Kategori: Yazar

  • Duanın hikmeti Diyanetin işlevi

    Son günlerde Diyanet İşleri Başkanı on kaplan gücünde. Ayasofya Müzesi ibadete mi açılıyor, alıyor eline artık kimden kaldıysa kılıcını çıkıyor minbere, günün anlam ve önemine uygun bir hutbe attırıyor. Yeni Yargıtay binası mı açılacakmış, pat orda bitiyor; mutlak bir sadakatle bağlı olduğu liderinin yanı başında mutat yerini alıveriyor. New York’ta Türk Evi mi açılacakmış, uçuverip o kadar saatlik mesafeyi kuş misali, dualarını yine hazır ve nazır ediveriyor beyefendi o açılışın ön saflarında. Avukatlar yeni baro yasasını protesto etmek için yollara mı döküldü, mutlaka bir şeyleri bahane ediverip avukatlar hakkında fetva verip demokratik protesto hakkının önüne kahramanca geriliveriyor. Demokrasi kimin umurunda ki, mühim olan ülkenin tümünü bedeninde cisimlendiren liderin bekası. Atanan kayyum rektörü öğrenciler ve üniversite personeli kabul etmeyip boykot mu ediyor, illa ki bir şeyleri gerekçe göstererek olay mahallindeki yerini alarak bir fetva daha uçuruveriyor kamuoyunun dikkatine muhterem.[1] Lider beyefendi sosyal medyadaki “dezenformasyon terörü”nden dem vurarak “tiz düzenleme yapılacağı” müjdesi mi verdi halkına, Diyanetin on kaplan gücündeki şahane başkanı kendini ortalıklara atarak dini soslu sosyolojik mülahazalarda bulunmakla yetkilendiriveriyor kendisini. Beyefendide gücüne zeval gelmesin, Allah vergisi bir yetenek var. Yeri geliyor sosyolog, yeri geliyor virolog, yeri geliyor dermatolog, yeri geliyor antropolog; bütün log ve lojileri bünyesinde barındırıyor şahaneler şahanesi Başkan. Muhterem bütün bu gücü nerden alıyor dersiniz? Bence yıllardır bizim gibi ülkelerde din görevlisine sorulan şu hayati sorudan alıyor bu gücü: “Dinen caiz mi?”

    “Dinen caiz mi?” sorusu bir miktar premodern, bir miktar da modern hayatın sorusu aslında. Şöyle ki, modern toplumun aydınlanmış bireyi Nietzsche’ye göre tanrıyı dolayısıyla tanrısal erki öldürerek yerine aklı ve insan iradesini geçirmeye çalışmıştır. Nietzsche’nin o meşhur “tanrı öldü” ifadesinin asıl anlamı Türkçe’ye Ahlakın Soykütüğü adıyla çevrilen kitabında uzun uzun tartışılır. “İlk bakışta, tanrının ölümü insanı mutlak bir özgürlüğe kavuşturmuş gibi görünse de” der Nietzche, “akıl, sanat, kültür, Geist, imgelem, millet, insanlık, devlet, Halk, toplum, ahlak ya da bir başka sahte vekil Tanrı’nın boşluğunu doldurduğu müddetçe, Yüce varlık tam olarak ölmüş sayılamaz” hatırlatmasında bulunur.[2] Günümüz modern toplumlarında dinin yerine geçen pek çok değerle karşı karşıyayız. Gelenek, millilik, devlet gibi pek çok siyasi kavramın aslında Yüce varlığın yerini aldığını, ya da hiç değilse bu Yüce varlık adına elçilik vazifesi yerine getirdiğini görüyoruz. Nietzsche isabetli şekilde bir anlamda din ya da tanrı yerine geçebilecek ahlak kavramının da insanların birike birike ödenemeyecek hale gelen atalarına olan borcunun bakiyesi olduğuna dikkat çeker. Öyle ki ödenemeyen bu borç bir çeşit moratoryum sonucunda ahlaka dönüşmüştür.[3] İnsanların elçi diye tayin ettiği şeylerin[4] görevi “insanları telaşa mahal olmadığına, mülk sahibi ortalarda olmasa da işlerin eskisi gibi yürütüleceğine, müdür vekilinin tüm meselelerin üstesinden gelmeye ehil olduğuna ikna etmektir”.[5] Özellikle de iktisaden, hukuken, siyaseten ve ahlaken çıkmazda olan toplumlarda bu vekiller, bir anlamda sürüyü şirazeden çıkmaması için “yola döndürür”. Bu nedenle “tanrı ölmüştür” dediğiniz anda, sürü başı kesilmiş tavuk gibi nereye gideceğini bilemez hale gelir. 19. Yüzyıldaki kitle korkusunun başlıca sebeplerinden birisi de budur.

    Günümüz toplumları her anlamda güvensiz ve güvencesiz toplumlardır. Son zamanlardaki gençlerle ilgili meşhur “deizme teveccüh artıyor” iddiası, bu tanrının yerine kendini vekil tayin eden kavram ve şahıslara karşı olan kuşkuyu arttırıyor. Söz, iktidar, egemen gibi kavram ve şahsiyetler kendisine olan itibar ve güven azaldığı zaman, varlığını muhataplarına dayatmak ya da kendini büyük göstermek gibi stratejilere başvurur. Türkiye geç modernleşmiş bir toplum olarak yıllardan beri din ve tanrının varlığının sınırları üzerinden çok ayrışma ve kutuplaşma yaşadı. Yaşanan bu kutuplaşmanın belki de son demlerindeyiz. Aslında geç modernleşmiş dahi olsa, konvansiyonel anlamdaki dinin yeri büyük ölçüde azalmış durumda. Din diye görülen şeyin aslında gelenek ve genel ahlak olduğunu bir kere baştan kabul etmek gerekiyor. Bu gelenek ve genel ahlaka uygun olarak davranma ve yaşamını sürdürme konusundaki taşıyıcı unsurların hızlı kentleşmeyle birlikte yavaş yavaş ortadan kalktığını görüyoruz. Bu unsurların en önemli figürleri geniş ailenin büyükleridir. Bu büyüklerin son pandemide bizzat gelenek ve göreneklerin temsilcisi olduğunu iddia eden AKP iktidarı tarafından nasıl dört duvar arasına kapatılarak toplum dışına atıldığını gördük. Elbette bu ayrı bir tartışma konusu. Tam da bu nedenle Türkiye gibi toplumlarda bu taşıyıcı unsurların yerini özellikle de medya organlarıyla, ses çoğaltıcı araçlarla meşhur hale gelmiş fenomen dini figürler almış durumdadır. Özellikle fundamentalist gelenekler her ne kadar bu tür araçlara “gâvur icadı” diye bakarak bunlardan uzak dursa da her zaman bu araçlara ihtiyaç duymuştur. Mısır’da Müslüman Kardeşler vaaz kasetleriyle[6], Türkiye’de eskiden “hizmet hareketi”, şimdilerde terörist olarak anılan Gülen Cemaati dergi, radyo ve televizyonla geniş kitlelere ulaşmıştır.

    Böyle bir eksikliği devlet ise Diyanet’in geniş çaptaki örgütlülüğü ile gidermeye çalışmıştır. Diyanet’in aynı zamanda bir zamanların “laik devletine” teveccüh gösteren pek çok tarikat ve cemaatin kolektif iradesi olduğunu da unutmamak gerekir. Şimdilerde devletin laikliği kuşkulu ya da daha doğru ifadeyle muğlak hale geldiğinden dolayı Diyanet bizatihi kendisi tarikat ya da cemaat haline gelmiştir. Ya da başka bir deyişle Diyanet, ölüm döşeğindeki Tanrı’nın elçisi olmanın ötesine geçip, bizzat Tanrılık taslamaya başlamıştır inananlara. İktidar boşluk tanımaz, hele de krizli dönemlerde, her boşluk muğlaklığıyla malul muktedirler tarafından bir süreliğine doldurulur. Tam da bu boşluğu bu nedenle Diyanet doldurmuştur günümüzde. Bileşik Kaplar Kanunu uyarınca daha etkili bir kavram ya da elçi geldiği zaman Diyanet hızlıca yerinden edilebilir. Doğanın kanunu budur.

    Şimdi Diyanet’in ve dolayısıyla dinin nasıl Türkiye toplumunun hayatına, siyasetine, ahlakına bu kadar müdahil hale geldiğini anlamaya çalışalım. Medya, özellikle de ticarileşmiş medya bu konuda hayati bir işlev üstlenmiştir. Bahsettiğim şey, bizatihi tebliğ amacıyla açılmış radyolar, doldurulmuş kasetler, basılmış dergiler, açılmış sosyal medya hesapları değil kuşkusuz. Son zamanlarda giderek pıtırak gibi çoğalan dini içerikli Youtube kanalları ve sosyal medya hesaplarının dini sosyalleşme konusunda nasıl bir işlev gördüğü ayrı bir konu. Bu konuyu bilahare tartışabiliriz. Ama asıl dikkat çekmek istediğim ticarileşmiş ana akım medya kuruluşlarının reyting uğruna ekranlara getirdiği dini içerikli reality şov programları. Bu programlar, izleyici kitlelerinin manevi boşluğunu dolduran popüler dini figürlerin de hayatlarımızı işgal etmesine yol açmıştır. Uzun yıllardır bu figürlerin kitlelerin dini inançlarını bir anlamda suiistimal edişine de şahit oluyoruz. Bu konuya öncelikle Türk-İslam sentezini yaygınlaştırmak için TRT’de Diyanet ile işbirliği içinde yapılmaya başlanan “İnanç Dünyası” programı ile başlanmıştır. Bu program, büyük ölçüde Diyanet tarafından üretilen Sünni İslam’ın gereklerine dair bir propaganda işlevi görmüştür yıllarca. Ancak bu programın tek yönlü tebliğe dayalı üslubu, tek kanallı yapımların malul olduğu asık suratlılığı nedeniyle propaganda olduğu apaçık ortadaydı. Propaganda apaçık propaganda olduğu bilindiği zaman etkisi bir hayli zayıf olur.

    Din ve dini gerekler ne zaman ki magazinin parçası haline gelmiştir, o zaman izleyiciden yoğun bir teveccüh görmüştür. Özel televizyon kanalları reyting için pek çok şeyi kullandığı gibi dini içerikleri de özel olarak kullanmıştır. Özellikle de Ramazan aylarında dini içerikli programların sayısı ve yoğunluğu suiistimal derecesinde artmış, bu programlar fenomen din adamları da yaratmıştır. Zekeriya Beyaz ve Yaşar Nuri Öztürk gibi isimler bir zamanların en bilinen fenomenleridir. Özellikle Yaşar Nuri Öztürk, inançla, gündelik hayatla ilgili olarak kendisine sorulan absürt sorulara verdiği ters ve terbiye edici yanıtlarla hatırlanır. Öztürk’ün tavrı eleştiri konusu edilebilir, ancak mümkün olduğu kadar kendince dini hurafelerden ayırmaya çalışmıştır. Ne var ki Öztürk’ün bu meramı da, ticari medya tarafından reyting için araçsallaştırılmış ve Tayfun Atay’ın “din hayattan çıkar”[7] düsturunun tersi olan “hayat dinden çıkar” şekline dönüştürmek için kullanılmıştır. İzleyici kitlenin manevi boşluğu, hayatı anlamlandırma çabası, reyting uğruna suiistimal edilmiş, bu suiistimal Sünni İslam lehine işlev görmüş, sorulan sorular ve verilen yanıtlar Türkiye toplumunun cari tek inancının Sünni İslam olduğuna dair hegemonik bakışı pekiştirmiştir. Sonradan ortaya çıkan ve yaptığı televizyon programlarıyla milyonlar kazanan; sadece maddi kazançla yetinmeyip yeni kurulan bir üniversitenin rektörlük makamına da giden yolları bu programlar üzerinden döşeyen Nihat Hatipoğlu’nun suiistimalini de anmadan geçmemek gerek tabi ki.

    Şimdilerde Diyanetin kurum olarak varlığı ile kurumun başındaki kişinin eylemleri üzerinden yoğun şekilde tartışmaya açılan “laiklik ilkesi gerçek anlamda Türkiye toplumunda hiç hüküm sürdü mü acaba?” şeklinde provakatif bir soruyla tartışmayı şimdilik kapatacağım. Diyanet, kuşkusuz Cumhuriyet kurulurken hurafelerle neredeyse işlevsiz hale gelmiş dini, ıslah etmek için kurulmuştu. Ancak Türkiye toplumunda Diyanetin varlığı her zaman kurucu ideallerin başında gelen laiklik ilkesini kuşkulu halde bıraktı. Hem Cumhuriyet hem de Diyanet kurulduğundan beri, kurumun varlığı Türklükle Sünni Müslümanlığı eşitleyen bir işlev gördü. Cemaatlerin ve dindarların iddia ettiği gibi Diyanetin varlığı Müslümanlığa ve özellikle Sünniliğe bir tehdit olmadı, bizatihi hegemonik Sünniliği daimi kıldı. Bazılarının İslamiyet bahçesinde bir gül olarak tarif ettiği ve Sünni İslam’ın her zaman asimetrik ilişki kurduğu Alevilik ve Bektaşilik başta olmak üzere bu coğrafyanın tüm heretik unsurları dine zararlı “varyantlar” olarak görüldü. Gayri Müslim unsurlara nasıl bakıldığını hiç hesaba katmıyorum bile. Bu nedenle Diyanet Cumhuriyetin kuruluşunda meram edilen işlevini çoktan tamamlamış, günümüzde bu işlevin şahikasına ulaşmış durumdadır. Tam da bu nedenle varlığı anlamsız ve yersiz hale gelmiştir. Yine tam da bu nedenle varlığına ihtiyaç duyulmayan tüm kurum ve şahsiyetler gibi kendisini dayatmaya çalışarak oyunun içinde kalmaya çalışıyor. Bu kadar gündemimizi işgal ediyor olmasının nedeni de bir ölüm kalım savaşında olmasıdır. Bu nedenle, gelecekte hayatımızın içinde olmamalı ve ülkenin önemlice bütçesini de yuttuğu için bir an önce kendisinden kurtulunmalıdır.

    [1] Diyanet İşleri Başkanı elbette söz konusu üniversite olan Boğaziçi’nin kampüsünde boy göstermedi. Mutlaka ihtiyaç hâsıl olsaydı olay yerinde fiziken de yerini alırdı. Buradaki olay yerinden kastımız olayın ülke gündemindeki yeri. Boğaziçi’ndeki direnişin ilk günlerinde düzenlenen bir sergide, LGBTI bayraklarıyla Kâbe Figürlü görsel yan yana yer aldı diye devletin bütün yetkilileri durumdan vazife çıkararak tepki gösterdi. Öğrenciler arasında bu nedenle gözaltına alınanlar oldu. Elbette Diyanet İşleri Başkanı bu olayda da “eşcinselliğin sapıklık olduğuna” dair açıklamalarıyla nefret söylemi yaydı. Diyanetin de aktörleri arasında yer aldığı din ve inanç temelli nefret suçlarına dair ayrıntılı bir rapor için lütfen tıklayınız: https://inancozgurlugugirisimi.org/turkiyede-din-ve-inanc-temelli-nefret-suclari-2020-raporu-yayimlandi/ (Erişim tarihi: 21/09/2021).

    [2] Terry Eaglaton (2014). Tanrının Ölümü ve Kültür, (Çev. Selin Dingiloğlu), İstanbul: Yordam Kitap, s. 197.

    [3] Friedrich Nietzsche (2003). Ahlakın Soykütüğü, (Çev. Ahmet İnam), İstanbul: Say Yayınları. Ayracı bkz. David Lindstedt (1997). “The Progression and regression of slave morilty in Nietzsche’s Geneology: The moralization of bad consciesness and indeptedness”, Man and World, S. 30, s. 83-105.

    [4] Bu şeyler şahıs olmak zorunda değil elbette, bir değer, kavram, ideoloji ve daha pek çok şey olabilir. Buna konjonktür karar verir. Türkiye konjonktüründe bu, duruma göre lider, duruma göre din adamı, duruma göre asker olabilir. Günümüz koşullarında Diyanet İşleri Başkanı gibi görünüyor.

    [5] Eaglaton, a.g.e., s. 197.

    [6] Charles Hirschkind (2001). “Civic Virtue and Religious Reason: An Islamic Counterpublic”, Cultural Antropology, 16(1): 3-34.

    [7] Tayfun Atay (2012). Din Hayattan Çıkar: Antropolojik Denemeler, 4. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Ben de Külliye’nin federasyon başkan adayıyım!

    Olimpiyatlar sona erdi…

    Başaralı mı, başarısız mı olduk…

    Bakandan net bir durum değerlendirilmesi yapılmadı…

    Federasyonların seçim süreci  başladı…

    Adaylar sahne aldı…

    Başarısız olan başkanların yeniden aday olmalarına şaşırdım…

    Çoğu adaylar  projelerinden çok…

    ‘Beni külliye istiyor’ söylemleriyle  delegelere ulaşıyorlar…

    Amaç, delegeleri ve kulüpleri baskı altına almak…

    Bu işi Spor Teşkilatı yıllardır yapıyor…

    İstediği adayların yüzde 90’ını seçtiriyor…

    Bu sene  işler biraz tersine döndü…

    Millet İttifakının çoğu büyükşehir belediyeleri kazanması dengeleri değiştirdi…

    Belediyelerin delege ağırlığı var..

    İki ay içinde yapılacağı açıklanan federasyon başkanlığı seçimlerinde ortak bir çalışma yapmaları gerekir…

    CHP’nin de İYİ Partinin de Spor Kurulları var…

    Nasıl bir çalışma içerisinde olduklarını bilmiyorum…

    Şimdiye kadar seslerini fazla çıkarmadılar…

    Ya da duyuramadılar….

    Şimdi seslerini yükseltme zamanı….

    Bu federasyonlardaki yolsuzlukları gündeme getirmelidirler..

    Kamplardaki rezaleti, skandalları gün yüzüne çıkarmalıdırlar…

    Tam sırası şimdi…

    Yoksa Spor Kurulları sözde kalmış olur…

    Federasyonlardaki kadrolaşmayı gün yüzüne çıkarmalıdırlar…

    Milli takım seçmelerinde ay-yıldızlı formanın başarısı için değil, siyasi görüşü ön planda sporcular tercih edilmekte…

    Bir de şunu anlamış değilim…

    Federasyon başkanları fahri görev yaptıklarını her defasında dile getiriyorlar…

    İyi güzel…

    Ancak zengin olan federasyon başkanlarının sayısı çoğunlukta…

    Bunun için başkan adayları birinci derece yakınları da dahil olmak üzere mal varlıklarını bildirmelidir…

    Yine  başka yol bulurlar…

    Çünkü bunlar fahri görev yapıyor ya….

    İki ay seçim süreci yaşayacağız…

    Yine de plansız, projesiz açıklamalar yapacaklar…

    En büyük kozları ise Külliye’nin kendisini istedikleri olacak…

    Eh beni de federasyon başkanlığı için Külliye istiyor…

    Hangisine aday olsam diye düşünüyorum…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • ‘Aşırı aydınlanmışlarla’ zır cahillerin ittifak mevziisi olarak aşı karşıtlığı

    Aşı pandemi ile sınanan aşırı aydınlanmış ya da tersine aydınlanmış modern insanın varlığını tehdit eden bir mihenk taşıdır artık. Zira bu denli kaos ve bilinmezlik içinde günümüz insanı varlığını sınayacak mihenk taşı bulmakta bir hayli güçlük çekiyor. Zira dindarlıktan, geleneklerden, yerlilikten, millilikten, değerlerden bahsedilen böylesi bir çağda insanlar, üzerine basacakları bir zemin bulmakta epeyce zorlanıyor. 19. Yüzyılda Batıdaki hızlı dönüşümü tarif etmek için Marx, “katı olan her şeyin hızla buharlaştığı”ndan bahsetmişti. Geçmişin katı değer yargılarının hızla ortadan kalktığını ama yerine de yeni değerlerin bir türlü konulamadığını anlatıyordu bu veciz ifade. Bu saptama günümüz koşullarını anlatmak için de hala güncelliğini koruyor. Ancak buna yeni bir şeyler daha eklemek gerekiyor. Şöyle ki… Toplumlar, içine düştükleri çaresizliği anlamlandırmak ve buna katlanmak için, hala bazı mistifikasyonlara ihtiyaç duyuyor. Bunun farkında olan uyanık popülist liderler, sürekli bu eksikliği kapatacak sloganlarla kitleleri cezbetmeye, onları manipüle ederek toplumsal desteklerini güçlendirmeye çalışıyorlar. Bu nedenle din, kutsallık, gelenek gibi unsurlar dillere pelesenk oluyor. Ancak toplumlar ve değer yargıları o kadar hızlı değişiyor ki, bu dillere pelesenk olan değerler katılaşmaya ve gönüllerde yer etmeye fırsat bulamadan buhar olup atmosfere karışıyor. Tam da bu nedenle ahlaktan ve dinden bu kadar çok bahsedilen bir dönemde ahlaka ve dine uygun davranmak da anlamsız hale geliyor. Dinden, haktan-hukuktan bahseden siyasi liderler, dinin yasak ettiği yalanı hiç rahatsızlık ve utanç duymadan söyleyebiliyorlar. Örneğin dindarlığıyla meşhur bir siyasi liderin söylediği yalanın yalan olduğunu apaçık bilen taraftar kitleler de bu yalanı zihninde “vardır liderimin bir bildiği” diyerek rahatça meşrulaştırabiliyor.

    ZIR CAHİLLE AŞIRI AYDINLANMIŞLARIN YOLUNU KESİŞTİREN AŞI KARŞITLIĞI

    Bu koşullar altında aşı, bu modern insanın bütün çaresizliklerinin, anlam arayışlarının anlam yükünü üzerine çeken bir mıknatıs işlevi görüyor. Yoksulluk, belirsizlik, işsizlik, adaletsizlik, eşitsizlik, anlamsızlık, dengesizlik, değersizlik, bilgisizlik, aşırı bilgililik gibi say say bitmeyecek olan bütün olum-suzlukların üzerine hücum ettiği bir boş gösterendir artık aşı denen sıvı. Görmeyi, duymayı, anlamayı, bilmeyi, öğrenmeyi, velhasıl bütün bilişsel yetileri iptal eden, hatta anlamsız hale getiren bir var olma biçimidir. Bütün görüşleri, bilişleri duyuşları üzerine toplayan bir mevzidir aşı ve aşı karşıtlığı. Dindarından dinsizine, agnostiğinden paganına, okumuşundan zır cahiline, en yalancısından en dürüstüne, en ahlaksızından en püritenine herkesin üzerine basarak yükseldiği muğlak bir kimlik kartı. Görgül bilime inananından mistifikasyon ustasına kadar pek çok kişinin kolayca bir köşesinden bağlanabileceği, tutuna tutuna yolunu “bulabileceği”, nereye götüreceği bilinmeyen ucuna tutunup herkesin kendi meşrebince doğru yola ulaştıracağını umduğu bir ip haline gelmiştir bu sıvı. Tıpkı Saramago’nun Körlük romanında karantinadan çıkmanın şaşkınlığını yaşayan körlerin birbirlerine tutuna tutuna yol bulmaya çalışmasına benzer biçimde yolunu kaybetmiş kitleler, aşı karşıtlığında bir hikmet bularak bu mevziye umutsuzca tutunmakta ve bu mevzi üzerinden çıkışı belirsiz bir yola revan olmaktadırlar. İçinde ne olduğunu belki de mucitlerinin dahi unuttuğu, ama bu kadar kaosun içinde umut etmeyi mecbur kılan soyut bir kavrama dönüşmüş durumdaki bu sıvı, bütün varoluş stratejilerinin yoğunlaştığı geçici bir uğrak haline de gelmiştir. İçinde ne olduğunu mucitleri biliyor olsa da, sürekli varyantlaşan bir virüsün hangi varyantı ile mücadele edebileceğinin tam olarak kestirilememesi bilinirliği kuşkulu hale getiriyor olabilir. İşte bu bilinmezlik içinde yolunu kaybeden zır cahille aşırı aydınlanmışların yollarını kesiştirmiştir aşı.

    ‘ÖYLE BİR CEHALET Kİ, OKUMAKLA ÜSTESİNDEN GELMEK MÜMKÜN DEĞİL’

    Öyle zamanlardan geçiyoruz ki, bütün mesajlar birbirinin içine geçmiş durumda, her mesaj bağlam içinde düşünülmek zorunda değil artık. Bağlam içinden konuşmak değil bağlamdan kopararak, bağlamı yırtarak konuşmak temel eğilim haline gelmiş durumda. Örneğin aşı karşıtları da karşıtlığını meşrulaştırmak için “benim bedenim benim kararım” sloganına sarılabiliyor yaptıkları irrasyonel eylemlilik ortamında. Hâlbuki bu kürtaja karşı kadınların ortaya attığı bir slogandı ve o bağlam içinde olağanüstü güçlü bir anlam kazanıyordu. Bir aşı karşıtının elinde bu slogan o güçlü anlamını yitirse bile, bazılarına göre içine girdiği kabın şeklini alan su gibi algılanıyor belli ki sloganlar. Gerçekten de artık sloganlar, içine girdikleri kabın şeklini alıyor. Ancak burada bu slogan paradoksal biçimde üzerine yazılı olduğu pankartı tutan elde hem anlamını buluyor hem de anlamını kaybediyor zira. Aşı karşıtlığı artık gözle görülür, elle tutulur, kalple hissedilir bir duruş olmaktan çıkıp, bedenimizin tüm gözeneklerinden sızarak tüm hücrelerimize nüfuz eden bir cehalet haline gelmiş durumda. Öyle bir cehalet ki, okumakla üstesinden gelmek mümkün değil. Okudukça, öğrendikçe, “aydınlandıkça” dozu artan, daha da çoğalan bir eksiklik. Tıpkı deniz suyu içenlerin içtikçe daha çok susamasına benzer biçimde, bildikçe, öğrendikçe daha çok artıyor cehaleti günümüz insanının. Çünkü bilgi diye tutunulan şeyler safsata, yalan, dolan ve tevatürler. İnsanların üzerine boca edilen tüm bilgiler, yangının üzerine dökülen benzin etkisi yaratıyor ve cehalet ateşinin harlanmasına yol açıyor. Çaresizlik içindeki günümüz “aşırı aydınlanmış” insanı, gözlerine ışık tutulmuş tavşanlar gibi hareketsiz hale geliyor. Gözünden ışık çekildiği anda ise nereye kaçacağını bilemiyor. Kaçabildiği yer çoğunlukla ışığı tutanların ışığı yönlendirdiği alakasız hedefler oluyor. Bu cehalet koşullarında çareler çaresiz, imkânlar imkânsız, anlamlar anlamsız hale gelmiş durumda.

    TOPLUMU TEHDİT EDEN İRRASYONAL TEPKİ

    Açıkçası günümüz pandemi koşullarındaki bu aşı karşıtlığı ile aşıya taraftar olmayı basit bir tarafgirlik olarak okumak mümkün değil. Zira söz konusu olan sıradan bir siyasetçi, takım ya da politik pozisyonun taraftarlığı değil, bir kamu sağlığı sorunudur. Son yapılan “Plandemi” mitinginde aşı karşıtlığı bir siyasi pozisyon gibi sunulmuş olsa da, mitingde savunulan argümanlara baktığımız zaman, bunun bir siyasi pozisyondan ziyade toplumu tehdit eden irrasyonel bir tepki olduğunu görüyoruz. Siyasi pozisyonla müzakere edilebilirken irrasyonel bir tepki ile müzakere etmek mümkün değildir. Siz “Bill Gates, Allah seni kahretsin Bill Gates!” diye haykıran bir meczupla siyaseten müzakere içine giremezsiniz. Olsa olsa bir parodi performansı olarak izlenebilecek böyle bir pozisyonla müzakere edilmez, ancak yasa yoluyla mücadele edilebilir. Zira ortada kamu sağlığını tehdit eden bir virüs, bu virüse çare olarak üretilmiş bir aşı vardır. Bir de bu virüsü bazı ellerin özel olarak ürettiğini iddia eden irrasyonel bir pozisyon. İnsanlık tarihinin pek çok devrinde karşılaşılan salgınların varlığı ve bu salgınlarla nasıl mücadele edildiği ortadayken, böylesi bir virüsün özellikle üretildiğini iddia eden bir pozisyonda aşırı aydınlanmışla zır cahilin hizalanması şaşırtıcı değildir elbette. Zira aşırı aydınlanmış özne, yüzeydeki ve apaçık görünen gerçekliğin yarattığı dehşetten kaçmak için gerçeğin arkasındaki gize sığınma ihtiyacı duyuyor. Bu ihtiyaç onun olmadık tevatürlerden güç alan muhtelif komplo teorilerine inanmasına ve bu inanca göre bir pozisyon almasına yol açıyor. Zır cahil için ise açıkçası herhangi bir açıklama yapmaya gerek yok. Zira cahil her koşulda cehaletinden memnun ve mutlu şekilde yaşamaya devam ediyor. Ancak bu pozisyonda hizalanan bu genel zihniyeti pandemi ve aşı konusunda aksi bir görüş ve pozisyona ikna etmek bu koşullar altında mümkün görünmüyor. Bu zihniyetle ancak tıpkı virüsle mücadele eder gibi mücadele edilebilir, ya da yine kendimizi virüsten korumaya çalışmamız gibi bu zihniyetten korumaya çalışabiliriz.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kadın sporcuların başarısı niye korkutuyor?

    Filenin Sultanları Avrupa Voleybol Şampiyonası’nda üçüncü oldu ve bronz madalya kazandı…

    Büyük başarı…

    Altın madalya da kazanabilirlerdi…

    Artık Kadın Voleybolunda çıta yükseldi…

    Üçüncülüğe üzülenler var…

    Bu kadınlar…

    4 aydır evlerinden uzaktalar…

    Dünya Şampiyonası, turnuvalar, olimpiyat ve son olarak Avrupa şampiyonası nedeniyle ailelerinden uzak kaldılar…

    Ama bazıları hiç de uzak kalmadı…

    Kadın voleybolcularımızın sportif başarısını öveceklerine, giydikleri şort ve formalarına dil uzattılar…

    Bu düşüncede olanlar kadınların spor yapmasını istemiyor…

    Onlar istiyor ki kadınlar işe bile gitmesin, evinde otursun…

    Filenin Sultanları başarılı oldukça, bu gericiler iyice çılgına döndü…

    Çünkü artık her kız çocuğu voleybol oynamak isteyecek…

    Onlar da Filenin Sultanları olarak ay-yıldızlı forma ile dünya, Avrupa ve olimpiyatlarda Türkiye’yi temsil edecekler…

    Bir zamanlar Beyaz Gölge vardı…

    Televizyonda dizi olmuştu…

    Herkes bunu izlerken basketbola yönelmişti…

    Şimdi ise Filenin Sultanlarını izleyerek, voleybola yönelecekler…

    Bu sayı giderek artacak… Kızlar, kadınlar başta voleybol almak üzere çeşitli sporlar yapacak…

    Anneler, babalar kız çocuklarını spora götürecekler…

    Salonlar dolacak…

    Yüzme havuzları dolacak…

    Atletizm sahaları dolacak…

    Minderde güreş yapacaklar…

    Salonlar, sahalar, havuzlar, minderler kadın sporcularla renga renk olacak…

    İşte  çağdışı düşünenlerin korkusu da bu…

    Başarıda Filenin Sultanlarını kutlayanlar, ne yazık ki çağdışı saldırısı karşısında seslerini çıkaramadılar…

    Hatta Filenin Sultanlarının İzmir Marşı söylemesine bile tahammül edemeyip, yayıncı kuruluş TRT tarafından kısıldı…

    Neymiş…

    Jeriden kaynaklanmış…

    Kimi kandırıyorsunuz…

    İzmir Marşı’nı kısacağınıza, o gericilerin sesi kısılmalıydı…

    Üçüncülük maçında Sırbistan’da Filenin Sultanlarının yanında olan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, yayıncı kuruluş TRT tarafından görüntüye getirilmediği gibi, isminden bile söz etmediler…

    Çünkü talimat öyle gelmişti…

    Yine bir başka  organizasyonda kadınlarımız bir ilke imza attı…

    Parolimpik Oyunlarında 2016 Londra’dan sonra 2020 Tokyo’da ikinci kez altın madalya kazanan Global Kadın Milli takımımızı da tarih yazdı…

    Kadın sporcularımızın başarısı geldikçe, çağdışı düşünen, kadınları köle olarak görenler  çıldırıyor…

    Gelsin çağdaş, Atatürkçü kadınların başarısı, çıldırın kadına ve kadın sporcuya saygı duymayanlar…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Aşı karşıtlığı üzerinden zamanın ruhunu okumak

    Sanırım ilkokul dördüncü sınıftaydım. Çoğu çocuğun aksine okulu seven, okula gitmek için can atan, okuldaki dersler dâhil pek çok faaliyete canı gönülden katılan bir çocuktum. Bilmem annemin göbeğimi, köydeki evimizin karşı komşusu olan okul bahçesine gömmüş olması bunda ne kadar etkilidir? İnanırsanız, mutlaka etkili oluyor sanırım. İnanç, burada kilit kavrammış gibi duruyor. Neyse dördüncü sınıfa daha yeni başlamıştım ki, ilk aylarda nasıl olduysa halk arasında sarılık olarak bilinen hepatit A’ya yakalandım. O zamanlar tabi ki ne hepatit bilirdim ne de a’sını b’sini. Sürecin nasıl işlediğini çok net hatırlamıyorum ama net hatırladıklarım şunlar: Doktora gidildi. Doktor teşhisi koydu. 20 günlük bir rapor verdi. Bu rapor uyarınca 20 gün boyunca çok sevdiğim okuluma gidemeyecek ve okuldaki faaliyetlerden mahrum kalacaktım. Sıradaki faaliyetlerden birincisi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarıydı ve ben bu kutlamaların en güzel, en etkili şiirini okumak üzere çoktan hazırlıklara başlamış, okuyacağım şiiri eksiksiz ezberlemiştim bile. Ezberlerken tabi ki konuya benim kadar ilgili olmayan ablalarımı çıldırtma noktasına getirmiştim. Zira ezberimin illa ki birileri tarafından takip edilmesi gerekiyordu ve en yakınımdaki kurbanlar ablalarımdı. Şiir ezberlenmeye ezberlenmişti, ama bu sarılık nedeniyle doktorun verdiği yirmi günlük evde kalma zorunluluğu her şeyi altüst etmişti. Doktor “bu nekahet sürecinde çok iyi beslenmeli, bol bol bal yemeli!” dediği için yirmi gün içinde kaç kilo olduğunu tam olarak anımsamadığım bir teneke balı bitirdiğimi net hatırlıyorum. O kadar balı bir an önce iyileşmek için şifa niyetine yemiştim sanırım. Çocukluk işte! Cumhuriyet Bayramı günü geldi çattı. Kutlamalar karşı komşumuz olan okulun bahçesinde yapılacak. Ben sabahın erken saatlerinde uyandım, bahçenin kapısına dayandım. Herkes şiirlerini sırasıyla okudu. Elbette benim sıram atlanmıştı, zira ben raporluydum malum. Okul bahçesinin kapısına dikilip melül melül töreni izlerken, şiirimi okuyamadığım için hüngür hüngür ağlamıştım. Ah sarılık, ah evde kalma zorunluluğu. Bu zorunluluğun nedenini elbette anlamıştım ama yine de üzüntüme engel olamamıştım. Ah çocukluk!

    Bir bulaşıcı hastalık nedeniyle yaşadığım bu mahrumiyeti ve bu mahrumiyetten dolayı hissettiğim üzüntüyü şimdi anımsıyorum da ne kadar da hassas davranmışlar o dönemin doktoru, öğretmeni, anne-babam. Elbette bu hassasiyeti üzüntüsünü içine gömmeye çalışarak anlayışla karşılayan ben. Neredeyse iki yıla varan kovid-19 pandemisinin başından bu yana yaşanan, yaşatılan, deneyimlenen lakaytlıklar aklıma geldikçe, basit bir sarılıktan dolayı okuldan mahrum kaldığım o yirmi güne yanıyorum. Dünyayı kasıp kavuran böylesi bir pandeminin ortasında dini imanı para olmuş, yangında ölen canlıları beyaz et-kırmızı et şeklinde anarak, tazmin edilecek mal olarak gören, pandemide alınan-alınmayan önlemleri, mağdur olmuş yurttaşlara verilen-verilmeyen destekleri eleştirenleri “devleti beceriksiz gösteriyor” diye linç etmeyi tek marifet sayan bir iktidarla baş başa kalmış olmak pandemiden daha talihsiz bir durum kuşkusuz. Bu koşullar altında ileri bilimsel yöntemler kullanılarak geliştirilen aşıya karşı nükseden karşıt, tedirgin, çekinik gibi hallerle tarif edilen muhalefeti nasıl okumak gerekiyor? Kuşkusuz aşı karşıtlığı sadece ülkemize özgü bir fenomen değil. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden en geri kalmış ülkelerine kadar pek çok insan, pandemi sürecinde geliştirilen aşılara karşı tedirginlik yaşıyor. Bu tedirginliğin kaynağını birkaç satırla açıklamak zor. Ancak en azından günümüz politik ve sosyolojik iklimi ile bu aşı karşıtlığının yakından ilişkili olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.

    Günümüzden iki bin yılı aşkın bir süre önce, mikrop teorisi ve güçlü mikroskopların henüz var olmadığı bir zamanda Kos’lu Hipokratos ve Pergamon’lu Galenos veba başta olmak üzere bazı hastalıklara yakalanmışlarla bir arada bulunmanın tehlikeli olduğu konusunda uyarıda bulunmuşlardır. Aynı şekilde M.S. 549 yılında Konstantinapol’deki bir salgın sırasında İmparator İustinianos vebanın olduğuna dair kanıtların bulunduğu bölgelerden gelen gezginlerin alıkonularak izole edilmesi gerektiğine dair yasalar çıkarmıştır.[1] Bu iki örneğin yaşandığı dönemde ne aşı, ne mikrop, ne virüs bilinmekteydi. Ancak dönemin aklıselim hekimleri ya da yöneticileri akıl yürüterek hastalığın hastalığa yakalananlarla bir arada bulunulması halinde hızla yayıldığını anlamışlar ve buna göre önlem almışlardır. Bir zamanlar; 1970’lerde, 80’lerde uzay istasyonları kurulacağı, zamanlar arası yolculuk yapmanın mümkün olabileceği, mükemmel robotların yapılarak insanlığın hizmetine sokulacağı hayal edilen 2000’li yılların ilk yirmi yılını da hızla “tükettiğimiz” 21. Yüzyılda patlak veren pandeminin başlarında dünyanın süper gücünün başında “virüsü Çinliler üretti, aslında virüsün adı Çin virüsü, ama aslında virüs diye de bir şey yok” gibi ipe sapa gelmez mesajlar veren aklı evvel vardı. Bir zamanlar topraklarında güneş batmayan imparatorluk diye anılan, demokrasinin ve pek çok bilimsel-felsefi gelişmenin neşet ettiği, sanayi atılımının ilk ortaya çıktığı ülkenin başında ise yine önlem almayı bile gereksiz gören ve toplumu sonucu çok belli bir sürü bağışıklığının içinde tutmaya çalışan başka bir aklı evvel vardı. Başka pek çok ülkenin başında da, virüsün yayılmasını önlemek için maske takmamayı “güçlü erkek olmak” olarak gören, pandemi için esaslı önlemler almayı gereksiz gören pek çok popülist, maçist, tuhaf liderler mevcuttu. Bu pandemiye böylesi liderlerin dünyanın geleceğinde söz sahibi olduğu bir zamanda yakalandı insanlık. Elbette buna yine bu liderlerin yol açtığı aleni yalancılığın sıradanlaştığı, toplumların çaresizliklerinin üstünü örtmek için onların nabzına göre şerbet vererek gönlünü hoş etme siyaseti ile yaratılan kutuplaşmış bir ortam eşlik etti. Bilimsel bilginin aşağılandığı, sahte bilimcilerin sesinin daha çok çıktığı, insanların kamu otoriteleri yerine hakkını ve hukukunu riyakârca kenarından dolaşarak, “adamını bulma” yoluna giderek hukuk dışı yollarla kişisel olarak aramaya çalıştığı bir dönemde yaşadığımızı da unutmamak gerekir.

    ‘AŞI KARŞITI İNSANLAR HEM AKILSIZ HEM DE AHLAKSIZDIR’

    Bu koşullar altında, kendi eylemlerine bile güvenmeyen bir gemisini kurtaran kaptan bireyler topluluğunun oluşturduğu “toplum olamayan bir toplum”un ortasında yapayalnız kalmış durumdayız. Hâlbuki Homo sapiens’in binlerce yıldır diğer türlerin arasından sıyrılarak bu zamana ulaşmasını sağlayan en önemli şey işbirliğine aşırı yatkın bir primat olmasıdır.[2] Bu işbirliğine yatkınlık idrak, sosyal etkileşim ve öz-düzenleme gibi psikolojik mekanizmaların eşliğinde bir insan ahlakının doğmasına da yol açmıştır. Zannedildiği gibi, insanı güçlü kılan onun rekabetçi yapısı değil, aksine dayanışmacı ve işbirliğine açık doğasıdır. Bu dayanışma eğilimi, aslında insanı başkasına karşı sorumlu olmaya mecbur kılar. Bu mecburiyeti, bir başkasının zorlaması ya da yasaların dayatması sağlamaz, bizatihi hayatta kalma güdüsü yaratır. Diğerkâmlık, fedakârlık gibi duygu ve davranış durumları yine zannedildiği gibi bir kendini feda etme değildir. Başkalarının yerine üzülmek, başkalarını düşünmek, onlar için kaygılanmak gibi davranışlara yol açan vicdanı insanın içine ne tanrı koyar ne de bir otoritenin dayatması.[3] Akli melekeleri yerinde olan bir insan bir başkasının acısından haz almaz. “Ben iyi olayım da başkaları ne olursa olsun” diyebilen insan, vicdansızlığından değil, aslında akılsızlığından böyle davranır ve bu aklı ondan rekabetçi bir toplum içindeki “körlemesine hayatta kalma güdüsü” almıştır. Bu koşullar altında virüse yakalandığını saklayan, sisteme olan bütün güvensizliğe rağmen yine de geliştirilmiş bir aşıya safsatalar üreterek karşı duran insanlar hem akılsızdır, hem de ahlaksızdır. Zira gerçekten de Homo sapiens’i sağ salim günümüze kadar ulaştıran onun akıl yoluyla edindiği işbirliği yeteneği ve bundan neşet eden ahlakıdır. Ahlakını ve aklını yitirmiş bir insan türü en başta kendi kuyusunu kazmaktadır.

    Son olarak aşı karşıtlığı tıpkı popülist liderlerin demokrasiyi suiistimal ederek diktatör olmaya heveslenmesine benzer biçimde bilime, akla, düşünmeye tenezzül etmeyen, ya da daha doğrudan söyleyelim bunlarla uğraşmaya üşenen düz dünyacıların liberalizmin seçme özgürlüğünü suiistimal ederek kısa yoldan “kimlik edinme” hevesinin bir tezahürüdür. Tam da bu nedenle bu çağın yaygın teamülüdür bu heves. Aşı karşıtlığını sadece aşı karşıtlığı şeklinde okumamak gerekir. Aşı karşıtlığında günümüz akılsızlık, ahlaksızlık, mantıksızlık çağının tüm alametifarikalarını okumak mümkündür. Nedir bu alametifarikalar? Empati yoksunluğu, diğerkâmlık eksikliği, sesi yüksek çıkanın en haklı olması, bilim düşmanlığı, akla ihanet, ama araçsal ve pragmatik akla ölesiye tapma, yasaları kendi lehine eğip bükme konusunda deha düzeyinde akla sahip olmak, tartışmak yerine kakafoni yaratacak safsatalarla ortalığı bulandırmak. Say say bitmez. Bu toplumsal ve siyasal iklimde yeşermiş bu tipoloji, aşının nasıl bu kadar hızlı geliştiğinden tutun da, doğru olmadığı halde faz-3 aşamasının tamamlanmadığı gibi iddialara kadar pek çok şey hakkında kaygı duyar. Bazıları aşı yoluyla düzene daha itaatkâr bireyler yaratılacağı gibi safsatalara inanarak karşı dururlar. Ancak bu mütereddidinden alenen karşıt olanına kadar tüm aşı karşıtları, başları ağrıdığında detaylı okunduğunda prospektüsünde pek çok yan etki yazılı olan ağrı kesicileri hiç tedirginlik yaşamadan yutuverirler. Üzerinde kalan pestisit kalıntıları nedeniyle pek çok ülkenin gümrük kapısından döndürülen domatesleri, elmaları hiç tereddüt etmeden poşetlerine doldurup afiyetle yerler. Hızla büyümeleri için hormon verilen, hastalanmamaları için sürekli antibiyotik basılan tavukların kanatlarından güzel güzel mangallarını yaparlar. Sudan sebeplerle hapiste tutulan, uzun yıllardır iddianameleri bile doğru düzgün hazırlanamayan siyasetçiler, sivil toplum kuruluşu önderlerine yapılan bu haksızlığa gıklarını çıkarmazlar. Kendilerini yönetenlerin sürekli ceplerinde olan ellerine hele tek bir söz etmezler, edemezler. Zira zamanın ruhuna uygun, safsatalara dayalı bir muhaliflik en kolayıdır. Ancak bu muhaliflik ne toplumu selamete taşır ne de statükoyu yerinden eder. Bu gerçek anlaşılmadığı sürece, aşı karşıtlığının gerçekte neden kaynaklandığını ve neye yol açtığını da anlamak mümkün değildir.

    [1] Irwin W. Sherman (2020). Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık, (Çev. Emel Tunbay ve Müge Anğ Küçüker), 5. Baskı, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, s. 97-98.

    [2] Michael Tomasello (2018). İnsan Ahlakının Doğal Tarihi, (Çev. Aylin Onacak), İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, s. 13.

    [3] Patricia Churchland (2013). Güvenen Beyin: Nörobilim Ahlak Hakkında Bize Ne Anlatır?, (Çev. Yelda Türedi), İstanbul: Alfa, s. 233.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

     

  • Kadın sporcuların öfkesi

    Toplumsal sıkıntılar tavan yapıyor…

    Gerginlikler had safhada…

    İnsanlar açlık ve yoksullukla  boğuşuyor…

    Yolsuzluk diz boyu…

    Yüzler gülmüyor..

    Bir de Covid belası  var…

    Sporda alınan bazı başarılar yüzümüzün gülmesini sağlıyor…

    Onlara gericiler tarafından dil uzatılmasına rağmen…

    Onlar başarıdan başarıya koşuyor…

    Kadın cinayetlerine …

    Kadına şiddete…

    Bir öfkenin ifadesi gibi…

    Filenin Sultanları Tokyo’daki başarılarını Avrupa Voleybol Şampiyonası’nda tekrarlıyor…

    Şu anda yenilgisiz gruptan çıkıp, 6 maçta 6 yaparak adlarını çeyrek finale yazdırdılar…

    Avrupa Şampiyonası yolunda emin adımlarla ilerliyorlar…

    Servisleriyle…

    Smaçlarıyla…

    Manşetleriyle…

    Bloklarıyla…

    Rakiplerini parkeye yapıştırıyorlar…

    Kendilerine dil uzatan gericilere çağdaş Atatürk kadınlarının neler yapabileceğini göstere göstere yanıt veriyorlar…

    Şampiyon olmasalar da…

    Gururumuz oldular….

    Onlar öyle bir yumruk attı ki Tokyo 2020’de…

    Boksta Busenaz Sürmeneli altın, Busenaz Çakıroğlu gümüş madalya kazanıyor…

    O öyle bir tekme vurdu ki…

    Hatice Kübra İlgün…

    Gericilerin suratına…

    Tekvandoda bronz madalyanın sahibi oldu..

    Kadınla  mayo giyip, güreş yapamaz diye günlerce yazdılar…

    Tokyo 2020’de….

    Yasemin Adar bronz madalya kazanıp, Türk güreş tarihinde bir ilke imza atarak kadının gücünü gösterdi…

    Biz kadın sporcularımızla gururlandık…

    Onlar  kadınların neler yapabileceğini gösterdi…

    Göstermeye de devam ediyorlar…

    Her gün sokakta hak arıyorlar…

    Gaz, su sıkılmasına, coplanmalarına rağmen göğüslerini gere gere mücadele ediyorlar.

    Tıpkı gericilerin kadın sporcularımıza saldırmalarına rağmen, başarılarıyla, aldıkları madalyalarla en güzel yanıtı verdikleri gibi…

    Aydınlık, çağdaş Türkiye’nin yüzü oluyorlar…

    Büyük Ozan Nazım Hikmet’in söylediği gibi….

    “Yok öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak

    Unutma; aynı gökyüzü altında bir direniştir yaşamak”

    Bu umudu sürdüren….

    Karanlıkta savrulmayan…

    Direnen…

    Aydınlatıcı yüz olan…

    Gülümseyen…

    Tüm kadınlara ve  kadın sporcularımıza selam olsun…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Tokyo 2020 gerçeği ve 13 madalyalı şov

    Tokyo’ya 108 sporcu ile katıldığımızı bu 108’in 8 madalya olursa şov yapılacağını bir önceki yazımda belirtmiştim..

    Öyle de oldu…

    1948 Londra olimpiyatlarında  12 madalya almıştık…

    Bunun 6’sı altındı…

    Şimdi 73 yıl sonra Tokyo’da alınan 13 madalyayı rekor olarak kabul ettik….

    Doğru…

    Madalya sayısına baktığımızda bir fazla…

    Ancak sadece iki altın madalya ile döndük Tokyo’dan…

    Londra 1948’e 58 sporcu ile katılmıştık…

    Tokyo’ya 108 sporcu ile gittik…

    Bu iki rakamı oranladığımız zaman neresi başarı…

    1948 ile 2021 yılları arasında dağlar kadar fark var…

    Şartlar tamamen eşit değil…

    Her madalya önemlidir…

    Ne yazık ki…

    Olimpiyatın özellikle sporun temeli olan atletizmde, yüzmede yokuz, jimnastikte bronz madalya kazandık…

    Jimnastikte 4 sporcumuz 7 final yaptık…

    Kadınlar güreşte, Yasemin Adar bronz madalya alarak olimpiyat tarihinde güreşte ilk kadın sporcumuz oldu…

    Okçulukta da Mete Gazoz altın madalya kazanarak, okçuluk tarihine geçmiş oldu…

    Kadın voleybolcularımız gericiler tarafından hedef tahtasına konulmasına rağmen olimpiyatta çağdaş Türk kadınının gücünü gösterdiler ve beşinci oldular…

    Kadın sporcularımıza dil uzatanlara Bakan yanıt bile vermedi…

    Veremedi…

    Kadınlarımız başarılarıyla yanıtlarını verdiler…

    Tokyo bitti, şimdi seçim dönemi başladı…

    Her olimpiyat sonrası başkanlar başarısız olmalarına rağmen, ders çıkardıklarını belirtip  yola devam edeceklerini dile getirdiler…

    Neymiş bu koltuk sevdası…

    Hem de fahri olarak yaptıklarını dile getiriyorlar…

    Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın torba yasa ile başkanları atama ile yapma girişimi içerisinde olduğu kulislerde konuşuluyor…

    Buna gerek yok…

    Zaten  kendi delegeleri var, kulüpleri arayıp, belirledikleri adaylara oy vermelerini istiyorlar…

    Ha yasayı değiştirmişsin…

    Ha değiştirmemişsin…

    Yine bakanlığın işaret ettiği adaylar seçiliyor…

    Bu seçimlerde sürpriz sonuçlar olabilir…

    Tokyo’da yaşananları fazla bilmiyoruz…

    Covid -19  aşısı olmadan giden sporcularımızın olduğu konuşuluyor…

    Bazı sporcuların ise aşı nedeniyle güçsüz düştüklerini dile getirdikleri gelen haberler arasında…

    Tabi ki bunlar bahane…

    Sanki sadece Türkiye pandemi süreci yaşadı…

    Benim duyumuma  göre….

    Sporculara müsabakalardan önce röportaj yasağı getirildi…

    Bu bir iddia…

    Spor Hizmetleri Genel Müdürü bile konuşmaktan kaçınmış…

    Gençlik ve Spor Bakanı Muharrem Mehmet Kasapoğlu ambargo koymuş olacak ki kimse müsabakalardan önce konuşma cesareti göstermemiş…

    Bir genel müdür konuşmayacaksa, durum değerlendirmesi yapamayacaksa o koltukta oturmanın bir anlamı var mı…

    Özgür medyanın olduğu dönemlerde sporla ilgili genel müdür konuşurdu…

    Bakanlar her gün konuşmazdı…

    Tokyo değerlendirmesini de herhalde Kasapoğlu yapacaktır…

    Çünkü kimi arayıp görüşlerini sorsak, bakanın açıklama yapacağını ifade ediyorlar…

    Şimdi gözler tabi ki Bakanda…

    Neler söyleyecek hep birlikte göreceğiz…

    Bakanın ilk cümlesini ben söyleyeyim…

    “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla….”

    Bakalım bu talimatlar Türk sporunu kurtaracak mı….

    Talimatlardan ne çıkacak…

    Federasyon başkanlığı seçim sürecinde alınacak sonuçlar Türk sporunun hedefini belirleyecek…

    Her şeye rağmen federasyonların yüzde 90’nında değişim şart…

    Yoksa 13 madalya ile şov yapmak Türk sporunu kurtarmaz…

    Gerçekleri görmek lazım…

    Bir de şunu belirteyim…

    Gençlik ve Spor Bakanının öve öve bitiremediği Türkiye Olimpiyat Hazırlık Merkezi (TOHM) 15 yılda kaç sporcu yetiştirdi…

    Başarıları ne…

    Tokyo’ya kaç kişi gitti…

    Yoksa TOHM torpil merkezi mi….

  • Bir danışıklı dövüş hikayesi: THK’ya nasıl kayyım atandı, Kurum’un içi nasıl boşaltıldı?

    Bugün ülkenin dört bir yanı yangınlarla sarsılırken, gözler ülkenin en önemli sivil havacılık kurumu olan Türk Hava Kurumu’na çevrildi. Oysa kurum henüz 2019’da saçma sapan gerekçelerle yangın ihalelerinden çekilmişti. Kurum’un başına kayyım atanması ise THK başkanının talebiyle gerçekleşmişti. O Başkan, Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin  THK’yı “CHP ile birlikte çalışıyor” diyerek, hedef göstermesinin ardından Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz tarafından getirilen Ahmet Bertan Nogaylaroğlu’ndan başkası değildi.

    THK’nın 2018 yılının Ekim ayındaki kongresiyle başlayan ve bugüne kadar gelen etkisizleştirme operasyonunun hikayesi şöyle:

    Tüm olaylar Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin THK’yı “CHP ile birlikte çalışıyor” diyerek, hedef göstermesiyle başladı. Bu sözlerin hemen ardından Türk Hava Kurumu’nun 2018 yılının Ekim ayında yapılan kongresine bizzat Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz tarafından Ahmet Bertan Nogaylaroğlu gösterildi. Nogaylaroğlu, kongrede THK Başkanlığına getirildi.

    KURUMU ETKİSİZ HALE GETİRDİ

    Nogaylaroğlu, göreve gelir gelmez THK’nın asli işlerinden hemen hiçbirini yapmadı. İlk olarak Sağlık Bakanlığı’nın kuduz ihalesine girmedi, Kapadokya’daki balon hizmetleri ve Sağlık Bakanlığı hava ambulans hizmetlerinde ise başarısızlıkları yüzünden sürekli ceza yedi.

    Türk Hava Kurumu’nun istifa eden yöneticilerinin iddialarına göre THK’nın en önemli gelir kaynaklarından biri olan kurban derisi toplama konusunda ise Diyanet’le sözlü bir anlaşma yaptı. İddiaya göre THK artık kurban derisi toplamayacak, Diyanet de bunun karşılığında THK’ya 20 milyon TL verecekti. THK kurban derisi toplamadı ama Diyanet de bu parayı vermedi.

    THK ÜNİVERSİTESİ DE AYNI DURUMDA

    Nogaylaroğlu başkanlığındaki THK’nın kaynakları böylece bir bir eridi. Aynı durum Türk Hava Kurumu Üniversitesi’nde de yaşandı. Üniversite Rektörü başta olmak üzere THK Genel Müdürlüklerine çok sayıda atama yapıldı ve rektör ile genel müdürlüklere astronomik maaşlar ödenmeye başlandı. THK bu maaşları ödeyemeyince Bankalardan yüksek faizli krediler çekti.

    Bu atamalar beraberinde büyük bir tasfiyeyi de beraberinde getirdi. THK yöneticileri ilgili kurumlara yazdıkları dilekçelerde, bu durumu dile getirdi. Kurumdaki tüm üst düzey görevlilerin yani 73 kişinin işlerine baskı ve tehditle son verildiğini, yerlerine iki katı ücretle albay ve general emeklileri kuruma alındığını belirtti.

    YANGIN SÖNDÜRME İHALESİ

    THK’nın en önemli görevlerinden biri olan yangın söndürme ihalelerinde etkisiz hale getirilmesi de işte tam bu döneme dayanıyordu.

    THK yöneticilerinin iddiasına göre Orman Bakanlığı’nın, 2019 yılının Mart ayında yaptığı yangın söndürme ihalesine THK katılmadı. THK Başkanı Nogaylaroğlu, ilk ihaleye komik bir gerekçeyle katılmamıştı:

    Teminat mektubu bulamadığı gerekçesiyle!

    Orman Bakanlığı ilk ihaleyi tamamlayamadı. İkinci ihaleye de pazarlık usulü çıktı. THK Başkanı Nogaylaroğlu, THK yöneticilerinin tepkisi üzerine zorlukla bu ihaleye girdi ama 2018 ücretlerinin yüzde 40 fazlası bir fiyat teklif etti.

    Nogaylaroğlu bu teklifte bulunurken, THK’nın 7 uçaklık filosunda ise sadece 2 uçak faal durumda, diğer uçaklar ise atıl durumdaydı!

    THK yöneticileri THK Başkanı Nogaylaroğlu’nun Kurum kaynaklarını arkadaşlarını getirdiği genel müdürlük maaşlarına harcadığını bu nedenle de uçaklar için yapılması gereken bakımların yapılmadığını ve uçakların atıl durumda bırakıldığını iddia ettiler.

    THK’nın Orman Bakanlığı’nın yangın söndürme ihalesini kaybetmesi 2019’da bu şekilde gerçekleşti. THK yöneticilerine göre 35 yıldır ilk kez böyle bir şey olmuştu!

    Bunun üzerine Türk Hava Kurumu yönetiminde başlayan tartışma ise bir görevden alma ile son buldu. THK Başkanı itirazlar üzerine THK’da Orman Bakanlığı’nın temsilcisi olarak görev yapan Ömer Bülent Arslan’ı görevden aldı.

    THK yöneticileri Başkan Nogaylaroğlu’nun bu tutumunu hem Cumhurbaşkanına hem de Devlet Denetleme Kurulu’na şikayet etti. THK yöneticilerinin Cumhurbaşkanına yazdığı mektupta, THK’nın “bilerek ve isteyerek” Orman yangını ihalesini kaybetmesinin bir “danışıklı dövüş” olabileceği dahi belirtildi:

    “THK nın asli özdeşleşmiş görevleri arasında bulunan Orman Yangını Söndürme ihalesinde bir önceki yılın yaklaşık %40 fazla fiyat teklif etmiş, iki uçağının dışında basiretsiz yönetim nedeniyle uçakları uçamaz halde bulunduğundan ve yüksek fiyat endişesi ile Genel Müdürlükçe yıllardır sürdürülen ihalenin kazanılmaması temin edilmiştir. Bu şekilde fiyat verilmesinin bir danışıklı dövüş olabileceği de düşünülmektedir.”

    THK yöneticileri Devlet Denetleme Kurumu’na da bir yazı yazarak, Orman Yangını Söndürme ihalesine ilişkin gerçekleşen olayları bildirdi. Ama her iki kurumdan da yanıt alınamadı.

    İHALE NE OLDU?

    Orman Bakanlığı, THK’ya vermediği ihaleyi bu gerekçelerle adı sanı duyulmamış özel bir şirkete verdi. Şirketin elinde hiç uçak yok, buna karşın orman yangını söndürme helikopterleri var. THK’nın Ankara, Ege ve Akdeniz’deki yangın söndürme uçakları atıl durumda bırakılırken, tüm ihale göz göre göre bir helikopter filosuna veriliyor.

    THK yöneticilerine göre bu en büyük felaketi de beraberinde getiriyor. Çünkü, orman yangınlarında pervaneler ateşi daha da körüklediğinden ilk müdahalenin mutlaka söndürme uçaklarıyla yapılması gerekiyor. Bu ihalenin başlı başına helikopter filosuna verilmesi zaten faciaya davet çıkaran ilk adımdı.

    Orman Bakanı’nın uçakların eski olmasına ilişkin gerekçesi de kabul edilemez bulunuyor ve şöyle diyorlar:

    “Uçakların eski olması önemli değil. Önemli olan uçakların teknik bakımlarının zamanında yapılmasıdır. THK Başkanı, uçak bakımlarına yeteri kaynağı ayırmadı. Uçaklar bakımsız kaldığı  için atıl durumda bırakıldı. Ama buna karşın uçaklar için görevlendirilen yer personeli ve pilotlara her ay düzenli maaşları yatırıldı.”

    İSTİFALAR

    THK yönetimini, başta Orman Yangını Söndürme ihalesi olmak üzere çok sayıda ihalede etkisiz ve başarısız kalan THK Başkanı Nogaylaroğlu’nu protesto etti.

    Bu süreçte THK’nın

    12 Yönetim Kurulu asil üyesinden 9’u 11 yedek üyesinin 11’i,

    Disiplin Kurulu’nun 5 asil üyesinden 5’i 5 yedek üyesinden 4’ü,

    Denetim Kurulu’nun da 3 yedek üyesinin 3’ü istifa etti.

    İstifalar nedeniyle Dernekler Yasası’na göre THK’nın hemen olağanüstü kurultaya gitmesi gerekiyordu. Haziran ayında istifa eden THK yöneticileri önce Noter’den olağanüstü kurultay ihtarnamesi çekti ardından Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açtı. Mahkeme davayı kabul edilebilir buldu.

    THK Başkanı Nogaylaroğlu Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak tedbir istedi ve Mahkeme aynı gün tedbir kararı aldı. Böylece Olağanüstü Kongre süreci durdurulmuş oldu.

    VE KAYYUMLAR…

    Nogaylaroğlu, 28 Haziran günü istifa eden Yönetim Kurulu üyelerinin istifasını kabul etmedi ve 1 Temmuz günü bu isimleri görevden aldığını ilan etti. 4 Temmuz günü de İçişleri Bakanlığı’na bir yazı yazarak ‘görevden aldığı’ yönetim kurulu üyelerinin yerlerine kayyım atanmasını istedi.

    Kayyım atama talebi kabul edildi ve THK önce içi boşaltılıp, ardından bir kayyım yönetimine girmiş oldu.

  • Ceylanpınar davasında Yargıtay Savcısı bozma istedi, polislerin çelişkili ifadelerine dikkat çekti

    Çözüm sürecini sona erdiren eylem olarak anılan Ceylanpınar cinayeti davasında Yargıtay Savcısı verilen beraat kararlarının bozulmasını isterken, 6 yıldır süren dava dosyasında ilk kez polislere ilişkin şüpheler ortaya konuldu.

    Yakın siyasi tarihin en karanlık cinayetlerinden biri Ceylanpınar olayı. Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde 20 Temmuz 2015 tarihinde IŞİD’in gerçekleştirdiği canlı bomba saldırısında 33 kişinin yaşamını yitirmesinin ardından, iki gün sonra, 22 Temmuz’da Ceylanpınar ilçesinde polis memurları Feyyaz Yumuşak ve Okan Uçar evlerinde ölü bulunmuştu.

    Olayın hemen ertesi günü, polis bir aracı durdurmuş ve içindeki 5 kişiyi gözaltına almıştı. Karakolda işlemler sürerken, aynı anda gelen bir ihbar telefonundan, gözaltındakilerin o cinayete karıştığı öne sürülmüştü.  O ihbar daha sonra asılsız çıktı ama ihbar telefonu esas alınarak, gözaltındakiler hakkında cinayet soruşturması başlatılmıştı. Bağlantılı kişilerle birlikte soruşturma sonunda 9 sanık hakkında müebbet hapis istemiyle dava açılmıştı. 1 Mart 2018 tarihinde Urfa 2. Ağır Ceza Mahkemesi, tüm sanıklar için beraat kararı vermişti.

    Temyiz incelemesini yapan Yargıtay Savcısı ise 29 Haziran günü hazırladığı tebliğnamede, sanıklar hakkındaki beraat kararlarının bozulmasını istedi. Tebliğnamede, eksik soruşturma nedeniyle beraat kararlarının bozulması istenildi. Temyiz incelemesini yapacak olan Daire, tebliğnameye uyarsa Ceylanpınar dosyası yeniden açılacak.

    İLK KEZ POLİSLERİN ÇELİŞKİLERİNE DİKKAT ÇEKİLDİ

    Yargıtay Cumhuriyet Savcısının hazırladığı 15 sayfalık tebliğnamede, birçok yönden eksiklikler barındırırken, 6 yıldır süren soruşturma boyunca ilk kez aynı yerde görev yapan polislerin ifadelerindeki çelişkilere yer vermesi yönünden dikkatleri çekti.

    Ceylanpınar cinayeti soruşturma dosyasına göre, iki polis memuru mesaiye gelmeyince, beraber kaldıkları evin kapısı 10:00-10:30  sularında çilingirle açılmıştı. Mesai arkadaşları içeri girdiklerinde, iki polis memurunu silahla öldürülmüş olarak bulmuşlardı.

    Soruşturma aşamasında ifadesi alınmayan ancak yargılama aşamasında, sanık avukatlarının ısrarlı talebi üzerine ifade veren polis memuru Mete Han Daban, iki polis memurunu en son gören kişiydi. 18 Ocak 2017’de verdiği ifadede ise şunları söylemişti:

    “Bizim mesai saatimiz 09,00’de başlaması gerekiyorken ev arkadaşım polis memuru Enver Güler o sabah saat 08,40 civarlarında telaşlı bir şekilde evin içinde koşuşturmaya başlamış, ne olduğunu kendisine sorduğumda rahmetli Okan ve Feyyaz’ın intihar ettiğini duyduğunu söyledi. Enver şoktaydı, ben de çok şaşırdım. İlk seferde inanmadım, daha sonra polis memuru Emre Sert beni aradı, Okan’ı arıyorum, ulaşamıyorum, onların evinin orada bir olay mı oldu? Bir de sen arar mısın? Diye sordu. Bunun üzerine ben de Okan’ı aradım, Okan’ı kaç defa aradığımı hatırlamıyorum, daha sonra sürücüsünün hangi polis memuru olduğunu hatırlayamadığım bir ekip aracı Enver’i aldı, onlar Okanlar’ın evine gitti…”

    Polis memuru Enver Güler ise “Ekip arabası beklerken marketçinin marketçi ‘intihar etmişler’ dedi” diye beyanda bulundu.

    Tebliğnamede, polis memurlarının ifadesindeki çelişkiye dikkat çekildi:

    “Olay tutanağına ve polis memurlarının ikamet kapısını açan çilingirin beyanına göre, mesaiye gelmemeleri ve telefona cevap vermemeleri üzerine ikametlerine gidilerek, çilingir vasıtasıyla kapının açılması üzerine saat 10:10 – 10:30 civarında polis memurlarının şehit edildiğinin öğrenilmiş olması karşısında polis memurları ‘Okan ve Feyyaz’ın intihar ettiklerini duyduğunu’ söylemesi, diğer bir deyişle öldüklerini bilmesinin izaha muhtaç olduğu görülmüştür.”

    Avukatlar yargılama aşamasında bu çelişkiye dikkat çekerek, polis memurlarının mahkemede ayrıntılı beyanlarının alınmasını istemişler, talepleri reddedilmişti. Tebliğnamede, “Tanık Metehan Daban’ın tanık Enver Güler’in beyanı ile çelişir ve önem arz eden nitelikte beyanda bulunduğu” belirtilerek, tanıkların bizzat esas mahkemesince ayrıntılı olarak beyanlarının alınması istenildi.

    BAŞKA ÇELİŞKİLER DE VAR

    Yargılama aşamasında avukatların sık sık dikkat çektikleri bu çelişki, tebliğnameye girdi. Ancak polisler açısından avukatların dile getirdiği diğer çelişkiler, Yargıtay Savcısı tarafından görmezden gelindi. Tebliğnamede, polis memurlarının öldüğünün önceden bilinmesine ilişkin bu çelişkinin araştırılması talep edilirken, avukatların aydınlatılmasını istediği diğer noktalar ise şunlar oldu:

    –          İki polisin öldürüldüğü evde 9 parmak izine rastlandı. Bu parmak izlerinden 4’ü polis memuru Burak Kuru’ya ait çıktı. Diğer 5 parmak izi için ise inceleme yapılmadı. Parmak izlerinin Burak Kuru’ya ait çıkmasına ilişkin rapor ise soruşturma dosyasında yer almazken, yargılama sırasında avukatların talebi üzerine tesadüfen dosyaya girdi. Davanın en önemli delillerinden biri olarak görülen bu parmak izlerine ilişkin inceleme yapılmaması, Burak Kuru’ya ait çıkan parmak izi için dosyada değerlendirme yapılmaması dikkatleri çekti. Yargıtay Savcısının tebliğnamesinde de parmak izlerine ilişkin değerlendirme yapılmadı.

    –          Mete Han Daban’ın ev arkadaşı Mustafa Bektaş’ın çelişkili ifadeleri de yargılama sırasında dikkatleri çekmişti. Mustafa Bektaş, ifadesinde, “Olayın olduğu sabah mesai saatinin başlangıcında tatilden geldim” derken; burada bulunan bir esnaf olay günü Mustafa Bektaş ile Okan Acar’ı spor salonuna giderken gördüğüne yönelik ifade verdi. Yargıtay tebliğnamesine bu çelişki de girmedi.

    İHBARLARI KİM YAPTI?

    Yargıtay tebliğnamesinde beraat kararları bozulan sanıklara ilişkin dava dosyasındaki en önemli delili ise yapılan ihbarlar oluşturuyor.

    Sanıklar, 22 Temmuz günü yani olaydan bir gün sonra, Karakolda başka bir konuyla ilgili gözaltında bulunurken, karakolu arayan bir kişi gözaltındakilerin, cinayetle bağlantılı olduğunu öne süren bir ihbarda bulunmuştu. Aynı ihbar telefonu 23 Temmuz’da da gelmişti. İlk ihbar telefonu ilçe merkezinde bir ankesörlü telefondan, diğeri ise bir cep telefonundan yapılmıştı. Cep telefonunun sahibi, kimliğinin çalındığını ve kendi adına birkaç hat alındığını söylemişti.

    Avukatlar yargılama sırasında, ihbarların kim tarafından yapıldığının ortaya çıkarılmasını istemişti. İlk ihbar telefonunda, cinayete ilişkin ayrıntılar da verilmişti. Avukatlar, ilk ihbar telefonunu yapan kişinin ilçe merkezinde bulunan Mobesse kameraları aracılığıyla bulunmasını talep etmişlerdi. Ancak yargılama sırasında ihbarcıların kimlikleri araştırılmadı.

    Yargıtay tebliğnamesinde de ihbarcıların kimliklerine ilişkin talepler görmezden gelindi. Tebliğnamede, sadece ihbarlara dair görüşme çözümlerinin bazı yerlerinde ‘anlaşılmadı’ ibarelerinin yer alması nedeniyle, ihbar CD’lerinde arka plan seslerinin olup olmadığının araştırılması talep edildi. Bu nedenle, görüşmenin eksiksiz çözümünün yaptırılması için ihbar CD’lerinin Ankara polis kriminal laboratuvarına gönderilmesi talep edildi.

    DELİLLER İMHA EDİLDİ; ŞİMDİ NE OLACAK?

    Sanıklara ilişkin delillerden biri de HTS irtibat raporlarıydı. Polis tarafından hazırlanan HTS verileri, hikayeye dönüştürülmüş, yani sanıkların hangi zamanda nerede beraber olduklarına ilişkin HTS kayıtlarından yola çıkılarak bir harita hazırlanmıştı. Bu rapor, dava dosyasına girmesine karşın HTS ilişik raporu Emniyet tarafından imha edilmişti.

    Avukat Hüseyin Akay, “HTS verileri, delil niteliğindeyse saklanır, ancak delil niteliğinde değilse özel hayatın gizliliğini ihlal etmemesi açısından imha edilir. Bu dava dosyasında delil niteliğinde olmasına karşın verilerin imha edildiğini gördük. Eğer veriler ortaya çıksaydı, bunun kurgu olduğunu ortaya koyacaktık” dedi.

    Yargıtay tebliğnamesinde HTS ilişik raporuna ilişkin değerlendirme yapılmazken, sanıkların telefonlarının incelenmesine ilişkin bir dizi talepte bulunuldu.

  • Tokyo’da 8 madalya şov yaptırır…

    Bir olimpiyat oyunları daha başladı…

    Tokyo’da 2020’de yapılması gereken olimpiyat oyunlarının pandemi nedeniyle 2021’de yapılması kararlaştırıldı…

    Ancak yine de Tokyo 2020 diye yapılıyor…

    Pandemi gölgesinde yapılan olimpiyat oyunlarında medya, eski  oyunlarda olduğu gibi ışıklı, süslü açılış ve kapanış törenlerinin muhteşem oluşundan söz edecek…

    Türkiye Tokyo’ya 50’si kadın, 58’i erkek olmak üzere 108 sporcu ile 18 branşta temsil ediliyor..

    Kafile Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Gençlik ve Spor Bakanı tarafından uğurlandı…

    Çeşitli fotoğraflar çekildi…

    İddialı sözler söylendi…

    Türk sporunun geliştiğini dile getirdiler…

    Bu sözler Türkiye’ye özgü değil…

    Kapitalizmin egemen olduğu az gelişmiş tüm ülkelerde, kapitalizm ruhunu tüm spor dallarına işlemiş durumda….

    Pandemi de olsa sporcularımız iki yılı aşkındır çalışıyor…

    Şimdiden başarısızlık karşısında pandemi bahane edilmemeli…

    Türkiye 1936 – 2016 yılları arasında yapılan olimpiyat oyunlarında 39 altın, 24 gümüş, 28 bronz olmak üzere toplam 91 madalya kazanmıştır…

    Bu madalyaları güreş, halter, judo, boks, teakwondo ve atletizmde kazandı…

    Güreşte 63, halterde 11, tekwondoda 7, boksta 5, atletizmde 3, judoda 2 madalya kazanan sporcularımız kürsüde yer aldı…

    Bu rakamlar da gösteriyor ki güreşçilerimiz, toplam madalyaların  yüzde 60’nı kazanmış…

    Olimpiyatların lokomotifi olmuş…

    Tokyo’da ne olacak…

    Güreş, teakwondo, cimnastik dışında madalya kazanacak sporcumuz var diyemiyoruz…

    Yine bu branşlarda kazanacağımız madalyalarla övüneceğiz…

    Atletizmde, yüzmede, boksta, okçulukta, judoda madalya gelirse büyük sürpriz olur…

    Şimdi gözler Tokyo’da…

    23 Temmuz -8 Ağustos tarihleri arasında müsabakalar yapılacak…

    108 sporcu ile gittik…

    Bakalım yüzün sekizi madalya olacak mı…

    8 madalyayı başarı kabul ederim…

    Pek de umutlu değilim….

    Yanılan ben olayım…

    Sekiz madalya kazanıldı mı şov yapılır, fotoğraflar çekilir, Türk sporunu da kurtarmış oluruz…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.