“Dinen caiz mi?” sorusu bir miktar premodern, bir miktar da modern hayatın sorusu aslında. Şöyle ki, modern toplumun aydınlanmış bireyi Nietzsche’ye göre tanrıyı dolayısıyla tanrısal erki öldürerek yerine aklı ve insan iradesini geçirmeye çalışmıştır. Nietzsche’nin o meşhur “tanrı öldü” ifadesinin asıl anlamı Türkçe’ye Ahlakın Soykütüğü adıyla çevrilen kitabında uzun uzun tartışılır. “İlk bakışta, tanrının ölümü insanı mutlak bir özgürlüğe kavuşturmuş gibi görünse de” der Nietzche, “akıl, sanat, kültür, Geist, imgelem, millet, insanlık, devlet, Halk, toplum, ahlak ya da bir başka sahte vekil Tanrı’nın boşluğunu doldurduğu müddetçe, Yüce varlık tam olarak ölmüş sayılamaz” hatırlatmasında bulunur.[2] Günümüz modern toplumlarında dinin yerine geçen pek çok değerle karşı karşıyayız. Gelenek, millilik, devlet gibi pek çok siyasi kavramın aslında Yüce varlığın yerini aldığını, ya da hiç değilse bu Yüce varlık adına elçilik vazifesi yerine getirdiğini görüyoruz. Nietzsche isabetli şekilde bir anlamda din ya da tanrı yerine geçebilecek ahlak kavramının da insanların birike birike ödenemeyecek hale gelen atalarına olan borcunun bakiyesi olduğuna dikkat çeker. Öyle ki ödenemeyen bu borç bir çeşit moratoryum sonucunda ahlaka dönüşmüştür.[3] İnsanların elçi diye tayin ettiği şeylerin[4] görevi “insanları telaşa mahal olmadığına, mülk sahibi ortalarda olmasa da işlerin eskisi gibi yürütüleceğine, müdür vekilinin tüm meselelerin üstesinden gelmeye ehil olduğuna ikna etmektir”.[5] Özellikle de iktisaden, hukuken, siyaseten ve ahlaken çıkmazda olan toplumlarda bu vekiller, bir anlamda sürüyü şirazeden çıkmaması için “yola döndürür”. Bu nedenle “tanrı ölmüştür” dediğiniz anda, sürü başı kesilmiş tavuk gibi nereye gideceğini bilemez hale gelir. 19. Yüzyıldaki kitle korkusunun başlıca sebeplerinden birisi de budur.
Günümüz toplumları her anlamda güvensiz ve güvencesiz toplumlardır. Son zamanlardaki gençlerle ilgili meşhur “deizme teveccüh artıyor” iddiası, bu tanrının yerine kendini vekil tayin eden kavram ve şahıslara karşı olan kuşkuyu arttırıyor. Söz, iktidar, egemen gibi kavram ve şahsiyetler kendisine olan itibar ve güven azaldığı zaman, varlığını muhataplarına dayatmak ya da kendini büyük göstermek gibi stratejilere başvurur. Türkiye geç modernleşmiş bir toplum olarak yıllardan beri din ve tanrının varlığının sınırları üzerinden çok ayrışma ve kutuplaşma yaşadı. Yaşanan bu kutuplaşmanın belki de son demlerindeyiz. Aslında geç modernleşmiş dahi olsa, konvansiyonel anlamdaki dinin yeri büyük ölçüde azalmış durumda. Din diye görülen şeyin aslında gelenek ve genel ahlak olduğunu bir kere baştan kabul etmek gerekiyor. Bu gelenek ve genel ahlaka uygun olarak davranma ve yaşamını sürdürme konusundaki taşıyıcı unsurların hızlı kentleşmeyle birlikte yavaş yavaş ortadan kalktığını görüyoruz. Bu unsurların en önemli figürleri geniş ailenin büyükleridir. Bu büyüklerin son pandemide bizzat gelenek ve göreneklerin temsilcisi olduğunu iddia eden AKP iktidarı tarafından nasıl dört duvar arasına kapatılarak toplum dışına atıldığını gördük. Elbette bu ayrı bir tartışma konusu. Tam da bu nedenle Türkiye gibi toplumlarda bu taşıyıcı unsurların yerini özellikle de medya organlarıyla, ses çoğaltıcı araçlarla meşhur hale gelmiş fenomen dini figürler almış durumdadır. Özellikle fundamentalist gelenekler her ne kadar bu tür araçlara “gâvur icadı” diye bakarak bunlardan uzak dursa da her zaman bu araçlara ihtiyaç duymuştur. Mısır’da Müslüman Kardeşler vaaz kasetleriyle[6], Türkiye’de eskiden “hizmet hareketi”, şimdilerde terörist olarak anılan Gülen Cemaati dergi, radyo ve televizyonla geniş kitlelere ulaşmıştır.
Böyle bir eksikliği devlet ise Diyanet’in geniş çaptaki örgütlülüğü ile gidermeye çalışmıştır. Diyanet’in aynı zamanda bir zamanların “laik devletine” teveccüh gösteren pek çok tarikat ve cemaatin kolektif iradesi olduğunu da unutmamak gerekir. Şimdilerde devletin laikliği kuşkulu ya da daha doğru ifadeyle muğlak hale geldiğinden dolayı Diyanet bizatihi kendisi tarikat ya da cemaat haline gelmiştir. Ya da başka bir deyişle Diyanet, ölüm döşeğindeki Tanrı’nın elçisi olmanın ötesine geçip, bizzat Tanrılık taslamaya başlamıştır inananlara. İktidar boşluk tanımaz, hele de krizli dönemlerde, her boşluk muğlaklığıyla malul muktedirler tarafından bir süreliğine doldurulur. Tam da bu boşluğu bu nedenle Diyanet doldurmuştur günümüzde. Bileşik Kaplar Kanunu uyarınca daha etkili bir kavram ya da elçi geldiği zaman Diyanet hızlıca yerinden edilebilir. Doğanın kanunu budur.
Şimdi Diyanet’in ve dolayısıyla dinin nasıl Türkiye toplumunun hayatına, siyasetine, ahlakına bu kadar müdahil hale geldiğini anlamaya çalışalım. Medya, özellikle de ticarileşmiş medya bu konuda hayati bir işlev üstlenmiştir. Bahsettiğim şey, bizatihi tebliğ amacıyla açılmış radyolar, doldurulmuş kasetler, basılmış dergiler, açılmış sosyal medya hesapları değil kuşkusuz. Son zamanlarda giderek pıtırak gibi çoğalan dini içerikli Youtube kanalları ve sosyal medya hesaplarının dini sosyalleşme konusunda nasıl bir işlev gördüğü ayrı bir konu. Bu konuyu bilahare tartışabiliriz. Ama asıl dikkat çekmek istediğim ticarileşmiş ana akım medya kuruluşlarının reyting uğruna ekranlara getirdiği dini içerikli reality şov programları. Bu programlar, izleyici kitlelerinin manevi boşluğunu dolduran popüler dini figürlerin de hayatlarımızı işgal etmesine yol açmıştır. Uzun yıllardır bu figürlerin kitlelerin dini inançlarını bir anlamda suiistimal edişine de şahit oluyoruz. Bu konuya öncelikle Türk-İslam sentezini yaygınlaştırmak için TRT’de Diyanet ile işbirliği içinde yapılmaya başlanan “İnanç Dünyası” programı ile başlanmıştır. Bu program, büyük ölçüde Diyanet tarafından üretilen Sünni İslam’ın gereklerine dair bir propaganda işlevi görmüştür yıllarca. Ancak bu programın tek yönlü tebliğe dayalı üslubu, tek kanallı yapımların malul olduğu asık suratlılığı nedeniyle propaganda olduğu apaçık ortadaydı. Propaganda apaçık propaganda olduğu bilindiği zaman etkisi bir hayli zayıf olur.
Din ve dini gerekler ne zaman ki magazinin parçası haline gelmiştir, o zaman izleyiciden yoğun bir teveccüh görmüştür. Özel televizyon kanalları reyting için pek çok şeyi kullandığı gibi dini içerikleri de özel olarak kullanmıştır. Özellikle de Ramazan aylarında dini içerikli programların sayısı ve yoğunluğu suiistimal derecesinde artmış, bu programlar fenomen din adamları da yaratmıştır. Zekeriya Beyaz ve Yaşar Nuri Öztürk gibi isimler bir zamanların en bilinen fenomenleridir. Özellikle Yaşar Nuri Öztürk, inançla, gündelik hayatla ilgili olarak kendisine sorulan absürt sorulara verdiği ters ve terbiye edici yanıtlarla hatırlanır. Öztürk’ün tavrı eleştiri konusu edilebilir, ancak mümkün olduğu kadar kendince dini hurafelerden ayırmaya çalışmıştır. Ne var ki Öztürk’ün bu meramı da, ticari medya tarafından reyting için araçsallaştırılmış ve Tayfun Atay’ın “din hayattan çıkar”[7] düsturunun tersi olan “hayat dinden çıkar” şekline dönüştürmek için kullanılmıştır. İzleyici kitlenin manevi boşluğu, hayatı anlamlandırma çabası, reyting uğruna suiistimal edilmiş, bu suiistimal Sünni İslam lehine işlev görmüş, sorulan sorular ve verilen yanıtlar Türkiye toplumunun cari tek inancının Sünni İslam olduğuna dair hegemonik bakışı pekiştirmiştir. Sonradan ortaya çıkan ve yaptığı televizyon programlarıyla milyonlar kazanan; sadece maddi kazançla yetinmeyip yeni kurulan bir üniversitenin rektörlük makamına da giden yolları bu programlar üzerinden döşeyen Nihat Hatipoğlu’nun suiistimalini de anmadan geçmemek gerek tabi ki.
Şimdilerde Diyanetin kurum olarak varlığı ile kurumun başındaki kişinin eylemleri üzerinden yoğun şekilde tartışmaya açılan “laiklik ilkesi gerçek anlamda Türkiye toplumunda hiç hüküm sürdü mü acaba?” şeklinde provakatif bir soruyla tartışmayı şimdilik kapatacağım. Diyanet, kuşkusuz Cumhuriyet kurulurken hurafelerle neredeyse işlevsiz hale gelmiş dini, ıslah etmek için kurulmuştu. Ancak Türkiye toplumunda Diyanetin varlığı her zaman kurucu ideallerin başında gelen laiklik ilkesini kuşkulu halde bıraktı. Hem Cumhuriyet hem de Diyanet kurulduğundan beri, kurumun varlığı Türklükle Sünni Müslümanlığı eşitleyen bir işlev gördü. Cemaatlerin ve dindarların iddia ettiği gibi Diyanetin varlığı Müslümanlığa ve özellikle Sünniliğe bir tehdit olmadı, bizatihi hegemonik Sünniliği daimi kıldı. Bazılarının İslamiyet bahçesinde bir gül olarak tarif ettiği ve Sünni İslam’ın her zaman asimetrik ilişki kurduğu Alevilik ve Bektaşilik başta olmak üzere bu coğrafyanın tüm heretik unsurları dine zararlı “varyantlar” olarak görüldü. Gayri Müslim unsurlara nasıl bakıldığını hiç hesaba katmıyorum bile. Bu nedenle Diyanet Cumhuriyetin kuruluşunda meram edilen işlevini çoktan tamamlamış, günümüzde bu işlevin şahikasına ulaşmış durumdadır. Tam da bu nedenle varlığı anlamsız ve yersiz hale gelmiştir. Yine tam da bu nedenle varlığına ihtiyaç duyulmayan tüm kurum ve şahsiyetler gibi kendisini dayatmaya çalışarak oyunun içinde kalmaya çalışıyor. Bu kadar gündemimizi işgal ediyor olmasının nedeni de bir ölüm kalım savaşında olmasıdır. Bu nedenle, gelecekte hayatımızın içinde olmamalı ve ülkenin önemlice bütçesini de yuttuğu için bir an önce kendisinden kurtulunmalıdır.
[1] Diyanet İşleri Başkanı elbette söz konusu üniversite olan Boğaziçi’nin kampüsünde boy göstermedi. Mutlaka ihtiyaç hâsıl olsaydı olay yerinde fiziken de yerini alırdı. Buradaki olay yerinden kastımız olayın ülke gündemindeki yeri. Boğaziçi’ndeki direnişin ilk günlerinde düzenlenen bir sergide, LGBTI bayraklarıyla Kâbe Figürlü görsel yan yana yer aldı diye devletin bütün yetkilileri durumdan vazife çıkararak tepki gösterdi. Öğrenciler arasında bu nedenle gözaltına alınanlar oldu. Elbette Diyanet İşleri Başkanı bu olayda da “eşcinselliğin sapıklık olduğuna” dair açıklamalarıyla nefret söylemi yaydı. Diyanetin de aktörleri arasında yer aldığı din ve inanç temelli nefret suçlarına dair ayrıntılı bir rapor için lütfen tıklayınız: https://inancozgurlugugirisimi.org/turkiyede-din-ve-inanc-temelli-nefret-suclari-2020-raporu-yayimlandi/ (Erişim tarihi: 21/09/2021).
[2] Terry Eaglaton (2014). Tanrının Ölümü ve Kültür, (Çev. Selin Dingiloğlu), İstanbul: Yordam Kitap, s. 197.
[3] Friedrich Nietzsche (2003). Ahlakın Soykütüğü, (Çev. Ahmet İnam), İstanbul: Say Yayınları. Ayracı bkz. David Lindstedt (1997). “The Progression and regression of slave morilty in Nietzsche’s Geneology: The moralization of bad consciesness and indeptedness”, Man and World, S. 30, s. 83-105.
[4] Bu şeyler şahıs olmak zorunda değil elbette, bir değer, kavram, ideoloji ve daha pek çok şey olabilir. Buna konjonktür karar verir. Türkiye konjonktüründe bu, duruma göre lider, duruma göre din adamı, duruma göre asker olabilir. Günümüz koşullarında Diyanet İşleri Başkanı gibi görünüyor.
[5] Eaglaton, a.g.e., s. 197.
[6] Charles Hirschkind (2001). “Civic Virtue and Religious Reason: An Islamic Counterpublic”, Cultural Antropology, 16(1): 3-34.
[7] Tayfun Atay (2012). Din Hayattan Çıkar: Antropolojik Denemeler, 4. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.