SAYGI MI, SAYGI SİMÜLASYONU MU?
Genellikle yetki makamındaki kişilerin ya da yaşça büyük olanların bir miktar alt konumda, acemi, küçük olarak gördükleri muhataplarına karşı kullandıkları bir ifade: “haddini bil!” Ancak bu haddi-sınırı kimin, nasıl belirlediği hiçbir zaman anlaşılmaz. Çoğu zaman bu ifade, ifadeyi kullanan kişilerin, onun gerçek saygınlık ya da büyüklüğüne değil de, özgüveninin kırılganlığına işaret eder. Zira bir kişi eğer olmadık bir an ve durumda muhatabına “haddini bil” diye bir hatırlatmada bulunursa, kendi kırılgan egosunun sınırlarının ihlal edildiğini düşünür. Saygı ile zorlama arasında ince bir çizgi vardır. Bu çizginin saygı tarafı çoğunlukla zorlamayla değil, güven vermekle ve yetkinlikle sağlanabilir. Siz herhangi bir konudaki yetkinliğinize saygı duyulmasını istiyorsanız, o yetkinliğiniz çerçevesinde ortaya koyduğunuz iş ya da eylemlerden güç alırsınız. Böyle bir durumda eğer size karşı ya da yetkinliğinize karşı birisi saygısızlık gösteriyorsa, onu saygıya davet etmezsiniz, o saygısızlığı ve saygısızlık yapan kişiyi görmezden gelirsiniz. Görmezden gelmek sadece büyüklük göstermek ya da büyüklenmek anlamına gelmez bu bağlamda, aynı zamanda kendine güvenmeye de işaret eder. Ancak yetkinliğiniz yeterince güçlü değilse ve siz sadece size bir şekilde “yüklenmiş” olan yetkinliğe yaslanarak saygı beklentisi içine giriyorsanız, her fırsatta karşınıza çıkan herkesi bu yüklenmiş yetkinliğe karşı saygı göstermeye zorlarsınız. Bu gerçek bir saygı değil, saygı simülasyonudur.
Bu satırları yazarken tam da bu konuda ne demek istediğimin daha anlaşılır hale gelmesini sağlayacak bir sahne geldi aklıma. Şarkıcı Erol Büyükburç’un bir şarkı yarışmasındaki jüri üyeliği sırasında kendisine yeterince söz hakkı tanınmamasından şikâyet ettiği sahne. Büyükburç müzik konusundaki yetkinliğinin yeterince tanınmamasından[2] şikâyet ederek “ben saksı değilim, en çok bana soracaksınız” gibi ifadelerle popüler kültür tarihine geçen çıkışıyla akıllarda yer etmişti. Buradaki çıkış aşırıya kaçmış ve neredeyse karikatür bir tavırdır. Ancak bu çıkışın alametifarikası karşısındakini kendisini “tanımaya”[3] zorlamasıdır. Tanımaya zorlamak hem kişisel hem de kurumsal anlamda çok kırılgan bir duruma işaret eder. Kendini karşısındakine dayatan kişi ya da kurumlar bir süre sonra dayatılan kişiler tarafından ciddiye alınmaz hale gelir, korkudan dolayı karşısında bir direniş gerçekleşemiyorsa arkasından gülünüp dalga geçilir hale gelir. Bir nevi mahallenin delisi yaftası yapıştırılıp neredeyse “kuyruğuna teneke bağlanır” duruma düşer kişi. Bu durumda kendine karşı saygı bekleyen kişiye iki farklı şekilde davranma seçeneği kalır. Birincisi kendisiyle dalga geçildiğinin farkında olmama ki bu genellikle farkında olunduğu halde “farkında değilim” numarası yapma şeklinde vuku bulur. İkincisi eğer elinde baskı gücü, ya da karşısındakilere kendisini dayatma erki varsa baskıyı ve dayatmayı arttırmadır. Aslında bu erk de çoğu zaman sonsuz değildir. Bir sınırı vardır.
İSTİAP HADDİ VE KAZALAR!
Aslında “haddini bilmek” deyimi sadece sınırlarını bilmekle ilgili değildir. Aynı zamanda bir kapasite meselesiyle de ilgisi vardır. “İstiap haddi” diye bir kavram vardır taşımacılıkta. Bu içine alma, sığdırma sınırı ya da üst sınırı anlamına gelir. Bir kamyonun misal kara yollarında seyahat edebilmek için belli bir yük taşıma üst sınırı vardır. Buna istiap haddi denilir. Bu üst sınırın nedeni belli bir aracın belli bir üst sınıra kadar taşıma kapasitesi olmasından kaynaklanır. Bazı hesaplamalarla, her aracın taşıma kapasitesi o aracın motor gücü, tekerleklerinin sağlamlığı ve daha bir dolu parametreyle belirlenir. Pek çok insan bu hesaplamalara aldırmaksızın, bu üst sınırı aşmaya çalışır. Bu tür insanların tek korkusu bu üst sınırın aşıldığının yetkili makamlar tarafından tespit edilmesi halinde ceza alacak olmasıdır. Hâlbuki asıl korkulması gereken, böylesi bir üst sınır aşımı halinde kaza yapma ihtimalidir. Aşırı yükten dolayı fren ya da lastik patlayabilir. Aracın yolda gitmesini engelleyecek herhangi bir aksamı arızalanabilir. Ağır bir yükle hele de yokuş aşağı giderken böyle bir ihtimalle karşılaşmak sadece mal kaybına değil, can kaybına da yol açabilir.
Şimdi temelde bir trafik terimi olan istiap haddi konusunu neden bu kadar detaylı anlattığıma okuyucu belki de şaşırmıştır. Şaşırmayınız lütfen. Zira istiap haddi sadece insan yapımı araçlar için geçerli değil, aynı zamanda bizzat insan için de geçerlidir. Bir insan da kapasitesinden fazla bir yük yüklendiği zaman, pek çok kazaya sebebiyet verebilir. Bir kişi sınırlarının ya da kapasitesinin farkında olmadan bir işi yüklenirse sadece kendisine değil etrafına da zarar verebilir. Tıpkı aşırı yüklü bir kamyonun freni patladığında nereye çarpacağı belli olmaması gibi. Misal çocuk yetiştirme konusunda ne kadar istekli ve sabırlı olduğunun farkında olmayan, yani kendini bilmeyen birisi çocuk yaptığı zaman, sadece yetiştirdiği çocuğa zarar vermez, aynı zamanda çocuk büyüdüğü zaman sabırsız ebeveynlerin onda bıraktığı travmalardan kaynaklanan sorunlu davranışlar nedeniyle topluma da dolaylı yoldan zarar verebilir. Yine sınır ve kapasitesini bilmeyen birisini siz örneğin torpille, kayırmayla ya da nasılsa benim istediğim her şeyi yapar beklentisiyle hayati bir göreve getirirseniz bu istiap haddi aşımı, bekasına çok önem verdiğiniz bir devleti yıkıma uğratabilir. Bu durumda önem verilen şey devletin bekası olmaktan çıkıp bizatihi kişi-kişilerin bekası haline gelir. Israrla altını çizmekte yarar var, kapasite ve haddini bilmek meselesi ne sadece basit bir trafik terimidir ne de egosu kırılgan herkesin her önüne gelene olur olmadık zamanlarda kendine saygı gösterilmesini zorlayan bir kavramdır.
TOPLUMUN SELAMETİ AÇISINDAN YETKİLİ KİŞİLERE SINIRINI BİLDİRMEK
Haddini bilmek, kendi sınırlarının farkında olmak toplumsal olduğu kadar siyasal bir konudur ve çoğu zaman bir “ulusal güvenlik” meselesi haline gelebilir. Eğer siz bir ülkenin tek yöneticisi olarak istiap haddini aşan yük, yükümlülük ve yetkileri tek elinizde topladıysanız, yine kamyon benzetmesinde olduğu gibi sizin yokuş aşağı giderken sağa sola savrulmanız tek başına sizi ilgilendirmez. Sırtınızda taşımakla yükümlü olduğunuz yetkiler, aynı zamanda kanlı canlı insanların hayatına mal olacak arızalara yol açabilir. Hukuki, siyasi, ekonomik, diplomatik sınırlarınızın farkında olmaz da bu sınırları fazla zorlarsanız, size birileri çıkıp “haddinizi” de “istiap haddinizi” de bildirir. Sizin bu had bildirme karşılığında esip gürlemeniz ve had bildirmeye had bildirmeyle karşılık vermeniz sadece arkasından gülünüp dalga geçilecek bir davranış olarak değerlendirilir. Sonuç olarak haddini bilmek aslında kendini bilmektir. Kendini bilmek, sadece kendinden sorumlu olmaya işaret etmez, gündelik hayatta karşılaştığınız her canlıya karşı sorumlu olmayı da beraberinde getirir. Bu durumda geleneksel olarak büyüğün küçüğe, yetki makamındakinin sıradan insana karşı kullandığı haddini bildirme eylemine aslında tersinden bakmak gerekir. Sınır ve kapasitesini asıl bilmesi gereken kişi ya da kişiler yetki makamındaki ve toplumun selametinden sorumlu olan kişilerdir. Asıl bu kişi-kişilere sınır aşımı durumlarında haddinin bildirilmesi saygısızlık olmak bir yana toplumun selameti açısından bir görevdir ve bu görev hayati önemdedir.
[1] https://www.birgun.net/haber/kaymakam-ogretmeni-siniftan-kovdu-360483
[2] Söz konusu olayın kısa bir videosuna şu linkten ulaşılabilir: https://www.youtube.com/watch?v=x9fxjKzCpME
[3] Burada tanımak sözcüğü İngilizcedeki “recognition” sözcüğünün karşılığı olarak kullanılıyor. Basit bir bilme, tanıma karşılığı değil, karşı taraf hakkında olumlu düşünmek, onun yetkinlik alanını kabul etmek ve ona saygı göstermek gibi eylem ve durumları da kapsayan bir ifadedir bu.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.