Yıl 2015, tarih 7 Haziran. AKP uzun yıllardan beri süren tek başına iktidarını kaybetti. Bir süre devam eden aslında oyalama görüşmeleri de denilebilecek “istikşafi görüşmeler”den sonra teamüllere uygun olmayan şekilde, ikinci sıradaki parti CHP’ye hükümet kurma yetkisi verilmeden seçimin yenilenmesi kararı alındı. Bu seçimin kritik partisi olan Halkların Demokrasi Partisi (HDP), Kasım’da yenilenecek seçimlere giderken neredeyse hedef tahtasına oturtuldu. Bu süreçte tuhaf bir şekilde büyük kentlerde bombalama ve silahlı saldırılar peş peşe geldi. 5 Haziran 2015’deki seçimden iki gün önceki HDP’nin Diyarbakır Mitingi’ne yapılan saldırı devamında gelecek saldırıların habercisi gibiydi. 20 Temmuz’daki Suruç Saldırısı, 10 Ekim’deki Barış Mitingi’ne yapılacak saldırının sanki bir provası gibiydi. 10 Ekim Ankara Gar Saldırısı’nda yüzden fazla barış isteyen yurttaş yaşamını yitirdi, bu sayıdan belki daha da fazlası ya bir uzvunu miting meydanında bıraktı ya da saldırının travmasıyla yıllardan beri başa çıkmaya çalışıyor.
10 EKİM GAR KATLİAMI VE AKP GÜDÜMLÜ BASININ İŞLEVİ
10 Ekim Gar Katliamı’nın ardından DİSK Basın İş’in o dönemki yöneticilerinden Erol Aral’ın önerisi ve yönlendirmesiyle bir grup akademisyen bir rapor hazırlamıştık. Bu rapordan çıkan veriler, AKP’nin güdümündeki medyanın propaganda işlevini “hakkıyla” yerine getirdiğini gösteriyordu.[2] Rapor için televizyon kanallarından A Haber, CNN Türk, Fox TV, Kanal D, Kanal 24, Med Nuçe ve NTV’nin 10 ve 11 Ekim tarihlerindeki Ankara’daki Gar Patlamasıyla ilgili tüm haber ve tartışma programlarını içerik ve eleştirel söylem çözümlemesi yöntemleriyle incelemiştik. Basın ayağından ise Hürriyet, Star, Yeni Şafak, Zaman, Sabah, Cumhuriyet ve Özgür Gündem gazetelerini de aynı çoklu yöntemle çözümlemiştik. Bunlara ek olarak Roboski, Suruç ve 10 Ekim Katliamları köşe yazıları üzerinden karşılaştırmalı olarak analiz edilmişti. O dönemde daha Doğan Medya Grubu Demirören Grubu’na satılmamış ve tamamen bir propaganda aygıtına dönüşmemişti. Bu grubun medya kuruluşlarında hala nispeten habercilik yapılıyor gibiydi. Ancak terör ve saldırı konularında ana akım medya her zaman devletin ağzı ile haber verdiği için, bu grubun da bu konuda haber verirken hareket alanı sınırlıydı. Ancak iktidar tarafından oluşturulmuş medya gruplarının eğilimi bize propagandanın ne denli önemli olduğunu çok iyi gösteriyordu. A Haber ve Kanal 24’te billurlaşan, patlama ile ilgili hükümetin sorumluluğu, ihmali ve hatasının üstünün itinayla örtülmeye çalışılması eğilimi, bu propaganda aygıtının bu olay özelinde nasıl etkili şekilde işletildiğini ortaya koyuyordu. Olayın failinin baştan itibaren IŞİD olduğu aşağı yukarı anlaşılmış olmasına rağmen, kasıtlı olarak PKK ve diğer sol örgütler şeklinde çerçevelenmesi ya da failin muğlak uluslararası güçler şeklinde tanımlanması girişimleri ilerleyen zamanlardaki iktidarın her türlü görev kusurunun, kastının ve işlediği hukuksuzluğun üstünü örtmek için maharetle kullanıldı. Nitekim şiddet sarmalı ile bu şiddet sarmalının medya tarafından iyi bir propaganda aracı olarak kullanılmasının sonucunun alındığını özellikle ya da ağzından kaçırarak dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu “10 Ekim Patlamasından sonra oylarımız arttı” diyerek itiraf etmiş oldu. Şimdilerde demokrasi havarisi kesilen “hoca”nın bu dönemdeki cürümlerin göbeğinde olduğunu unutmamak gerek.
Yukarıda anlattığım olayların üstünden altı yıl geçti. Bu altı yılda başkaca da çok şeyler oldu. HDP’nin eş genel başkanları ve pek çok yetkilisi tutuklandı, vekillikleri düşürüldü. O dönem eş genel başkan olan iki siyasetçi de hala hapiste, Türkiye bir darbe girişimi yaşadı. İktidarla kol kola kumpaslar kuran, devletin içinde ikinci bir devlet haline gelen bir cemaat, devleti tümden ele geçirmeye kalkıştı. Hala nasıl, neden ve ne koşullarda yapıldığı ve bastırıldığı muğlaklığını koruyan bu darbe girişimini fırsat bilerek AKP’nin Genel Başkanı, kendi darbesini gerçekleştirdi. Benim de aralarında bulunduğum Barış talep eden bildiriye imza veren akademisyenler dâhil pek çok muhalif akademisyen, öğretmen, bürokrat ve devlet yetkilisi gece yarısı kararnameleriyle görevden uzaklaştırıldı. Uzun yıllar iddianamesi bile hazırlanmadan hapiste tutulan sivil toplum önderi Osman Kavala, bütün ulusal ve uluslararası hukuki teamülleri ve kararları çiğneme pahasına hala hapsedilmeye devam ediliyor.
TEK ADAM REJİMİ VE TEK ADAMCILAR!
Darbe girişiminin ardından ilan edilen ve uzun süre devam eden OHAL koşullarında bir rejim değişikliği referandumu yapıldı. Nihayet ülke parlamenter sistemden tek adamın her şeye karar verebilmesine olanak veren bir başkanlık rejimine geçti. Bu rejim, ülkenin hukukundan, güvenliğine, medyasından düzenleyici kuruluşlarına kadar her kurum ve kuruluşun bir tek adama tabi tek adamların yönettiği bir ülke haline getirdi ülkeyi. Bu tek adamın ağzının içine bakan, göz kırpışını takip eden, kol hareketinden anlam çıkarmaya çalışan, yürüyüşünün ritminden büyük büyük siyasal analizler yumurtlayan, ses tonundan tarihi kahramanlık hikâyeleri yazan küçük tek adamcıkların iradeleri güdükleştiği için, yaptıkları hiçbir işin ve eylemin izleyenleri nazarında bir anlamı kalmadı. Zira Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, bu konsepte pek uygun olmasa da Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş gibi tek adamcıklar, kendilerine yüklenen misyonu yerine getirirken bir yandan tek adam olmaya çalışırlarken diğer yandan varlıklarının asıl tek adamın varlığı ile kaim olduğunun farkındalar. Bu nedenle ağızlarından çıkan her söz, sosyal ağlarda ve medyada kurdukları her cümle asıl tek adamın varlığından neşet ediyor. Ancak tek adamın muhakeme yeteneği, üzerine aldığı yetkileri kaldırmaktan uzak hale geldiği için, her söz ve icraatı tevile ihtiyaç duyar hale geldi. Ülke iktisaden, siyaseten, hukuken ve toplumsal olarak büyük bir krizin içindeyken bile muhakeme yeteneğini büyük ölçüde kaybetmiş bir tek adamın bütün söz ve davranışlarını rasyonel bir zemine yerleştirmeye çalışmak bu tek adamcıkların yegâne görevi haline gelmiştir. Bu görev, asli hale gelince kim bilir bu tek adamcıklar bildiklerini de unutmaya, ne yapacaklarını bilememeye, ellerini kollarını nerelere koyacaklarını bilemez hale gelmişlerdir. Bu tek adamcıkların hepsi AKP öncesinde kurulmuş ve akademik olarak anlamlı bir yer işgal eden kurumlarda tahsil görmüş kişilerdir zira. Bu nedenle liyakatlarından şüphe etmek zordur. Asıl sorun, burada liyakat değil, liyakati işe yaramaz hale getiren bir tek adamcık olma hevesidir. Dönemin ruhu, bence zannedildiği gibi liyakatsiz yetkililerin alakasız kurumlarda görevlendirilmesi değildir. Asıl sorun, liyakatinin hakkını verecek bir iradeyi göstermekten aciz bir kişilik yapısıdır. Bu kişilik yapısı tek adam rejiminin içinde kolayca yetişip serpilebiliyor.
Yazımın başında anlattığım olay, bir tek adamın dünya hâkimi olma hevesi uğruna milyonlarca insanın hayatına mal olan bir savaşın başlangıç anıyla ilgiliydi. Orada da bir tek adamın hevesine bende olan bir Propaganda Bakanı tek adamcık, meram edilen hâkimiyeti meşru kılmak için her türlü cürmü işlemeyi hak gördü. Bu heves, ardında yanmış yıkılmış bir Avrupa ve milyonlarca ölü ve bir o kadar yaralı ve travma bıraktı. Şimdi Türkiye, gerçek bir felaketin içinde, bir tek adamın ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürme hevesiyle kaldı. Varlığı bu tek adamın varlığına bağlı olan tek adamcıkların eylemlerinin ve sözlerinin bu koşullar altında hiçbir anlamı kalmadı. Zira bunlar yıkılmakta olan bir tek adam rejiminin küçük insanları. Bu rejim yıkıldıktan sonra kendilerine vehmettikleri büyüklükleri içi havayla dolu bir balon gibi sönecek ve neredeyse hiç olmamış gibi olacaklar.
[1] Jean Noel Jeannaney (2006). Başlangıcından Günümüze Medya Tarihi, (Çev. Esra Atuk), İstanbul: YKY, s. 167-168.
[2] Söz konusu raporun tam metnine şu linkten ulaşılabilir: https://bianet.org/system/uploads/1/files/attachments/000/001/751/original/IRENEC-2016_Konferans_Bildirgesi.pdf?1476087063 (Erişim tarihi 10/11/2021)
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın