeteciliği kişisel çıkarları için kullanıp kullanmadığı, mesleğini kirli ilişkiler ağı içinde araçsallaştırıp araçsallaştırmadığı her gazetecinin titizlikle takip etmesi gereken konular olmalıdır. Bunu en iyi yapacak olan meslek örgütleri ve sendikal örgütlenmelerdir. Bu tür örgütlenmeler, sadece özlük haklarını korumak için değil aynı zamanda da yapılan mesleğin saygınlığını korumak için de önemlidir. Bir mesleğin saygınlığı ortadan kalktığı zaman, bu hele de gazetecilik mesleği ise, tüm toplumun sorunu haline gelir.

    [1] Bu söz Baader Meinhof Çetesi yaygın adıyla bilinen Alman Kızılordu Fraksiyonunun (RAF) önde gelen isimlerinden Ulrike Meinhof’a aittir. Ulrike Meinhof’un bu sözünden hareketle hakkında yazılan bir biyografi için bkz: Prinz, Alois (2008), Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim, Versus Kitap.

    [2] Durna, Tezcan ve Durna, Nehir (2021), “Türk Basınının Demokrasi ile İlk İmtihanı ve 50’li Yıllarda Gazeteciliğin Norm Arayışı”, içinde, Modernizmin Yansımaları: 50’lı Yıllarda Türkiye, R. Funda Barbaros ve Erik Jan Zürcher (Haz.), Ankara: Efil Yayınları, s. 237-272.

    [3] Çetin, Celalettin, 1991, İşte Babıali (Çuvaldızı Kendimize), Cem Yayınları, İstanbul, s. 23.

    [4] Mumcu, Uğur (2021), Polemikler, Ankara: um:ag Yayınları, s. 96-99.

    [5] Alıntılar şu araştırmadan aktarılmıştır: Selma Toktaş (2010), “1980 Sonrası Değişen Medya Ortamında Gazeteci: Zanaatkâr mı Profesyonel mi?”,  Mülkiye Dergisi, Cilt: XXXIV Sayı:269, s. 164-165.

    [6] Bu alıntı haberciliğin mutfağına ilişkin yapılmış Türkiye’deki ender araştırmalardan birisinden yapılmıştır. Araştırma için bkz:  Aşık, Ozan (2017). “The Fall of the Public and the Moral Contestation in the Journalistic Culture of Turkey”, Middle East Journal of Culture and Communication, S. 10, s. 69-85, doi: 10.1163/18739865-01001005.

    [7] Durna, Tezcan (2021), “Yalan Çağına Giden Yolların Taşları Nasıl Döşendi?”, Doğu Batı Dergisi, Sayı 97: Akıl Tutulması Çağı-II, s. 279 305.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • İtibar istiyorsan

    Mesele saraylar yapmak değil,
    Mesele üniversiteleri, okulları saraylara çevirmek.
    Mesele, sarayları üniversitelere döndürebilmek…
    Mesele uçaklar, son model otomobillere kurulup itibar artırmak değil.
    Mesele üniversitelerini dünya sıralamasında en önlere taşıyabilmek…
    Kimse sana, jumbo jetle seyahat ettiğin ya da son model otomobile kurulduğun ya da konuklarını saraylarda, tahtvari koltuklarla ağırladığın için itibar etmez.
    İtibar istiyorsan mühendislerinle dost olacaksın. Bilim insanlarını yücelteceksin, onları dinleyeceksin. Sanatçılarını, edebiyatçılarını baş üstünde tutacaksın…
    İtibar istiyorsan adalet ve hukuk ülkende en geçerli akçe olacak. Şeffaflık ve dürüstlük temel ilkelerin olacak.
    İtibar istiyorsan ülkendeki legal partileri “terörist” diye yaftalayıp, karanlık projelerin hedefi haline getirmeyeceksin.
    İtibar istiyorsan ormanlarını, meralarını, yaylalarını, tarım alanlarını, ırmaklarını, dağlarını-tepelerini ve elbette denizlerini gözün gibi koruyacaksın.
    İtibar istiyorsan milyonlarca işsizin olduğu, milyonların da karın tokluğuna çalıştığı bir ülkede yandaşlarına ikişer, üçer maaş bağlatmayacaksın.
    İtibar istiyorsan “turizm turizm” diye sayıklarken, her yıl milyonlarca vatandaşın geçimini sağlamak için turistlerin yolunu gözlerken, turist beklediğin ülkelerin liderlerine, siyasetçilerine, insanlarına, “Eyyyy…” diye saydırmayacaksın.
    İtibar istiyorsan sanayi, üretim, yatırım diye konuşup sonra da ürettiğin malları pazarlayacağın bütün ülkelerle didişip, itişmeyeceksin.
    İtibar istiyorsan diplomatlarını “Monşerler” diye küçümseyip, doktorlarını “Terörist” diye yaftalayıp, doğayı korumaya çalışanları “Vandallar”, mühendislerini “iş bilmezler” diye damgalamayacaksın.
    İtibar istiyorsan dağlarını yağmalatıp, denizlerini ve ırmaklarını çöplüğe çevirtmeyeceksin.
    İtibar arıyorsan saygılı, güler yüzlü, kapsayıcı ve adaletli olacaksın; ayrım yapmayacaksın.
    İtibar istiyorsan kılı kırk yararak oluşturulması gereken dış politikayı iç politikanın mezesi haline getirmeyeceksin. En sonda söylenmesi gerekeni en başta söylemeyeceksin.
    İtibar istiyorsan nesillerin yetiştiği okulları, liseleri ticarethaneye çevirmeyeceksin. İnsanları imam hatiplere mecbur etmeyeceksin.
    İtibar istiyorsan 5 yılda bir “yanıldık, aldatıldık, kandırıldık” demeyeceksin.
    O aradığınız itibar, özgür bir ülkede yaşayan edebiyatçıların satırlarında, tiyatroların sahnelerinde, mühendislerin projelerinde, müzisyenlerin notalarında, ressamların tuvallerinde, üniversitelerin amfilerinde…
    Aradığınız o itibar bu ülkenin geleceği olan ve özgürlüğe susamış gençlerinin beyinlerinde…
    Ama aradığınız gerçekten itibar ise…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Tokyo için pandemi bahane edilmemeli

    Spor bir toplumun kültüründen ayrı düşünülemez. Toplumsal kültür ise iç ve dış siyaset, ekonomik, kültürel unsurların etkisinde oluşur.

    Spor bir anlamda dışa dönük bir yapıya sahiptir. Toplumdaki siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel değişiklikler spora bakış açısını, spor politikasını, spor ekonomisini büyük ölçüde etkiler.

    Türk sporunda belli bir sistem yok. Bu olmayınca da belirli ülkelerin sistemlerini ülkemize monte etmeye çalışıyoruz. Ancak bugüne kadar gelinen nokta belli.

    Sporda söz sahibi olmuş ülkelerin modellerini Türkiye’ye getirmek için o ülkenin ekonomik, kültür, siyasal yapısını da iyi bilmek, neleri yaptığını irdelemek gerekir.

    Tesis, eğitici ve sporcu seçimi bu modellere uygun yapılmalı. Bunun için de sabır gerek. Hemen başarı beklediğiniz zaman hedefe varmak mümkün değildir.

    Türkiye’de spora bakış sadece günlük başarılara göre değerlendirilir. O gün madalya alan sporcuları alkışlar, onlarla medyada yer alarak şov yaparız.

    Oysa bu başarıların kalıcı olması için alt yapıya önem verilmesi şart. Bir sporcu alt yapıdan gelecek sporcunun kendisini zorlayacağını bilerek çalışır. Yoksa madalya alıp, yan gelip yatmaz.

    Tokyo olimpiyatlarına az bir süre kaldı…

    Pandemi nedeniyle 10 gün önceden gidilme şartı var. Giden sporcular da Tokyo’da olimpiyat köyü dışına çıkamayacak. Belli bir stres içerisinde yaşayacaklar. Çalışmalarını sürdürecekler.

    Tokyo’da başarısız olduk mu bahanesi pandemi olacak. Başarısız federasyon başkanları pandemi bahanesiyle olimpiyat sonrası yapılacak seçimler için “Tokyo’dan ders çıkardık. Daha iyi çalışacağız” mesajı ile o camiayı kandıracak, yeniden göreve talip olacaklar.

    Tokyo’da ne kadar madalya alırız bilinmez. Şu bir gerçek ki bugünkü tabloya baktığımızda en fazla 8 madalya alabiliriz.

    Bu bile başarı sayılmalıdır…

    Madalya alacağımız branşların başında güreş, cimnastik, tekvando geliyor. Atletizmde madalya almak sürpriz olur.

    Sporda ne kadar gelişip gelişmediğimiz ortada. 28 olimpik branşta sadece üç-dört branşta madalya beklentisi içerisinde olmamız bunun bir göstergesidir.

    Dünyanın en büyük spor organizasyonlarında tesadüflerin dışında kürsüye çıkmamız mümkün değil. Tokyo’da da öyle olacak.

    Türk sporunun gelişmesi için radikal kararlar alınmalıdır. Bugünkü gibi yönetilmeye devam edildiği sürece sadece kendi kendimizi kandırmış oluruz.

    23 Temmuz -8 Ağustos tarihleri arasında Tokyo’da yapılacak olimpiyat oyunlarında Türk sporunun da röntgeni çekilmiş olacak.

    Yine de pandemi bahane edilecek…

    Sanki diğer ülkeler pandemi süreci yaşamadı…

    Bizde başarısızlığı bahanelerle örtmek bir gelenek haline dönüştü. Bu gelenek değişmelidir.

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Bu bir Ağrı-Mollakara ‘manipülasyon’ yazısıdır: Söylenenler ve unutulanlar

    Geçtiğimiz hafta ortasında yani 10 Haziran Perşembe günü iki bakan temel attı. Siyanürlü altın lobisinin sözcüsü Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank ile her açıklamasında farklı bir rezerv tahmini yapan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez Ağrı’da Mollakara Altın Madeni Tesisleri’nin temelini attılar…

    Yine aynı yalanlar, yine aynı masallarla: “Çil çil altınlar… Milyar milyar dolarlar” dediler…“İstihdam, gelişme, zenginlik” dediler… Hakaretler ettiler: Yağmacı-talancı siyanürlü zehir merkezlerine karşı çıkanların, “Taşeronluk yapan manipülasyoncular” olduklarını söylediler.

    20 yılda samanın bile ithal edildiği bir ülke yaratan bir yönetimin bakanları “Yatırım düşmanı, üretim cahili yöneticiler, Türkiye’yi ithalata mahkum ettiler” dediler. Altın madeni sözcülerinin sık sık kullandığı, “Maden hayattır, gerisi laftır” nakaratını tekrarladılar.

    Her zaman olduğu gibi bas-bağımsız medyamız görevini layıkiyle yerine getirdi: Külçe külçe altın fotoğraflarıyla manşetlerini attılar:

    AĞRI’DA 20 TONLUK ALTIN REZERVİ BULDUK!

    GAZDAN VE PETROLDEN SONRA ALTIN MÜJDESİ!”

    Bu millet sevinmeyip de ne yapsın. Zil takıp oynasın! Bunu istiyorlar. Bu havayı yaratıyorlar. Ama unuttukları bazı detaylar vardı. Onlar açısından bir önemi yok ama Ağrı’da, Van’da, Diyadin’de ve Mollakara’da yaşayan vatandaşlar açısından önemi olabilir… Biz de bir “manipülasyoncu” olarak bunları anlatalım dedik:

    Mollakara’da yığın liçi metoduyla üretim yapılacak. Yani açık alanlarda milyonlarca ton taş-toprak kayanın üzerine binlerce ton siyanür basılacak. Mesela bir ton dore altın elde etmek için beş milyon ton taş-toprak ve kayanın siyanürle zehirleneceğini söylemeyi unuttular… Bir ton dore altın yani ham altın elde etmek için tam bin ton siyanür kullanacaklarını söylemeyi unuttular… Elbette sadece siyanür değil tam 36 çeşit zehirli kimyasalın tesis dedikleri açık hava kimyasal fabrikasında her gün binlerce ton taş-toprak-kayanın üzerine boca edeceklerini söylemeyi unuttular…

    Bir gram ham altın elde etmek için 4 ton suyu zehirleyeceklerini söylemeyi unuttular…Altın madenciliğinde çok büyük oranlarda su kullanıldığını, çalıştıkları bölgedeki su kaynaklarını acımasızca tükettiğini söylemeyi unuttular… Eğer varsa ormanları yok ettiklerini, dağları-tepeleri yüz binlerce ton dinamitle dümdüz ettiklerini de söylemeyi unuttular…

    Üstelik bütün bunları dünyada “koronavirüs”, “küresel ısınma” gibi felaketler yaşanırken ve tüm dünyada bilim insanları, “Sularınızı, ormanlarınızı, topraklarınızı koruyun” diye bas bas bağırırken yapacaklar.

    Bölgede varsa eğer orman, bitki örtüsü, doğal yaşam gibi şeylerin büyük zarar göreceğini, hayvancılığın yapılamayacak hale geleceğini söylemeyi unuttular… Kullanılan ağır kimyasallar, ortaya çıkacak ağır metaller ve yüksek basınçla çalışan kazanlar nedeniyle ortaya çıkacak kimyasal reaksiyonların sonucunda havanın zehirleneceğini söylemeyi unuttular… Bütün bu söylenenlere inanmayan varsa bir zahmet Erzincan-İliç’deki Çöpler Altın Madeni denilen yere gidip bakmalarını söylemeyi de unuttular…

    Altın Madeni dedikleri yağma-talan sisteminin zararları görülmeye başlanınca; toprakları-suları-havaları zehirlenen insanlar tepkilerini ortaya koyunca, “Teröristlikle, vandallıkla” suçlayacaklarını, suçlamanın da ötesinde gerekirse coplayacaklarını söylemeyi unuttular.

    Bugün iki bakanın istihdam, yatırım masallarını anlatarak alayla valayla temel attıkları yer, Fırat Irmağı’nın doğuş noktası. Yani Mollakara’nın tam içinden Fırat Irmağı’nın ana kolu olan Murat Irmağı geçiyor. Murat demek Fırat demek. Fırat demek Türkiye demek, Ortadoğu demek. Fırat’ın, Murat’ın kenarındaki dağları yok ederseniz su kaynaklarını yok edersiniz. Bu bölgeyi zehirlerseniz Fırat’ı zehirlersiniz. Bu kadar basit. Ağrı’da, Van’da, Erzincan’da dağları parçalar ve toprağı zehirlerseniz ne su, ne tarım, ne hayvancılık ne de arıcılık ya da başka bir şey kalır. Yaşam biter. Peki işleri bitince ne olacak, Sayın Bakan onu da unutmamış, bir cümleyle özetlemiş: “Tesisin ekonomik ömrünü tamamlamasından sonra arazinin doğaya kazandırılmasıyla ilgili çalışmalar firma tarafından yerine getirilecek.” Bu kadar. Hep öyle yaparlar zaten.

    İstediklerini alırlar, gerisi onların sorunu değildir. Birileri zehirlenmiş, toprakları gitmiş, suları yok olmuş, insanlar kanserden kırılıyormuş duymazlar, görmezler. Ya da yine muhalefeti suçlarlar kim bilir. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, “Müsilajın sorumlusu CHP’dir” dedi ya.

    Sen 20 yıl ülkeyi yönet sonra ortaya çıkan felaketlerden muhalefeti sorumlu tut.

    Bu ülke hiç olmadığı kadar ağır tehdit altında. İktidar tehlikeli bir oyun oynuyor. Uluslararası kartellere ve emperyalistlere, “Ben işinizi görürüm, projelerinizi ben uygularım” mesajları veriyor. Türkiye’nin madencilik yapıyoruz denilerek parçalanmasının ve zehirlenmesinin açıklaması budur.

    Bugün Türkiye’yi betona boğanlar, Türkiye’nin denizlerini müsilaja teslim edenler şimdi çok daha tehlikeli bir yanlışta ısrar ediyor. Türkiye uluslararası kartellerle işbirliği halinde maden batağına sokuluyor. Müsilaj felaketi karşısında, “3-5 yıla eski haline getireceğiz” diyorlar. Peki yıktığınız dağları, kestiğiniz ormanları, parçaladığınız meraları, zehirlediğiniz ırmakları kaç yılda eski haline getireceksiniz? Bunu düşünen var mı? Siyanürle, sülfürik asitle, ağır metallerle zehirlenen topraklar 300-500 yıldan önce eski haline getirilemiyor. Bu durumda ne yapacaksınız Sayın Enerji Bakanı? Sayın Sanayi Bakanı? Ve elbette Sayın Çevre Bakanı? Bu iş müsilajı temizlemeye de benzemez.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Derin Devlet Deşarjı vs. Derin Deniz Deşarjı!

    Büyük tabelada neon harflerle yanar söner şekilde SEDAT PEKER yazıyor. Alt satırda devam ediyor: Her Pazar Büyük Türkiye Gazinosu’nda…

    Işıklı reklam panosundaki yazı akıyor: “Çok eğleneceğiz. Vallahi çok eğleneceğiz. Hem de çok!”

    Pandeminin kapattığı, sönükleştirdiği evlere neon neon doluyor. Pandemi yorgunu ruhlara bir çeşit eğlencelik oluyor adeta. Hani, sabah o kadar erken saatte olmasa, karşısına geçip çiğdem çitleyeceğiz, o derece.

    Teşbihte hata olmazmış… Bir süredir devam eden bu “tek kişilik mafya şov”, ülkenin önde gelen stand-up’çılarını bile gölgede bırakmış durumda handiyse… Sahnesi kuvvetli, kendi çapında mizahı var, teatral yönden zengin… Yoklama almalar, tek ayak üstünde bekletmeler, muhatabıyla konuşurken kameraya (izleyicilerine) değil de, onu konumlandırdığı yere bakmalar, simgeler/semboller, vücut dili, alıntılar, tonlamalar falan…

    Nasırına basılmış mafya lideri, bize son 30 yılın hikâyesini anlatıyor. Biraz şaşkınız.

    Oysa durum, “de te fabula narratur”1… Romalı şair Quintus Horatius’un ünlü dizesi gibi yani: “Anlatılan bizim hikâyemiz!” 30 yıldır içinde yaşadığımız, gözümüz önünde olup biterken her şey bir arpa boyu yol alamadığımız hikâyemiz. Onlarca yıllık umursamazlığımız.

    Sırları dökülmüş bir aynada kendimize bakar gibiyiz. Sırların döküldüğü yerler karanlık. Kalan kısımlardan, kendimize bakıyor, bilmediğimiz bir görüntüymüş gibi, sırların döküldüğü yerlerde ne vardı acaba, diye düşünüyoruz.

    Sonra… Sonrası Murat Sevinç’in yazdığı gibi: ‘Vay be’ diyor, ardından çay içip güne devam ediyoruz.”2

    Siyasetçisi, savcısı, muhalefeti, bir kısım medyası öyle durup bakıyoruz. Kim kimden ne bekliyor, bilmiyoruz. “Ana muhalefet” partisi, direksiyonu “edilgen muhalefet”e kıralı çok oldu. “Hesap sorulmalıdır” diyor! Siz söyleyin sevgili “ana muhaletef”; kim sorsun hesabı?

    Tüm bu vodvilin ortaya döktüklerine dair Ana Muhalefet Partisi Başkanı’nın önerisi: “İyi insanlar, sizlere sesleniyorum; bunlarla selamı, sabahı kesin!”

    Yürek dayanmaz bu naifliğe. Olur! Yalnız bir şey atlanıyor, iyi insanların onlarla selamı, sabahı yok zaten.

    Marmara Denizi’nin son 30 yılın pisliğini kusmasıyla aynı döneme denk geliyor siyasetin pisliğinin ortaya serilmesi. Ne metafor ama… Uğraşsak aynı döneme getiremezdik.

    Derin Devlet Deşarjı vs. Derin Deniz Deşarjı!

    Önder Algedik, Gazete Duvar’daki köşesinde yazdı: “Eski Marmara öldü, elimizde “bir” Marmara kalmasını istiyorsak 30 yılın yalanlarını çöpe atmamız gerekiyor.”3

    30 yılın organize işlerini bir çırpıda çöpe atmak, güzelim Marmara’yı, güzelim ülkeyi bir anda kurtarmak mümkün mü? 30 yılın pisliğini, elektrik süpürgesi mantığıyla, üstte görünenleri vakumlayarak temizlemek mümkün mü?

    Hesap sorma değil, hesabı alma zamanı aslında ama bir Latin Amerika değiliz ki, şöyle bir silkinip mevzuyu ters köşeye getirelim.

    10. epizoda gelirken hiç birimizin kılı kıpırdamıyor.

    Öyle, çay içip, çiğdem çitleyip hayatımıza devam ediyoruz.

    Müsilaja battık, nasıl, eğleniyor muyuz dostlarım?

    1 Romalı ozan Quintus Horatius Flaccus’un ünlü dizesi: “Quid rides? Mutato nomine et de te fabula narrator.” (Ne gülüyorsun? Adları değiştir, anlatılan senin hikâyendir.)

    2 https://www.diken.com.tr/yorgunluk-ve-ikrah-etmek-olagandir-herhalde/

    3 https://www.gazeteduvar.com.tr/musilajin-arkasinda-kim-var-makale-1524558

  • Kanada’yı sarsan kilise cinayetlerinin Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’le ne ilgisi var ‘Allah’ın gölgesi’ Amerika kıtasının üzerinde

    Kanada’da yatılı bir kilise okulunun bahçesinden 215 çocuk cesedi çıkarıldı. Kamloops kentinde ortaya çıkarılan bu vahşet ülkeyi ayağa kaldırdı. Ne yazık ki bu katliamın sadece bir kilise okuluyla sınırlı olmadığı, binlerce yerli çocuğun öldürülüp gömüldüğü artık biliniyor.

    Peki nasıl oldu da Kanada gibi insan hakları, demokrasi, özgürlük şarkıları söyleyen gelişmiş bir ülkede böylesine bir insanlık dışı katliam yaşanabildi? Kanada Başbakanı Trudeau, Papa’dan özür bekliyor.

    Yatılı kilise okulunun bahçesinde bulunan 215 çocuk cesedi Kanada’yı ayağa kaldırdı

    Kanada’daki çocuk katliamının Osmanlı’nın Dokuzuncu Padişahı Yavuz Sultan Selim’e kadar uzanan bir öyküsü vardı aslında. Bu öykünün en derinindeyse Amerika’nın kurucu babalarının İslam korkusu ve Müslüman düşmanlığı yatıyor.

    GOD’S SHADOW (ALLAH’IN GÖLGESİ)

    İspanyol koloni döneminden günümüze Amerika’da hiçbir grup, Müslümanlar kadar haksızlığa uğramamıştır.”

    Yukarıdaki cümle, Yale Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Profesör Alan Mikhail’in geçtiğimiz yılın sonunda yayınlanan Allah’ın Gölgesi (GOD’S SHADOW) kitabında yer alan bir saptama. Profesör Alan Mikhail, Yavuz Sultan Selim dönemini merkezine alarak bugünün dünyasını şekillendiren olayları anlatıyor. Kitabın adı aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun Dokuzuncu Padişahı Sultan Selim’e verilen takma ad. İmparatorluk topraklarını üçte iki oranında artıran, Halifelik kurumunu Osmanlı’ya getiren ve Çin’den Atlantik’e egemen bir güç olan Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim. Nam-ı diğer: Allah’ın Gölgesi.

    Erdoğan da bu en çok sevdiği Osmanlı Padişahının adını, üçüncü boğaz köprüsüne verdi.

    ‘Allah’ın Gölgesİ, dokuzuncu Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim

    Neden bunları anlatıyoruz? Çünkü bu kitap ve “Allah’ın Gölgesi” Kanada’da ortaya çıkan bu vahşetle bağlantılı… Bu yazı kesinlikle bir İslam güzellemesi veya Hıristiyanlık karalaması değil. Önce bunu net bir şekilde belirtelim. Amacımız Profesör Mikhail’in kitabından yola çıkarak, Kanada’daki çocuk katliamı vahşetini anlamada bir pencere açmak.

    1869-1978 yılları arasında yani ırkçılığın Amerika topraklarında hala hüküm sürdüğü dönemlerde faaliyet gösteren kilise yatılı okulları, Kızılderili çocuklarına, bir başka deyişle yerli Amerikalıların çocuklarına Batı kültürü ve Hıristiyanlık eğitimi vermek amacıyla açılmıştı. Ne kadar ve nasıl bir eğitim verdikleri bilinmiyor ama bu çocukların büyük bir bölümü fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet sonucunda öldürüldü. Cesetleriyse kilise okullarının bahçesine gömüldü. Hatta çocukların üzerinde tıbbi deneyler yaptıkları bile ortaya çıktı. Elbette hayatta kalanların ruhlarında da derin yaralar açıldı.

    Peki neden bu vahşet? Neden bu çocuk katliamı?

    Tekrar Yavuz Sultan Selim’e yani Allah’ın Gölgesi’ne dönelim. Korkuyorlardı, yerlilerin Müslümanlaşmasından ve Hıristiyanlık için bir tehlike olmasından…

    Kilise okullarında öldürülen binlerce çocuktan bir bölümü

    AMERİKA’YI KİM KEŞFETTİ

    Hatırlanacağı gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan 2014 yılında dikkat çeken bir açıklama yapmıştı. Latin Amerika Müslüman Dini Liderler Zirvesi’nde konuşan Erdoğan, “Amerika’yı Kolomb değil 1178’de Müslümanlar keşfetti” demişti. Kolomb’un hatıralarında Küba kıyılarında bir camiinin varlığından bahsedildiğini de söylemişti.

    Gerçekten böyle miydi? Çoğumuzun gülümseyerek dinlediği bu açıklamanın tarihsel bir arka planı var mıydı?

    Elbette var ama Erdoğan’ın anlattığı gibi değil…

    MATAMOROS

    Matamoros, ABD-Meksika sınırında küçük bir kasabanın adı. İspanyolca anlamı: Müslüman avcısı yani Müslüman katili. Katolik İspanyolların 1400-1500’lerde kullandıkları bir kelime. Her bir Katolik İspanyol askerin göreviydi Müslüman öldürmek. İspanya’nın güneyinde Sevilla-Granada-Malaga’yı kapsayan Endülüs adı verilen bölgenin yaklaşık 800 yıl Müslümanlar tarafından yönetildiği dönemden kalma ifadeler bunlar.

    Peki önceki adı Anahuac olan bu kasaba nasıl oldu da Matamoros adını aldı?

    Katolik İspanyolların 1492 yılında Endülüs’ü ele geçirip İberya Yarımadasında Müslüman egemenliğine son verdikleri yıl kendisi de bir matamoros olan Kristof Kolomp (Christopher Colombus) Amerika’ya ayak bastı. İspanya’nın İslam’a karşı mücadelesinde yeni bir cephe açtı. Aslında amacı Hindistan’a gitmekti. Yani Uzak Doğu’ya gidip en büyük İslam gücü olan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Çin’deki Büyük Han’ın desteğini almak ve Osmanlı’yı arkadan kuşatmaktı. Amacı Kudüs’ü geri almak ve İslam’ı yok etmek ve Osmanlının ticaret tekelini kırmaktı.

    BÜYÜK KAHİRE

    İslam ve Müslüman düşmanlığı İspanyolların yeni dünyada yani Amerika’daki yerlilere bakışını da etkiledi. 1517 yılında Meksika kıyısında keşfettikleri büyük bir Maya şehrine “Büyük Kahire” adını verdiler. Yeni Dünyanın Maya yerlileri, “Karayip Müslümanları” olarak İspanyol Katoliklerinin yeni düşmanları oldu. Hatta Maya yerlilerinin giyinişlerini Müslüman kıyafetlerine, danslarını da Müslümanların geleneksel danslarına benzettiler. Kıtadaki bilinen ilk Müslüman izleri bunlar. Yani alegorik benzetmeler.

    Yani İslamdan daha doğrusu Osmanlı’dan kaçmak için Akdeniz’i terk eden İspanyollar, aslında İslam’ı beraberlerinde Amerika’ya taşıdılar. Bir başka deyişle Amerikalı yerlilere yönelik bir İspanyol Katolik cihat yaşandı.

    İspanya kralları ve kraliçeleri eski dünyadaki kayıplarını yeni dünyadaki yeni yerleri işgal ederek telafi etmeye çalıştı. İspanya için yeni dünyada yerlilere karşı savaşmak, eski dünyada Osmanlılara karşı savaşmaktan çok daha kolaydı.

    WOLOF MÜSLÜMANLARI

    İspanyollar, Portekizliler ve ardından İngiliz ve Fransızlar Amerika kıtasını iliklerine kadar sömürmeye başladı. Yerlilerin çoğu çatışmalarla, Avrupa’dan taşınan virüslerle ve ağır çalışma şartlarında öldürülünce yerlerine Kuzey Afrika’dan köleleri getirdiler. 1500’lü yıllarda Batı Afrika’dan Amerika’ya götürülen ilk kölelerin büyük bir çoğunluğunu da Wolof Müslümanları oluşturuyordu. İşte bu Müslümanlar, Avrupa kölelik sistemine karşı Amerika’da ilk isyanı başlattılar. Bu durum İslam korkusunu ve nefretini artırdı. Yerli katliamının ardından bu kez katledilenler Afrikalı köleler oldu.

    Güney ve Kuzey Amerika’da ne var ne yok Avrupa’ya taşıdılar. 1511-1520 yılları arasında sadece Sevilla’ya 9 bin 153 kilogram Amerikan altını getirdiler. 1500’lerin ikinci yarısından itibaren dünyadaki gümüş madeninin üçte ikisi Bolivya’daki madenlerden getiriliyordu. Bu gümüşlerden bir bölümü de Osmanlı pazarlarına aktı. Osmanlı para biriminin büyük kayıp yaşamasına neden oldu. Bir yüz yıl sonra da yeni dünyanın ticareti Avrupa-Asya ticaretinin önüne geçti. Yani “Büyük Kahire”, Kahire’nin kendisinden daha değerli hale geldi.

    AMERİKA’YA NİYETLİYDİ

    Selim son günlerinde o sırada Cezayir’de bulunan Osmanlı Ordusu’nun Fas’ı ele geçirmesi için büyük bir hazırlık içine girmişti. Fas’ı Atlantik’e açılmak için önemli ve stratejik bir nokta olarak görüyordu. İşte bütün bu hazırlıklar sırasında o dönemde İstanbul’daki veba salgınından korunmak için Edirne’deydi. Ancak dayanılmaz ağrıları başladı. Vücudunda ödem oluştu. 22 Eylül 1520’de İstanbul’a dönüş yolunda Çorlu’da son nefesini verdi. Ölüm nedeninin veba veya şarbon olduğu düşünülüyor.

    ÜÇ TÜRK KELLESİ

    John Smith, ABD’nin kuzey doğusunda bulunan Jamestown şehrini kuran İngiliz. Macaristan ve Romanya’da Osmanlılara karşı savaştı. Yakalandı, iki yıl esir kaldı. Bir yolunu bulup kaçtı. Smith Amerika’nın Kuzey doğu kıyılarında “Cape Cod” bölgesindeki üç adaya, “The three Turkes heads” adını verdi. Smith’in kişisel armasında da “üç Türk kellesi” bulunuyordu.

    Osmanlılar 1492 yılında bilinen dünyanın tam merkezinde oturuyordu. Yani bugünün bilinen dünyasını Osmanlı İmparatorluğu şekillendirdi demek yanlış olmaz. Korkuların, nefretlerin, özlemlerin, sevgilerin ve bağlantıların merkezindeydi.

    Kanada’da Kızılderililerin çocuklarının katledildiği kilise okullarından birisi

    Avrupa’dan yeni dünyaya taşınan bu Osmanlı korkusu ve İslam karşıtlığı kıtada yüz yıllarca devam etti. Topraklarına el koydukları yerlilere potansiyel Müslüman işbirlikçisi gözüyle bakıldı. Yerlilere yönelik vahşetlerinin tek nedeni elbette Müslümanlık fobisi değildi. Ancak bu anlayış, çocukların zorla ailelerinden koparılması ve kilise bahçelerine gömülmesi vahşetinin nedenlerinden biriydi.

    Evet Naziler daha beterini yaptı! Onların motivasyonu İslam karşıtlığı değil Yahudi düşmanlığı oldu. Irkçılık zaten temel bir sorun, altında başka temel aranmasına gerek yok. Kanada kilisesinin katliamlarını sadece İslam karşıtlığına bağlamak da doğru değil. Özünde bizim “Kızılderili” diye adlandırdığımız yerlileri, insan gibi görmüyorlardı.

    İnsanlar tarih boyunca siyasi amaçları için dini ve ırkçılığı veya daha geniş anlamda kültürel farklılıkları kullandı. Kimileri katliamlarını İsa uğrunda gerçekleştirdi, kimileri Muhammed aşkına. Hitler siyasi hedeflerine ulaşmak için ötekileştirme, düşmanlaştırma politikalarında Yahudileri hedef gösterdi. İspanya kralları Endülüs’ü tekrar ele geçirmek için Katolik Hıristiyanlığın militanlığında Müslümanları hedefe koydu.

    Elbette İslâm düşmanlığı Kanada’daki veya geniş anlamıyla Amerika kıtalarında yaşanan katliamların tek nedenidir gibi bir yargı doğru olamaz. Ancak adına ister fetih densin ister işgal densin emperyalist hedeflere ulaşmak için “ötekileştirme” önemli bir araç. İşte bu noktada Müslümanlık ve İslam ve elbette Hıristiyanlık ve elbette Yahudilik emperyalist amaçlarla hareket eden ülke ve yönetimlerce kullanıldı. Bu makale “Allah’ın Gölgesi” nin ışığında Kanada çocuk katliamlarına farklı bir pencereden bakmayı amaçladı.

    Bugün de ötekileştirerek ya da görmezden gelerek bugüne kadar görülmedik boyuktlarda doğa katliamları yaşanıyor. İngiliz-Kanadalı-Amerikalı yatırımcıların gözünde Kazdağları ya da Karadeniz dağları ya da Amazon ormanları parasını ikiye üçe katlayabileceği bir yatırım alanı. “Generating robust cash flow” diye tanıtım yapıyorlar. “Burada para basıyoruz” diyorlar. Ne Kazdağları umurlarında ne de çevresindeki yüzlerce köyde yaşayan binlerce insan. Uzaktırlar. Amazonlardan Waorani kadını Nemonte Nenquimo’nun dediği gibi, “Bir şeyi ne kadar az bilirsen, o senin için o kadar değersizdir. Onu yok etmek de o kadar kolaylaşır.” Erzincan-Çöpler’de olduğu gibi, Kazdağları’nda olduğu gibi, Karadeniz’de fındık bahçelerinin ortasında olduğu gibi. Bu nedenle kararlar çok kolay verilir. Bir de cahil ve insan müsveddesi yerli işbirlikçiler buldular mı yüz yıllar öncesindeki sömürge mantığını bugün de çok rahatlıkla kullanırlar.

     

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.