Kategori: Yazar

  •   Aldırma 430!                                  

    Bu yazının başlığının devamı şöyle gelir: “İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında. Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır. Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.” [1] Bu yazımı benim ve benimle birlikte diğer Barış imzacıları gibi KHK ile ihraç edildikten sonra baskılara dayanamayıp intihara sürüklenen Sevgili Mehmet Fatih Tıraş’a adıyorum. Kendisini hiç tanımadım. Aklımda ve hafızamda yenice doktorasını aldıktan sonra kendisine giydirilen cüppeyi giyerken çekilmiş fotoğrafı kazınmış durumda. Yüzünde mahcup ve geleceğinden kaygılı bir gülümseme ile bir kolunu yana atmış, diğer kolunu belki de kendisini ağır bir cenderenin içine sokacak olan cüppenin bir koluna sokmuş haldeki görüntüsü hiç gözümün önünden gitmiyor. Bu görüntü bir fotoğraftan bizlere ulaştı tabi ki. Kim bilir annesi, babası, sevenleri ne kadar üzülmüştür. Kopup gitti ve geri dönüşü yok maalesef.

    Mehmet Fatih Tıraş bugün aramızda yok maalesef

    Mehmet Fatih Tıraş’ı ihracından sonra kendi yaşamına son vermesinden tanıyoruz sadece ve az önce belirttiğim fotoğrafından. O aşamaya nasıl geldiğini, hangi koşullarda yetiştiğini, ailesinin ne çilelerle onu okuttuğunu, doktora tezini yazarken yaşadığı sancıları, akademik hayata atılırken yaşadığı tereddütleri pek çoğumuz bilmiyoruz. Elbette onu barış talep eden bir bildiriye imza attığı için terörist ilan ederek önce akademiden sonra da hayattan koparanlar da bilmiyorlar. Bilmiyorlar ki, kolayca Ece Ayhan’ın şiirinde belirttiği gibi “emeğini eline verdiler”. “Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler”…

    O EMEĞİN İZLERİNİ BENDEN SİLEMEZLER

    Annem Ece Ayhan’ı tanımaz. Hele ki bu şiiri hiç bilmez. Amma velakin ben ihraç edildiğimde neredeyse Ece Ayhan’ın bu şiirindekine benzer bir serzenişle konuştu benimle: “Ah oğlum onca yıllık emeğini hiç ettiler.” Benim bu serzenişe verdiğim yanıt neydi biliyor musunuz? “O emeğin tüm izleri benim beynime ve bedenime kazınmıştır. O emeğin izlerini istedikleri kadar beni üniversiteden kovsunlar, benden silemezler.” Anladınız. Fena halde kişisel bir hikâye anlatacağım sizlere. Bilenler bilir, ama bilmeyenler de öğrenmiş olur diye düşünerek anlatacağım bu kişisel hikâyeyi. Zira geçtiğimiz hafta 2017 Ocak ayında bir gece yarısı KHK’sı ile ihraç edildiğim akademik görevime iade talebimi, uzun zamandır oyaladıktan sonra OHAL Komisyonu diğer imzasını geri çekmeyen pek çok Barış İmzacısınınki gibi reddetti. Bu ret şu anlama geliyor: Anayasa Mahkemesi’nin 2019 Temmuz ayında verdiği “bildiriye imza atmak ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir” kararı ve bu kararın ardından hakkımızda açılan ceza davalarının beraatla sonuçlanması ve zincirleme şekilde yine seyahat hakkımızı da elimizden alan pasaport tahditlerinin de kaldırılmış olmasına rağmen, OHAL Komisyonu hiçbir hukuki ve idare kararı ciddiye almıyor. Yani OHAL Komisyonu’nun gözünde biz barış imzacıları devlet için tehlikeli unsurlarız. Bu kararın siyasi olduğu ve içinde bir intikam niyeti barındırdığı çok ortada. Ancak bu kararı verenler açısından belki bizler birer sayı ve istatistik olabiliriz. Ben bu yazımda bir istatistik olmadığımı anlatmaya çalışacağım sizlere.

    Ben bir Akdeniz köyünde doğdum. İlkokulu köy okulunda okudum. İlk üç sınıfı ve dördüncü sınıfı okutan öğretmenlerimin hayatımda kayda değer bir iz bırakmışlığı yoktur. Ancak beşinci sınıfı okutan öğretmenim belki de bendeki sınırsız okuma arzusunu gördüğü için eğitim hayatıma köy ilkokulundan sonra da devam etmem için beni yüreklendirdi. Bu yazıyı kendisi de okuyacak. Zira hala kendisiyle görüşmeye devam ederiz. Bu nedenle kendisine satır arasında minnet borcum olduğunu dile getirmem gerekir. Bu motivasyon nedeniyle olsa gerek, ilkokuldan sonra iki yıl hem ekonomik hem de lojistik sorunlar nedeniyle eğitim hayatıma devam edemediğim süre boyunca hiç umudumu kaybetmedim. Ekonomik sorunlar ortada da. Lojistik sorunlar ne ola ki diye soranlar olacaktır. Malum ilkokuldan sonra ortaokula devam edebilmek köyde doğmuş bir çocuk için belli koşulların bir araya gelmesine bağlı. O zamanlar öyleydi. Bu durum hala da değişmiş değil. Ekonomik durumumuz şahane dahi olsa, ortaokula devam edebilmek için ya bağlı bulunduğumuz ilçeye servis gitmesi gerekiyordu ya da ilçede bir ev kiralayıp okuyacak olan çocuğun başına bir babaanne ya da yakını koymak gerekiyordu. Her ikisinden de yoksun olmamız ve ekonomik sorunlar birleşince benim eğitim hayatıma devam etme arzum yerine getirilemedi. Israrla “eğitim hayatıma devam etme arzum” diyorum, ama inanın ben hala bu arzunun tam olarak nereden kaynaklandığını bilemiyorum. Elbette öğretmenimin motivasyonu önemliydi, ancak bu kadar imkânsızlık içinde iki yıl boyunca umudu kesmeden bu arzuda ısrar etmeyi tek başına bu motivasyonla açıklayamıyorum. Neyse bir başka yazımda[2] daha detaylıca anlattığım stratejiyi benimseyerek ikinci yılın sonunda şansımın da yaver gitmesiyle eğitim hayatıma Elmalı İmam Hatip Lisesi’nde başladım.

    EMEK VE CEFALARLA KAT EDİLEN YOL

    İlk yılı bir şekilde kış aylarında sık sık sabahları çalışmadığı için bizlerin arkasından ittirerek çalışmasını sağladığı külüstür bir minibüsle gidip gelerek atlattım. Ancak ikinci yıl yeterli sayıda öğrenci toparlanamadığı için servis devam etmedi. Tabi ki başımda bana refakat edecek bir yakın olmadığı için ben ortada kaldım. O yıl torunları ortaokula başlayan bir yakınımızın ilçede kiraladığı bir evin bir odasında ben de kalmaya başladım. Ancak bir ay içinde bunun imkânsız olduğu çabucak anlaşıldı. Bunun detaylarına burada girersem mevzu ya Yeşilçam melodramlarına döner ya da Kemalettin Tuğcu hikâyelerine. Ortalama okuyucu dramı da melodramı da sever, ancak asıl mevzumuz fena halde politik olduğu için ben yazar olarak dram dozunu düşük tutmaya çalışacağım. Bir ayın sonunda babam binası üflesen yıkılacak, giriş kapısı omuz atsan devrilecek kerpiç bir ev kiraladı. Daha on dört yaşında bir ergen olarak bağımsız bir banyosu olmayan, tuvaleti dışarıda, sadece önündeki geniş antresi bir somya ve bir sobayla tefriş edilmiş bir evde hafta içi kalıp, hafta sonları köydeki eve giderek ortaokul ikinci sınıfı tamamladım. Yemeği hafta başında köydeki evden annem sefer taslarına hazırlayıp koyardı. Bu yemekler hafta ortasında bittiği ve yemek yapma konusunda henüz şimdi olduğu kadar maharetli olmadığım için de Perşembe ve Cuma günlerini ekmek, pekmez peynir, zeytin şeklinde fiks mönüyle idare ederdim. Bakın yine dayanamadım Kemalettin Tuğcu hikâyelerine bağlandım olayı. Politik bir mevzuyu nasıl da dramla sulandırıyorum değil mi? Tabi ki değil. Ben bir gerçekliği anlatıyorum sizlere sevgili okurlar. Devletin cari durumda terörist yaftası yapıştırarak tüm ömrünü adayarak sahip olduğu mesleğini yapamaz şeklinde tescillediği bir insanın ne emek ve cefalarla bu yolu kat ettiğini anlatmaya çalışıyorum sadece. Elbette bu kat edilen yolda çekilen cefaların dile getirilmesi fena halde politiktir.

    Eğitim hayatımın devamını anlatmayacağım sizlere elbette. Belki bir gün detaylıca anılarımı anlatmak isteyecek kadar yaşlanırsam ve yazacaklarımın okunmaya değecek kadar ilginç olduğuna kani olursam yazarım. On dört yaşında geçirdiğim bu bir yıla benzer daha pek çok yıllar harcadım ben sahip olduğum birikime erişebilmek için. Bu geçen yılların içindeki her ay, hafta, gün, saat, dakika sadece bir ikbale erişmek için harcanmış zaman parçaları değildir. Aynı zamanda içinde yaşadığım toplumu anlamak ve daha barış ve huzur içinde nasıl yaşanabileceğine kafa yormakla geçti. Evleri bombalarla yıkılan, cenazeleri buzdolaplarında bekletilen, yerinden yurdundan edilen onca insanın bir kirli savaşa kurban edilmesine sessiz kalmak istemememin nedeni çok derinlerde belki de. Ortaokulda iyi takla atamayınca beden eğitimi öğretmeni tarafından azarlanan, aşağılanan çok da yakın olmadığım sınıf arkadaşımın gördüğü bu muameleye bile içten içe öfkelendiğimi hatırlarım. Günlerce bahse konu beden eğitimi öğretmenine haddini bildiren bir konuşmayı içimden prova ettiğimi hiç unutmam. Bu öğretmene karşı hiç yapılamamış konuşmanın içimde bıraktığı ukde belki de bu kadar duyarlı hale getirdi beni kim bilir.

    BİR GÜN MUTLAKA

    Elbette bir gün mutlaka hak yerini bulacak. Bir gün mutlaka onca yıldır uzak bırakıldığım akademik görevime geri döneceğim. Türkiye’de devran değiştiği zaman, her şey çabuk değişir. Ancak değişmeyecek ve geri döndürülemeyecek tek şey zaman ve yaşam. Bunca yıl ömrümüzden çalınan zamanların telafisi yok. Hele ki Mehmet Fatih Tıraş’ın yitip giden yaşamının telafisinin imkânı yok. Ancak telafisi imkânsız şeyler için oturup ağlayacak halimiz de yok. Mücadeleye devam edeceğiz. Tıpkı o kerpiç evde verdiğim eğitim ve yaşam mücadelesinde ısrarcı olduğum gibi, hakkım olanı talep etmekte ve nihayetinde almakta da ısrarcı olacağım. Emin olabilirsiniz.

    [1] Bu başlık Ece Ayhan’ın Meçhul Öğrenci Anıtı şiirinin son dizelerinde geçen “Aldırma 128!” ifadesinden esinle oluşturulmuştur. Şiirde geçen 128 numarası kendi ortaokul numaram olan 430’a uyarlanmıştır.

    [2] https://www.gazeteduvar.com.tr/analiz/2017/03/05/kandirilmadim-hala-baris-istiyorum (Erişim tarihi: 19/11/2021).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Deniz Gümüşel

    Deniz Gümüşel, bir çevre mühendisi. ODTÜ’den mezun. Yirmi yıldır çeşitli ulusal ve uluslararası çevre örgütlerinde çevre, iklim değişikliği ve enerji politikaları alanlarında uzman olarak çalışıyor…

    Milas-Akbelen ormanlarının kurtarılması için köylülerle ve çevrecilerle birlikte aylardır mücadele veriyor.

    En son geçtiğimiz pazar günü, Milas ormanlarını katleden YK Enerji’nin sponsor olduğu Milas Zeytin Şenliği’nde kaymakamın önünde yaptığı protestoyla gündeme geldi.

    Termik santraller için zeytinlikleri ve çam ormanlarını katleden şirketin, Milas Zeytin Şenliği’ne sponsor olmasının iki yüzlülük olduğunu haykıran Gümüşel, “halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek” suçlamasıyla polisler tarafından yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı.

    Paris İklim Anlaşması’nı imzalayan Türkiye aslında Deniz Gümüşelleri el üstünde tutması gerekirken, gözaltına alıyor, yerlerde sürüklüyor…

    Peki neden? Anlayabilmek için bazı şeyleri hatırlamak gerekiyor…

    HARİTADAN SİLİNEN KÖY

    Cahit Keklik, Çöpler köyü muhtarı. Munzur Dağları’na göz koyan Kanadalı maden şirketi Alacer Gold, yanına iktidara yakın Çalık Holding’i de alarak Erzincan-İliç’e geldi. İliç’de Çöpler köyünün bulunduğu bölgede siyanürlü-sülfürik asitli altın madeni açmak için muhtar Cahit Keklik’le dostluk kurdular. Çünkü bu türden maden firmaları gözlerine kestirdikleri bölgeye yerleşebilmek için yerel insanlarla iş birliği yapmak zorunda. Şirket bölgeyle ilgili projelerinde hep Muhtar Keklik’i muhatap alıp, bütün işlemleri onun üzerinden görmeye başladı. Muhtar Keklik, bu iş birliğinin ödülünü almakta gecikmedi. Kısa süre sonra maden firmasının müteahhitlik işlerini yapmaya başladı. Artık köylülerin temsilcisi değil, şirketin köydeki temsilcisiydi. Muhtar Cahit Keklik, öylesine başarılı bulunuyordu ki, Türkiye Muhtarlar Federasyonu Erzincan Temsilciliği tarafından, maden şirketleriyle kurduğu iyi ilişkiler nedeniyle yılın muhtarı seçiliyordu. Ödülünü de Erzincan Vali Yardımcısı Tolga Polat’tan alıyordu. Bugün Çöpler köyünün olduğu yerde 300 metre derinliğinde bir cehennem çukuru bulunuyor. Kanadalı şirket ve ortağı Çalık şimdi gözlerini çevredeki köylere dikmiş durumda…

    KIŞKIRTILAN KÖYLÜLER!

    Hatırlanacağı gibi 2001 yılında, siyanürlü altın madenciliğine karşı yaşam alanlarını, topraklarını savunan köylülerin, Alman vakıfları tarafından kışkırtıldığı iddiası ortaya atıldı. Çünkü (yine iddiaya göre) Türkiye’ye her yıl 2 milyar dolarlık (!) altın satan Almanya, bu gelirinden olmak istemiyordu. Bu iddialara, ülkenin üst düzey yetkilileri, devleti yönetenler, dönemin milletvekilleri inandırıldı; gazeteciler, akademisyenler inandırıldı ve o günlerde topraklarını, yaşam alanlarını korumak isteyen köylüler hedef haline getirildi. Ekonomik kurtuluş reçetesi bulunmuştu. Uzaydan yapılan saptamalara göre Türkiye’de 580 noktada altın rezervi bulunuyordu. Dünyadaki bütün altın madenlerinden bile fazla maden ocağı açılacak, 25 bin kişiye istihdam sağlanacaktı.

    ‘O HAVUZDA YÜZERİM’

    Siyanürcü şirketler güven oluşturmak için daha önceleri, üzerinde ördeklerin yüzdüğü zehirli atık havuzlarının fotoğraflarını göstermişlerdi. Hatta dönemin DSP Milletvekili Erol Al, siyanürle altın üretiminin insan sağlığına ve çevreye zararsız olduğunu kanıtlamak için Bergama’da atık havuzunda yüzebileceğini bile belirtiyordu. Şirket, Milletvekili Erol Al’ı siyanür havuzunda yüzdüremedi ama işçilerini yüzdürdü. Onlardan biri de 10 yıl süreyle siyanürlü madende çalışan bugünlerde ağır hastalıklarla mücadele eden Bergama-Ovacık Muhtarı Mehmet Uslu’ydu. Bilim insanlarının siyanürlü liç yöntemine ilişkin uyarıları ve kamuoyundaki tepkiler üzerine maden işletmesi yetkilileri bir basın toplantısı düzenlemişti. Bu toplantıda maden çalışanları siyanür atık havuzuna girmiş ve yüzmüşler, siyanürün hiçbir zararı olmadığını iddia etmişlerdi. O havuza girip poz veren işçilerden biriydi Mehmet Uslu. Uzun seneler yer altında çalıştırıldı, sonra atık tanklarına en yakın yemekhanede görev yaptı. Çalışma koşulları ağırdı. Bilime kulaklarını tıkayıp maden şirketlerini dinleyen Uslu buna pişman oldu. Zira, 2007’de maden işletmesinden ayrıldığında sağlığını kaybetmişti.

    Mehmet Uslu (Sözcü Gazetesi’nden alınmıştır)

    DÖRT AMELİYAT OLDU

    Murat Taşkır, Fatsa’daki siyanürlü altın madeninde açıldığı günden itibaren çalışmaya başladı. Bir süre sonra sağlık problemleri baş göstermeye başladı. Hastane hastane dolaşmaya başladı. Şu ana kadar dört ameliyat geçirdi. An itibariyle İstanbul Göztepe Süleyman Yalçın Eğitim Araştırma Şehir Hastanesi’nde tedavi görüyor. Madene sapasağlam girdiğini ve kanser hastası olarak çıktığını söylüyor.

                          

    ŞIRACININ ŞAHİDİ BOZACI

    2019 yılı Temmuz ayında 192 köylünün zehirlenmesi ve su kaynaklarına siyanür karıştığı iddiaları ile ilgili Gümüşhane’deki altın madenlerinde inceleme yapan CHP heyeti bir rapor açıkladı. Yıldız Madencilik tarafından işletilen altın madeninin atık barajında meydana gelen boru patlaması sonrası atık suyu Midi Deresi’ne karıştı. Valilik tarafından yapılan ilk analizde, suda siyanür oranı limitlerin üzerinde çıktı. Daha sonra valilik ikinci bir analiz yaparak siyanürün limitler içinde olduğunu açıkladı!

    RIDVAN DORUK

    Öte yandan şu an TMSF’nin işlettiği Koza Madenciliğe ait Mastra madeninin yakınındaki Dibekli köyünde içme suyundan kaynaklı zehirlenme olayları da CHP heyetinin raporunda önemli bir yer tuttu. Raporun en dikkat çekici kısımlarından biri ise madende çalışırken siyanürle zehirlenip ölen bir işçiye dair aktarılanlar oldu. 31 yaşındaki oğlu Rıdvan Doruk’un 2018 Eylül ayında siyanürle zehirlenerek öldüğünü anlatan Abdurrahman Doruk, adli tıp raporunda, “Kişinin ölümünün siyanür intoksikasyonu sonucu meydana gelmiş olduğu” kanaati olmasına rağmen, yapılan soruşturmada takipsizlik kararı verildiğini ifade etti.

    Ayrıca bütün bunlar olurken büyük bir suskunluk içinde olan Gümüşhane Valiliği, 17 Temmuz 2019’da Midi Altın Madeni’nde yaşanan boru patlaması olayı sonrasında olay yerinden aldığı numuneleri Koza’nın Mastra Altın Madeni Tesisleri’ndeki laboratuvarda analiz yaptırıyordu. Yani devlet kurumlarının ya da bağımsız kuruluşların yapması gereken analiz, çevreyi kirlettiği ve zehirlediği iddia edilen maden firmalarının laboratuvarlarında yaptırılıyordu. Yani şıracının şahidi bozacıydı!

                                                                Rıdvan Doruk

    Liste uzayıp gidiyor… Siyanürlü sülfürik asitli madenler nedeniyle hayatını kaybeden veya hayatı kararan binlerce insan var. Çoğu sümenaltı ediliyor. İddiaları ve olayları araştırmakla görevli devletin kurumları madencileri aklama merkezleri gibi çalışıyor. Dosyalar, olaylar örtbas ediliyor; takipsizlik kararları veriliyor. Tarlalarını siyanür suları basan köylülerin gözlerinin içine baka baka yalanlar söyleniyor.

    Bu da yetmiyor beyin yıkama faaliyetleri devreye giriyor. Milletin ormanlarını, dağlarını, yaylalarını paramparça eden, köylerini haritadan silen, tarım alanlarını, su kaynaklarını kurutan şirketler halkla ilişkiler faaliyetleri için milyonlar harcıyor. Bu maden şirketleri o kadar düşünceli ve insan sağlığına o kadar önem verirler ki, yaşam alanlarını yok ettikleri vatandaşlara yol, okul, camii, iş olanağı gibi her türlü yardımı yaparlar.

    SU KAYNAKLARININ TAM ÜSTÜNDE

    Nurol Holding’in Lapseki’nin tepesinde Kestanelik adı verilen bölgede kurduğu siyanürlü altın madeni, Şahinli ve Kocabaşlar köylerini besleyen su kaynaklarının tam üstüne inşa edildi. Aslında bölge devlet tarafından “koruma alanı” ilan edilmişti. Valilik koruma kararını kaldırdı. Bölgeye kurulan siyanürlü madenin, Kuzeyinde Bayramdere Devlet Su İşleri (DSİ) Barajı, Güneyinde ise Umurbey DSİ Barajı bulunuyor. Yani içme ve kullanma suyu barajlarının ortasına kurulmuş bir siyanürlü maden. Alpagut Göleti de madene sadece 6 kilometre uzaklıkta. Lapseki siyanürlü altın madeni, iki barajın da beslenme havzalarının üstünde. Lapseki’nin su kaynaklarını kurutan Nurol Holding, bayramlarda ‘Lapseki Vefa Sosyal Destek Grubu’yla işbirliği halinde ihtiyaç sahibi vatandaşlara gıda yardımı yapıyor.

    Lapseki gıda yardımı

    Fatsa’yı zehirleyen siyanürlü madenin sahibi Ejder Yılmaz, Fatsa’da 16 derslikli okul yaptırmak için Ordu Valisi Tuncay Sonel’le protokol imzalıyor.

    İliç’i zehirleyen, Çöpler köyünü haritadan silen maden firması İliç’de okul açmak için dönemin Erzincan Valisi Selman Yenigün’le 480 öğrenci kapasiteli, 16 derslikli okul yaptırmak için protokol imzalıyor. 5 milyon lirayı gözden çıkardıklarını açıklıyor. İliç’de mera ve yaylaları, ormanları yok eden aynı şirket, arıcılığın ve hayvancılığın gelişmesi için projeler yaptığını açıklıyor.

    Kayseri-Develi Öksüt’te bölgeyi zehirleyen Centerra Gold, Develi’de Hatice Muammer Kocatürk Devlet Hastanesi’ne ambulans hediye etti. Ambulansın teslim törenine Ak Parti Kayseri Milletvekili  İsmail Tamer, Develi Kaymakamı Murat Duru, Develi Belediye Başkanı Mehmet Cabbar birlikte katılıyor. AKP Milletvekili İsmail Tamer, Pensilvanya’da Fethullah Gülen’i ziyaret eden 12 AKP Milletvekilinden birisi.

    Ne kadar iyi niyetliler. Ne kadar düşünceliler. İnsanın gözleri yaşarıyor.

    Vatandaşın suyunu, havasını, topraklarını, ormanlarını çalan bu şirketler bir de utanmadan “sosyal destek projeleri” diyerek vatandaşın gözünü boyuyor. Devlet de bu işlerin teşrifatçılığını yapıyor. Deniz Gümüşel işte bu iki yüzlülüğe, sahtekârlığa dikkat çekmek için Milas meydanında sesini yükseltti. Gümüşel yaka-paça gözaltına alındı; bir gece nezarethanede tutuldu ve sabah savcılık sorgusunun ardından serbest bırakıldı. Kendisini karşılamaya gelenlerle birlikte kömür madenine karşı nöbetin devam ettiği Akbelen Ormanı’na gitti.

    Ya Deniz Gümüşeller kazanacak ya da Türkiye ve dünya kaybedecek. İkinci bir yol maalesef yok…

  • Helalleşmek tek bir kesimle olmaz

    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, hafta sonunda yayınladığı videoda dile getirdiği ‘helalleşme’ sürecinin detaylarını açıkladı.
    Açıklanan detaylara girmeden önce şu vurguyu yapalım. Kılıçdaroğlu’nun dün açıkladığı liste, CHP’nin bizzat sorumlu olduğu olayları içermiyor. Tamamı, farklı iktidarlar döneminde yaşanmış olaylar ve tamamına yakını, kontrgerilla, gladio eli ile sahnelenmiş provokasyonlar. Bu hamle ile Kılıçdaroğlu, kendi partisinin sorumlu olmadığı olaylara ilişkin sorumluluk almayı kabul edip, “helalleşeceğiz” diyor.
    Bu hamle ile el yükseltip CHP liderliğinden, Türkiye Liderliğine doğru yola çıkıyor. Zira bu liste, ancak devletin helalleşebileceği bir liste. Tek başına bir siyasi parti bu listeyi sahiplenemez. Böylece Kılıçdaroğlu, devlet adına bu helalleşmeyi üstleniyor. Cumhurbaşkanlığı hedefinde olan bir isim için anlaşılabilir bir durum bu. Diğer yandan, şunu da kabul etmemiz gerekiyor. Türkiye’nin böyle bir anlayışa ve dile ihtiyacı var. Yaşadığımız ayrışma ve buna neden olan ‘ötekileştirme’ dili nedeni ile çok yorgun bir Türkiye var karşımızda.
    Ancak meselenin başka bir tarafı var. Listeyi incelediğimizde ağırlık merkezinin, muhafazakar ve kimlik siyaseti mağdurlarının ön planda olduğunu görüyoruz. Türkiye’de yaralı olan tek kesim bunlar mı? Örneğin; 28 Şubat mağdurları ile hesaplaşılırken, 28 Şubat’a giden süreçte oruç tutmadığı için katledilenler ne olacak? Ya da Turan Dursun, Bahriye Üçok ile helalleşilecek mi?
    Diyarbakır Cezaevi ile helalleşilirken, Mamak Cezaevi ya da Ankara Emniyet Müdürlüğü bodrum katı (DAL diye bilinir) kenarda mı duracak? Yassıada ile helalleşilirken, Kore’ye giden ve dönemeyenler ne olacak? Maraş ile helalleşilirken, 1 Mayıs 1977 kenarda mı kalacak? Roboski ile helalleşilirken, faili meçhuller ne olacak?
    Örnekler çoğaltılabilir.
    Eğer helalleşmenin ana başlığı ‘yaraları sağaltmak’sa o zaman yara ayrımı yapılmamalı. Yaraları sağaltalım derken yeni yaralar açılmamalı.
  • Çarpıtılmış hakikatler ve acemi propagandacılar

    Yıl 1939, günlerden 31 Ağustos. Olay Alman Yukarı Silezya bölgesindeki Gleiwitz’te geçiyor. Polonya sınırının hemen yakınındaki bu küçük ve ıssız kasabada yerel bazı programların yanı sıra Breslau Radyosu’nun Berlin’den yaptığı yayınları aktaran bir radyo istasyonu bulunuyor. Saatler, yaz mevsiminin son günlerinin yarattığı uyuşukluğun yaşandığı akşam yedi sıraları. Yaptığı işten sıkılmış sunucu her zamanki gibi sırasının gelmesini bekliyor. Birden radyo binasının önünde iki siyah araba aniden durur. Arabalardan Polonya üniforması giymiş altı adam iner. Ellerinde tüfekler, radyo istasyonunun holünü basarlar ve bekçiyi uyutarak zorla stüdyoya girerler. Yayının her zamanki başlama saatinde, Reich’a şiddet ve nefret kusan Almanca ve Lehçe bir bildiri okurlar. Bu sözde Polonya üniforması giymiş altı adam Hitler’in adamı olan istihbarattan sorumlu Heydrich’in gizli servisinin ajanlarıdır. Baskından önce Breslau’dan ayrılmışlar ve Gleiwitz istasyonunun yakınlarındaki Retibor ormanına gitmişlerdir. Orada üniformalarını giymişler ve bagajdan silahlarını çıkarmışlardır. Arabalardan birinde yine Polonyalı asker gibi giydirilmiş ve tutsakken öldürülmüş bir Yahudi’nin cesedi vardır. Radyo binasından ayrılacakları sırada, işledikleri suçu açıkça imzalamak için onu da kapının önüne bırakırlar. Heydrich bu sahte bildirinin Berlin’de yayınlanacağını hesaplamıştır. Nitekim Berlin’de Propaganda Bakanı Bay Goebbels hemen “kontrolden çıkmış bazı Polonyalıların” bahse konu baskını gerçekleştirdiklerini açıklamıştır. Ertesi sabah Hitler’in birlikleri Polonya’ya girmiş, ilk bomba Danzig’e atılmıştır. Böylece İkinci Dünya Savaşı başlamıştır.[1]

    Yıl 2015, tarih 7 Haziran. AKP uzun yıllardan beri süren tek başına iktidarını kaybetti. Bir süre devam eden aslında oyalama görüşmeleri de denilebilecek “istikşafi görüşmeler”den sonra teamüllere uygun olmayan şekilde, ikinci sıradaki parti CHP’ye hükümet kurma yetkisi verilmeden seçimin yenilenmesi kararı alındı. Bu seçimin kritik partisi olan Halkların Demokrasi Partisi (HDP), Kasım’da yenilenecek seçimlere giderken neredeyse hedef tahtasına oturtuldu. Bu süreçte tuhaf bir şekilde büyük kentlerde bombalama ve silahlı saldırılar peş peşe geldi. 5 Haziran 2015’deki seçimden iki gün önceki HDP’nin Diyarbakır Mitingi’ne yapılan saldırı devamında gelecek saldırıların habercisi gibiydi. 20 Temmuz’daki Suruç Saldırısı, 10 Ekim’deki Barış Mitingi’ne yapılacak saldırının sanki bir provası gibiydi. 10 Ekim Ankara Gar Saldırısı’nda yüzden fazla barış isteyen yurttaş yaşamını yitirdi, bu sayıdan belki daha da fazlası ya bir uzvunu miting meydanında bıraktı ya da saldırının travmasıyla yıllardan beri başa çıkmaya çalışıyor.

    10 EKİM GAR KATLİAMI VE AKP GÜDÜMLÜ BASININ İŞLEVİ

    10 Ekim Gar Katliamı’nın ardından DİSK Basın İş’in o dönemki yöneticilerinden Erol Aral’ın önerisi ve yönlendirmesiyle bir grup akademisyen bir rapor hazırlamıştık. Bu rapordan çıkan veriler, AKP’nin güdümündeki medyanın propaganda işlevini “hakkıyla” yerine getirdiğini gösteriyordu.[2] Rapor için televizyon kanallarından A Haber, CNN Türk, Fox TV, Kanal D, Kanal 24, Med Nuçe ve NTV’nin 10 ve 11 Ekim tarihlerindeki Ankara’daki Gar Patlamasıyla ilgili tüm haber ve tartışma programlarını içerik ve eleştirel söylem çözümlemesi yöntemleriyle incelemiştik. Basın ayağından ise Hürriyet, Star, Yeni Şafak, Zaman, Sabah, Cumhuriyet ve Özgür Gündem gazetelerini de aynı çoklu yöntemle çözümlemiştik. Bunlara ek olarak Roboski, Suruç ve 10 Ekim Katliamları köşe yazıları üzerinden karşılaştırmalı olarak analiz edilmişti. O dönemde daha Doğan Medya Grubu Demirören Grubu’na satılmamış ve tamamen bir propaganda aygıtına dönüşmemişti. Bu grubun medya kuruluşlarında hala nispeten habercilik yapılıyor gibiydi. Ancak terör ve saldırı konularında ana akım medya her zaman devletin ağzı ile haber verdiği için, bu grubun da bu konuda haber verirken hareket alanı sınırlıydı. Ancak iktidar tarafından oluşturulmuş medya gruplarının eğilimi bize propagandanın ne denli önemli olduğunu çok iyi gösteriyordu. A Haber ve Kanal 24’te billurlaşan, patlama ile ilgili hükümetin sorumluluğu, ihmali ve hatasının üstünün itinayla örtülmeye çalışılması eğilimi, bu propaganda aygıtının bu olay özelinde nasıl etkili şekilde işletildiğini ortaya koyuyordu. Olayın failinin baştan itibaren IŞİD olduğu aşağı yukarı anlaşılmış olmasına rağmen, kasıtlı olarak PKK ve diğer sol örgütler şeklinde çerçevelenmesi ya da failin muğlak uluslararası güçler şeklinde tanımlanması girişimleri ilerleyen zamanlardaki iktidarın her türlü görev kusurunun, kastının ve işlediği hukuksuzluğun üstünü örtmek için maharetle kullanıldı. Nitekim şiddet sarmalı ile bu şiddet sarmalının medya tarafından iyi bir propaganda aracı olarak kullanılmasının sonucunun alındığını özellikle ya da ağzından kaçırarak dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu “10 Ekim Patlamasından sonra oylarımız arttı” diyerek itiraf etmiş oldu. Şimdilerde demokrasi havarisi kesilen “hoca”nın bu dönemdeki cürümlerin göbeğinde olduğunu unutmamak gerek.

    Yukarıda anlattığım olayların üstünden altı yıl geçti. Bu altı yılda başkaca da çok şeyler oldu. HDP’nin eş genel başkanları ve pek çok yetkilisi tutuklandı, vekillikleri düşürüldü. O dönem eş genel başkan olan iki siyasetçi de hala hapiste, Türkiye bir darbe girişimi yaşadı. İktidarla kol kola kumpaslar kuran, devletin içinde ikinci bir devlet haline gelen bir cemaat, devleti tümden ele geçirmeye kalkıştı. Hala nasıl, neden ve ne koşullarda yapıldığı ve bastırıldığı muğlaklığını koruyan bu darbe girişimini fırsat bilerek AKP’nin Genel Başkanı, kendi darbesini gerçekleştirdi. Benim de aralarında bulunduğum Barış talep eden bildiriye imza veren akademisyenler dâhil pek çok muhalif akademisyen, öğretmen, bürokrat ve devlet yetkilisi gece yarısı kararnameleriyle görevden uzaklaştırıldı. Uzun yıllar iddianamesi bile hazırlanmadan hapiste tutulan sivil toplum önderi Osman Kavala, bütün ulusal ve uluslararası hukuki teamülleri ve kararları çiğneme pahasına hala hapsedilmeye devam ediliyor.

    TEK ADAM REJİMİ VE TEK ADAMCILAR!

    Darbe girişiminin ardından ilan edilen ve uzun süre devam eden OHAL koşullarında bir rejim değişikliği referandumu yapıldı. Nihayet ülke parlamenter sistemden tek adamın her şeye karar verebilmesine olanak veren bir başkanlık rejimine geçti. Bu rejim, ülkenin hukukundan, güvenliğine, medyasından düzenleyici kuruluşlarına kadar her kurum ve kuruluşun bir tek adama tabi tek adamların yönettiği bir ülke haline getirdi ülkeyi. Bu tek adamın ağzının içine bakan, göz kırpışını takip eden, kol hareketinden anlam çıkarmaya çalışan, yürüyüşünün ritminden büyük büyük siyasal analizler yumurtlayan, ses tonundan tarihi kahramanlık hikâyeleri yazan küçük tek adamcıkların iradeleri güdükleştiği için, yaptıkları hiçbir işin ve eylemin izleyenleri nazarında bir anlamı kalmadı. Zira Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, bu konsepte pek uygun olmasa da Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş gibi tek adamcıklar, kendilerine yüklenen misyonu yerine getirirken bir yandan tek adam olmaya çalışırlarken diğer yandan varlıklarının asıl tek adamın varlığı ile kaim olduğunun farkındalar. Bu nedenle ağızlarından çıkan her söz, sosyal ağlarda ve medyada kurdukları her cümle asıl tek adamın varlığından neşet ediyor. Ancak tek adamın muhakeme yeteneği, üzerine aldığı yetkileri kaldırmaktan uzak hale geldiği için, her söz ve icraatı tevile ihtiyaç duyar hale geldi. Ülke iktisaden, siyaseten, hukuken ve toplumsal olarak büyük bir krizin içindeyken bile muhakeme yeteneğini büyük ölçüde kaybetmiş bir tek adamın bütün söz ve davranışlarını rasyonel bir zemine yerleştirmeye çalışmak bu tek adamcıkların yegâne görevi haline gelmiştir. Bu görev, asli hale gelince kim bilir bu tek adamcıklar bildiklerini de unutmaya, ne yapacaklarını bilememeye, ellerini kollarını nerelere koyacaklarını bilemez hale gelmişlerdir. Bu tek adamcıkların hepsi AKP öncesinde kurulmuş ve akademik olarak anlamlı bir yer işgal eden kurumlarda tahsil görmüş kişilerdir zira. Bu nedenle liyakatlarından şüphe etmek zordur. Asıl sorun, burada liyakat değil, liyakati işe yaramaz hale getiren bir tek adamcık olma hevesidir. Dönemin ruhu, bence zannedildiği gibi liyakatsiz yetkililerin alakasız kurumlarda görevlendirilmesi değildir. Asıl sorun, liyakatinin hakkını verecek bir iradeyi göstermekten aciz bir kişilik yapısıdır. Bu kişilik yapısı tek adam rejiminin içinde kolayca yetişip serpilebiliyor.

    Yazımın başında anlattığım olay, bir tek adamın dünya hâkimi olma hevesi uğruna milyonlarca insanın hayatına mal olan bir savaşın başlangıç anıyla ilgiliydi. Orada da bir tek adamın hevesine bende olan bir Propaganda Bakanı tek adamcık, meram edilen hâkimiyeti meşru kılmak için her türlü cürmü işlemeyi hak gördü. Bu heves, ardında yanmış yıkılmış bir Avrupa ve milyonlarca ölü ve bir o kadar yaralı ve travma bıraktı. Şimdi Türkiye, gerçek bir felaketin içinde, bir tek adamın ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürme hevesiyle kaldı. Varlığı bu tek adamın varlığına bağlı olan tek adamcıkların eylemlerinin ve sözlerinin bu koşullar altında hiçbir anlamı kalmadı. Zira bunlar yıkılmakta olan bir tek adam rejiminin küçük insanları. Bu rejim yıkıldıktan sonra kendilerine vehmettikleri büyüklükleri içi havayla dolu bir balon gibi sönecek ve neredeyse hiç olmamış gibi olacaklar.

    [1] Jean Noel Jeannaney (2006). Başlangıcından Günümüze Medya Tarihi, (Çev. Esra Atuk), İstanbul: YKY, s. 167-168.

    [2] Söz konusu raporun tam metnine şu linkten ulaşılabilir: https://bianet.org/system/uploads/1/files/attachments/000/001/751/original/IRENEC-2016_Konferans_Bildirgesi.pdf?1476087063 (Erişim tarihi 10/11/2021)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bizim bir patent meselesi vardı

    Ourworldindata.org sitesinde dünyada COVID-19 aşılama oranlarını gösteren aşağıdaki haritaya bakıyorum.[1] Tekrar dozlar da dahil olmak üzere, ülkeler düzeyinde her 100 kişi için uygulanan doz miktarını gösteriyor. Koyu yeşil tonlardan açık tonlara doğru, uygulanan aşıların doz miktarının dünyanın hangi bölgelerinde yüksek, hangi bölgelerinde halen son derece düşük olduğunu açık bir şekilde görebiliyoruz.

    Haritanın tam ortası boş gibi… Yok gibi yani… Oysa orada dünyanın ikinci büyük kıtası Afrika duruyor. Dünya nüfusunun aşağı yukarı yüzde 15’ini oluşturan, nüfusu 1.3 milyar dolayına yaklaşan Afrika kıtası.

    Sayfadaki rakamlar, bugün itibarıyla dünya çapında her gün yaklaşık 27.19 milyon doz COVID-19 aşısı uygulandığını gösteriyor. Şu ana kadar dünya çapında 7.15 milyar doz COVID-19 aşısı uygulandığını ve dünya nüfusunun yüzde 49,9’unun en az 1 doz COVID-19 aşısı olduğunu, tam doz aşılama oranının ise yüzde 39 olduğunu öğreniyoruz.[2]

    Toplamdaki bu rakamların gizlediği büyük eşitsizliği, kıtalar ve gelir grupları arasındaki farkı, yukarıdaki haritadaki boşluk gözlerimizin önüne seriveriyor.

    Güney Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa’nın geçtiğimiz aylarda bir basın toplantısında söylediği, “Afrika dışında yapılan aşılara güvenmeye devam edemeyiz çünkü asla gelmezler. Asla zamanında gelmezler ve insanlar ölmeye devam eder”[3] sözleriyle ne demek istediğini anlayabiliyoruz böylece.

    Aşağıdaki tablo da ülkelerin gelir düzeyinin bu eşitsizlikle olan ilgisini gösteriyor. 3 Kasım itibarıyla, düşük gelirli ülkelerde yaşayan insanların sadece yüzde 3,9’u tek doz aşıya ulaşabilmiş durumda. Bu tablonun kapitalizmle ilgisi olmadığını kim söyleyebilir?

    Hatırlayacaksınız, bağışıklama sürecinin en başında Kanada ihtiyacı olanın yaklaşık 9 misli COVID-19 aşısı stoklamıştı. Benzer eğilim halen sürüyor. Gelişmiş ülkeler ihtiyaçları olanın çok üzerinde aşı stoklamaya devam ediyor. Üretim kuyruğundaki aşıların büyük bölümünün önceden yüksek gelirli ülkelere tahsis edildiği belirtiliyor.

    Düşük gelirli ülkelere aşı yardımı yapma iddiasıyla kurulan COVAX’ın ise çok da “iyi niyetli” bir girişim olmadığı aylar öncesinden ortaya çıkmıştı.[4] Daha dün The Statesman’da çıkan bir haberde, COVAX’ın fakir ülkelere eşit olarak aşı dağıtmayı başaramadığı, zengin ülkelerin fazladan getirdiği aşıların çoğunun ise boşa gittiği yazıldı. Burada aktarılan bilgiye göre, zengin ülkeler, COVAX programına güvenen yoksul ülkelere göre kişi başına 16 kat daha fazla COVID-19 aşısı aldılar ve aşı şirketleri de zengin ülkelere ikili anlaşmalar yoluyla aşı satmayı tercih ediyorlar.[5]

    İşte tam da bu yüzden COVID-19 aşılarında patent uygulamasının kaldırılması talep edilmişti. Böylece, eşdeğer üretim yapabilecek kapasitesi olan ülkelerde de COVID-19 aşısının üretimi sağlanacak, üretilen miktar artırılabilecek ve aşıya daha hızlı erişim söz konusu olabilecekti. Hâl böyleyken, şu anda COVID-19 aşı tekelini elinde bulunduran şirketlerin gelirleri katlandı ancak ne yazık patentin kaldırılması konusunda yol kat edilemedi.

    Geçtiğimiz günlerde British Medical Journal’da (BMJ) yayımlanan bir makalede, dünya çapında aşılama çabalarının doz kıtlığı nedeniyle sınırlandığına ve geciktiğine yer verildi.[6] Salgının yayılma hızı, aşılama oranlarındaki düşüş, kıtalar ve ülkeler arasındaki eşitsizlik, ortadan kaldırılması konusunda halen çok yolumuzun olduğu salgının dünya çapındaki yönetimine ilişkin olarak da “terslikler” olduğunu düşündürüyor. Nihayetinde bütün Afrika’nın “aşı karşıtı” olma ihtimali yok, değil mi?

    Tüm dünya çapında aşılama oranlarının hızla ve acilen artırılması, bunun için de aşıya erişimin önündeki eşitsizliklerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Aksi halde, 6-8 ayda bir aşısız duruma düştüğümüz bu pandemide, bütün bu veriler insanda boşa kürek çekildiği hissini uyandırıyor.

    İşte bu yüzden; henüz geç değilken, bir kez daha hatırlatsak mı: Bizim bir patent meselesi vardı!

    [1] https://ourworldindata.org/covid-vaccination-global-projections

    [2] https://ourworldindata.org/covid-vaccinations

    [3] https://www.devex.com/news/new-tech-hub-aims-to-boost-access-to-mrna-covid-19-vaccines-in-africa-100193

    [4] https://medyaport.net/2021/06/02/prof-dr-feride-aksu-tanik-asiya-erisim-bir-yasam-hakki-mucadelesidir/

    [5] https://www.thestatesman.com/world/international-vax-scheme-covax-failed-poor-countries-1503020748.html

    [6] https://www.bmj.com/content/375/bmj.n2375

  • Canına Tak Eden Kadınlar, yanıldı mı?

    -Konuşsana kızım!
    Hakimin sesi Ankara Adliyesi’nin beşinci katındaki ağır ceza salonunda yankılandı. Sabahtan bu yana koridorlarda koşturmaktan bitap düşüp duruşma salonunda sırasını bekleyen avukatlar, bir kenarda sessizce dalıp gitmiş stajyer hakimler, kelimeleri kaçırdığından dörttür reisten azar işiten zabıt katibi, kapının tokmağını sıkı sıkıya tutmuş mübaşir…
    Sanık sandalyesinde oturan kadının sessizliği, uzun ince pencerelerden cimrice süzülen gün ışığında uyuklayan kalabalığı bir çığlık atmış gibi irkiltti. O andan itibaren siyah elbisesiyle gizlediği küçücük bedenini süzmeye başladı meraklı gözler.
    Dakikalar süren ürkütücü sessizlik mahkeme salonunu birkaç kez turlasa da kadın orada değilmişçesine suskunluğa bürünmüştü. Delici mavi gözbebekleri acıyla harelenmiş, bedeni yıkılacak gibi dizleri burkulmuş, akıp giden gözyaşları o bedene ait değilmişçesine ne bir hıçkırık ne de bir iç çekiş olmadan ardı ardına süzülmüştü.
    Salondakiler nefeslerini kesmiş, o davaya gelebilmek için hapishanedeki ranzaya çentik atan, sandalyeye oturunca da aslında suçsuz olduklarını anlatan bir sürü sanığın yanında ilk kez sessiz, çekingen, acı dolu bir kadını görmenin şaşkınlığıyla beklemişlerdi.
    Sessizliğin bu büyüleyici merakına kapılanlar arasında onca yolu tepip Sıhhiye’ye kadar gelen komşu kadınları, mahalle esnafı ve kocasının birkaç arkadaşı bile vardı. Bir de sanık sandalyesinin hemen arkasında dizilmiş, duygularını gizlemek için gözlerini yere dikmiş çocukları… Şimdi hepsi birer yetişkin olmuş, ikisi erkek dört çocuğu…
    1 yıl önce kendisini fuhuşa sürükleyen kocasını öldürmüştü Nazenin. Şimdi karar duruşmasında, ardında oturan çocuklarının olur da başına bir şey gelir diye, konuşmuyordu. Kendisi sustukça hakimin önünde bekleyen hesaplar kat be kat artıyor diye düşünüyordu.
    Öyle demişti Sincan Cezaevi’ndeki görüşmemizde. Cezasının üçüncü yılını çektiği Sincan Cezaevi Kadın Hapishanesi’nin Müdür Odası’nda bir araya gelmiştik. Kocasını neden öldürdüğünü sorduğumda, önce Müdür’ün ardından gardiyanların dışarı çıkmasını istemişti. Uzun bir sorguya tabi tutmuştu beni, ona gazeteci olduğumu anlatmıştım. Yanımda Yrd. Doç. Dr. Özlem Albayrak ve Psikolog Alp Ardıç vardı. Saatler sonunda söyleyivermişti, kocasının kendisini fuhuşa sürüklediğini. O gün çocuklarının başına bir şey gelir, onlara laf ederler diye susuverdiğini.
    “Eğer konuşsaydım, bugün çocuklarımdan ayrı kalmazdım” demişti.
    “Şimdi konuşmak istiyorum” deyip, anlatmıştı bir bir başına gelenleri. 12 yaşında evlendirilip, Ankara’ya zorla geldiğini, fabrikada çalışırken bir iş kazası sonucunda elini yitiren kocasının ona türlü işkenceler yaptığını, zorla fuhuşa sürüklediğini…
    “Bir çocuğum olmuştu. Ama diğerlerinin kimden olduğunu bile bilmiyordum…” diyordu. Gözlerinde hiç geçmeyen bir ıslaklık vardı, mavi delici gözlerindeki acı değdiği her yeri yerle bir ediyordu.
    Aynı gün bizimle görüşmeye gelen başka bir kadın ise tam 15 yıldır cezaevindeydi. Erken yaşta evlendirilen kadın, kocasının türlü eziyetlerine maruz kalmıştı. Utana sıkıla, onun dışkısını evin ortasına yapıp, zorla kendisine yedirmeye çalıştığını ima etmişti. Hem de bir iki kez değil, evli oldukları 38 yıl boyunca, defalarca. Bu şiddetten kaçmak için bir kez ikinci kattaki evinin balkonundan atlayıp topuklarının kırılmasını göze almış, birkaç kez de köy yerinde gece vakti tarlada nefesini tutup saklanmıştı:
    “Eve girmek istemezdim, korkardım, sesimi de çıkaramazdım. Geç saatlere kadar ‘tarlada çalışıyorum’ derdim de gidemezdim. Tam 38 sene o eve girmemek için ne çileler çektim. Ben evde olup da o akşam geldiğinde, hırka koluna bıçak saklayıp açardım kapıyı, bir şey yapacağımdan değil ya. Tam 38 sene ben öyle açtım kapıyı. En son günü yine dövmeye başladı. Kaçtım, kapıya kadar ulaştım. Kapıyı kilitlemiş yine anahtarı cebine koymuş, geldi arkamdan saçlarımdan tutup sürükleyince, ben de elimdeki bıçağı vurdum sonra balkondan atladım. Orada bayılmışım. Ayılınca söylediler öldüğünü.”
    Yaşlı kadın yargılandığı sırada adamın sapkınlıklarını anlatmaya utanmış, görüşmeyi yaparken bizden Yargıtay’a dilekçe yazmamızı istemişti.
    Cezaevlerinde kocalarının yaptıklarını ‘sapkın’ diye niteleyip ayrıntılarını anlatamayanlar olduğu gibi, bu yaşlı kadın gibi utana sıkıla da olsa başlarına geleni anlatanlar arasında, kocasının onu kendi yanında başka biriyle olmaya zorladığını ima eden bir kadın da vardı. Son kavgalarında kocasını öldürmüştü. Cezaevinde çalışan kadının tek tesellisi kazandığı parayla kızını üniversiteye göndermek olmuştu. O da yaşadığı sapkınlık hallerini mahkemede dile getirememiş, müebbete mahkum olmuştu.
    Ankara Sincan, Denizli Bozkurt, Adana Karataş, İstanbul Bakırköy ve Eskişehir Çifteler Kadın Cezaevlerinde kocasını öldürmüş onlarca kadınla konuştum. Hepsinin içinde tek bir şey vardı, konuşamamak… Eğer konuşsalardı cezalarında indirim yapılacağını ya da kendilerini savundukları için o erkekleri öldürdüklerinden serbest kalacaklarını düşünen onlarca kadın…
    Ben de onlara dahildim.
    Hep beraber yanılabilir miydik? Hepimiz birden aynı anda…
    Mümkün değildi ama oldu.

    Çilem Doğan: Öldürmeseydi, öldürülecekti. Ölmedi, cezalandırıldı

    Çilem Doğan davası hepimizin aynı anda nasıl da yanıldığını gösterdi.
    Kadınlar başlarına gelen türlü felaketleri anlatsa da
    Bize, sanki önceden sözleşmiş gibi hepsi tek tek ama aynı cümleyle söyledikleri gibi hakime de “Ben onu öldürmeseydim o beni öldürecekti” deseler de yargının erkekliği altında boğulacağımızı bize gösterdiler.
    Yanıldık.

  • Ölümü unutmak ve fani dünyaya bunca bel bağlamak     

    Bu aralar ev taşıma telaşı içindeyiz. Ev taşıma denilince en zorlu ve bir o kadar da keyifli kısım kitap kolilemek benim için. İki haftadır neredeyse her gün iki üç koli yapıyorum. Bu, her akşam uzun zamandır el sürmediğim kitaplara en azından şöyle bir göz ucuyla bakmak ve geçmişi anımsamak anlamına geliyor aynı zamanda. Bu kitaplar arasında en çok ilgimi çekenler sahaftan aldığım eski kitaplar. Tarihsel konularda kalem oynatmam gerektiği zamanlarda başvurduğum anılar, romanlar ve araştırma kitapları. En eskileri 30’lar, 40’lara ait. İnsan hayatı için aslında hiç de eski sayılamayacak yetmiş, seksen yıl öncesi bile faniliğimizle yüzleştirmeye yetiyor da artıyor bile. Aralarında kendi yazdığım, derlediğim, editörlüğünü yaptığım kitaplar ve makalelerimin yayınlandığı dergiler de var. On, on iki yıl önce yayınlanmış makalelerin ele aldığı konular bile tarih olmuş. Kuşkusuz insan hayatında bir gün öncesi bile tarih sayılır. Yaşanıp geçiyor ve çoğu zaman üzerine kafa yorulmadan unutuluyor. İnsan denilen varlık hem bir gün sonrasını merakla yaşıyor, hem de yaşadığı her yeni gün nihayete daha çok yaklaştırıyor… Yani her canlının tadacağı o acı sona.

    Lafı ağzımda neden geveleyip durduğumu, pardon sözcükleri neden klavyede gezindirip durduğumu anlamaya çalışırken nedeni birden kafama dank etti. Hepimiz aslında ölümlü olduğumuzu unutarak yaşama tutunabiliyoruz. Ölümü sürekli düşündüğümüz anda yaşamanın anlamı kalmıyor. Onca anı, onca deneyim, onca yetkinlik biriktiriyorsunuz; sonunda puf bir hiç oluyor. Onca para, onca servet, onca mal mülk biriktiriyorsunuz; bir bakmışsınız, hatta bakmaya bile fırsat bulamadan o biriken nesnelerden kopup gitmişsiniz. Sizin kopup gidişinizin nesnelerde herhangi bir etkisi olmuyor elbette. Siz gider gitmez nesnelerin yeni sahipleri oluyor. Yunus Emre’nin yüzyıllar öncesinden seslendiği gibi “Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi. Mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan”.

    DOYMAK BİLMEYEN İKTİDAR HIRSI VE ÖLÜM KORKUSU

    Dünyada farklı tipte insanlar var. Daha doğrusu bilişsel zekâsı dünyada iz bırakma takıntısına da yol açan insan türünde bu takıntı farklı şekillerde tezahür ediyor. Bu farklı tezahür şekillerinin tümünün ölümlülük bilinciyle mücadele şekli olduğunu baştan kabul etmek gerek. Bir gün öleceğini bilen tek canlı insan. Salhaneye giden koyunların salhanede kesileceğinin ve nihayet öleceğinin farkında olup olmadığını en azından biz bilmiyoruz. Belki de biliyorlardır da orada öleceklerini, onlarla aramızda bir iletişim olmadığı için biz bilmediklerini varsayıyoruz ya da öyle olduğunu varsaymak işimize geliyor. Bu da bizim antropomorfik hüsnü kuruntumuz vesselam. Bu hüsnü kuruntuyu veri kabul ederek, insan türünün ölümlü olduğunun bilincinde olan tek varlık olduğunu iddia edelim. Dünyada insanın ölümlülüğüyle başa çıkma konusu büyük ölçüde var oluşunun sınırlarını belirliyor. Erich Fromm Özgürlükten Kaçış[1] kitabında insanın doymak bilmeyen iktidar hırsının da bu ölüm korkusundan kaynaklandığını iddia eder. Ölüm korkusu, yani bir gün bu dünyada, evrende, gök kubbenin altında var olmayacağını bilmekten kaynaklanır. Bu bilgi, her yeni ölümle karşılaşmamızda güncellenir. Her güncelleme anlık bir korku, kaygı ve kendine dönmeye yol açar. Ancak bu kendine dönüş kısa sürer ve sonra ölüm unutulur.

    Ölümü unutmak ya da ölümle arasına mesafe koymak için insanlar farklı stratejiler izlerler ve az önce de belirttiğim gibi bu stratejiler farklı tip ve karakterde insanlık hallerinin ortaya çıkmasına yol açar. Kimisi kendini insanları yönetmeye vakfeder. Her şeyi, herkesi, her durumu yönetebileceğine inanmak ister bu tip insanlar. Bu inanç her şeyin en doğrusunu kendisinin bildiği vehmine kaptırır onu. Ekonomiden en iyi o anlar, sosyoloji en uzman olduğu alandır. Hele ki siyaset, hele hele diplomasi. Dünyada ondan başka diplomasiden iyi anlayan kimse yoktur. O kadar yıl okulunu okumuş, o kadar yıl farklı farklı ülkelerde görev yaparak deneyim kazanmış büyükelçiler, diplomatlar bir koyunu bile gütmekten aciz varlıklar olarak bu konuda onun eline su dökmeye bile yeltenemezler. Nüfus planlaması ondan sorulur. Her fırsatta yönettiklerine (halk yoktur artık onun nezdinde, herkes onun yönettikleridir) en az üç çocuk yapmayı salık verir. Üremeliyiz ki, bize düşman olan tüm dünya karşısında güçlü, iri ve diri olmalıyızdır. Üremeliyiz ki, cephede, inşaatlarda, fabrikalarda, madenlerde o işlerin “fıtratı” gereği ölenlerin yerine yenileri geçebilsin.

    SADECE YIKIMLA BESLENEN ÖLÜ BEDENLER

    Ölüm korkusu bir başka insanda ise mal mülk biriktirme takıntısı şeklinde tezahür edebilir. Bir gün öleceğini bilmesine rağmen bu tip, binlerce ömre sığacak kadar para, servet, kısaca “kıymetli” nesne biriktirir. Biriktirdiği, servetine kattığı her nesne bu tipin ölümle arasına mesafe koyar, ya da o ölümle arasına mesafe koyduğunu sanır. Oysa her nesne bu kişiyi ölüme daha çok yaklaştırır. Şöyle ki… Temellük ettiğiniz her nesne sizi insan olma ya da doğanın bir parçası olma vasfınızdan uzaklaştırır. Tıpkı Marx’ın sermaye ile doğa arasındaki ilişkiyi tanımlamak için kullandığı vampir benzetmesi bu tipoloji için de kullanılabilir. Marx, sermayenin ihtiyaç duyduğu kanı doğadan emen ve bununla beslenen bir “yaşayan ölü” olduğunu belirtir.[2] Bu tip de doğayı, yaşamı, kendisi dışındaki tüm varlıkları yok ederek, ya da onları yakıt olarak kullanarak varlığını sürdürür. Bu varlık aslında canlı değil, çoktan canlılığını yitirmiş ve sadece yıkımla beslenen ölü bir bedendir. Ancak tıpkı yönetme takıntısı gibi servet biriktirme takıntısı da kör bir muktedir olma hırsını beraberinde getirir. Bu hırsa yenik düştüğünüz anda var oluşunuz tüm diğer varlıklar için bir tehdit olmaya başlar. Canlılığını sürdürmeye çalışan diğer insanlar bu tipe ancak göğsünü siper ederek, canını hiçe sayarak direnebilir. Bunun örneklerini doğa savunucuları, yaşam alanlarını korumaya çalışan köylüler ve dünyanın geleceğinden kaygı duyan insanlar veriyorlar. Canları pahasına ağaca, toprağa, suya, kurda kuşa sahip çıkarak bu tip vampirlerden yaşamın bizatihi kendini korumaya çalışıyorlar.

    İNSAN SEVME YETENEĞİNİ KAYBETMEK!

    Bazı tip insanlar ise ölümü unutmak için, kendini ait hissettiği topluluğun etosunu fetişleştirir ve bu fetiş uğruna tüm topluluk dışı insanlardan nefret eder. Nefret bu tip kişilerin gözünü o kadar kör eder ki, herhangi sıradan bir canlıyı sevebilmeleri imkânsız hale gelir. Bu tip insanın gözünde sevgi ve nefret yer değiştirir. Kendisi gibi düşünmeyen, kendisinin ait olduğu topluluk, etnik, dinsel gruba ait olmayan herkes sebepsiz şekilde sevginin yerine koyduğu nefretin hedefi haline gelebilir. Ait olduğu grubun tüm niteliklerini ve çıkarlarını üzerinde yaşadığı toprakların tümüne teşmil ederek, o toprakların tek sahibi olarak ilan eder bu tip kendisini. O toprakları kendisinin sevdiğine benzer şekilde sevmeyen herkes nefretin hedefi olur. Bu hedefe yerleşen tüm insanlar hain, kalleş, kanı bozuk, soysuz, vatansız, kitapsız ve daha pek çok olumsuz şekilde nitelenerek hedef gösterilebilir. Hedef gösterilen bu insanlar her türlü şiddete ve linçe maruz bırakılabilir. Bu tip insan sevme yeteneğini kaybetmiş, kafasını ait olduğu gruba dair bir zamanlar tanımlanmış bir etosla bozmuş ve varlığını bu etos çerçevesinde sürekli üretilen bir söyleme borçludur. Bu borç, onun ölümle arasına mesafe koymasını görünürde sağlar. Ancak aslında bu tip insan varlığını paradoksal biçimde ölümle arasına hem mesafe koyması hem de ölümü sürekli aklında tutmasına borçludur. Şöyle ki… Kendi ölümünü, birilerinin onun da içinde yer aldığı topluluğun geleceği için ölenler sayesinde unutur. Ölüm onun için yoktur ama topluluğu ayakta tutmak için savaşan başkaları için her an enselerinde nefesi hissedilir ölümün. Sürekli şehitlikten, kahramanlıktan, savaştan bahsedip durması bundandır. Bu tip insan da tıpkı servet biriktiren tipolojinin doğa sömürüsünden beslenmesine benzer şekilde genç bedenlerin ölümlerinden beslenir. Bu tip de çoktan ölmüştür aslında, ama onu ayakta tutan şey ölmesini istediği bedenlerin varlığıdır.

    Ölümle baş etmek için farklı stratejiler geliştiren daha pek çok tipoloji vardır. Saymakla bitmez elbette. Ancak günlük hayatımızı zehreden, yaşama enerjimizi sömüren, gülebilme arzumuzu iğdiş eden, sevme yeteneğimizi dumura uğratan bu üç tipolojiyi iyi tanımak gerek öncelikle. Ahmet Arif’in de dizelerinde belirttiği gibi “Bunlar, Engerekler ve çıyanlardır, Bunlar, Aşımıza, ekmeğimize Göz koyanlardır, Tanı bunları, Tanı da büyü…”

    [1] Erich Fromm (2016). Özgürlükten Kaçış, (Çev. Şemsa Yeğin), İstanbul: Say Yayınları.

    [2] John Bellamy Foster ve Brett Clark (2010). “Zenginlik Paradoksu: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım”, Montly Review, S. 23, s. 3-22.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • MHP Anadolu’yu gezecekmiş!

    Geçen hafta Polatlı ve Temelli’deki mevsimlik tarım işçilerinin çadırlarına gittim. Her yaz yaptığımız ziyaretlerden, bu yıla ilişkin sonuncu ziyaretimdi bu. Ekim ayının son haftası olmasına karşın hala çadırkentler burada duruyordu. Okullar çoktan başlamasına karşın, çıplak ayaklı çocuklar ellerinde çuvaldız soğan çuvallarını dikiyorlardı. Her biri memleketlerinde okula devam etmeyi dört gözle bekleyen çocuklar, memleketleri Urfa’ya dönecekleri günü bekliyorlardı.

    Hemen yanı başlarında uçsuz bucaksız tarlalarda yerlerde birikmiş soğanları toplamaya girişen babalarına yolculuğun ne zaman olduğunu sordum ancak yanıt alamadım. Onlar için bu kış geçen kıştan daha zor geçecek. Çünkü henüz topladıkları soğanlar satılamadı, dolayısıyla tarla sahiplerinden de paralarını alamadılar. Orada kendilerine ödenecek yevmiyeleri bekliyorlar.

    Ankara’nın ekim soğuğu yüzümüze çarpıyor. Bu soğukta naylondan barakalarını nasıl ısıttıklarını soruyorum. Kimi küçük tüpte ısıttıkları suyu gösteriyor, kimi naylon barakanın dış kısmına serdiği battaniyeleri. Tarlaların arasından geçen hatta eklenen bir kablo üzerinden elektrik alıyorlar ve ısıtıcı yakmak istediklerinde şalter atıyor. Bu soğukta paralarını bekliyorlar.

    Hepsinin soğukta çalıştığı soğan tarlası uzaktan bir gelincik tarlasına benziyor. Soğanların konduğu kırmızı çuvallar, bir uçtan bir uca serili öyle duruyor. Gelen tarla sahipleri ellerindeki soğanları satamamaktan şikayetçi. Soğanın kilosu 30 Kuruş’a düşmüş, üretici soğanı 1 TL’ye mal ediyor. Aradaki farkı nasıl çıkaracağını bilmiyor. Cumhurbaşkanının birkaç yıl önce soğan stokçularını terörist ilan etmesinden bu yana da soğanı saklamaya korkuyorlar.

    Ankara’nın 30 kilometre kadar uzağında köylüsü, işçisi, üreticisi dertli. Parasını alamayan, okulunda okuyamayan, ürününü satamayan, evine dönemeyen, döndüğü evinde aş pişiremeyen… Uzaklardaki durum başkentin merkezinde de farklı değil. Marketteki fiyatlar başını almış gidiyor, insanlar ihtiyaçları kadar değil paraları kadar alışveriş yaptıklarını  anlatıyor.

    Tüm bu manzara karşısında bugün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Grup Toplantısı’nda konuştu. Konuşmasından başından sonuna dilinde ne soğan vardı, ne ekmek, ne aş… Sonra milletvekillerine talimat verdiğini açıkladı ve Anadolu’yu gezeceklerini söyledi. Bahçeli gezintinin asıl amacının CHP ile HDP arasındaki işbirliğini tek tek insanlara anlatmak olacağını belirtti.

    MHP Milletvekillerini şimdiden uyaralım, eğer sokaklara inerlerse, indiklerinde laf muhtemelen oraya gelemeyecek.

    Gitme vakti geldiği halde hala çadırlarını toplayamayan işçilerden, ürününü satamayan üreticinin gündeminde tek bir şey var:

    Aş ve iş!

    Umarım Anadolu’ya giderler, sokaklara inerler ve gerçekleri onlar da görürler. İşçiyle, işsizle, üreticiyle muhatap olurlar, dinlerler, duyarlar.

    Bahçeli’nin bu girişimiyle kime ne sopa gösterdiği bilinmez ama bu talimatından muhalefet bile pek memnun oldu.

    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu da Bahçeli’ye şöyle dedi:

    “Gir milletin arasına gir ve gerçekleri gör.”

    Doğru söze ne denir? Gitsinler, görsünler, bilsinler.

    Gidip gördüklerinde belki o eller, daha da fakirleşmeye kalkmaz!

  • Fahrettin Altun’un kardeşi de Federasyon yönetiminde

    SimonKuper’in, 1994 yılında İngiltere’de yayımlandığında büyük ilgi uyandıran “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” kitabı çoktan bir slogana dönüşmüş durumda. Hafta sonunda Ankara’da bir otelde yapılan kongreye ve öncesine bakıldığında sadece futbol değil “tenis de sadece tenis değil” galiba…

    Çetin Altan çok uzun yıllar önce Türkiye’nin gelişmesi ve kalkınması için referans olarak tenisi göstermişti. Köylerde tenis oynanmaya başlanırsa, Türkiye gelişmiş ülkeler düzeyine çıkacak, sorunlar ortadan kalkacaktı.

    Tenis, bir statü farklılığıydı, üst sınıf sporuydu. Tenis oynayanlar bir üst sınıfa atlayacak, statü değiştirecekti. Köyler de köylülükten kurtulacak, ülke kültürel olarak da çağ atlayacaktı. Özal döneminin “çağ atlama” propagandasına da çok uygundu…

    Çetin Altan, son yazılarından birinde, “Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi” diyordu, ölümünden önce zaten köylerde tenis kortu yapıldığını, tenis oynandığını görememişti.

    Yine de bizlere “Enseyi karartmayın” diye umut aşılıyor, mücadele azmi veriyordu.

    Şimdi köylere kadar tenis kortları yapıldı mı bilemiyorum, en azından bizim köyde yok…

    Ama hafta sonu, Cumartesi günü Ankara’da yapılan kongreye bakılırsa Doğu ve Güneydoğu illerinde tenis epeyce ilerlemiş.

    Çünkü, Kongreye oy kullanma yetkisiyle Doğu ve Güneydoğu illerinden gelen delege sayısı büyük kentleri geçmiş durumdaydı.

    İki aday yarıştı kongrede…

    Birisi mevcut Başkan Cengiz Durmuş, diğeri eski başkan Osman Tural.

    Osman Tural, PTT Genel Müdürü iken seçilmişti Tenis Federasyonu Başkanlığına. Yakından tanımayanlar yadırgamıştı. Ne de olsa kamuoyu,dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın yanında gülen fotoğrafıyla tanımıştı. Üstelik İmam Hatip mezunuydu.

    “Ne işi var Beyaz Türklerin sporunda” bakışıyla yargılanmıştı.

    Ardından Danıştay üyeliğine seçilince bırakmak zorunda kalmıştı Federasyonu.

    Yıllar sonra emekli olunca bir kez daha girişti yarışa.

    Ama açık ara kaybetti seçimi…

    Kongreyi ve önceki kulisleri yakından takip edenlere göre doğu ve güneydoğu illerinden 60 delegenin oyu mevcut başkana gitmişti…

    Üstüne devletin kontrol ettiği 42 oy da eklenince Durmuş 142 oyla yeniden seçilirken, Tural 58 oyda kaldı.

    Tenis “Beyaz Türkler”in sporu olmaktan çıktı mı bilemiyorum, ama Federasyonun yeni yönetim kuruluna bakınca epey ilginç bir noktaya geldiği kesin.

    Mehmet Fatih Can ismi yabancı değil. Bir dönem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın özel kalem müdürlüğünü yapmıştı.

    Yunus Arıncı, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Başkanı.

    Muhammed Mehdi Kasapoğlu, eski AKP Gençlik Kolları Başkanlığı Merkez Karar Yönetim Kurulu üyesi. Aynı zamanda tenis hocası…

    Adem Kaya,  Manisa’nın Demirci ilçesi kaymakamı. Bilenler bilir, Demirci Manisa’nın rakım olarak en yüksek ilçelerinden biri. Diğer ilçelere göre oldukça da geri kalmış durumda. Kaya, 5 yıldır lisanslı tenis oynuyormuş…

    En ilginç isim ise Murat Altun. Cumhurbaşkanlığıİletişim Başkanı Fahrettin Altun’un kardeşi. Tenise ilgisi nereden, doğrusu bilmiyorum. Kongre öncesi kulislerde Federasyon Başkanlığına aday olacağı söyleniyordu ama niye vazgeçtiği konusunda fikri olan yok.

    Bakalım yeni dönemde televizyon ekranlarında ve gazete sayfalarında tenis Hülya Avşar’la mı gündeme gelecek, yoksa Çetin Altan’ın hayali gerçekleşecek mi?

  • Yeni Türkiye’nin muhafazakârları perdede

    Sanat alanında dönemler açıp, dönemler kapatmak iddialı iş. Çünkü bu açılış ve kapanışlar sürece yayılarak, iniş çıkışlar yaşanarak gerçekleşiyor. Ama yine de ülkenin toplumsal ve kültürel iklimine bakarak bunun sanat üzerindeki etkilerini görmek ve buradan sonuçları çıkarmak görevi de biz eleştirmenlere düşüyor. Nihayetinde yaratıcı, yarattığı şeyi adlandırmıyor çoğu zaman. Onu adlandırmak, tarihsel bir zemine oturtmak o sanat üzerine kafa yoranların görevi.

    Bu yılın Adana Altın Koza ve Antalya Altın Portakal film festivalleri, ülkenin son yirmi yılında daha da palazlanan ve biçim değiştiren muhafazakârlığın türlü boyutlarına bakan filmlerin bolluğuyla dikkat çekti. Bu gelişmeyi bir eğilim olarak not edelim. Devam etmesi durumunda yeni bir dönemin varlığını ayrıca tartışırız. Bugünlük yalnızca kayıtlara geçmek için, küçük hatırlatmalarla not düşmekle yetinelim.

    Yaramaz Çocuklar

    Altın Koza’da benim de yer aldığım ana jürinin en iyi film ödülüne değer bulduğu “Yaramaz Çocuklar” bu filmlerden ilki. Yönetmen Ahmet Necdet Çupur, yıllar sonra Hatay’daki evine dönüyor ve kardeşlerinin içinde yaşamak zorunda kaldığı ağır muhafazakar ortamın resmini çiziyordu. Çupur, bir belgeselci soğukkanlılığıyla ailesini içine uzattığı kameranın mesafesini maharetle koruyor ve seyirciyi çok da bilmediği bir dünyanın içine davet ediyordu. “Yaramaz Çocuklar”ın Türkiye sineması açısından ayrıca özel bir yeri olduğu söylenebilir. Suriye savaşıyla gelmek zorunda kalanlar hariç yaklaşık üç milyon Arap Türkiyeli olduğu varsayılıyor. Kendi adıma bugüne kadar bu dünyayı bizlere anlatan film, roman vb. şahit olduğumu hatırlamıyorum. Dolayısıyla Çupur çok içeriden bir bakış sunuyordu bu dünyaya dair. Öte yandan tam döneme özgü riyakar bir muhafazakârlığı, iki yüzlü din anlayışını, sürüp giden ezberleri gösteriyordu ustaca.

    İki Şafak Arasında

    Altın Portakal’da ise muhafazakâr dünyaya yönelik özel bir eğilim olduğu hissini güçlendirecek hayli örnekle karşılaştık. Bunlardan ilki, Selman Nacar’ın yazıp yönettiği “İki Şafak Arasında”. Ekonomideki tabirleriyle söylersek “Anadolu Kaplanları”ndan muhafazakâr bir sermayedar ailenin 24 saatine odaklanıyordu film. Tekstil atölyesi sahibi bu ailenin okumuş, dünya görmüş küçük oğlu ile alaylı büyük oğlu tarafından işletilen, babanın emekliye ayrıldığı fabrikada iş kazası oluyor. Baba ve abi olayın üzerini örtmeye, parayla meseleyi kapatmaya çalışırken, küçük oğlan meseleye daha vicdanlı yaklaşmaya çalışsa da işin içinden çıkamıyordu. Filmin kendi içindeki sıkıntılarını başka bir yazı vesilesiyle yazmıştım tekrarlamaya gerek yok ama “Müslüman sermaye”ye yönelik çarpıcı gözlemler içeren bir film olarak kayıtlara geçti “İki Şafak Arasında”.

    Bağlılık Hasan

    Semih Kaplanoğlu, sekülerlere seslendiği “Buğday” ve “Bağlılık Aslı” filmlerinden sonra bu kez iğneyi muhafazakârlara batırdığı ama çuvaldızı sakladığı “Bağlılık Hasan” ile konuk olmuştu Antalya’ya. Çiftçilik yapan Hasan ve eşi Emine’nin hacca gitme kararı verdikten sonra iş helallik istemeye gelince ortaya çıkan karmaşayı anlatıyordu Kaplanoğlu. Çünkü Hasan zenginliğini inşa edene kadar hayli kul hakkı yemiş olduğunu fark ediyordu. Bu da onu açmazlara sürüklüyordu. Kaplanoğlu, muhafazakâr dünyaya dönerek “ibadet sizi kurtarmaz, iman edin” demeye getiriyordu bir bakıma.

    Bembeyaz

    Altın Portakal’daki bir diğer film ise Necip Çağhan Özdemir’in “Bembeyaz” adlı yapıtıydı. Amerikan konsolosluğunun karşısında babasıyla birlikte fotoğrafçı işleten Vural, dükkânda tanıştığı genç bir kadınla evlilik dışı ilişki yaşamaktadır. Bir tartışma sonucunda bu kadını öldürünce suçluluk duygusu ve vicdan azabıyla baş başa kalır. Yönetmen Özdemir, Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sından hareketle Vural’ın şekilden ibaret olan dindarlığını/ muhafazakârlığını sorgulamaya girişiyor. Hakkını verelim oldukça da karanlık yerlere kadar götürmeyi başarıyor hikayeyi. Ancak estetik, bu hikayeyi güçlü bir şekilde takip edemiyor.

    Sinemada AKP iktidarı ile şekillenen muhafazakârlığa dair söz söyleme ihtiyacı, yukarıda bahsedilen filmlerdeki hikayelerin artık anlatılacak olgunluğa gelmiş olması kuşku yok ki. İktidarın yarattığı çürümenin, bizzat iktidar adına siyaset üretenler tarafından bile görünüp dillendirildiği bir politik atmosferde, kültür alanının buna kayıtsız kalması da düşünülemezdi. Bu yıl filmlerde ortaya çıkan bu yönelimin tesadüf mü olduğu yoksa sinemamızda yakın dönemde daha fazla böylesi filmler görüp göremeyeceğimizi zaman gösterecek. Benim kanaatim bu tür filmlerin daha da artacağı ve hatta “hesaplaşma” temalı yapımları da yakında görmeye başlayacağımız.

    Filmlerdeki anlatıların neye denk geldiği, nasıl bir dil tutturdukları, bu dilin tutarlı olup olmadığı tartışmalarını şimdilik bir yana bırakarak, muhafazakar erkeklerin ‘vicdanı’nın perdede boy göstermeye başladığını not düşelim bugünlük.