Mehmet Fatih Tıraş’ı ihracından sonra kendi yaşamına son vermesinden tanıyoruz sadece ve az önce belirttiğim fotoğrafından. O aşamaya nasıl geldiğini, hangi koşullarda yetiştiğini, ailesinin ne çilelerle onu okuttuğunu, doktora tezini yazarken yaşadığı sancıları, akademik hayata atılırken yaşadığı tereddütleri pek çoğumuz bilmiyoruz. Elbette onu barış talep eden bir bildiriye imza attığı için terörist ilan ederek önce akademiden sonra da hayattan koparanlar da bilmiyorlar. Bilmiyorlar ki, kolayca Ece Ayhan’ın şiirinde belirttiği gibi “emeğini eline verdiler”. “Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler”…
O EMEĞİN İZLERİNİ BENDEN SİLEMEZLER
Annem Ece Ayhan’ı tanımaz. Hele ki bu şiiri hiç bilmez. Amma velakin ben ihraç edildiğimde neredeyse Ece Ayhan’ın bu şiirindekine benzer bir serzenişle konuştu benimle: “Ah oğlum onca yıllık emeğini hiç ettiler.” Benim bu serzenişe verdiğim yanıt neydi biliyor musunuz? “O emeğin tüm izleri benim beynime ve bedenime kazınmıştır. O emeğin izlerini istedikleri kadar beni üniversiteden kovsunlar, benden silemezler.” Anladınız. Fena halde kişisel bir hikâye anlatacağım sizlere. Bilenler bilir, ama bilmeyenler de öğrenmiş olur diye düşünerek anlatacağım bu kişisel hikâyeyi. Zira geçtiğimiz hafta 2017 Ocak ayında bir gece yarısı KHK’sı ile ihraç edildiğim akademik görevime iade talebimi, uzun zamandır oyaladıktan sonra OHAL Komisyonu diğer imzasını geri çekmeyen pek çok Barış İmzacısınınki gibi reddetti. Bu ret şu anlama geliyor: Anayasa Mahkemesi’nin 2019 Temmuz ayında verdiği “bildiriye imza atmak ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir” kararı ve bu kararın ardından hakkımızda açılan ceza davalarının beraatla sonuçlanması ve zincirleme şekilde yine seyahat hakkımızı da elimizden alan pasaport tahditlerinin de kaldırılmış olmasına rağmen, OHAL Komisyonu hiçbir hukuki ve idare kararı ciddiye almıyor. Yani OHAL Komisyonu’nun gözünde biz barış imzacıları devlet için tehlikeli unsurlarız. Bu kararın siyasi olduğu ve içinde bir intikam niyeti barındırdığı çok ortada. Ancak bu kararı verenler açısından belki bizler birer sayı ve istatistik olabiliriz. Ben bu yazımda bir istatistik olmadığımı anlatmaya çalışacağım sizlere.
Ben bir Akdeniz köyünde doğdum. İlkokulu köy okulunda okudum. İlk üç sınıfı ve dördüncü sınıfı okutan öğretmenlerimin hayatımda kayda değer bir iz bırakmışlığı yoktur. Ancak beşinci sınıfı okutan öğretmenim belki de bendeki sınırsız okuma arzusunu gördüğü için eğitim hayatıma köy ilkokulundan sonra da devam etmem için beni yüreklendirdi. Bu yazıyı kendisi de okuyacak. Zira hala kendisiyle görüşmeye devam ederiz. Bu nedenle kendisine satır arasında minnet borcum olduğunu dile getirmem gerekir. Bu motivasyon nedeniyle olsa gerek, ilkokuldan sonra iki yıl hem ekonomik hem de lojistik sorunlar nedeniyle eğitim hayatıma devam edemediğim süre boyunca hiç umudumu kaybetmedim. Ekonomik sorunlar ortada da. Lojistik sorunlar ne ola ki diye soranlar olacaktır. Malum ilkokuldan sonra ortaokula devam edebilmek köyde doğmuş bir çocuk için belli koşulların bir araya gelmesine bağlı. O zamanlar öyleydi. Bu durum hala da değişmiş değil. Ekonomik durumumuz şahane dahi olsa, ortaokula devam edebilmek için ya bağlı bulunduğumuz ilçeye servis gitmesi gerekiyordu ya da ilçede bir ev kiralayıp okuyacak olan çocuğun başına bir babaanne ya da yakını koymak gerekiyordu. Her ikisinden de yoksun olmamız ve ekonomik sorunlar birleşince benim eğitim hayatıma devam etme arzum yerine getirilemedi. Israrla “eğitim hayatıma devam etme arzum” diyorum, ama inanın ben hala bu arzunun tam olarak nereden kaynaklandığını bilemiyorum. Elbette öğretmenimin motivasyonu önemliydi, ancak bu kadar imkânsızlık içinde iki yıl boyunca umudu kesmeden bu arzuda ısrar etmeyi tek başına bu motivasyonla açıklayamıyorum. Neyse bir başka yazımda[2] daha detaylıca anlattığım stratejiyi benimseyerek ikinci yılın sonunda şansımın da yaver gitmesiyle eğitim hayatıma Elmalı İmam Hatip Lisesi’nde başladım.
EMEK VE CEFALARLA KAT EDİLEN YOL
İlk yılı bir şekilde kış aylarında sık sık sabahları çalışmadığı için bizlerin arkasından ittirerek çalışmasını sağladığı külüstür bir minibüsle gidip gelerek atlattım. Ancak ikinci yıl yeterli sayıda öğrenci toparlanamadığı için servis devam etmedi. Tabi ki başımda bana refakat edecek bir yakın olmadığı için ben ortada kaldım. O yıl torunları ortaokula başlayan bir yakınımızın ilçede kiraladığı bir evin bir odasında ben de kalmaya başladım. Ancak bir ay içinde bunun imkânsız olduğu çabucak anlaşıldı. Bunun detaylarına burada girersem mevzu ya Yeşilçam melodramlarına döner ya da Kemalettin Tuğcu hikâyelerine. Ortalama okuyucu dramı da melodramı da sever, ancak asıl mevzumuz fena halde politik olduğu için ben yazar olarak dram dozunu düşük tutmaya çalışacağım. Bir ayın sonunda babam binası üflesen yıkılacak, giriş kapısı omuz atsan devrilecek kerpiç bir ev kiraladı. Daha on dört yaşında bir ergen olarak bağımsız bir banyosu olmayan, tuvaleti dışarıda, sadece önündeki geniş antresi bir somya ve bir sobayla tefriş edilmiş bir evde hafta içi kalıp, hafta sonları köydeki eve giderek ortaokul ikinci sınıfı tamamladım. Yemeği hafta başında köydeki evden annem sefer taslarına hazırlayıp koyardı. Bu yemekler hafta ortasında bittiği ve yemek yapma konusunda henüz şimdi olduğu kadar maharetli olmadığım için de Perşembe ve Cuma günlerini ekmek, pekmez peynir, zeytin şeklinde fiks mönüyle idare ederdim. Bakın yine dayanamadım Kemalettin Tuğcu hikâyelerine bağlandım olayı. Politik bir mevzuyu nasıl da dramla sulandırıyorum değil mi? Tabi ki değil. Ben bir gerçekliği anlatıyorum sizlere sevgili okurlar. Devletin cari durumda terörist yaftası yapıştırarak tüm ömrünü adayarak sahip olduğu mesleğini yapamaz şeklinde tescillediği bir insanın ne emek ve cefalarla bu yolu kat ettiğini anlatmaya çalışıyorum sadece. Elbette bu kat edilen yolda çekilen cefaların dile getirilmesi fena halde politiktir.
Eğitim hayatımın devamını anlatmayacağım sizlere elbette. Belki bir gün detaylıca anılarımı anlatmak isteyecek kadar yaşlanırsam ve yazacaklarımın okunmaya değecek kadar ilginç olduğuna kani olursam yazarım. On dört yaşında geçirdiğim bu bir yıla benzer daha pek çok yıllar harcadım ben sahip olduğum birikime erişebilmek için. Bu geçen yılların içindeki her ay, hafta, gün, saat, dakika sadece bir ikbale erişmek için harcanmış zaman parçaları değildir. Aynı zamanda içinde yaşadığım toplumu anlamak ve daha barış ve huzur içinde nasıl yaşanabileceğine kafa yormakla geçti. Evleri bombalarla yıkılan, cenazeleri buzdolaplarında bekletilen, yerinden yurdundan edilen onca insanın bir kirli savaşa kurban edilmesine sessiz kalmak istemememin nedeni çok derinlerde belki de. Ortaokulda iyi takla atamayınca beden eğitimi öğretmeni tarafından azarlanan, aşağılanan çok da yakın olmadığım sınıf arkadaşımın gördüğü bu muameleye bile içten içe öfkelendiğimi hatırlarım. Günlerce bahse konu beden eğitimi öğretmenine haddini bildiren bir konuşmayı içimden prova ettiğimi hiç unutmam. Bu öğretmene karşı hiç yapılamamış konuşmanın içimde bıraktığı ukde belki de bu kadar duyarlı hale getirdi beni kim bilir.
BİR GÜN MUTLAKA
Elbette bir gün mutlaka hak yerini bulacak. Bir gün mutlaka onca yıldır uzak bırakıldığım akademik görevime geri döneceğim. Türkiye’de devran değiştiği zaman, her şey çabuk değişir. Ancak değişmeyecek ve geri döndürülemeyecek tek şey zaman ve yaşam. Bunca yıl ömrümüzden çalınan zamanların telafisi yok. Hele ki Mehmet Fatih Tıraş’ın yitip giden yaşamının telafisinin imkânı yok. Ancak telafisi imkânsız şeyler için oturup ağlayacak halimiz de yok. Mücadeleye devam edeceğiz. Tıpkı o kerpiç evde verdiğim eğitim ve yaşam mücadelesinde ısrarcı olduğum gibi, hakkım olanı talep etmekte ve nihayetinde almakta da ısrarcı olacağım. Emin olabilirsiniz.
[1] Bu başlık Ece Ayhan’ın Meçhul Öğrenci Anıtı şiirinin son dizelerinde geçen “Aldırma 128!” ifadesinden esinle oluşturulmuştur. Şiirde geçen 128 numarası kendi ortaokul numaram olan 430’a uyarlanmıştır.
[2] https://www.gazeteduvar.com.tr/analiz/2017/03/05/kandirilmadim-hala-baris-istiyorum (Erişim tarihi: 19/11/2021).
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.