Kategori: Yazar

  • ‘Haddini Bil!’ Cumhuriyeti

    Yaklaşık bir ay kadar önce genç bir kaymakam, muhtemelen kendisinin yaşlarında ya da belki de kendisinden biraz daha büyük bir öğretmeni ziyaret ettiği okulda sınıftan kovdu ve kovarken de “haddini bil” diyerek payladı[1]. Bu haberi ilk okuduğumdan beri “haddini bilme”nin ne demek ve nasıl bir şey olduğunu düşünüyorum. Had, hudut, haddat gibi sözcükler Arapça’dan dilimize geçmiş. Hdd sözcük kökünden gelen orijinali hadd olan sözcük bileme, keskinleştirme, bıçağın keskin ağzı, sınır çekme gibi anlamlara geliyor. İşin özü haddini bilmek de sınırlarını, kapasitesini, yetki ve etki sınırlarını bilmek anlamına geliyor.

    SAYGI MI, SAYGI SİMÜLASYONU MU?

    Genellikle yetki makamındaki kişilerin ya da yaşça büyük olanların bir miktar alt konumda, acemi, küçük olarak gördükleri muhataplarına karşı kullandıkları bir ifade: “haddini bil!” Ancak bu haddi-sınırı kimin, nasıl belirlediği hiçbir zaman anlaşılmaz. Çoğu zaman bu ifade, ifadeyi kullanan kişilerin, onun gerçek saygınlık ya da büyüklüğüne değil de, özgüveninin kırılganlığına işaret eder. Zira bir kişi eğer olmadık bir an ve durumda muhatabına “haddini bil” diye bir hatırlatmada bulunursa, kendi kırılgan egosunun sınırlarının ihlal edildiğini düşünür. Saygı ile zorlama arasında ince bir çizgi vardır. Bu çizginin saygı tarafı çoğunlukla zorlamayla değil, güven vermekle ve yetkinlikle sağlanabilir. Siz herhangi bir konudaki yetkinliğinize saygı duyulmasını istiyorsanız, o yetkinliğiniz çerçevesinde ortaya koyduğunuz iş ya da eylemlerden güç alırsınız. Böyle bir durumda eğer size karşı ya da yetkinliğinize karşı birisi saygısızlık gösteriyorsa, onu saygıya davet etmezsiniz, o saygısızlığı ve saygısızlık yapan kişiyi görmezden gelirsiniz. Görmezden gelmek sadece büyüklük göstermek ya da büyüklenmek anlamına gelmez bu bağlamda, aynı zamanda kendine güvenmeye de işaret eder. Ancak yetkinliğiniz yeterince güçlü değilse ve siz sadece size bir şekilde “yüklenmiş” olan yetkinliğe yaslanarak saygı beklentisi içine giriyorsanız, her fırsatta karşınıza çıkan herkesi bu yüklenmiş yetkinliğe karşı saygı göstermeye zorlarsınız. Bu gerçek bir saygı değil, saygı simülasyonudur.

    Bu satırları yazarken tam da bu konuda ne demek istediğimin daha anlaşılır hale gelmesini sağlayacak bir sahne geldi aklıma. Şarkıcı Erol Büyükburç’un bir şarkı yarışmasındaki jüri üyeliği sırasında kendisine yeterince söz hakkı tanınmamasından şikâyet ettiği sahne. Büyükburç müzik konusundaki yetkinliğinin yeterince tanınmamasından[2] şikâyet ederek “ben saksı değilim, en çok bana soracaksınız” gibi ifadelerle popüler kültür tarihine geçen çıkışıyla akıllarda yer etmişti. Buradaki çıkış aşırıya kaçmış ve neredeyse karikatür bir tavırdır. Ancak bu çıkışın alametifarikası karşısındakini kendisini “tanımaya”[3] zorlamasıdır. Tanımaya zorlamak hem kişisel hem de kurumsal anlamda çok kırılgan bir duruma işaret eder. Kendini karşısındakine dayatan kişi ya da kurumlar bir süre sonra dayatılan kişiler tarafından ciddiye alınmaz hale gelir, korkudan dolayı karşısında bir direniş gerçekleşemiyorsa arkasından gülünüp dalga geçilir hale gelir. Bir nevi mahallenin delisi yaftası yapıştırılıp neredeyse “kuyruğuna teneke bağlanır” duruma düşer kişi. Bu durumda kendine karşı saygı bekleyen kişiye iki farklı şekilde davranma seçeneği kalır. Birincisi kendisiyle dalga geçildiğinin farkında olmama ki bu genellikle farkında olunduğu halde “farkında değilim” numarası yapma şeklinde vuku bulur. İkincisi eğer elinde baskı gücü, ya da karşısındakilere kendisini dayatma erki varsa baskıyı ve dayatmayı arttırmadır. Aslında bu erk de çoğu zaman sonsuz değildir. Bir sınırı vardır.

    İSTİAP HADDİ VE KAZALAR!

    Aslında “haddini bilmek” deyimi sadece sınırlarını bilmekle ilgili değildir. Aynı zamanda bir kapasite meselesiyle de ilgisi vardır. “İstiap haddi” diye bir kavram vardır taşımacılıkta. Bu içine alma, sığdırma sınırı ya da üst sınırı anlamına gelir. Bir kamyonun misal kara yollarında seyahat edebilmek için belli bir yük taşıma üst sınırı vardır. Buna istiap haddi denilir. Bu üst sınırın nedeni belli bir aracın belli bir üst sınıra kadar taşıma kapasitesi olmasından kaynaklanır. Bazı hesaplamalarla, her aracın taşıma kapasitesi o aracın motor gücü, tekerleklerinin sağlamlığı ve daha bir dolu parametreyle belirlenir. Pek çok insan bu hesaplamalara aldırmaksızın, bu üst sınırı aşmaya çalışır. Bu tür insanların tek korkusu bu üst sınırın aşıldığının yetkili makamlar tarafından tespit edilmesi halinde ceza alacak olmasıdır. Hâlbuki asıl korkulması gereken, böylesi bir üst sınır aşımı halinde kaza yapma ihtimalidir. Aşırı yükten dolayı fren ya da lastik patlayabilir. Aracın yolda gitmesini engelleyecek herhangi bir aksamı arızalanabilir. Ağır bir yükle hele de yokuş aşağı giderken böyle bir ihtimalle karşılaşmak sadece mal kaybına değil, can kaybına da yol açabilir.

    Şimdi temelde bir trafik terimi olan istiap haddi konusunu neden bu kadar detaylı anlattığıma okuyucu belki de şaşırmıştır. Şaşırmayınız lütfen. Zira istiap haddi sadece insan yapımı araçlar için geçerli değil, aynı zamanda bizzat insan için de geçerlidir. Bir insan da kapasitesinden fazla bir yük yüklendiği zaman, pek çok kazaya sebebiyet verebilir. Bir kişi sınırlarının ya da kapasitesinin farkında olmadan bir işi yüklenirse sadece kendisine değil etrafına da zarar verebilir. Tıpkı aşırı yüklü bir kamyonun freni patladığında nereye çarpacağı belli olmaması gibi. Misal çocuk yetiştirme konusunda ne kadar istekli ve sabırlı olduğunun farkında olmayan, yani kendini bilmeyen birisi çocuk yaptığı zaman, sadece yetiştirdiği çocuğa zarar vermez, aynı zamanda çocuk büyüdüğü zaman sabırsız ebeveynlerin onda bıraktığı travmalardan kaynaklanan sorunlu davranışlar nedeniyle topluma da dolaylı yoldan zarar verebilir. Yine sınır ve kapasitesini bilmeyen birisini siz örneğin torpille, kayırmayla ya da nasılsa benim istediğim her şeyi yapar beklentisiyle hayati bir göreve getirirseniz bu istiap haddi aşımı, bekasına çok önem verdiğiniz bir devleti yıkıma uğratabilir. Bu durumda önem verilen şey devletin bekası olmaktan çıkıp bizatihi kişi-kişilerin bekası haline gelir. Israrla altını çizmekte yarar var, kapasite ve haddini bilmek meselesi ne sadece basit bir trafik terimidir ne de egosu kırılgan herkesin her önüne gelene olur olmadık zamanlarda kendine saygı gösterilmesini zorlayan bir kavramdır.

    TOPLUMUN SELAMETİ AÇISINDAN YETKİLİ KİŞİLERE SINIRINI BİLDİRMEK

    Haddini bilmek, kendi sınırlarının farkında olmak toplumsal olduğu kadar siyasal bir konudur ve çoğu zaman bir “ulusal güvenlik” meselesi haline gelebilir. Eğer siz bir ülkenin tek yöneticisi olarak istiap haddini aşan yük, yükümlülük ve yetkileri tek elinizde topladıysanız, yine kamyon benzetmesinde olduğu gibi sizin yokuş aşağı giderken sağa sola savrulmanız tek başına sizi ilgilendirmez. Sırtınızda taşımakla yükümlü olduğunuz yetkiler, aynı zamanda kanlı canlı insanların hayatına mal olacak arızalara yol açabilir. Hukuki, siyasi, ekonomik, diplomatik sınırlarınızın farkında olmaz da bu sınırları fazla zorlarsanız, size birileri çıkıp “haddinizi” de “istiap haddinizi” de bildirir. Sizin bu had bildirme karşılığında esip gürlemeniz ve had bildirmeye had bildirmeyle karşılık vermeniz sadece arkasından gülünüp dalga geçilecek bir davranış olarak değerlendirilir. Sonuç olarak haddini bilmek aslında kendini bilmektir. Kendini bilmek, sadece kendinden sorumlu olmaya işaret etmez, gündelik hayatta karşılaştığınız her canlıya karşı sorumlu olmayı da beraberinde getirir. Bu durumda geleneksel olarak büyüğün küçüğe, yetki makamındakinin sıradan insana karşı kullandığı haddini bildirme eylemine aslında tersinden bakmak gerekir. Sınır ve kapasitesini asıl bilmesi gereken kişi ya da kişiler yetki makamındaki ve toplumun selametinden sorumlu olan kişilerdir. Asıl bu kişi-kişilere sınır aşımı durumlarında haddinin bildirilmesi saygısızlık olmak bir yana toplumun selameti açısından bir görevdir ve bu görev hayati önemdedir.

    [1] https://www.birgun.net/haber/kaymakam-ogretmeni-siniftan-kovdu-360483

    [2] Söz konusu olayın kısa bir videosuna şu linkten ulaşılabilir: https://www.youtube.com/watch?v=x9fxjKzCpME

    [3] Burada tanımak sözcüğü İngilizcedeki “recognition” sözcüğünün karşılığı olarak kullanılıyor. Basit bir bilme, tanıma karşılığı değil, karşı taraf hakkında olumlu düşünmek, onun yetkinlik alanını kabul etmek ve ona saygı göstermek gibi eylem ve durumları da kapsayan bir ifadedir bu.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Gazeteciliğin ‘gaz’ hali

    AHMET DİRİCAN / 

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Azerbaycan dönüşü, Airbus 330-200 tipi ‘TUR’ uçağındaki, “Ben taarruzdayım. Benim kitabımda geri adım atmak yok. Biz bildiğimizi okuruz” sözlerini okuyunca merak ettim doğrusu, kim ne sormuştu da yine meydan okuma gereği duymuştu.

    Konu yine, yıllardır cezaevinde olan Osman Kavala… Üstelik “Nongrata” krizi daha yeni aşılmış gibi.. Yakında zamanda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin kararı açıklanacak.

    Her gazeteci gibi özel uçağa binme ayrıcalığına sahip bir gazetecinin de gündemdeki bu konuları Cumhurbaşkanı’na sormasında sakınca yok.

    Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın internet sitesinden soruları okuyunca kim bu gazeteci arkadaşlar diye merak ettim doğrusu.

    Fotoğraflardaki uçağa binme ayrıcalığına sahip gazetecilerin hiçbirini tanımamak, bazılarının yüzünü ilk kez görmek de elbette benim eksikliğim…

    İşte Erdoğan’a ‘soru’ sorma ayrıcalığına sahip gazetecilerin soruları:

    -“Aslında sizin yaptığınız bu çıkış, Davos’taki ‘oneminute’ çıkışına benzeyen bir çıkış olarak nitelendirildi. Ne yaşandı bu süreçte? Biden ile görüşme öncesinde Amerika Birleşik Devletleri’nden geri adım mantığındaki adım, süreci nasıl etkileyecek? Bundan sonrası için süreç nasıl olmalı?”

    – Amerikan gazetelerindeki “Erdoğan krizden kaçtı, geri adım attı” gibi manşetleri nasıl değerlendirdiği…

    – Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin kasım sonunda Türkiye’ye ilişkin bir süreç başlatabileceği hatırlatılarak, “Eğer bu tarihe kadar Osman Kavala serbest bırakılmazsa AİHM’in vereceği bir görüş bu anlamda belirleyici olacak herhalde. Beklentiniz nedir?”

    – Son zamanlarda özellikle milli olan bütün kurumlar saldırı altında. Bunlar içerisinde TÜGVA da var; TÜRGEV de Ensar da var. Çok ciddi iftiralar atıldı, çok ciddi saldırılar yapıldı. Bu vakıflar neden saldırı altında”

    – “CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun, ‘Biz belediyeler olarak hükümetten eşit kaynak alamıyoruz, Belediyeler Birliğinden alamıyoruz’ gibi CHP’li belediyelerin ayrımcılığa tabi tutulduğu yönünde bir basın toplantısı yaptı. Hizmet üretemeyişlerinin bir bahanesi mi oluyor bu? Nasıl değerlendiriyorsunuz?”

    – “CHP grup kararı olarak ‘hayır’ oyu verdi tezkereye. Daha öncesinde de HDP eş başkanlarının tezkereyle ilgili ‘hayır’ oyu verilmesi çağrısı vardı CHP’ye. Bir anlamda HDP’nin çağrısına olumlu yanıt vermiş oldular. ‘CHP yerli, milli değil’ diyoruz ama bu çok sembolik oldu açıkçası. Hakikaten CHP’li seçmeni bile şaşırtacak denli bir durum. Çünkü hâlihazırda Türkiye sınırın ötesinden terör tehdidiyle muhatap.” şeklindeki ifadeler üzerine…

    – Cumhurbaşkanı Erdoğan, büyükelçilerin açıklaması konusunda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve bazı çevrelerden “Nazikçe uyarıyorlar, bunlara neden tepki gösteriyorsunuz?” gibi açıklamalar geldiği, “Nongrata ilan etmek bizi yalnızlaştırır” diyenlerin, büyükelçiler geri adım attıktan sonra da bunun “diplomatik başarı olduğunu” söylemeye başladığı hatırlatılarak, değerlendirmesinin sorulması üzerine…

    Gaz veren, gaz alan

    Eskiden ‘çanak soru’ denirdi, anlaşılan devri çoktan geçmiş. Şimdi sanıyorum, gazeteciliğin ‘gaz’ kısmı revaçta…

    Yıllar önce Tufan Türenç, yazmıştı, “En tehlikeli olanı sürekli gaz veren, övgüler yağdıran, alkışlayan gazetecilerdir” diye…

    Acaba hangisi daha tehlikeli; gaz veren mi, gaz alan mı, yoksa ikisi de mi?

  • Sporda seçim yarışı başladı ama hak, hukuk adalet var mı?

    Seçimler başladı…

    Sandıktan kimler çıkacak göreceğiz…

    İttifaklar kuruldu…

    Bu seçim cumhurbaşkanlığı, milletvekili ve yerel seçim değil…

    Spor federasyonları seçimleri…

    Siyasi seçimler gibi ittifaklar kuruluyor…

    Adayların yüzde 80’ni  işaretle aday olduğunu belirtiyor…

    Eyy adaylar…

    Neyin işaretini alıyorsunuz veya bekliyorsunuz…

    Çıkın projelerinizi anlattın, kişiliğinizi ortaya koyun seçime girin…

    Bir siyasi  partiye ve kişilere bağlı kalıp, hareket ederseniz yarın kendinizi  kurtarmanız zor olur…

    Seçimler 55 branşta yapılıyor…

    Kış Olimpiyat oyunları sonrası, bazı federasyonlarda da seçimler yapılacak…

    Seçimin ilk startı 16 Eylül’de verildi…

    4 Aralık’ta son seçim yapılacak…

    Ne yarış …

    Herkes böyle fahri bir görev için yarış yapıyor…

    Alkışlamak lazım…

    Ancak…

    Bu fahri göreve talip olanların, öncelikle birinci derece yakınları da dahil mal varlıklarını bildirmeleri gerekir…

    Yine göreve başlayacak federasyon başkanlarının devraldıkları federasyonların artı ve eksi bakiyelerini şeffaf bir biçimde kamuoyu ile açıklamaları gerekir…

    Bu seçimlerde spor teşkilatı yansız değil…

    Telefonlar durmak bilmiyor…

    Bazı başkan adaylarına ‘çekilin’ baskısı var…

    Çok itibarlı birisinin kardeşi için diğer aday çekilmek zorunda kalıyor…

    Emir büyük yerden olduğu için…

    O adayın eli kolu bağlı kalması nedeniyle, vaz geçiyor…

    Böyle bir ortamda adaletli bir seçim yapıldığı düşünülemez…

    Şu da yanlış…

    12 federasyon Danıştay kararlarına uyuyor…

    Diğerleri uymuyor…

    Danıştay yüzde 15’lik delege ve aday ücretini kaldırmıştı…

    Herkes aday olabilecekti…

    Adaylar plan ve proje yerine delege peşinde koşuyorlar…

    Böyle olunca da seçme ve seçilme hakları elinden alınıyor…

    Adaletsiz, hukuksuz, insan haklarına aykırı bir sistemle yapılan spor federasyonu seçimleri yarın yapılacak itirazlar sonucu iptal edilebilir…

    Bunun için de seçimlerin bitmesi bekleniyor…

    Gençlik ve Spor Bakanlığı, seçim startı vermeden önce tüm federasyonların Danıştay kararlarına uyması konusunda uyarmalıydı…

    Kim dinliyor ki mahkeme kararlarını, sporda da mahkeme kararlarına uyulsun…

    Yarış sürüyor…

    İpi göğüsleyenleri göreceğiz…

    Böyle bir sistemde…

    Türk sporu ne kadar başarılı olacak, göreceğiz…

    Ama önce…

    Sporda da hak, hukuk, adaleti sağlayın…

    Gerisi lafı güzaf…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Sinema salonları ne kadar dayanır?

    Şenay Aydemir

    Etkileri halen devam eden COVID -19 salgını, birçok endüstriyi etkilediği gibi, sinemayı da çok ağır yaraladı. Ama bu etkiyi en yakıcı biçimde hissedenler sinema salonları oldu. İki ana nedene dikkat çekelim. İlki pandemi öncesinde de dijital yayın platformlarının büyümesi salonları zorlamaya başlamıştı. Bu platformlar öncesinde de seyirci sayısını çeşitlendirmek, artırmak konularında sıkıntılar yaşayan sinema salonları pandemiyle birlikte kapanınca, kimilerine göre “geri dönüşü olmayan yol”a da girilmiş oldu.

    Çünkü dijital platformlar pandemiyle birlikte abone sayılarını, buna bağlı olarak da içerik adetlerini hızla artırdılar. Sinema salonları sessizce açılmayı beklerken başta Netflix ve BluTv olmak üzere Türkiye’deki dijital yayıncı kuruluşlar yerli içerikleri artırmaya başladı. Buna süreç içinde Exxen ve Gain gibi yeni platformlar da eklendi. Üstelik HBO ve Amazon’un da Türkiye’de şube açma ve içerik üretme çalışması içinde olduğu biliniyor.

    Peki, bütün bu yoğunluk sektörde bir rahatlama yarattı mı? Görülen o ki, pandemi öncesinde sinema salonlarını domine eden, televizyonda reytingleri kapan 4-5 yapımcı bu gelişmelerden hayli memnun. Çünkü dijital platformlarda yayınlanan içeriğin neredeyse yüzde 90’ı bu yapımcılar tarafından üretiliyor. Haliyle onlar açısından pandeminin bir tür “vaka-i hayriye” olduğu bile söylenebilir. Bu durum, yani dijital yayınlara artan içerik üretiminin olumlu yanları da yok değil. Set emekçilerinin pandemi sürecinde ve sonrasında iş bulabildiği ve gelir elde edebildiği alanlar oldu bu mecralar.

    Ancak, salgın başlayınca kapanan, sonra kontrollü açılan, geçen kışı kapalı geçirip yeniden kontrollü bir şekilde açılan sinema salonlarının durumunda bir düzelme olduğu söylenemez. Hali hazırda 2019 sonunda on milyon seyirci kaybetmiş ve yüzde 15 oranında küçülmüştü bu mecra. Sektör kaybını, bilet fiyatlarına yüzde 30’un üzerinde zam yaparak gidermişti. Ancak 2020’ye damga vuran pandemi her şeyi değiştirdi. Türkiye’de gişe bilgilerini düzenli olarak yayınlayan boxofficeturkiye.com sitesinin yıllık raporuna göre 2020’de 58’i yerli film olmak üzere toplam 177 yeni film Türkiye’de vizyona girebildi. Ki bu rakam önceki iki yılda 400’ün üzerine çıkmıştı. Bu 181 film için 17.4 milyon adet bilet kesilirken, 299,7 milyon TL hasılat elde edildi. Salgın nedeniyle yüzde 70’e yakın bir kayıp söz konusuydu.

    Bütün bu felaketin içinde ortaya çıkan geliri kimler alıyor? 300 milyon TL’lik hasılatın yaklaşık 180 milyon TL’sinin beş film ve dört yapım şirketi arasında pay edildiğini söylemek, Türkiye’deki tekelleşmenin boyutunu bilenler açısından sürpriz olmayacaktır. Seyircinin yüzde 90’ı ise ikisi en büyük salon işletmecisine ait üç büyük dağıtımcı şirketin filmleri alıyor.

    2020’ye göre salgının etkilerinin sürdüğü ama sosyal hayata yönelik kısıtlamaların daha az olduğu 2021’de vaziyet nasıl. Yine boxofficeturkiye.com’un verilerine başvuralım. Türkiye’de 2019 yılında 447 sinema kompleksi içinde 2778 adet salon bulunuyordu. Sitenin verilerine göre bu hafta 366 salonda gösterimler devam ediyor. Yani 81 sinema kompleksi pandemi sonrasında ya kapandı ya da henüz kapılarını seyirciye açmadı. Sinema verileri konusunda sektör ile pek uyumlu olmasa da TÜİK’in 16 Haziran 2021 tarihli raporuna göre ise “Türkiye genelinde sinema salonu sayısı 2020 yılında 2019 yılına göre yüzde 4,5 azalarak 2 bin 698 oldu. Bu dönemde sinema salonlarındaki koltuk sayısı yüzde 6,0 azalarak 317 bin 763 oldu.” Tabii bu rakama 2021 verileri ise henüz açıklanmadı.

    Peki, 2021’in gişe verileri nasıl seyrediyor. Bu yıl 125 yeni film vizyona girmiş, yaklaşık 5.4 milyon seyirci, 118 milyon TL civarında gelir bırakmış gişeye. Ama geçen yıla göre seyirci ve gişe geliri açısından yüzde 60-70’ler civarında bir gerileme söz konusu. Türkiye’de sinema sezonunun en hareketli olduğu dönemden geçiyoruz. Vizyondaki filmlere göre haftalık 2 milyondan fazla biletin kesildiği dönem normal durumda. Örneğin, iki yıl önce 42. vizyon haftasında 2 milyon 223 bin bilet kesilmişti. Geçen hafta ise 530 bin. Bu rakamın düzenli olarak artma eğilimi göstermesi sinema salonları için umut ışığı olacaktır. Salgının 2022’de son bulacağına dair öngörülerin gerçekleşmesi durumunda gelecek yıl rakamlar daha da yukarı çıkacaktır. Kanımca bu krizde sinema salonları oldukça hırpalanacak ve kendini toparlaması uzunca bir zamanı alacak gibi.

    Ancak, burada sektörü bekleyen başka bir tehlikeye dikkat çekerek bitirelim: Dijital yayıncılığın, yapımcıları risk almaktan uzaklaştırması. Bir filme milyonlarca lira yatırıp seyircinin gelmesini ummak bir risk nihayetinde. Ancak dijital platformlarla anlaşmalar kesin rakamlar üzerinden yapılıyor. Yapımcı filmi çekip teslim ettikten sonrasıyla ilgilenmiyor, parasını cebine koyuyor. Türkiye’de sinema salonlarının motor gücü olan yerli yapımların azalması (ya da dijital için üretilmesine) vesile olacak bu eğilim başka bir yazının konusu olsun.

  • Kendini bilmeme kültürü

    Son günlerde muhtemelen pek çok insanın cevabını merak ettiği bir soruyu kendime daha sık sormaya başladım: “Bazı insanlar, acaba gece yastığa başlarını koyduklarında nasıl uykuya dalıyorlar, yaptıkları şeylerin hesabını inandıkları ilahi güç dâhil kimseye değilse bile kendilerine nasıl veriyorlar?” Çünkü pek çok inançta olduğu gibi, Antik Yunandaki bazı ekollere göre uyku ya da uyku öncesi, gündelik hayatta yapıp ettiklerimizin bir tür hesaplaşmasını yaptığımız anlardır. Örneğin Pythagorasçılara göre “uyku, tanrılarla bir tür karşılaşma olarak ölümle ilişkilendirildiği için, uyumadan önce kendinizi arındırmak zorundasınızdır. Ölüleri hatırlamak, hafıza için bir alıştırmadır.”[1]

    Ölüleri hatırlamak, aynı zamanda hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamanın anlamsızlığıyla da yüzleştirir insanı. Ölümü hatırlamak diğer yandan da insanı yarın ölecekmiş gibi yaşamaya yönlendirir. Ne var ki, ölümü hatırlamak dahi bazılarımızda farklı farklı davranış örüntüleri ortaya çıkarıyor. Bazılarımız “nasılsa yarın öleceğim, ne gerek var ki mala mülke, ne gerek var ki hak hukuk yemeye, ne gerek var ki bir canı incitmeye, bu dünyada bir hoş seda bırakayım, bu yeter” diyerek bir sükûn âlemine dalıyor. Laf aramızda tabi ki “kaldı mı artık böyle tipler?” diye bir soru da akla gelmiyor değil. Bu hatırlama bazılarımızı ise, “zaten yarın öbür gün öleceksem, bu dünyanın bütün nimetlerinden yararlanmalıyım, bir ömrüm var onu da her şeyin hazzına, tadına, zevkine vararak tamamlamalıyım” diyerek bütün dünya nimetlerini ne pahasına olursa olsun, kimin hakkına tecavüz ederse etsin olabildiğince çok sömürmeye yönlendiriyor. İkinci tip motivasyonu tahrik edecek o kadar çok çeldirici var ki içinde yaşadığımız dünyada, buna kapılmak çok kolay, bunu kafamızda meşrulaştırmak çocuk oyuncağı.

    Bir üçüncü model daha var ki ölüm bu tip kişilerde zerre kadar kaygı uyandırmıyor. Bu tip insanlar, ya ölümden sonrasına inanıp, bu inancı paradoksal bir biçimde dünyada yaptığı tüm haksızlıkları meşrulaştıracak bir araç olarak kullanıyor ya da dünyadaki bütün yapıp ettiklerini bir öbür dünya ödülü için şekillendiriyor. Dindar mı desek Tayfun Atay’ın adlandırmasıyla dinbaz mı desek böylelerine karar vermek zor. Dindar ya da dinbaz ayrımı yapmaksızın bu tipolojiyi ortaklaştıran nokta, öbür dünya beklentisine bu dünyayı feda etmek, ya da bu dünyadaki bütün ilişkilerini ölür dünyanın varlığı varsayımıyla şekillendirmek. Bunda ilk bakışta bir sorun yok elbette. Ancak bu yaklaşım, bilişsel zekâsı her zaman kurnazlık için daha iştahla işleyen insan türü için her zaman bir kaçamak yola sapmayı da kolaylaştırıyor.

    İNANCINI NASIL YAŞARSA YAŞASIN, AMA BAŞKALARINA HAKSIZLIK YAPMASIN

    Günümüzde bu yaklaşımla hayatını temellendiren insanlar arasında samimi dindar ve dini çıkarlarına alet eden şeklinde bir ayrım yapıyor bazıları. Açıkçası ben bir insan neye inanırsa inansın, inancını kendi hatalarının hoş görülmesini meşrulaştırmak için araç olarak kullanmadığı sürece pek önemsemiyorum. İster ağaca isterse ineğe tapsın, bir insan inancını başkalarına dayatmıyorsa ve başkalarına yaptığı haksızlığı inancıyla meşrulaştırmıyorsa inancını nasıl yaşarsa yaşasın.

    Bu tipolojinin bir diğer varyasyonu da bir miktar daha modern kavramlarla var oluşunu temellendiriyor. Bu tipoloji vatan, millet, bayrak gibi semboller sayesinde ölümün yaratacağı olası yüzleşmeden olabildiğince kaçıyor, kaçabiliyor ya da kaçabildiğini sanıyor. Bu tipolojinin sarıldığı ya da varlığına “anlam” kattığı kavramlar bir miktar daha dünyevi kavramlar olsa da, temelde mistik esintiler barındırıyor içinde. Vatan gibi bir kavram her ne kadar somut bir kara parçasına tekabül etse de bu kara parçasına karşı beslenen sevgi mistik bir takım soyutlamaları besleyerek her türlü günahın, kötülüğün ahlaksızlığın üstünü örtecek bir paravana dönüşebiliyor. Sevgi başlı başına muğlak bir kavramken, buna herkesin sevme biçimi pekâlâ değişebilecek bir kara parçasına beslenen duygunun ne olduğu sorusu eklenince muğlaklık derinlik kazanıyor. Her muğlak kavram gibi yoruma açık hale geldiği zaman bu sevgiyi sorgulamak ve eleştirmek de neredeyse imkânsız hale geliyor. Erich Fromm sevginin de şiddetin de aynı kökenden geldiğini boşuna iddia etmiyor.[2] Sevgi karşılık bulamadığında ya da eşitlenmediğinde (ki bu mümkün değildir, zira hiç kimsenin herhangi bir başka varlığa beslediği sevgiye eşit düzeyde bir sevgiyle karşılık bulması mümkün değildir) çok çabuk şiddete dönüşebiliyor.

    SEVGİNİN GÖSTERİLME BİÇİMLERİ DEĞİŞKENLİK GÖSTEREBİLİYOR

    Türkiye’de askeri birliklerde duvarlara yazılı bir söz vardır: “Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır”. Vatanı sevmek tamam da görevin ne olduğu belirsizdir. Kimine göre görev vatan topraklarında “demokrasi ve barışın hüküm sürmesine hizmet etmek”tir. Kimisine göre de görev, kendince terörist olarak gördüğü unsurlardan öldürmek dâhil her yol ve yöntemle temizlemektir vatanı. Vatana olan sevginin gösterilme biçimi değişkenlik gösterebildiği gibi sevgiliye, eşe, aşığa gösterilen sevginin ifade edilme biçimi de çok fazla değişkenlik gösterebilir. Kimisi sevdiğini olabildiğince özgür bırakmayı sevgi göstergesi olarak görebilir. Kimisi de onu koruyup kollamak adı altında hayatını zindana çevirecek kadar sınırlarını daraltmak şeklinde anlayabilir ona gösterdiği sevgisini. Son yıllarda “ölümüne” sevdiği eşini, sevgilisini öldüren erkeklerin sayısının ne kadar arttığını akılda tutarsak, sevgi gibi güzel bir duygunun nasıl şiddete evrilebildiğini görebiliriz.

    ÇAĞ KENDİYLE HESAPLAŞMAKTAN KAÇMA EĞİLİMİNİ KÖRÜKLÜYOR

    İşin özü insanın ahlaki, uygun, erdemli, vicdani sınırlar içerisinde ya da diğerkâm olmayan bir davranışı ile yüzleşmesini engelleyen mistik soyutlamalara neden bu dönemde bu kadar sık ve çabuk başvurabildiğini anlamaya çalışıyorum. Çağın koşulları galiba tuhaf bir kendiyle hesaplaşmaktan kaçma eğilimini körüklüyor. İdeolojik kutuplaşmalar, herkesin her şeyi sözde bilebilir olmasına fırsat tanıyan internet çağı, hız tutkusu durup düşünmeyi ve insanın kendi davranışlarını tartmasını büyük ölçüde engelliyor. Ünlü bir sunucu, hakkındaki taciz iddiasına iddiada bulunan kişi hakkında açtırdığı argo bir hashtagle karşılık verebiliyor. Bu da yetmiyor, iddia sahibinin nişanlısıyla bir video çekip kadını itibarsızlaştırarak kitlesel destek toplayabileceğini sanabiliyor. Aklına hiçbir zaman “bu kişi benim hakkımda neden böyle bir iddiada bulundu acaba, ben bu kişiye ne kötülük ettim de hakkımda böyle şeyler söylüyor acaba?” sorusunu sorarak, bu soru üzerinde samimiyetle kafa yormak gelmiyor. Zannımca burada kişiye yöneltilen eleştiri, iddia erkeklikle çerçevelenmiş bir personaya karşı saldırı olarak algılanıyor. Bu saldırı karşısında savunma olarak görülebilecek her türlü strateji mubah sayılıyor.

    İKTİDAR YANLIŞLARININ SORUMLULUĞUNU ÜSTLENMEKTEN KAÇINIYOR

    İçinde yaşadığımız politik ve kültürel iklim de buna benzer davranış örüntülerini destekleyecek pek çok unsur barındırıyor içinde. Siyasal iktidar yaptığı hiçbir yanlışın sorumluluğunu üstlenmeyerek, her türlü hatalı icraatı dış güçlerin saldırılarıyla açıklayarak bu iklimi sürekli besliyor. Büyük anlatılar, soyut ve mistik değerler tikel hataların üstünü örtmek için her zaman imdada çağırılıyor. Ancak imdada çağırılan değerler, her zaman muarızlara yöneltilen silaha dönüşüyor. Bu iklim ortasında kimse bir gün düşman, hain, yabancı, terörist gibi bir kategoriye düşmekten azade değil. Bu iklimse hiç sürdürülebilir değil. Her şeyden önce kendine hesap verebilir bireylerden oluşmayan toplum, hatalarının, yanlışlarının sorumluluğunu almayan yönetimlere mahkûm olur. Şu sıralar hem ekonomik, hem siyasal hem de toplumsal olarak büyük bir kriz içinde olmamızın ve bu krizin giderek derinleşmesinin belki de en önemli nedenlerinden birisi de kendini bilmeme kültürünün yaygınlaşması. Zannedildiği gibi kendisiyle hesaplaşmak tek başına içsel bir muhasebe değil. Yapılan hataların ve haksızlıkların bedelini ödemeyi de kapsıyor. Aksi hiçbir zaman gerçek bir hesaplaşmaya yol açmıyor; zira insan en çok da kendisine kolayca yalan söyleyebilir ve bu yalanlarla hesap vermekten kolayca kaçabilir. Bir insanın yüzüne hatası vurulmadığı ve bu hatanın bedelini ödemesi gerektiği ısrarla hatırlatılmadığı sürece kendiliğinden bu hatayla yüzleşmesi çok zordur. Eğer bir gün şu anda ülkeyi yöneten kişi/kişiler yaptıkları hukuksuzlukların ve haksızlıkların bedelini hukuki çerçevede ödemezse, “kendini bilmeme kültürü” daha çok yaygınlaşır ve içinde bulunduğumuz çürümeyi derinleştirir.

    [1] Michael Foucault (2003). Kendini Bilmek, (Çev. Gül Çağalı Güven), İstanbul: OM Yayınları, s . 60.

    [2] Erich Fromm (2000), Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, Yedinci Baskı, Ankara: Öteki Psikoloji.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Sağlık Bakanı soruyor: COVID-19’a karşı yarınki planınız ne?!

    COVID-19 ile ilgili bazı verileri ararken Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın twitter hesabında geriye dönük 1-2 aylık paylaşımlarına da bakacak oldum… İyi ki bakmışım; bir eğlendim sabah sabah! Sağlık Bakanı, her sabah Sağlık Bakanlığı’nın web sayfasına bakıp, oradaki bazı bilgileri herkesten önce sosyal medya hesabından paylaşan sosyal medya fenomeni gibi…

    Şöyle mesajları var:

    • Aşı olmakla olmamak arasında bazı vakalarda yoğun bakım farkı var. (26 Ağustos)
    • Şimdi size aşı olma diyenler, daha sonra geçmiş olsun diyebilir. (26 Ağustos)
    • Bunca vaka, bunca ölüm varken birinci doz aşısını olan hiç ikincisini ihmal eder mi? (26 Ağustos)
    • Bize ne oldu? Maske, mesafe konusunda birbirimize örnektik! (2 Eylül)

    Aa, yok, rica ederim. Der miyim hiç, kamyon arkası yazıları gibi falan diye…

    • COVİD-19’A KARŞI YARINKİ PLANINIZ NE? İlk doz aşınızı yaptırdınız mı? Yaptırmadıysanız, hemen randevu alabilirsiniz. Devam dozunun zamanı gelmişse, aşınızı olabilirsiniz. İşyerinizde, dışarıda, başkalarıyla bir aradayken maskenizi takıp, sosyal mesafenize dikkat etmeyi unutmayın. (30 Eylül)
    • GENÇLER, bize salgından çıkış yolunu gösterin! Yeni vakalarda en yüksek oranı sizler oluşturuyorsunuz. Hastalığı fark etmeden bulaştırmanız çok kolay! Covid’siz günlerin özlemini en çok duyansa sizlersiniz. Aşınızla, günlük hayatınızla bize örnek olsanız… Şu tablo çook değişir! (9 Ekim)

    Hadi gençler, bir el atın da, çıkıverelim şu salgından…

    • Son günlerde aşılanma hızında durağanlık var. Vaka sayılarının yüksekliği aşı konusunda bir tereddüt uyandırmış olabilir mi? Ama şunu unutmayın: Covid-19’u aşı sayesinde, adeta grip gibi atlatanların sayısı artık bunlarla yarışıyor. Kayıplarımızın çoğuysa tam doz aşı olmayanlar. (12 Ekim)
    • ENDİŞE ETMEYİN. Aşı oranımız yükseliyor, Maviye geçen illerimiz artıyor. Tam doz aşı, yakalanmanız durumunda, hastalığı hafif geçirmenizi sağlıyor. ENDİŞE EDİN. Maske kullananlar azaldı, sosyal mesafeye hassasiyet zayıf. Aşıları henüz eksik olan çok sayıda insan var. (13 Ekim)

    Kafamız biraz karışık ama olsun, tivitlerimiz güzel…

    • Günaydın, Çantalar hazır mı? Gençler, kahvaltımızı yaptık mı? Mesajım anne babalara, çocuklara, üniversitelilere: Dün, Bilim Kurulu toplandı. Aktif vakaların %40’ının 23 yaş altı kişiler olduğu bilgisini sizlerle paylaştık. Dikkatli davranalım. 18 yaş üstüysek aşılarımızı olalım. (14 Ekim)
    • COVID-19 AŞILARINI AKSATMADAN YAPTIRAN şu üç şeyi yapmış olur: Kendini korumaya alır. Yakın çevresinde ve şehrinde riski azaltır. 84 Milyonu, salgına karşı verdiği zorlu mücadelede güçlendirir. Kendimize ve tüm topluma karşı böylesi bir sorumlulukla daha önce az karşılaştık. (15 Ekim)
    • Yeni vakalar içinde gençlerin oranı artış gösteriyor. Umulanın aksine, üniversite öğrencilerimiz arasında aşılanma oranı düşük. Sağlıklı bir eğitim ortamı için gençlerimiz aşılarını aksatmadan yaptırmalı. Toplum, bütün gençlerinin aşı olarak mücadeleye katılmalarını bekliyor. (16 Ekim)

    Gençler, gençler, gençler, hadi gençler… Ama randevu alınabiliyor mu, kimlerin kaçıncı dozu, hangi aralıklarla yaptıracağı net bir şekilde açıklanıyor mu? Bunlar mesele değil.

    Sağlık Bakanı salgın yönetimini sosyal medya mesajlarına sıkıştırıp, pası topluma atalı çok olmuş! Sorumluluk çocuklarda, gençlerde, annelerde, babalarda; yük sağlık çalışanlarının omuzlarında. Peki Sağlık Bakanlığı’nın sorumluluğu nerede? Gençlere ne şekilde örnek olunuyor? Lebaleb kongreler, açılışlar, çifte standartlı uygulamalar, tutarsız tedbirler hatırlanıyor mu? Onları bilemiyoruz.

    Merak ediyorum; acaba Sağlık Bakanı, 11 Eylül’de İstanbul’da, 26 Eylül’de Ankara’da, 17 Ekim’de İzmir’de düzenlenen aşı karşıtı mitinglere ilişkin, yanlış bilgilerle toplumun kafasını karıştıran şarlatanlar için bir mesaj yazmış mı, tek söz etmiş mi twitter hesabından diye bakıyorum…

    Sizce?

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) 18 aydır, Sağlık Bakanlığı’na salgının ancak epidemiyolojik verilerle yönetilebileceğini söylüyor ve verilerin şeffaf bir biçimde kamuoyu ile paylaşılması için ısrarla çağrıda bulunuyor. TTB’nin hazırladığı COVID-19 Pandemisi 18. Ay Değerlendirme Raporu verilerin saklandığını, hakikatin gizlendiğini, hükümetin ve Sağlık Bakanlığı’nın kendi sorumluluklarını yerine getirmediğini açıkça ortaya koyuyor.[1]

    Sağlık Bakanı’nın mesajlarına bakılırsa da, salgın yönetimindeki başarısızlık ortaya çıktıkça, sorumluluğu topluma atma eğilimi ağırlık kazanıyor.

    Ne diyelim; biz dün, bugün olduğu gibi yarın da küçücük çocuklarımızı yüzlerinde maskeleriyle okullarına göndereceğiz, tam doz aşılarımızla fiziki mesafe önlemlerimizi koruyup işlerimize gideceğiz, aşı karşıtlarına prim vermemeye, gözümüzü gerçek bilim insanlarından, bilimden ayırmamaya devam edeceğiz.

    Peki, söyler misiniz Sayın Sağlık Bakanı; COVID-19’a karşı sizin yarınki planınız ne?

    [1] https://www.ttb.org.tr/userfiles/files/ttb_covid_18ay_rapor.pdf

  • Federasyon seçimleri iptal edilir

    Spor federasyonlarında seçim startı verildi…

    Başkan adayları sahne aldı…

    Şu anda başkanlık görevini yürütenler yeniden aday…

    Başarısız olanlar yeniden aday….

    Çünkü koltuk tatlı…

    Değişen ne olur ki…

    Şu andaki  federasyon başkanları da başkanlığa aday olanlar da Külliye’nin, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın kendisini istediğini her ortamda dile getiriyorlar…

    Hatta geçmiş yıllarda birlikte fotograflarını sosyal medyada paylaşmaktan çekinmiyorlar…

    Bunlar tam bir algı operasyonu…

    Herkes iktidar tarafında…

    İyi, güzel de…

    Böyle bir seçim  sistemi adil mi…

    Bence hayır…

    Danıştay yüzde 15’lik delege imzasıyla başkan adayı olma şartını ve ödenecek ücreti aykırı buldu…

    10 federasyon genel kurul veya yönetim kurulu kararı alarak Danıştay’ın kararının geçerli olduğunu belirtti….

    İsteyen aday olabilecek…

    Ancak çoğu federasyon bu kararı uygulamıyor…

    Yüzde 15 delege imzası alamayan ve belirlenen ücreti yatırmayan, aday olamıyor…

    Bir anlamda seçme ve seçilme hakkına ambargo koyuyor…

    Böyle bir uygulama olamaz…

    Danıştay kararına 10 federasyon uyuyorsa, diğer federasyonlar da uymak zorunda…

    Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın da bu kararın uygulanması konusunda federasyonları uyarması gerekirdi…

    Ama hak, hukuk, adaleti kendilerine göre uyguluyorlar…

    Danıştay kararına uyulmuş olsaydı, görevde olan çoğu federasyon başkanı aday olsa bile seçilme şansları yoktu…

    Danıştay kararına uymadıkları için devletten aldıkları maddi desteği seçim için kulüplere ve delegelere akıtıyorlar…

    Bu, tam bir adaletsizlik; eşit şartta yarış değil…

    Haydi diyelim ki…

    Danıştay kararına uyulmadı…

    Öyle ise…

    Başkan adaylarının, yönetim kurulu üyeleri birinci derecede yakınları olmak üzere mal varlıklarını belirten belgeyi Gençlik ve Spor Bakanlığı’na ibra etmeleri gerekir..

    Bakalım kim fahri görev yapıyor veya yapmaya talip…

    Federasyon Başkanlığı görevi ile zengin olan öyle başkanlar var ki…

    Bir araştırılsın…

    Neler çıkar neler…

    Kimse buna cesaret edemiyor…

    Edemez de…

    Hepsi zincirin bir halkası…

    Başkanlık koltuğunda oturan ve bu koltuğa talip olanlar…

    Siyasi güçle değil, kişiliğiniz ve spor adamlığınızla bu göreve talip olunuz…

    Şöyle bir şeyi de yaşadık..

    “Beni Külliye, bakanlık istiyor” diyenlere…

    Bunu yabilir miyiz dediğimizde…

    “Aman ha, yazmayın” diyorlar…

    Öyle ise bu algı operasyonu ile başkanlık görevinde bulunan, yeniden aday olan ve başkan adaylığı için ortaya çıkanların Türk sporuna değil kendisine faydası olur…

    Bir siyası partinin il başkanının peşinde koşanlardan Türk sporuna fayda gelmez…

    Kim kazanırsa kazansın…

    Bu seçime itiraz yapıldığı takdirde…

    İptal edilir..

    Çünkü adaylar aynı şartlarda yarışmıyor…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Hukuksuzluk ısrarı

    Niyetiniz hukuk tanımamak ve hukuksuzlukta ısrar etmek ise mutlaka yol bulursunuz. Kendi anayasanıza aykırı hareket edersiniz misal. Birbiriyle ilgisi olmayan düzenlemeler için anlaşılmaz cümleleri paçal eder, torba yasa denen ucubelerin içine tıkıştırır, “kanun” yerine ortaya koyarsınız. Yargı kararlarını tanımazsınız. İşinize gelirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) dersiniz, işinize gelmezse yok!

    Dr. Benan Koyuncu’nun görevden alınması, bu hukuksuzluk ısrarının son örneklerinden biri oldu.

    Biliyorsunuz, Çankırı Devlet Hastanesi’nde acil tıp uzmanı olarak görev yapan Türk Tabipleri Birliği (TTB) İnsan Hakları Kolu üyesi Dr. Benan Koyuncu, geçtiğimiz hafta Sağlık Bakanlığı tarafından bir kez daha görevden alındı.

    “Bir kez daha” diyoruz, çünkü Dr. Benan Koyuncu, aynı hukuksuzluğa ve hak gaspına 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından üçüncü kez uğruyor.

    Önce 30 Eylül 2016 tarihinde Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde acil tıp asistanı olarak görev yapmaktayken OHAL KHK’si ile görevden alındı. Soruşturma sonucunda suçsuzluğu ispatlanarak görevine döndü.

    Ardından, 2019 yılında uzmanlık eğitimini tamamladıktan sonra güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek ataması yapılmadı. Koyuncu buna karşı dava açtı. Ankara 12. İdare Mahkemesi’nde görülen dava yürütmenin durdurulması ve işlemin iptal edilmesiyle sonuçlandı. Karar, Ankara Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi’nin 18 Aralık 2020 tarihli kararıyla da onanarak kesinleşti.

    Konunun en azından böylece kapanması beklenirdi ama olmadı. “Hukuksuzlukta ısrar” malûm.

    Aslında Hükümet bu ısrarını sürdüreceğini geçtiğimiz Temmuz ayında sona erecek olan OHAL düzenlemeleri uygulamasını 31 Temmuz 2021 tarihinden itibaren bir torba yasa ile uzatarak gösterdi hatırlarsanız.

    Koyuncu’ya da bu süreçte Sağlık Bakanlığı’ndan bir yazı gönderildi ve “terörle iltisaklı olduğu” gerekçesiyle bir kez daha savunması istendi. Yine, son 10 yıl içerisindeki sosyal medya paylaşımları, katıldığı basın açıklamaları, hatta eşinin katıldığı basın açıklamaları gerekçe gösterilerek!

    Koyuncu da, Ankara 12. İdare Mahkemesi’nin ilgili kararları[1] ile Emniyet Genel Müdürlüğü’nün o dönemde mahkemeye sunulan ve herhangi bir terör örgütüyle ilişkisi olmadığını tespit eden 23.8.2019 tarihli yazısını bir kez daha Sağlık Bakanlığı’na iletti. Muhtemelen bu belgeler Sağlık Bakanlığı’nın elinde bulunuyordu zaten.

    Peki, kim Benan Koyuncu, ne yapmış bunca haksızlığa, hukuksuzluğa uğramak için?

    Gencecik yaşının önemli bir kısmını önce 6 yıllık tıp eğitimine, sonra 4 yıllık uzmanlık eğitimine ve sonrasını da insanlara sağlık hizmeti sunmaya harcamış bir hekim. Diyarbakır’da, Ankara’da çeşitli hastanelerde görev yapmış. Yıllardır, Ankara Tabip Odası’nda (ATO), TTB’de nitelikli, eşit ve ulaşılabilir bir sağlık hizmetinin mücadelesini veriyor. Acil tıp uzmanlığı gibi zor, ağır ve stres yüklü bir alanda hayatına dokunduğu ve sağlığına kavuşturduğu insanların sayısını bilemeyiz bile. Şimdi COVID-19 pandemisinin ek olarak getirdiği ağır iş yükünün altında, gece gündüz demeden sağlık hizmeti sunuyor.

    Daha doğrusu, sunuyordu!

    Çünkü son olarak da bildiğiniz gibi, 29 Eylül 2021 tarihinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın onayıyla, gerekçesi belirsiz bir şekilde, 31 Temmuz 2021 tarihinde uzatılan OHAL düzenlemesine dayandırılarak bir kez daha görevinden ihraç edildi.

    Koyuncu’nun ihracı dolayısıyla öğrendik ki, bu süreçten etkilenen tek kişi kendisi değil. 31 Temmuz tarihli uzatmanın ardından, 15 Temmuz sonrası açığa alınan ve mahkeme kararıyla görevine dönen pek çok hekim hakkında yeniden soruşturma açılmış durumda. Ancak, şu an kaç hekimin/sağlık çalışanının görevinden ihraç edildiği ve benzer durumda olduğu tam olarak bilinemiyor.

    Sağlık Bakanlığı’nın şu soruları yanıtlaması gerek:

    İçinde bulunduğumuz pandemi koşullarında, vatandaşların nitelikli ve daha ulaşılabilir sağlık hizmetine bu kadar ihtiyacı olduğu bir dönemde;

    • OHAL yasası uygulamasının uzatılmasının ardından, 15 Temmuz sonrası ihraç edilen/açığa alınan ancak yargı kararıyla geriye dönen kaç hekim hakkında yeniden soruşturma açıldı ya da ihraç kararı verildi?
    • Benzer durumda olan sağlık çalışanları da var mı?
    • Bu hukuksuz görevden almaların/keyfiyetin gerekçesi nedir?

    Koyuncu şimdi konuyu bir kez daha yargıya taşıyacak ve çok yüksek bir ihtimalle de görevine bir kez daha geri dönecek. Ancak OHAL yasaları tepemizde sallanmaya devam edecek. İşte tam da bu yüzden:

    Dr. Benan Koyuncu yalnız değildir ve OHAL hukuksuzluklarına karşı mücadele etmek boynumuzun borcudur.

    [1] 2019/979 E. ile 2020/329 K.

  • Gazeteci Nedir?

    Başlıktaki özne ile yüklem uyumsuzluğu, başlığı ilk okuduğunuzda mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Başlığı ilk görenler belki bu nedenle yazıyı okumaktan vazgeçmiş de olabilir. Gazeteci bir özne, bunu tanımlayan soru eki nesne için kullanılan bir ek. Bu ne biçim başlık? Sorular, sorular; itirazlar, itirazlar. Haklısınız. Gazeteci bir özne, tıpkı fırıncı, aşçı, taksici ve daha bir dolu başka mesleği tanımlamak için Türkçemizde sonuna “ci-cı” eki alarak tanımlanan diğer meslekler gibi. Yazıyı etimolojik tartışmalara boğmak istemiyorum. Lakin Türkçemize “journalism-reporter” gibi İngilizce sözcüklerin karşılığı olarak geçen gazeteci, haddizatında Fransızca gazette sözcüğünün sonuna az önce belirttiğim gibi “ci” eki alarak oluşturulmuştur. Bu arada journalism (Fransızcada bir de un journal diye bir sözcük de var tabi ki) sözcüğünün de Osmanlı’nın son dönemlerinde popüler hale gelen bir eylemi tanımlamak için kullanılan “jurnal” sözcüğüne ilham verdiğini unutmamak gerekir. Jurnal siyasi tarihimize iktidarca makbul olmayan fikirleri savunan ya da iktidarı eleştiren (tabi ki burada iktidar padişah oluyor) kişilerle ilgili olarak bilgi vermek, bu kişileri iktidara şikâyet etmek eylemini tanımlıyor. Türkçemizde bu eylemi tanımlayan “gammazlamak”, “ispiyonlamak”, “ispitlemek” gibi daha bir dolu halk ağzıyla söylenen ifade vardır. Bütün bunların düğümlendiği nokta aslında haber verme eylemidir. Ama odaklanmamız gereken şey haber vermek midir, haber veren kişi midir? Bir noktada eylemle eylemi yerine getiren kişi bütünleşir bu bağlamda. Yine burası da düğüm noktasıdır. Bu nedenle de gazetecinin aslında tam olarak ne sattığı ya da ne ürettiği tam da bu nedenle muğlaktır. Misal gazete ve başka bilumum basılı mamulat yanında, bisküvi, su ve meşrubat satan büfe de gazetecidir, haber yapan kişi de gazetecidir. Belki de bu nedenle bu muğlaklığın yarattığı itibar eksikliğinden dolayı meslekte bir miktar ilerlemiş pek çok gazeteci bu sıfattan kurtulup bir an önce köşe yazarı mertebesine “zıplamak” ister. İşte yine belki de bu nedenle gazeteci, Türkiye’de hala kendisini gördüğü olayı yorumlayan, anlamlandıran ve bağlamına yerleştiren bir özne olarak konumlandırmak yerine bir ulak, bir jurnalci gibi görmeye devam ediyor. Literatüre ve mesleğin ilkeleri arasına Batıdan geçmiş olan nesnellik ve tarafsızlığı da suya sabuna dokunmadan gördüğü şeyi aktarmak gibi algılıyor. Ya da bu eğilimin tam tersi. Gördüğü her olayı konumlandığı politik angajmanla çarpıtarak okuyucuya yansıtmayı makbul gazetecilik olarak görüyor. İfratla tefrit arasında salınıp duruyor Türkiye’de gazetecilerin çoğu. İşini iyi yapan gazeteciler elbette kendini biliyor ve onlara bir sözümün olmadığını onlar çok iyi bilirler. Elbette bu savrulmalar bir yerde dengeye ulaşılacaktır.

    Şunu baştan kabul edelim. Gazetecilik kutsal bir meslek değil, gazetecilik yaptığı için katledilen gazeteciler de hep söylenegeldiği gibi “basın şehidi” değil. Gazetecilik denen meslek çok yeni; yerine getirdiği işlevin tarihi tabi ki insanlık kadar eski. Zira insanlar meslek erbabı olarak gazetecilerin esamileri okunmadan önce de birbirleriyle haberleşiyorlardı. Bütün insan toplulukları, tarihlerinin büyük bir kısmı boyunca güncel olaylar hakkında bilgi ve olayları yorumlamak ve bunları yaymak için özel bir meslek, yani gazetecilik olmaksızın haberleşti.[1] En basit şekilde, bir köyden başka bir köye giden birisinin, yaşadığı köye diğer köyden o köyle ilgili getirdiği haberler, o kişiyi hemen gazeteci yapmadı, belki “haberci” ya da “ulak” yaptı. İlla ki bu kişi o köyde olan bitenleri anlatırken kendi perspektifini olan bitene kattı. Bilişsel yetileriyle, sınırlı algıları birleşen her insan bambaşka bir dünyadır ve hayata ve olaylara karşı yorumları her zaman bir başkasından farklı olacaktır. Bunun önüne geçmek mümkün değildir. İşte tam da bu nedenle günümüzde bir meslek haline gelmiş olan bu işi yapanları bahse konu haberciden ayıran bazı nitelikler gelişmiştir zaman içinde. Bunu zamanın koşulları, bu işin meslek haline gelmesi sürecinde yaşanan sorunlar, kurumsal ilişkiler vs. etkilemiştir. Her meslek gibi gazetecilik mesleği de, meslek haline gelirken bir takım güven bunalımları yaşamış ve bu güven bunalımlarını aşma çabaları bir yandan bu işi meslek haline getirmiş diğer yandan da bu mesleğin bazı kuralları ve ilkeleri oluşmuştur. Bunlar oluşurken yapılan işin niteliği değişmiş, meslekleşme aşamalarını geçerken mesleğin bizatihi varlığı krizli zamanlar geçirmiştir. Bunu anlayabilmek için çokça iyi gazetecilik tarihi çalışması mevcuttur, ayrıca yine bu gelişimi ilkeler ve etik çerçevesinde anlayıp değerlendirebilmek için akademik bir formasyonun hayati önemi vardır. Alaylı yetişip de, gazeteciliğin akademik eğitimini azımsayan gazetecilere duyurulur. İyi akademik eğitim, her zaman iyi gazeteciliğin teminatı değildir elbette, ancak iyi gazeteciliğe giden yolları önemli ölçüde aydınlatır iyi bir akademik eğitim. Meslekle akademi arasındaki bağın güçlenmesinin gerekliliği için her geçen gün yeni örnek olayın karşımıza çıkıyor olmasını hayra yormak gerekir. Kötü örnek ve olaylar her zaman kötümserliği beslemez, iyimser bir çıkışın yapı taşları işlevi görebilir.

    Bir konuda daha anlaşmamız gerekir. Gazeteci elbette etten kemikten, duyguları, korkuları, acıları, travmaları, sevinçleri olan bir varlıktır. Bu nedenle kimse gazeteciden ne sınırsız bir kahramanlık beklemeli ne de mutlak bir muhalif tavır. Gazetecinin siyasi görüşü vardır. Sağcı, solcu, iktidar yanlısı, muhalefet sempatizanı olabilir gazeteci. Ancak bütün bu konumlanmalar, gazeteci haber yaparken, soru sorarken ne kadar parantez içine alınabilirse gazetecinin inandırıcılığı o kadar artar. İnanmanın çok zorlaştığı günümüzde bu inandırıcılığın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu herkes takdir edecektir. Gazetecinin yazdığı ve okurlara sunduğu haberin, içinde ne eti olduğundan emin olunan ya da kuşku duyulan bir hamburgerden prensipte pek de farkı yoktur. Nasıl ki siz köftesine güvendiğiniz hamburgercide, iç huzuruyla sandviçinizi midenize indirebilirseniz, doğru olduğuna güvendiğiniz haberi okuyarak ona göre tavır alıp karar verebilirsiniz. Bir gazeteci, herhangi bir iktidar karşısında takıntılı bir şekilde muhalif bir tavır içinde olduğu zaman o iktidarla ilgili haberi kovalarken, haberi yazarken, habere başlık atarken, haberi anlatmak için sözcükler seçerken o takıntı haberin güvenilirliğini sakatlar. Bu sakatlama haberin hamburger köftesi kadar sınırlı bir etkisi olmadığı için tabi ki sadece haberi yazanı ve bir tek okuyanı etkilemez. Zira elbette gazetecilik kutsal bir meslek değildir ve elbette pek çok diğer meslekten ilkesel olarak farklı değildir, ancak etkisi itibariyle başka mesleklerin etkileme sınırından daha geniş bir etki alanına sahiptir. Örneğin siz kötü bir hamburger köftesi yediğiniz ve ondan zehirlendiğiniz zaman, bundan sadece siz etkilenirsiniz. Hamburgerci de sadece sizden sorumludur. Hamburgerci en fazla eğer siz şikâyetçi olursanız ve olayı büyütürseniz bir miktar müşteri kaybeder ve belki ceza ödemek zorunda kalır. Siz de eğer ağır bir durum söz konusu değilse, kısa süreliğine bir hastanenin aciline girer çabucak sağlığınıza kavuşarak çıkarsınız. Ancak yanlış, hedef gösterici, kitleleri tahrik edici bir haber veren gazeteci, geniş kitleleri etkileyerek pek çok insanın tavır almasına ve bu tavra muhatap olan insanların zarar görmesine sebep olabilir. 6-7 Eylül Olayları Türkiye tarihinin bir yalan haber sonucunda ortaya çıkmış utanç verici bir tarihsel vesikasıdır. Buna benzer pek çok örnek vardır.

    Eğer siz bir gazeteci olarak “ben askeri vesayetle mücadele ediyorum” diyerek kapınızın önüne konan bavul dolusu belgeleri koşulsuz, sorgulamadan, mal bulmuş mağribi gibi haberleştirirseniz, bu haberler sonucunda onlarca masum insanın hayatları kararabilir. Belki bu haberlerin yarattığı sansasyon, içinde bulunulan politik iklim nedeniyle bir süreliğine sizi başarı sarhoşluğu içinde bırakabilir. Size etrafınızdaki o dönemin “askeri vesayet karşıtları” büyük büyük payeler verebilir, sizi elleri patlayıncaya kadar alkışlayabilir. Ancak bu bavul içindeki belgeleri size gönderenler politik emellerine ulaşıp sizi kullandıktan sonra, ortaya bambaşka bir politik iklim çıkar ve siz artık bir gazeteci değil hainsinizdir. Gazeteci, her koşulda hain damgası yiyebilir. Bunda kuşkusuz beis yoktur. Zira gazeteci yaptığı iş itibariyle iktidar katındakilerin çıkar ilişkilerini sorgulayıp eğer delillendirebiliyorsa bu çıkar ağlarına çomak sokar. Hainlikle kahramanlık arasındaki çizginin kıldan ince olduğunu tarihsel pek çok örnek göstermiştir. Ancak eğer siz yaptığınız gazetecilik mesleğini politik çatışmaların, birilerinin politik ikballerinin payandası olarak kullanır ve kullanılmasına izin verirseniz, politik iklim değiştikten sonra sadece hain damgası yemekle kalmazsınız, aynı zamanda adınız gazeteci değil “jurnalci-ulak” olur. İçinde yaşadığınız ülke adamakıllı bir ülkeyse ve insanlar içinde ne olduğundan emin şekilde köfte yemek istediği gibi doğru düzgün haber okumak-almak istiyorlarsa sizin yaptığınız şeyin gazetecilik olmadığını mutlaka takdir edeceklerdir.

    Aristotales Nikomakhos’a Etik adlı kitabında ahlaki olan davranışı ayırt edebilmek için insanın ifratla tefrit arasında gidip gelmesi gerektiğinden bahseder. Yani, herhangi bir davranışta ortayı bulabilmek için, yani makule ulaşmak için uçları deneyimlemesi gerekir insanın. Bunu anlatabilmek için pek çok duyguyu, davranışı örnek verir. Bu örneklerden birisi şöyledir: “Utanma bir erdem değildir, ama utanmayı bilen övülür. Çünkü bu konularda orta olma söz konusudur; aşırıya kaçıp her şeyden utanan utangaç; eksiklik gösteren ya da hiçbir şeyden utanmayan yüzsüz; ortası da utanmayı bilendir”[2]. Son yıllarda gazetecilik mesleğine dair de uçları deneyimliyoruz. Ya iktidara koşulsuz biat eden ya da iktidarın koşulsuz karşısında duran gazetecilerle karşı karşıyayız. İktidara koşulsuz biat eden gazetecilere açıkçası söylemeye değecek tek bir cümle bulamıyorum. Açıkçası benim sözüm kendini mutlak bir muhaliflik pozisyonuna kilitleyerek mesleğini buna alet edenlere. Gazetecilik denen meslek, modern burjuva demokrasisinin içinden çıkmış ve günümüze kadar bazı kurallar geliştirerek itibarını korumaya çalışmıştır. Gazetecinin verdiği haber içinde yaşadığı demokratik iklimin havasını temizleyebilir de, yaşanamayacak derecede zehirleyebilir de. Siz gazeteciliğin yaklaşık dört yüz yıllık deneyimler sonucunda ortaya çıkmış ilkelerine kulak asmayıp, yaptığınız “ulaklığa” gazetecilik derseniz, bu eylem eleştirilir. Gazeteci herkesle görüşür. Ama görüştüğü kişilere soru sorar. Bu kişilerin söylediği şeyleri aktarmakla yetinmez. Gazeteci, olayları ve olguları sorduğu sorularla ve sorgulamalarla okuyucusu için “açık” hale getirir. Günümüz iletişim teknolojileri, gazetecinin bazı işlevlerini boşa çıkarmış gibi görünebilir, ancak iyi gazeteci bu işlevleri yerli yerine oturtmasını bilir. Bu işlevlerin en başında geleni de, tekrar dile getirmek gerekir ki sorgulamak ve soru sormaktır.

    [1] Michael Schudson, (2020). Journalism: Why It Matters, Polity Press. (Bu kitap, çok yakında um:ag Yayınları tarafından Gülseren Adaklı çevirisiyle Türkiyeli okurlarla buluşacaktır. İlgili okurların dikkatine)

    [2] Aristotales (1998). Nikomakhos’a Etik, (Çev. Saffet Babür), Ankara: Ayraç Yayınları, s. 36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bir ülkeyi yönetmenin en kolay yolu Teşekkürler Putin!

    Hazine’de para mı kalmadı, hemen zam yapıyorsun şıp diye sorunu çözüyorsun…

    Ne kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Elektriğe zam, suya zam, benzine zam, doğalgaza zam… Zam zam zam…

    “Bir otomobil sana, bir otomobil de bana alacaksın” diyeceksin, hatta otomobilin fiyatından daha fazlasını “vergi” adı altında alacaksın…

    Benzin-mazot dersen, iki-üç katını “vergi” diye vereceksin…

    Bir ülkeyi yönetmek ne kadar kolay böyle…

    Her ay elektrik borcunu, su borcunu, kirasını düşünen asgari ücretliden vergi alıp, saraylarda yaşayacaksın… O da yetmez bir uçak filosu oluşturup, bir de dünyanın en lüks makam araçlarını sıra sıra dizeceksin…

    Millet çarşıda pazarda her gün şok üzerine şokla karşılaşıyor. Bir gün aldığını ertesi gün aynı fiyata alamıyor… Sayıştay’ın Cumhurbaşkanlığı Denetim Raporu’na göre, Saray bir günde 7 milyon TL harcıyor…

    Çin’in ar-ge çalışmaları 337 milyar doları geçmiş. Ülkemizi yönetenlerin saray, makam ve lüks harcamaları Çin’in ar-ge çalışmalarıyla yarışıyor…

    Turizm ülkesiyiz… Her adımı, her bölgesi, her köşesi tarih, doğa ve kültür akıyor… Turisti mumla arar olduk…

    Onlarca yılda şekillenmiş geleneksel dış politika birikimini, “monşerler” diyerek bir kenara atıp, “sıfır sorun” diyerek sorunsuz bölge, kavgasız ülke bırakmayacaksın, sonra da Soçi’de Putin’e, “Özellikle turizmde vermiş olduğunuz destek sebebiyle de çok çok teşekkür ediyorum” diyeceksin…

    Putin tamam da bir de siz “desteklesiniz” şu turizmi…

    Memleketin adı IŞİD’le, Taliban’la, Müslüman Kardeşler’le anılır hale geldi. Dünyada ne kadar radikal örgüt varsa onlarla iş tutmayı, “yeni dış politika, cesaret ve liderlik” diye pazarladınız. “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” bile diyebildiniz…

    Turizmden ekmek yiyen milyonlarca insanınız olmasına rağmen yaptınız bunları…

    Turizm ülkesi Türkiye’de hava alanlarında ve trenlerde alkollü içki satışını yasaklayacaksınız sonra da Türk turizmine katkılarından dolayı Putin’e teşekkür edeceksiniz…

    ABD’ye kızdınız uçak projesinden çıktınız… Parasını ödediğiniz uçakları bile alamadınız…

    Rusya’dan S-400’leri aldınız kapağını açamadınız…

    Bu fakir milletin milyarlarca doları havalarda savruluyor…

    Ne soran var ne de soruşturan… Ne kadar kolay değil mi ülke yönetmek…

    Hesapsız, kitapsız, emperyalistlerin gazıyla atılan adımların bedeli ağır oldu. Şam’da Cuma namazı kılma hayalleri kurarken geldiğimiz noktaya bakın…

    Ülkesini bu kadar hedef haline getiren, komşu ülkeye yönelik emperyalist oyunlara alet olan bir ülkenin bunları yaşaması kaçınılmaz.

    Kızmayın Suriyelilere, Iraklılara… Evi, ocağı bombalanan, şehirleri yerle bir edilen insanlardan ne bekliyorsunuz…

    Yük arttı, besleyecek boğazlar arttı. Çözümü kolay: Artırın vergileri…  Zam zam zam…

    Ne kadar kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Gerilim artınca, çatışmalar çoğalınca yeni yeni silahlara ihtiyaç duyuldu… Nasıl olsa kolayı var. Artırırsın vergileri ya da adına “zam” dedikleri dünyanın en adaletsiz vergisini tıkır tıkır çekersin milletin cebinden…

    Yani öyle üniversiteleri bitirmek, ekonomi bilmek, mühendislik bilgilerine sahip olmak vs şeylere falan hiç ihtiyacın yok. Emir verince faizler düşüyor, komut verince fiyatlar iniyor, ters bakınca döviz düşüyor… Zaten sıkışınca zam yapıyorsun her şey şıp diye çözülüyor…

    Bunun adı da “ülke yönetmek” oluyor. Bunun adı da “büyük liderlik”” oluyor. Bunun adı da “siyaseti bilmek” oluyor. Ülkeyi uçurumun kıyısına getirmek, memleketi gırtlağına kadar borca batırmak  “siyasi deneyim” oluyor. Öyle diyor ya asrın liderine hayranlık duyan bazı gazeteci arkadaşlar, “adam işi biliyor abi!”

    Milletin efendisi denilen köylüler, evlerinden, bağlarından koparılıp konteynır evlere sürülüyor; artık yaşanmaz hale gelmiş şehirlerin kenarlarında sığıntı hale getiriliyor ve bunun adı da devleti yönetmek oluyor.

    Hiçbir etik, hiçbir sınır, hiçbir değer olmayınca; amaca giden her yol mübah olunca: “Adam işi biliyor abi!”

    İşi bilmeyenlerse, “Plan-program yapalım, bilime-mühendislere danışalım, etik değerlerimiz olsun, gösterişten-israftan kaçınalım, Anayasa-kanun ve nizamlar esas olsun, kadınlar hayatın içinde olsun, adalet olmadan düzen olmaz, doğamızı-dağlarımızı-bağlarımızı koruyalım, hak-hukuk-liyakat esas olsun, dini siyasete alet etmeyelim, laiklik en temel felsefemiz olsun…” diyenler.

    Halkına her türlü yalanı söylemenin adı “siyaset bilmek!”, doğruları anlatmanın adı ise “iş bilmemek!”

    Ne kadar kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Vergi vergi vergi… Zam zam zam… Ama bir yere kadar… O da yetmezse milletin ormanlarını, dağlarını, bağlarını, sularını, köylerini “madencilik yapılıyor” adı altında yerli veya uluslararası kartellere ruhsatlarsın. Bir başka deyişle milletin bağını, bahçesini, yaylasını, ormanını satılığa çıkarırsın. Bunun adı da ülkemizde “altın madenciliği” ya da “nikel madenciliği” ya da “taş veya mermer ocağı”” olur. Nazik bir ifadeyle de, “istihdam yaratmak” olur.

    Millet, “Elektrik çok pahalı… Mazot alamıyoruz… Gübre, ilaç fiyatları ikiye katlandı…” diye bas bas bağırırken, “Artık üretim yapacak gücümüz kalmadı” diye dertlenirken, “Olmadı ithal ederiz” diye tehdit edeceksin. Bir yıl boyunca çırpınıp, didinip ortaya çıkardıkları ürünleri çiftçinin elinden küfreder gibi üç kuruşa alacaksın sonra da marketlerde tavan yapan fiyatlar için market zincirlerini suçlayacaksın.

    Ne kadar kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Kenyalı siyasetçi Jomo Kenyatta’nın, 1953 yılında sömürge mahkemesinde söylediği, “Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim, topraklarımız ise beyazların elindeydi” sözü büyük yankı uyandırmıştı. Kenyatta bugün Türkiye’de yaşasaydı herhalde şunları söylerdi:

    “AKP’liler geldiklerinde onların elinde Kuran, bizim elimizde ise topraklarımız, satacak ürünlerimiz vardı. Bize ‘Allah-kitap, din-iman’ dediler, gözlerimizi kapatıp dua ettirdiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki kitap-iman bizim, topraklarımız ile mal-mülk saraylar AKP’lilerin ve yandaş kartellerin elindeydi.”

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.