Kategori: Yazar

  • Şirketler için değil, insanlar için aşı

    İnsanlığa ait bilgilerin, kamuya ait imkânlar kullanılarak, şirketler tarafından gasp edilmesine ve buna da devletler tarafından çanak tutulmasına kabaca “aşıda patent” diyoruz! Çok mu “kaba” oldu sahiden? Bu tanımı kapitalizmin piyasa, meta, kâr ilişkileri bağlamında farklı başlıklara taşıyıp, oldukça zenginleştirip, “inceltebiliriz”. Ama şimdilik konumuz aşı; COVID-19 aşısı ve aşıda patent.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) geçtiğimiz hafta Çin’in Sinopharm aşısına da acil kullanım onayı verdi. Böylece DSÖ’den onay alan COVID-19 aşılarının sayısı 6’ya yükseldi: Pfizer-BioNTech (Almanya), Moderna (ABD), Johnson & Johnson (ABD), AstraZeneca (Hindistan), Astra Zeneca (Güney Kore),  Sinopharm (Çin). Şu anda dünyada COVID-19 aşısı üretiminin tekeli bu firmaların elinde bulunuyor. Bakmayın firma adlarının öne çıktığına; bu firmaların her birine aşı çalışmaları için ortalama 2 milyar dolar kamu kaynağı sağlandı. Vatandaşların vergilerinden yani. Küresel bir felaket olması nedeniyle ülkeler ellerindeki bilgileri şirketlerle paylaştılar. Temel bilim çalışmaları kamu kurumlarında gerçekleşti. Ama kâr şirketlere, aşıya erişim güçlüğü ise vatandaşlara kaldı.

    Dünyanın önde gelen sağlık/siyaset organizasyonları ve devletler/iktidarlar COVID-19 ile mücadelenin ne kadar canhıraş yürütüldüğünü iddia ederlerse etsinler, öyle tablolar çıkıyor ki karşımıza, öyle şeyler yaşanıyor ki, ister istemez bunun samimiyetini, gerçeğe uygunluğunu sorgulamak durumunda kalıyoruz. Aşı konusu bunlardan biri olarak karşımızda.

    Pfizer-Biontech aşısının Avrupa İlaç Ajansı ve AB Komisyonu tarafından onaylandığı 21 Aralık 2020 tarihini esas alırsak (DSÖ onayı 1 Ocak 2021), yaklaşık bir buçuk yıldır dünyayı kasıp kavuran COVID-19 salgını ile mücadelede elimizi güçlendiren (tek) ürüne tamı tamına 5 aydır sahibiz. Ama ne dünyada, ne de Türkiye’de istenen aşılama oranlarına ve hızına ulaşabildik, ne de önlenebilir ölümlerin önüne geçebildik. Şu ana kadar dünyada 160 milyona yakın insan COVID-19’a yakalandı ve ne yazık ki yaklaşık 3.5 milyona yakın insan yaşamını kaybetti. Şöyle söyleyebiliriz; günde yaklaşık 10 bin kişi COVID-19 nedeniyle yaşamını yitiriyor ama insanlık bunu sadece seyrediyor.

    5 aydır “bütün çabaya rağmen” dünyada 1.236.122.090 doz COVID 19 aşısı uygulanabildi. Bu, dünya nüfusunun yüzde 15.9’una denk geliyor.[1] Aşılamada zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki fark yoksul ülkeler aleyhine olacak şekilde son derece yüksek. Halen dünyada hiç aşıya ulaşamamış 40’a yakın ülke var. Afrika her zaman olduğu gibi neredeyse dünyanın gündeminde yok gibi. Uygulanan politikalarda belirgin değişiklikler olmazsa yoksul ülkelerin 2024 yılına kadar aşılanamayacağı dile getiriliyor.[2] Oysa daha önce bu köşede belirtmiştik, bu salgından tek başına kurtuluş yok.[3]

    Son günlerde COVID-19 aşılarında patentin kaldırılması talebi, dünyada da, Türkiye’de de giderek artan şekilde farklı kesimlerce dile getirilir ve tartışılır oldu. Tabii ki karşıt yaklaşımlar da hızla gardını aldı. Efendim maliyeti çok yüksekmiş, süreç çok karışıkmış, gelecekteki pandemiler için aşı geliştirme teşvikleri baltalanabilirmiş falan.[4] Tehdidin büyüklüğüne bakar mısınız?!

    Tartışma yükselirken, konuyla ilgili dünya ölçeğinde iki dikkat çekici gelişme geçtiğimiz hafta yaşandı.

    İlk olarak, ABD’de, “COVID-19’un küresel bir kriz olduğu ve pandeminin yarattığı olağanüstü koşulların, olağanüstü önlemler gerektirdiği” açıklamasıyla, COVID-19’a karşı geliştirilen aşılarla ilgili patent korumasının geçici olarak kaldırılması istendi ve ABD Hükümeti’nin istisnai bir düzenleme için Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) nezdinde girişimlerde bulunacağı belirtildi.[5]

    İkinci gelişme ise ABD’nin bu açıklamasına dünyada ilk kullanım onayı alan Pfizer-Biontech aşısının bulunduğu Almanya’dan hızla gelen ret cevabıydı. Almanya Hükümeti adına yapılan açıklamada, patent korumasının kaldırılmasının aşı üretimine etkisi olmayacağı ileri sürüldü ve Almanya’nın ABD’nin önerisine sıcak bakmadığı belirtildi.[6]

    Aynı gün, Biontech’in kurucu ortağı Dr. Özlem Türeci de CNN International’a verdiği röportajda COVID-19 aşılarında patent korumasının kaldırılmasının “kötü bir fikir” olduğunu belirterek, “Önümüzdeki 12 ay içinde alacağımız dozların sayısını artırmayacak” görüşünü aktardı. Türeci, aşıların sağlanmasında yönetimsel ve yasal süreçlerin çok daha önem taşıdığına inandıklarını dile getirdi.[7]

    Aslında hâlihazırda Dünya Ticaret Örgütü TRIPS Anlaşması ve Halk Sağlığı Hakkındaki DOHA Bildirgesi patentin esnetilmesine imkân tanıyor. Bu tartışmalarda DOHA Bildirgesi’nden söz bile edilmemesi hayli ilginç.

    Bu köşede, 16 Nisan’da yayımlanan yazıda “Aşıda patentin kaldırılması zorunludur ve patenti ortadan kaldıracak uluslararası adımların hızla atılması gerekmektedir. Ancak bu adımın şirketlerden ya da iktidarlardan beklenmesi gerçekçi değil ne yazık ki. Aşıda patentin kaldırılması mücadelesi; eşit, ücretsiz, erişilebilir sağlık hakkı talebinde olan herkesin, her kesimin mücadelesidir ve bu talebin ısrarla ve daha yüksek sesle dile getirilmesi gerekmektedir. Pandemi sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa eğer, nereden başlayacağımıza durup bir bakmalı” demiştik.[8]

    Aşıda patentin kaldırılmasından yana olan kesimlerin bu konuda elde edeceği kazanım, ileriye dönük olarak hepimize büyük umut verecek. COVID-19 aşısı şirketlere değil, insanlığa aittir. Biraz daha asılalım, bu talebi ortak bir ses haline getirip daha da yükseltelim, haydi…

     

    [1]                     https://www.bbc.com/news/world-56237778

    [2]                     https://www.washingtonpost.com/opinions/2021/03/10/dont-let-intellectual-property-rights-get-way-global-vaccination/

    [3]                     https://medyaport.net/2021/02/26/pandemide-de-kurtulus-yok-tek-basina-ya-hep-beraber-ya-hic-birimiz/

    [4]                     https://financernews.net/2021/05/06/covid-asi-patentlerinin-kaldirilmasina-karsi-arguman-nedir/

    [5]                     https://gazetekarinca.com/2021/05/abd-covid-19-asilarinin-patent-haklari-askiya-alinsin/

    [6]                     https://gazetekarinca.com/2021/05/abdnin-patent-onerisine-berlinden-ret-abden-acik-kapi/

    [7]                     https://twitter.com/NewDay/status/1390261962219696131

    [8]                     https://medyaport.net/2021/04/16/asida-patentin-kaldirilmasi-kimin-mucadelesi/

  • IŞİD’in Palmira’da, Taliban’ın Bamyan’daki katliamlarıyla Türkiye’nin ne ilgisi var…


    Türkiye’nin yağmalanmasının bilimsel bir analizi

    ‘IŞİD, Taliban ve Leviathan’

    Thomas Hobbes 1640’larda Leviathan’ı yazdığında İngiltere’de iç savaş yaşanıyordu. Devlet yoktu, yasa yoktu ve bitmek bilmez savaşlar vardı. İnsanlar genç yaşta ya hastalıktan ya da öldürülerek hayata veda ediyordu. İşte Hobbes ülkesinin bu ortamında bütün bu acıları bitirmesini umut ettiği, güçlü bir devleti tasvir ettiği LEVİATHAN adlı eserini yazdı. (Kitabın adı İncil’de geçen Leviathan isimli bir yaratıktan esinlenerek konulmuştur.) Yani bütün bu acıları, düzensizliği ve anarşiyi ancak güçlü bir LEVİATHAN sona erdirebilirdi.

    Daren Acemoğlu ve James A. Robinson’un DAR KORİDOR adlı eserinde, Thomas Hobbes’un LEVİATHAN eserinden yola çıkılarak demokratik bir toplumun çerçevesi çizilmeye çalışılmış.
    Peki Hobbes haklı mıydı?
    Kitaptan aktaralım:
    Aslında devletler iki yüzlüdür. Bir yüzü Hobbes’un tahayyül ettiğine benzer. Savaşı engeller, yurttaşlarını korur, ihtilaflarını hakkaniyetle çözer; kamu hizmetleri, kolaylıklar ve iktisadi fırsatlar sağlar ve iktisadi refahın temellerini atar. Diğer yüzü ise despotik ve korkutucudur. Yurttaşlarını susturur, onların isteklerine kulak asmaz, onları boyunduruk altına alır, hapseder, sakatlar ve öldürür. Hatta emeklerinin meyvelerini çalar veya başkalarının çalmasına destek olur.

    Acemoğlu ve Robinson, özgürlüklerin devlet ve toplum arasındaki güç dengesine bağlı olduğuna dikkat çekerek şöyle diyor:

    Devlet ve seçkinler çok güçlenirlerse bu durum Despotik Leviathan’a götürebilir. (Siz bunu Despotik Devlet olarak da okuyabilirsiniz) Eğer ikisi de yetersiz kalırsa Namevcut Leviathan durumu (yani zayıf-etkisiz bir devlet) ortaya çıkar. Bu nedenle hem devletin hem de toplumun birlikte yol aldıkları ve hiçbirinin üstünlük kazanmadığı bir duruma ihtiyacımız var. Yazarlar bu ideal demokratik ve özgürlüklerin olduğu devlet durumunu da Prangalanmış Leviathan olarak tanımlarlar.

    Yazarlar despotik devletin başlangıçta bazı başarılar sağlasa da bunun geçici olduğunu belirtiyorlar.

    On Dördüncü Yüzyılın ünlü Müslüman devlet insanı ve filozof İbn-i Haldun da kuşak teorisinde, despotizmin önce bir büyüme sürecini ateşleyeceği, ardından da toplumda yolsuzluk-hırsızlık ve usulsüzlükleri yoğunlaştıracağı tespitini yapmıştı.

    YENİLİĞİN YARATICILIĞA, YARATICILIĞIN DA ÖZGÜRLÜĞE İHTİYACI VARDIR

    Despotik Leviathan’a örnek olarak komünizm döneminde ve komünizm sonrası Rusya’da yaşananlar anlatılıyor kitapta. Rusya tarzı özelleştirmeler: Genellikle iktidarına dahil etmek istediği güçlü kişilere seçilmiş varlıkları ucuza sattı. İşin tamamlanması için bu insanları sahip oldukları şirketler hakkında düzenlemeden sorumlu bakanlıklara atadı.

    Türkiye’de son yıllarda yaşananları şöyle hızlıca bir aklımızdan geçirelim. Sağlık Bakanı’nın özel hastane sahibi olması, Milli Eğitim Bakanı’nın özel okul sahibi olması, beş yıldızlı otel zincirlerine sahip bir Turizm Bakanı ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın kendi şirketinden bakanlığa mal satması. Aslında var olan sistem içinde Ruhsar Pekcan’ın yaptığına çok da şaşırmamak gerekir. Yanlış olan sistemin kendisiydi ve halen de aynı sistem bütün acımasızlığı ve çarpıklığıyla devam ediyor.

    DESPOTİK BÜYÜME

    Despotik düzenin bir süre despotik büyümeyi getirebileceğini belirten yazarlar, bunun yanıltıcı olduğuna dikkat çekiyor: Ne var ki içsel olarak kırılgan ve sınırlıdır. Kırılgandır çünkü, İbn Haldun’un öngördüğü gibi, Despotik Leviathan sürekli olarak toplumdan daha fazla gelir sızdırma arzusu duyacak, en değerli kaynakları tekeline alacak ve giderek daha keyfi biçimde hareket edecektir. Büyümenin kırılgan olmasının bir nedeni de devlet gücünün, despotun konumunun tehlikeye girmesini engellemek üzere verimsiz bir sistem yaratmak için kullanılmasıdır. Despotik devlet sınırlıdır çünkü sürekli iktisadi büyümeyi güçlendirmek söz konusu olduğunda, özgürce işlevini yerine getirmek, iktisadi faaliyetler için geniş tabanlı fırsatlar ve teşvikler yaratmak ve yatırım yapmak, deneyler gerçekleştirmek ve yenilik getirmek gibi toplumun en üretken yönlerini harekete geçirip besleyemez. Bunun için yaratıcılığa, yaratıcılığın da özgürlüğe ihtiyacı vardır.

    TEK ADAM

    İktisadi kazanımlardan istifade edemeyen, gücün seçkinlerde olduğunu hisseden ve kurumlara güvenini yitiren bir toplum. Farklı partiler arasındaki mücadelenin giderek kutuplaşması ve sıfır toplamlı bir hale dönüşmesi. Kurumların ihtilafları çözmede ve aracılık etmede yetersiz kalması. Kurumları daha da istikrarsızlaştıran ve onlara duyulan güvenin içini daha da boşaltan bir ekonomik kriz… Seçkinlere karşı halkı savunduğunu iddia eden, halka daha iyi hizmet etmek için kurumsal denetimlerin gevşetilmesini talep eden bir tek adam.

    Tanıdık geliyor mu?

    Sorun şu ki bunlar sadece bir ülkeyi değil pek çok ülkeyi anlatıyor. Bu örneklerden biri, tek adam Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’si olabilir. Victor Orban’ın Macaristan’ı olabilir. Tek adam Rodrigo Duerte’nin muhaliflerini şeytanlaştırdığı Filipinler olabilir. Amazon ormanlarının acımasızca katledilmesine seyirci kalan Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro olabilir. Veya Donald J. Trump olabilir.

    IŞİD VE TALİBAN BAĞLANTISI

    Peki bu anlattıklarımızın IŞİD ve TALİBAN’la ne ilgisi var. Şöyle ilgisi var:

    IŞİD veya TALİBAN sadece insanlığa yönelik vahşetleriyle değil kültürel ve tarihsel değerlere yönelik vandallıklarıyla da biliniyor. IŞİD, Suriye’nin antik kenti Palmira’daki UNESCO tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilen eserleri tahrip etmiş ve dünyaca ünlü Aslan Heykeli’ni balyozlarla paramparça etmişti.

    TALİBAN ise Afganistan-Bamyan’da antik Buda heykellerini dinamitlerle parçalamıştı. Yapılanların ne dinle ne de İslâm’la bir alakası olabilir. Akıl, barış ve hoşgörü dini olan İslam’ın bu şekilde anılması elbette üzüntü verici.

    Bugün Türkiye’yi adına madencilik denilen bir yağma ve talan düzeni kasıp kavuruyor. Gün geçmiyor ki Türkiye’nin bir köşesinden vatandaşların, köylülerin, çiftçilerin çığlıklarını duymayalım. Altın madeni, gümüş madeni, nikel madeni, mermer ocağı, taş ocağı, olivin ocağı vs liste uzayıp gidiyor.

    Bu ülkeyi yönetenler ardı ardına maden ihaleleri ilan ediyorlar. Hem de öyle az buz da değil, bir çırpıda 766 madenin ihalesi yapılıyor. Daha önce 616, ondan önce 417 ihale yapılıyor. Sanki piyango çarkları gibi. Çeviriyorlar, kazandınız diyorlar ve sen sağ ben selamet. “Ama orada insanlar yaşıyor, ormanlar var, yayla-mera-tarım alanı!” çığlıklarına kulaklar ve gözler kapatılıyor. İtirazlar biraz artınca vatandaşı, köylüyü, çiftçiyi koruması gereken jandarma ve polis, vatandaşının karşısına dikiliyor. Yağmacı-talancıların projelerine siper oluyor.

    Adına madencilik denilen bu projelerin ve yapılan ihalelerin bir özelliği daha var. Hemen hepsi Türkiye’nin en değerli koruma bölgeleri. Ya doğal sit alanları, ya su koruma havzaları ya da tarihi sit alanları. Birileri IŞİD veya TALİBAN kıyaslamasından elbette rahatsız olacak ama şimdi sıralayacağım bazı örneklerin IŞİD’in Palmira’da yaptıklarından veya TALİBAN’ın Bamyan’da yaptıklarından ne farkı var:

    SANDRAS DAĞI VE AKYAKA
    Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, 22 Nisan Dünya Günü’nde resmi sosyal medya hesabından Muğla’nın Ula ilçesindeki Akyaka-Azmak Deresi’yle ilgili paylaşım yaptı. Gökova Körfezi’ne dökülen ve Kadın Azmağı Deresi olarak da bilinen doğal hazinesinde su samurundan deniz kaplumbağasına onlarca hayvan türü ile bazıları tropikal iklimlerde yetişen farklı bitki çeşitlerine ev sahipliği yapıyor. Koronavirüs salgınına kadar her sene 1 milyondan fazla yerli ve yabancı turisti çeken bir doğal cennet. Peki cenneti besleyen yani arkasındaki güç nedir derseniz, kafanızı kaldırıp arkadaki dağlara bakın SANDRAS’ı göreceksiniz. Bugün Sandras ekosistemi Köyceğiz, Dalaman, Ortaca, Dalyan gibi herkesin yaşamak için, bir hafta geçirmek için can attığı turizm cennetlerimizi besliyor. Ama bugün Sandras için ilan edilen 9 ayrı maden ihalesi var. Yani Sandras’ı parçalamak istiyorlar.

    ‘SALDA’ KURUYABİLİR
    SALDA’nın çevresindeki dağları korumazsan bir süre sonra, “Salda kuruyor” haberlerini gazetelerde okursun. Pamukkale’yi besleyen dağları korumazsan ne pamuğu kalır ne de kalesi. Çanakkale-Lapseki’ye 5 dakika mesafede Dumanlıdağ’da su kaynakları devletin koruması altındaydı. Üç sene önce valilik koruma kararını kaldırdı ve bölgedeki su kaynaklarının tam üstüne iktidara yakın bir holding tarafından siyanürlü altın madeni açıldı.

    Kazdağları’nı anlatmak için sayfalar yetmez. Paha biçilmez bir ekosistem; tarih, kültürel miras ve bağrından doğan su kaynaklarıyla bölgenin can damarı. Şimdi yüzde 79’u parsel parsel bölünmüş ve madencilere sunuluyor. Kesin, parçalayın, yıkın, zehirleyin diye.
    Fırat Irmağı, Türkiye’nin gıda deposu Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını besleyen doğudaki hayat kaynağımız. Fırat’ın kenarına, deprem fay hattının üzerine bir zehir barajı kurdular. Fırat’ı besleyen Munzur dağlarını param parça ediyorlar. İliç, Kemaliye ve çevredeki yüzlerce köy bas bas bağırıyor. Bugün Türkiye’nin tulum peyniri denince ilk aklan gelen Erzincan tulumunu üreten İliç’in köylüleri artık peynirlerini marketten satın alıyor.

    Geçtiğimiz günlerde Fırat’ın kıyısındaki Kemaliye, UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİ’ne girdi. İliç ve Kemaliye ile çevresindeki yüzlerce köy parsel parsel madencilere pazarlanırken, bölgede ihale üzerine ihaleler yapılırken sesini çıkarmayan, hatta halkı ikna turları yapan AKP Erzincan Milletvekili Süleyman Karaman, “Ülkemize ve milletimize hayırlı olsun” diye sosyal medya hesabında paylaştı.
    Ordu’da şehir merkezine yalnızca 13 kilometre uzaklıktaki 2 bin 300 yıllık Kurul Kalesi ve antik kentinin bulunduğu dağın altına taş ocağı tesisi kuruldu. Yani antik kentin üzerinde olduğu dağın altına taş ocağı açılıyor. Her gün dinamitler patlatılıyor. Yani bir antik kent, taş ocağına kurban ediliyor.

    FATSA’DA KAYA MEZARLARI

    Fatsa’da açılan siyanürlü altın madeninin hemen dibindeki Kaya Mezarları, keşfedilmeyi ve turizme kazandırılmayı bekliyor. Bir de madenin sadece 300 metre aşağısındaki Roma Kalesi denilen bölge. Birinci derecede doğal sit alanı ve hemen tepesinde onu yutmak isteyen siyanürlü altın madeni. Korunması gerekli taşınmaz kültürel varlıkların orada olduğu biline biline, hem de bu kültürel varlıklar yasalarla koruma altındayken bu siyanürlü madene çalışma izni verildi.

    Kayseri-Develi’de Kapadokya’nın yanı başında siyanürlü Öksüt Altın Madeni’ni işleten Kanadalı Centerra Gold, şimdi de Zonguldak-Alaplı’da 4 bin 117 yıllık anıt ağaçların bulunduğu bölgede altın sondajları yapıyor. Aynı şirket daha dün Kapadokya’nın merkezinde Avanos’ta siyanürlü altın madeni açmak istedi. Yerel halkın tepkileri nedeniyle şimdilik vazgeçmiş görülüyor.
    Mermer ocağı, taş ocağı denilerek bu ülkenin en değerli su depoları yani dağları-tepeleri bir bir yıkılıyor, yok ediliyor. Sonra da “şu göl kurudu, bu gölün suyu çekildi, kuraklıktan kavruluyoruz” haberleri yapılıyor.

    DAĞLARI SİYANÜRLEYEMEZSİN
    Turizm ülkesinin dağlarını, tepelerini, yaylalarını-meralarını paramparça edemezsiniz. Turizm ülkesinde ormanları katledemezsiniz, turizm ve tarım merkezlerinin tam ortasında termik santraller kuramazsınız. Bastığınız toprakları tanımıyorsunuz. O toprakların altında sadece bizim atalarımız yatmıyor, o toprakların altında tüm insanlığın ataları yatıyor. O toprakların üstünde de dünyanın mirası yatıyor. Türkiye madencilere terk edilecek bir ülke olamaz. Türkiye’nin her bölgesi, her şehri, her ormanı on binlerce yıllık tarihi, kültürü, mirası bağrında saklıyor.
    Bugün Anadolu toprakları adına “vahşi madencilik” denilen postmodern-barbar akınlarının hedefindedir. Uygarlığın ilk aşamasının yaşandığı Mezopotamya ve Anadolu, beş bin yıl sonra uygarlığın son aşamasından gelen kartellerin postmodern-barbar saldırıları altındadır.
    Türkiye bu post modern barbarlığa bir son vermek zorundadır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • İngiltere’nin UEFA’ya baskısı gerçekleşir mi?

    UEFA Şampiyonlar Ligi finalinin 29 Mayıs tarihinde İstanbul’da oynanacağı açıklanmıştı…

    İki İngiliz takımı Chelsa ve Manchester City karşı karşıya gelecek…

    Ancak…

    Şimdi rüzgar tersine esmeye başladı…

    Pandemi süreci her şeyi değiştireceğe benziyor…

    İngiliz hükümeti harekete geçti. Türkiye’nin seyahat konusunda kırmızı listede yer aldığını, Şampiyonlar Ligi finalini iki İngiliz takımının oynayacağını belirterek İngiltere’de oynanması için harekete geçti……

    Her iki takım taraftarlarını İstanbul’a gitmemesi konusunda da uyardı…

    Bu gerçekleşir mi…

    Bilemeyiz…

    UEFA’daki gücümüze bağlı…

    İngiltere harekete geçtiğine göre sıkıntılı bir süreç yaşayacağımız gerçek. Bu konuda Türkiye Futbol Federasyonu güvence veriyor…

    UEFA bu konuda henüz net değil…

    Türkiye’deki pandemi koşullarını yakından takip ediyor…

    İstanbul’da covid vakası fazla olduğu için, sporda öncelikle sağlık düşüncesiyle Şampiyonlar Ligi finalinin Türkiye’nin elinden alınma noktasına geldiği bir gerçek.

    Türkiye, covid konusunda süreci iyi yönetemediği için futbolda en büyük organizasyon olan Şampiyonlar Ligi finali elinden alınmak üzere…

    Avrupa futbolunun patronu da Türkiye’deki son dönemlerdeki antidemokratik uygulamaları göz önünde tutuyor…

    UEFA siyaset dışı denilse de orada koltukta oturanlar kendi ülkelerinin önerisini de dinlemek zorunda.

    Avrupa’nın hak, hukuk, adalet, basın özgürlüğü konusunda Türkiye’ye bakış açısı belli…

    Spor barış, kardeşlik, din, dil, ırk, cinsiyet gözetmediği için pandemi sürecinde atılan adımları beğenmeyen, Türk futboluna siyasetin egemen olduğunu yakinen bilen Avrupa ülkeleri, futbolda şampiyonlar liginin İstanbul’dan alınması konusunda da UEFA’ya tam destek verecektir…

    Avrupa ülkeleri özellikle İngiltere kendi ülkesinin takımlarını ve izin çıkması halinde katılacak taraftarlarının sağlığını riske atmak istemiyor…

    Gelen haberler bu doğrultuda…

    Futbolda, Avrupa futbolunun en büyük kupası olan Şampiyonlar Ligi firnaline ev sahipliği yapmak bir prestijdir…

    Bu prestij elimizden alınacak gibi görünüyor…

    Her alanda olduğu gibi Türkiye futbolda da Avrupa’da yalnızlığa itilmek isteniyor…

    Şampiyonlar Ligi finalinin İstanbul’dan alınması için atılan adımlar da bunun bahanesi…

    Acaba neden…?

    İşte bu sorunun yanıtı iktidarın izlediği politikalarda yatmaktadır…

    Ne diyelim…

    Pandemi bahane…

    Şampiyonlar Ligi finalinin İstanbul’dan alınması için yapılan çalışmalar şahane…

    İngiltere’nin UEFA’ya baskısı sonuç verdiği takdirde futbolda da yalnızlığı yaşayacağız…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Futbol antrenörlerine vurulan pranga

    Futbolda profesyonel takımlar hep başarıyı ister.

    3. ligdeki 2. lige, 2. ligdeki 1. lige, 1. ligdeki süper lige çıkmak, süper ligde ise şampiyon olmak, futboldaki pastanın büyük dilimini yemek ister…

    Süper ligde şampiyon olan takım şampiyonlar ligine direkt katıldığı için yaklaşık 16 milyon, Avrupa Ligine katılacak takım ise 3 milyon euroyu kasasına koyuyor.

    Sezon öncesi kadrolarını güçlendiriyor, isim yapmış teknik adamlarla anlaşmalar yapıyorlar.

    Bol keseden para harcıyorlar…

    Çoğu kulüp, transferleri teknik adamın istediği değil, kendilerine göre yapıyor. Teknik adam ancak birkaç futbolcunun transferinde etkili oluyor.

    Transferleri kendilerine göre yapan, milyon dolar ve euroları harcayan kulüp başkan ve yöneticiler başarısızlığın faturasını 5-6 maçta teknik direktöre kesiyor…

    Teknik direktör sözleşme gereği parasını alıyor.

    Bir teknik direktör profesyonel liglerde sadece bir sezon içerisinde iki takımda görev yapabiliyor.

    Çalışmasına izin verilmiyor, pranga vuruluyor.

    Ne yazık ki kulüpler bir sezon içerisinde 5-6 teknik adamla sözleşme imzalayabiliyor…

    Kulüp başkan ve yönetimi isterse her maça bir teknik adamla çalışma olanağı veriyor, ancak teknik adamlar iki takım dışında çalışma olanağı bulamıyor.

    Teknik adamlar özellikle süper ve 1. ligde iyi para kazanıyor.

    Arz-talep meselesi…

    Teknik adamların bir sezonda iki takımı çalıştırma izni verilmesi insan haklarına aykırı…

    Nasıl ki patronlar işçi kıyımı yapıyorsa, futbol kulüpleri de teknik adam kıyımı yapıyor.

    Bir başka çelişkili durum ise prou lisansı olmayan bir teknik adam sadece iki maçlığına süper ligde takımı sahaya çıkarır.

    Bu teknik adam maç önü ve sonu basın toplantısına katılamaz.

    UEFA pro lisansı olmayan teknik adam takımı bir hafta çalıştırıp, maça hazırlıyor. Takım yeniliyor veya yeniyor nedenlerini canlı yayında basın toplantısıyla açıklama yapmasına izin verilmiyor.

    Ya pro lisansı olmayan teknik adama süper ligde çalışma izni vermeyeceksiniz ya da konuşma izni vereceksiniz.

    Pro lisans kursları göstermelik…

    Seminere UEFA’dan üst düzey iki teknik adam katılıyor üç-dört gün süren seminer sonunda pro lisansı veriliyor.

    Bu pro lisansına katılmak için de 40 bin lira ödemek zorunluluğu var.

    Öyle ise…

    Futbol Federasyonu teknik adamlara bir sezonda iki takımı çalıştırma şartı getirirken, kulüplere de bu şartı getirmeli…

    Futbol Antrenörler Derneği ne yapıyor?

    Sadece üye antrenörlerden ve TF’den para alıyor.

    Bu paraları alırken antrenör kıyımına karşı sesini çıkaramıyor.

    Bu sesin çıkması için de futbol antrenörlerinin sendikalaşmaları gerekir.

    Prangalar ancak o zaman kırılır…

  • İnsanın Acısını İnsan Alır

    2013 yılı bahar döneminde KHK ile ihraç edildiğim Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde bir meslektaşımla ortak verdiğimiz bir derse, “alternatif medya” olarak nitelendirdiğimiz medya kuruluşlarından temsilciler çağırarak öğrencilerimizin buralardaki gazetecilik deneyimlerini birinci ağızdan dinlemelerini sağlamak istemiştik. O ders için çağırdığımız gazetecilerden ne kadar çok şey öğrendiğimi hatırladıkça öğrenmenin sınırının olmadığını düşünürüm hala. Ama burada anlatmak istediğim şey başka. Bu derse Agos Gazetesi’nden de temsilci çağırmak istemiş ve birilerine ulaşmaya çalışırken iki yazarla yollarımız kesişmişti: Pakrat Estukyan ve Zakarya Mildanoğlu’nu bana eski bir öğrencim önermiş ve ikisiyle de temas kurmamı sağlamıştı. Pakrat Estukyan ve Zakarya Mildanoğlu’na derse katılmayı kabul etmelerinden sonra İstanbul’dan Ankara’ya hangi ulaşım aracıyla gelmek istediklerini sorduğumda, “biz otobüse biner geliriz” yanıtını alınca bir hayli şaşırdığımı anımsıyorum. Üstelik yine kendilerini karşılamamı istememişler, otobüs terminalinden fakülte istikametine gelen metro hattına binerek gelebileceklerini bildirmişlerdi.

    Ders, sabahın çok da erken olmayan bir saatinde başlıyordu. Bu iki konuğun derse katılacağı gün nasılsa ben bir miktar geç kalmıştım. Sanırım insan gelen konuğu “kaprissiz” davrandığında gereksiz bir rahatlık içine düşüyor. İtiraf edeyim, benim o günkü gecikmemin nedeni de bu gereksiz rahatlıktı sanırım. Evden çıkarken aradığımda derse yirmi dakika kalmıştı ve evimle fakülte arası yarım saatten biraz fazla mesafedeydi. Umudum o gün yolda fazla trafiğin olmamasıydı. Umduğum gibi olmadı, kampüse girdiğimde dersin başlama saatini on dakika geçmişti. Pakrat Estukyan’ı biraz da korkarak aradım ve kendi dersime geç kaldığım için özür dileyerek nerede olduklarını sordum. Açıkçası bu nezaketsizliğim için soğuk bir yanıt beklerken, hiç de istifini bozmayan bir ses geldi karşıdan: “Biz kampüsün karşısındaki simitçide oturduk çay içiyoruz. Hiç önemli değil. Birazdan geliyoruz.” İçim rahatlamıştı. Ama yine de üzerimde gösterdiğim nezaketsizlik ve özensizlik nedeniyle hala bir tedirginlik vardı. Bu tedirginliği atmam için yetmişlerinde iki “delikanlı”yı karşımda görmem ve gülen gözleriyle bana “günaydın delikanlı” demelerini duymam gerekiyormuş. Delikanlı dediysem, lafın gelişi. İkisi de gerçekten yaşlarının gerektirdiği olgunlukla konuşmalarının yaydığı enerji arasındaki tezatı tam anlamıyla yansıtıyorlardı. Ancak bir tezat da ikisinin görünümleri ile hal ve tavırları arasında göze çarpıyordu. Pakrat Estukyan sigara içmekten sarıya çalmış beyaz pos bıyığıyla bir Alevi dedesini andırırken, Zakarya Mildanoğlu giyimi kuşamıyla bir İstanbul Beyfendisi görünümündeydi. Ancak bu iki farklı insanın sıcaklığı ve hoş sohbeti beni birden içine alıverdi sabahın erken saatinde.

    İki konuğumla hemen derse girdik. Ben kısa bir taktimden sonra sözü sırasıyla Pakrat Abi’ye (sohbetin bir noktasında Bey ekini bırakıp kendisine abi diye hitap edersem daha rahat hissedeceğini hatırlattı) ve Zakarya Bey’e bıraktım. Pakrat Abi, Agos’tan Hrant Dink’ten ve Agos’un gazetecilik anlayışından bahsetti. Yanı sıra gazetedeki işleyişten ve haber hazırlarken yaşadıkları zorluklardan. Bunlar aslında aşağı yukarı ben dâhil pek çok öğrencimin malumuydu. Bu nedenle açıkçası Pakrat Abi’nin anlattıkları ne beni ne de öğrencileri pek de şaşırtmadı.

    Söz sırası Zakarya Bey’e gelmişti. O bize hazırlığını sürdürmekte olduğu bir kitaptan çarpıcı başlıklar anlatacağını söylemişti.1 Kitap Osmanlı’daki Ermenice süreli yayınlarının tarihi üzerineydi. Ben bu konudaki ilk şaşkınlığımı Zakarya Bey telefonda bana ne anlatacağını söylediğinde yaşamıştım. Zira o kadar yıllık iletişim eğitimime, doktorama ve doçent unvanıma rağmen basın tarihi kitaplarından Ermeni süreli yayınlarına dair pek bir malumat sahibi değildim. Elbette bu konuda benim de hatam büyüktü. Hem alternatif medya konusunda öğrencilere ders vermeye cüret edip hem de böyle bir malumata sahip olmamak kabul edilemezdi. Ama elbette hatanın tümünü yüklenerek de kendime haksızlık etmeyeyim. Hatanın büyüğü bu toplumun, devletin ve devletin eğitim sisteminin olmalı.

    Zakarya Bey’in anlattıkları hala bugün gibi kulaklarımda yankılanır. İlk feminist kadın dergisinin Ermenice yayınlandığı, Ermenilerin çok sağlam bir işçi gazetesi geleneğinin olduğu, Anadolu’da Ermeni alfabesi ile Kurmanci dilinde Kur’anı Kerim’in basıldığı gibi bilgileri dinledikçe hem benim hem de öğrencilerimin heyecanı artmaya başlamıştı. Zakarya Bey, İstanbul ve Anadolu’da çıkarılan Ermenice, Ermeni alfabeli farklı dil ve lehçelerdeki süreli yayınlar ile basılmış öne çıkan kitap ve kutsal kitaplardan bahsederken aynı zamanda da Türkiye haritası üzerinden Anadolu’da Ermenilerin yoğun yaşadığı bölgelere işaret ediyordu. Şimdilerde Ramazan aylarında oruç tutmayanın linç edildiği, zaman zaman ölesiye dövüldüğü Anadolu kentlerinde Ermeni mabetleri, okulları ve tabi ki bunlara ihtiyaç duyan yoğun Ermeni nüfusunun bulunduğunu ilk defa bu somutlukta gördüğümde nasıl bir yıkım yaşandığını iyice anlıyordum. Ancak bu konuyu anlatan Zakarya Bey, derin bir zarafet ve mesafeyle aktarıyordu bu bilgileri bize. Anlatırken ne yüzünde bir kin, ne de cümlelerinde nefret işareti vardı.

    Ders bittikten sonra dışarda öğle yemeği yerken ben durumun vahametini dile getirdiğimde konu, bu coğrafyadan Ermeni nüfusunun bu kesif yok oluşunun soykırım mı, tehcir mi, yoksa OLAY mı olarak nitelendirileceğine gelip dayandı. Karşımdaki iki görmüş geçirmiş, çelebi de konunun o zamanın savaş koşullarında değerlendirilmesi gerektiğini dile getirerek, kendilerinin buna “Büyük Felaket” (Meds Yeghern) demeyi tercih ettiklerini belirttiler. Ancak ben yine de bu yok oluşun korkunç olduğunda, bir şekilde bununla Türkiye toplumunun yüzleşmesi gerektiğinde ısrar ettiğimde, her ikisi de “elbet bir gün o da olacaktır, belki de daha zaman var” diyerek beni teskin ettiler.

    24 Nisan günü ABD Başkanı Biden, uzun yıllardır ABD Başkanlarından Ermeni Diasporasının beklediği ifadeyi kullandı ve 1915’te Anadolu’da gerçekleşen, dönemin yöneticileri tarafından tehcir, bir kısım Ermeni için Büyük Felaket ve Türkiye’de bu konuyu ulusal gurur olarak değerlendiren inkârcılar için Olay olarak nitelendirilen büyük kıyıma, “soykırım” dedi. Bu ifadenin kullanılmasının kuşkusuz uluslararası ilişkiler, devletler arasındaki egemenlik mücadelesi, siyaset ve hukuk açısından belli anlamları var. Ben bu konulardan çok da anlamam, anlamadığım konularda da ahkâm kesmek istemem. Ben konunun insani boyutuna dikkat çekmek istiyorum.

    Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın hangi koşullar altında yapıldığını, öncesinde emperyalist devletlerin Anadolu’da yaşayan halkları birbirine düşürmek için ne dümenler çevirdiğini, bunlara aldanıp yıllarca bir şekilde barış içinde yaşadıkları komşularıyla düşman hale gelen Müslüman olmayan etnik ve dini azınlıkların da savaşa nasıl dâhil olduğunu biliyoruz. Savaş koşullarının, dostu nasıl düşman hale getirdiğini çok iyi anlıyoruz elbette. Ancak savaşın dahi kendi içinde bir hukukunun olduğunu da bilmemiz gerekir. Bu coğrafyayı yüzyıllar boyunca yurdu bilmiş Ermeni nüfusuna dayatılan tehcirin, 90’lı yıllarda Kürtlere uygulanan köy ve tarla yakarak göçe zorlamadan çok da farkı var mıdır acaba? Elbette bu farkı anlayabilmek için her ikisini de ayrı ayrı deneyimlemek gerekir. Ancak bazı acıları anlamak için illa ki deneyimlemek gerekmez; gördüğünüz, duyduğunuz ve hissettiğiniz şeyler de bu acılara dâhil eder sizi. Üstelik bu uygulama sadece Kürtlere de yapılmış değil. 2014 yılında gittiğim Mardin yakınlarındaki Kafru adlı Süryani Köyü’nde uygulanan insanlık dışı muamelenin izleri köyün yıkıntı hale gelmiş küçük ibadethanesinin duvarlarına işlemişti. Köye sonradan geri dönen sınırlı sayıdaki aile, özellikle yıkıntıları yok etmemiş, yeni evlerini ayrı arazilere yapmışlardı. Köyün yıkıntıları, kendilerine yaşatılan acıyı sürekli hatırlatsın diye belki de. Köyün yıkıntı haldeki eski mabedinin duvarları terk edildiği dönemde o bölgede askerlik yapanların devre numaralarıyla doluydu. Askerler, “fethedilmiş” mabedin duvarlarına sanki varlıklarını nakşetmek ister gibi doğum tarihleriyle askere alınış devrelerini kazımışlardı. Gördüğüm bu manzara bir yandan hüzün diğer yandan utanç yaşatmıştı bana. Benim utancım, “Türkler bunu nasıl yapar?” gibi bir ulusal gururdan kaynaklanmıyor. Zira ben ne herhangi bir millete dair mutlak olumlu ne de mutlak olumsuz niteliklere inanmıyorum. Her milletin, her topluluğun utanç duyulmasına yol açacak davranışlar sergileyen bireyleri de vardır, gurur duyulacak işler yapan evlatları da. Ben burada utancı bunu yapanlar adına, hüznü bunu yaşayanlar adına hissettim.

    Bir coğrafyayı vatan yapan bizim muktedirlerimizin ileri sürdüğü gibi o coğrafya uğrunda dökülen kan değildir. Toprak uğruna akan kanın kokusu yüz yıllar da geçse burnumuzdan gitmez. Kanın kokusunu silen, kanları ne nedenle olursa olsun akıtılanların yaşadığı acıyı yüreğinde hissetmektir. Anadolu coğrafyası belki de uğruna en çok kan dökülen coğrafyalardan birisi. Ermeni’si, Süryani’si, Rum’u, Yahudi’si, Kürdü, Alevi’si saymakla bitmez kanı dökülenin. Bu coğrafyada eğer bir gün barış olacaksa toprak uğruna dökülen kanla övünmekten vazgeçtiğimizde olacaktır. Dini, milleti, inancı, meşrebi ne olursa olsun komşusunu kendisi gibi bilen; vatan, millet, Sakarya edebiyatına komşusunun, canını malını kurban vermeyi olağan karşılamayan insanlar çoğaldığı zaman, hiçbir emperyalist ülkenin bu topraklarda yaşanan olaylara ne ad verdiğinin önemi kalmayacaktır. Bir Alevi kendisine yapılan zulme itiraz ederken, Ermeni’ye düşman gözüyle bakmadığı gün bu topraklarda gerçek bir toplum olmayı başarabileceğiz. Aksi takdirde, içinde yaşadığımız toplum, eğreti değerlerle, sade suya tirit ahlaki yargılarla, birbirine acemice teyellenmiş bağlarla her zaman bir dış tehditle var olmayı sürdürecektir. Bu toplumsal varlığın devamını kendi varlığına bağımlı kılan ve bu nedenle kendini vaz geçilmez sayan yalancı, riyakâr, zalim ve otoriter siyasi liderlerden de yakamızı kurtarmamız mümkün olmayacaktır.

    Belki de umudu yitirmemek için yine sözü bu coğrafyadan çıkmış müstesna bir ozana bırakmak gerekir, Ahmet Arif’e… Bu coğrafyanın kaderinin nereden nereye geldiğini anlamak için bu dizeler mutlaka bize yol gösterecektir.

    Binlerce yıl sağılmışım,

    Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

    Nazlı, seher-sabah uykularımı

    Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

    Haraç salmışlar üstüme.

    Ne İskender takmışım,

    Ne şah ne sultan

    Göçüp gitmişler, gölgesiz!

    Selam etmişim dostuma

    Ve dayatmışım…

    Görüyor musun?

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

    1[1] Bu kitap bir süre sonra yayınlandı. İlgilenenler için bkz. Zakarya Mildanoğlu (2014), Ermenice Süreli Yayınlar 1794-2000, İstanbul: Aras Yayınları

  • Futbol ve Kapitalizm

    Kapitalizm egemenliğini kurarken her alanda değişim ve dönüşüm yaşanmayı başlandı. Sporu, kültür ve sanatta olduğu gibi yerellikten kurtarıp evrenselleştirip, ideolojik, ekonomik ve siyasi kazanç elde etmeye başladı.

    Kapitalizm el attığı alanlar çürümeye başlayınca, endüstriyel futbol kapitalizmin çürüyen en değerli ürünü oldu. Futbolda yaşanan pislikler ise ortadadır.

    Türk futbolunun Taçsız Kralı Metin Oktay TİP’e oy verdiği, Denizlerin idamını engellemek için imza kampanyasına katıldığı için solcu ilan edilmişti.. Yine bir başka isim, Metin Kurt sporda özellikle de futbolda sendikalaşma hareketini başlattığı için kulübü Galatasaray’dan dışlanmıştı.

    Metin’lerin çoğalmaya başlaması kapitalistleri endişelendirmişti. Bunun için hemen harekete geçip, kendi sömürü düzenine karşı çıkmayacak futbolcuları ön plana çıkarmaya başladı.

    Galatasaray Teknik Direktörü Fatih Terim’in mekan basması, Arda Turan’ın uçakta gazeteciye saldırması Türk futbolu ve yıldız futbolcular hakkında fikir edinmemize yardımcı oluyor.

    Futbolu, bugün dünyada en fazla takip edilen ve izlenen spor dalı olduğu için diğer spor dallarından ayıran özelliği ekonomik boyutudur. Bu nedenle kapitalizm futbola çocuğu gibi bakar ve büyütür.

    Bugün gerek ülkemizde gerekse diğer ülkelerde başarılar elde etmek için altyapıdan futbolcu yetiştirmek için vakit harcamıyorlar.

    Ülkemizde olduğu gibi diğer ülkelerde de futbolcular ve teknik adamlar kulüplerin bütçesine bakıyor, parayı kim fazla verir ise o kulüpleri tercih ediyor.

    Yıldız futbolcuları barındıran kulüpler her alanda para basıyor. Yazılı ve görsel medyada, naklen yayınlarda, formalarında, maç biletlerinde, formalarına aldıkları reklam ve sponsor anlaşmalarıyla bütçelerini güçlendiriyorlar.

    Son yıllarda da özellikle Süper Ligde yer alan Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor başta olmak üzere bazı kulüpler şirketleşmeye gitti ve borsada yer almaya başladı.

    Para akmaya başlayınca, bol keseden pahalı transferler de gündeme geldi. Özellikle kulüp başkan ve yöneticileri kendi parasıymış gibi harcama yaptılar. Büyük paraların dolaştığı futbol sektöründe futbolun kurallara göre oynanması da olası değil.

    Bu nedenle dünya futbolunun şeffaf ve adil bir oyun olarak oynanmasını sağlamak için kurulan UEFA ve FİFA’nın harekete geçmesini beklediler. Bu iki kuruluş da kapitalizmin esiri olup futbola sportif yönüyle değil, ekonomik yönüyle baktılar.

    Bugün FİFA ve UEFA’ya karşı kapitalizm tekrar bir diriliş içerisine girme hareketinde bulundu. Şampiyonlar ve Avrupa Liglerine karşı Avrupa futbolunda söz sahibi olan ülkelerin en güçlü takımlarının oluşturacağı Avrupa Süper Ligi’ni kurma girişimini başlattı.

    İlk başta Avrupa ve dünya futbolunda söz sahibi Barcelona, Real Madrid, Chelsa, Liverpoal, Atletico Madrid, Juventüs gibi takımların başı çektiği bu hareket şu anda belirsizliğini koruyor.

    Kapitalist sistem çöktüğü için yeniden diriliş daha fazla sömürü ve para kazanmak için böyle bir hareketin doğmasına neden oldu.

    Çünkü endüstriyel futbolun gözbebeği konumunda, Şampiyonlar liginde boy gösteren takımlar kapitalist ülkelerde yıllarca şampiyon olan ve üst sıralarda yer alan takımların bir turnuvası oluyor.

    Şampiyonlar ligindeki gelirin yine adaletsiz dağılımından yakınan bu kulüplerin Avrupa Süper Ligi kurma nedeni kapitalizmin sömürü düzenini sürdürmek ve futbol emekçilerinin sırtından para kazanmak.

    Sömürenler daha fazla kazanmak ister. Türkiye’de de futbol endüstrisinden en fazla payı Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor alıyor. Diğer kulüpler ise paylarına ne düşerse “şükür” deyip geçiyorlar.

    Avrupa Süper Lig’i kurulur mu, kurulmaz mı belirsiz. Şu bir gerçek ki transfer ayında yıldız futbolculara boşuna 70-80 milyon euro’luk bonservis bedeli ödemiyorlar. Bu yıldızların statlarda boy göstermesini sağlayıp, emekçileri bilet parası vererek tribünelere çekip, bu futbolculara ödediklerini çıkarma peşinde koşuyorlar.

    Bu Türkiye’de de böyle, dünyada da…

    Ve emekçiler kendi verdikleri paralarla tribünlerde futbolculara alkış tutuyor.

    Kulüp başkanları da locada keyif çatıyor…

    Şu bilinmeli ki kapitalizmin çöküşü futbola da yansıdı. Bu çöküşün önüne geçmek zor olacak. Arayış içerisinde olmalarının nedeni de bu.

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalışmıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Isrardaki gerçeklik

    İstanbul Sözleşmesi’nin feshi ile başlayan ve kadınların her alanda daha yüksek sesle dile getirdiği “Vazgeçmeyeceğiz” ısrarı, ülkenin her yerine yayılarak devam ediyor. Her seferinde de ak koyunu, kara koyunu belli edip sokaklardan evlere, balkonlardan kulelere yükseliyor.

    Kimi zaman bir parkta, balkonda, pencere camında kimi zaman da kulede, kalede, boğazda, köprüde… Geçtiğimiz günlerde İstanbul’un en yüksek ve orta yerlerinden sarkan “İstanbul Sözleşmesi Biziz Vazgeçmiyoruz” yazılı pankartlar unutulmasın ki milyonların birliğidir.

    Aslında bu gerçeğin farkındalığı tüm kadın düşmanı politikacıların belleğinde. O yüzdendir ki kadınların kazanılmış haklarına saldırmakta bir beis görmüyorlar ve ötesine ilerlemelerini kendi gelecekleri açısından tehlikeli buldukları için bu çığlığa rağmen kulaklarının üzerine yatıyorlar.

    Bu noktada kaçırdıkları ve göz ardı ettikleri daha büyük bir tehlike var. Gülten Akın’ın da dediği gibi;

    Duru sular ters yazılar emek ve gözyaşı
    Akıyor sanılan kuruyor sanılan
    Haklar haklılıklar, ölüm zulumlar
    Uçuyor sanılan her şey birikir
    Deney birikir.”

    Kökü derinlerde inatçı sardunyalar yetiştiren kadınlar, mücadele ile ayakta durduğunu çoktan deneyimledi. Hangi taşı kaldırsalar hangi yöne baksalar “Vazgeçmeyeceğiz” ısrarı, artık memleketin orta yerine çakılı.

    Bu kadınların etrafında; pandeminin ortasında hayat memat meselesi olan toplum sağlığını bir kenara bırakıp gündemdeki tartışmalar üzerine rastgele tehditler savuran, daha önce de kendisini boşanmak yerine erkeklere ikinci eş almalarını tavsiye etmesiyle tanıdığımız Dr. Ali Edizer, büyü yapıldığı bilinciyle ve bunun ancak kızının kanının akmasıyla sonlanacağına inanarak hareket eden baba figürleri, koruma ve uzaklaştırma kararlarına rağmen boşanma aşamasındaki eşlerini ya da hiçbir bağa gerek olmadan sadece istedikleri gibi davranmadılar diye öldürmeye niyet eden bunu da çoğu zaman yapan ve “3-5 ay yatıp çıkarım” kafasıyla dolanan erkekler, sıkıştıklarında başörtü aşağı, aile parçalanmasın-cennet anaların ayağının altında yukarıyı diline pelesenk eden siyasetçiler peydah oldu.

    Bundan sonrası mı? Kadınlara, mücadele etmek düşer. En çok ihtiyaç duyduğu kamusal alandan itilme çabalarına rağmen sokakları terketmeyen ve sözlerini sokaklarda çoğaltan kadınlar yerin dibinden de göğün arşından da bu zihniyetin ayaklarına dolanacak. Kadınların öfkesi, insancı ve eşit bir şekilde yaşam mücadelesi, değiştirmeye olan ısrarı birikiyor. Bu birikim ve inat öyle birilerinin “Ben istedim oldu” mantığıyla değil, bizzat yaşam talebinin içinden çıkıyor. Güven konusunda çoktan sınıfta kalan iktidar ve heveslileri ya kadınların sesine kulak verecek ya da düşlerindeki büyü sadece iktidarlarının sonunu getirmekle kalmayacak. Zira, gerçek olanı yok saymak daha kimsenin harcı olmadı.

    Yazar Hakkında:

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi.

  • Metin Kurt gibi yürekli yok mu?

    Örgütsüz mücadele olmaz…

    Nasıl ki işçiler ve emekçiler sendikalarda örgütlenip, haklarını arıyorsa, spor emekçileri de örgütlenip haklarını aramalıdır.

    Bugün futbolcular işçi statüsünde…

    Kulüpler tarafından alınıp, satılıyor…

    Tam bir köle ticareti gibi…

    Ancak özellikle futbolda bu ticaretten alan da, satan da, satılan da memnun…

    Futbolcular gerçek değerleri üzerinden mi ücret alıyor ya da futbol endüstrisinde olduğundan fazla ücret mi alıyor…

    Burada futbolcuları suçlamak yanlış…

    Onlar menajerleri vasıtasıyla pazarlık yapıp, kulüpleri tercih ediyorlar…

    Milyonlara imza atan bir futbolcunun geleceği garanti altında olabilir…

    Bu sayı ülkemizde Süper Lig’de oynayan futbolcular için geçerlidir…

    Ne yazık ki bu futbolcular bir sakatlanma anında veya kulüp patronları tarafından kenara itildikleri zaman haklarını aramada zorlanıyorlar.

    Sadece sözleşmede yer alan maddeler çerçevesinde hak talep edebiliyorlar. Bu haklarını ancak mahkeme yoluyla elde etmeye çalışıyorlar…

    Bu nedenle futbolcular başta olmak üzere, tüm sporcular örgütlü bir şekilde sendikalaşma içerisinde olmalıdır.

    Sendika sporcuların haklarını aramak için kulüp patronlarıyla masaya oturup, haklarını daha iyi alabilirler.

    Sendikalar hak alır, futbol ve bir kaç spor dalında kulüplerle pazarlık yapan menajerler ise para alır…

    Bugün bir sporcuya yapılan haksızlığa kim karşı çıkabilir…

    Spor kulüpleri istediği zaman futbolcuyu kulüpten gönderebiliyor, kadro dışı bırakabiliyor…

    Bunun haklı tarafı olmasa da sporcular örgütlü olmadığı için direniş yapamıyor…

    Bir futbolcuya veya sporcuya haksızlık yapıldığı zaman veya çalışma şartları iyi olmayan bir sporcuya destek verip, grev hakkını kullanabiliyorlar mı…

    Grev hakkının kullanılması için de sporda sendikalaşma mutlka olmalıdır…

    Yıllar önce Galatasaraylı rahmetli Metin Kurt bu hareketi başlatmıştı…

    Metin Kurt ile Evrensel Gazetesi’nde bir yıl birlikte çalıştım…

    Hep sporcu haklarından söz etti…

    O dönemde sendikal hareket başlattığı için Galatasaray’dan gönderildi…

    Metin Kurt önce dernek olarak bu hareketi başlattı.

    Amatör Futbolcular Derneği’nin o dönem İstanbul Başkanlığı’nı Galatasaray’da kaleci olan Eser Özaltındere yaptı…

    Peki…

    Beşiktaş sorumlusu kimdi…

    Yıllarca siyah-beyazlı formayı giyen şu anda da Beşiktaş altyapı sorumlusu olan Mehmet Ekşi…

    Burada durun…

    Trabzonspor sorumlusu kimdi…

    Şu anda Milli Takım Teknik Direktörlüğü yapan Şenol Güneş…

    Dernek 12 Eylül faşist darbesiyle kapatıldı…

    Dernek 2009’da Spor-Sen olarak yeniden faaliyete geçti. Kuruluş dilekçesi verildi. Ancak fazla mücadele gücünü ortaya koyamadı ve etkisiz kaldı…

    Nasıl ki tüm emekçiler sendikalarda örgütleniyorsa, spor emekçilerinin de örgütlenmesi gerekir.

    Bunun öncülüğünü yapacak birisi çıkmalı…

    Süper Lig dışında birinci, ikinci, üçüncü liglerde mücadele eden futbolcular ile çoğu kulüplerde amatör branşlarda spor yaşamını sürdüren sporcuların sakatlanması halinde ne zor şartlar altında yaşam mücadelesi verdikleri ortada…

    Futbolcular ve sporcular şu gerçeği bilmeli…

    Başarılı sporcuların kara kaşı kara gözü için kulüp ve federasyon başkanları onlara ilgi göstermiyor…

    Bu sporcuların sırtından para kazanıp, kendi sömürü çarklarının dönüşmesine neden oluyor…

    Onun içindir…

    Futbolcular başta olmak üzere tüm sporcular sendikalaşmalıdır..

    Bu hareketi başlatan mutlaka bedelini ödeyecektir…

    Nasıl ki Metin Kurt’un ödediği gibi…

    Bu sendikalaşma hareketine elbette biri liderlik yapacaktır…

    Metin Kurt gibi yürekli birileri ortaya çıkıp, örgütlü mücadele için sendikal hareketi başlatmalı…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Aşıda patentin kaldırılması kimin mücadelesi?

    Pandemi sonrası “yeni” dünyaya hazırlık, patentin kaldırılmasından başlamalı

    İstanbul Eczacı Odası, ilaçta patent uygulaması nedeniyle dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunduğunda yıl 1998’di. Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ve Fikri Mülkiyet Haklarının Ticaretle Bağlantılı Boyutlarına İlişkin Anlaşma (TRIPS) dolayısıyla üye ülkeleri zorunlu tuttuğu yasal düzenleme, Türkiye’de 2005 yılında yaşama geçecekken, bilinmeyen bir nedenle, 22 Eylül 1995 tarihli bir gece yarısı kararnamesiyle 1 Ocak 1999’a çekilmişti. İstanbul Eczacı Odası da, başta dönemin Başbakanı Tansu Çiller olmak üzere Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında; “ülkenin ve halkın menfaatlerine aykırı davranmak, görevini kötüye kullanmak, Anayasa’nın birçok hükmüne aykırı davranmak” suçlaması ve Anayasa’nın 148. maddesi uyarınca Yüce Divan’da yargılanarak cezalandırılmaları talebi ile yasalardan aldığı hakkı kullanarak 11 Mayıs 1998 tarihinde yargıya suç duyurusunda bulunmuştu.1

    Patent koruması bilindiği gibi, üretici firmaya üretim hakkını elinde tutma ya da lisans anlaşmasıyla başka bir firmaya satma olanağı veren bir düzenlemedir. Benzer buluşların dışlanmasına yol açtığı gibi, buluşu yapanın tekelleşmesinin önünü açmaktadır. TRIPS anlaşması bunun sağlık alanında uygulanabilmesine olanak tanıyor, bir aşı ya da ilacın üreticisine 20 yıl süreyle (bu süre ek düzenlemelerle daha sonra 25 yıla çıkarıldı) bu ürünü üretme ve satma tekelini sağlıyordu.

    İlgilileri ve yaşı yetenler çok iyi hatırlayacaktır. İlaç ve aşıda patent konusu söz konusu tarihlerde kamuoyunda uzun süre tartışılmış, başta Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Türk Eczacıları Birliği (TEB) olmak üzere pek çok sağlık örgütü, kurum, kuruluş ve herkes için eşit, ücretsiz, ulaşılabilir sağlık hakkını savunan kişi anlaşmaların imzalanmasına karşı çıkmıştı. O dönem “ilaçta patent” başlığı ile kamuoyunda tartışılsa da, düzenlemede “eczacılık ürünleri ve işlemleri” ifadesiyle yer alan kapsama doğal olarak aşı da girmekteydi.

    Düzenlemeye şu gerekçelerle karşı çıkılıyordu: Yerli ilaç sanayi yok olacak ve ilaç/aşı üretimi sona erecek. Stratejik ürünler olan ilaç ve aşıda Türkiye tümüyle yabancı ilaç firmalarına bağımlı hale gelecek. Halkın sağlığı uluslararası ilaç tekellerinin insafına terkedilecek. İlaç fiyatları kontrolsüz biçimde yükselecek ve ilaca/aşıya erişim zorlaşacak. Böylece kendi aşısını sağlayamayan ülkeler, halk sağlığı hizmetlerinin temel bileşenlerinden biri olan aşılama hizmetlerinde tamamen endüstrileşmiş ülkelere bağımlı hale gelecekler.2

    Sağlığın ticarileştirilmesinin ve sağlıkta neoliberal dönüşümün ilk somut adımlarıydı bunlar. Bilindiği gibi AKP hükümetleri daha sonra bu adımları katmerledi. Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında, Türkiye’nin aşı üretim merkezi olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Aşı Üretim Enstitüsü 2004 yılında, kurumun tamamı ise 2011 yılında kapatıldı ve Türkiye aşı üretemez hale geldi.3

    Zaman doğruyu, haklıyı er geç gösterir. Ama ne yazık ki bunu, COVID-19 pandemisi gibi büyük bir salgın dolayısıyla ve acı bir şekilde tecrübe ediyoruz. Aşı, etkisi giderek ağırlaşan pandemiden çıkış için, tünelin ucundaki ışıktı. COVID-19’a karşı etkili aşı bulundu ancak şimdi büyük bir erişim ve paylaşım sorunu yaşanıyor. Dünyada COVID-19 aşılarına erişim konusunda yoksul ve zengin ülkeler arasında ciddi bir eşitsizlik var. Buna kötü yönetimlerin aşılama planlarındaki ve konuya yaklaşımlarındaki başarısızlıklar eklenince tablo daha da ağırlaşıyor.

    TTB’nin COVID-19 Pandemisi 1. Yıl Raporu’na göre, Mart ayı itibarıyla (yedi değişik aşı ile) 115 ülkede aşılama sürmekteydi.4 Bu hâlâ dünyada 100’den fazla ülkede aşıya erişim olmadığını gösteriyor. Dünya Sağlık Örgütü geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, COVAX’ın 24 Şubat’ta Gana’ya yaptığı ilk teslimattan 42 gün sonra, 38 milyon doz aşıyı 61’i düşük gelirli olan 102 ülkeye ancak ulaştırabildiğini bildirdi.5 Söz konusu miktar son derece düşük olduğu gibi, bu hızla aşılamanın salgını önlemek şöyle dursun, mutantlar dolayısıyla bugüne kadar yapılan aşılamaları bile boşa düşürebileceği tartışılıyor. Aşılama hızlı, etkin ve adaletli şekilde yapılmadığında yaşanabilecek sorunlar bu köşede daha önce de konu edilmişti.6

    TTB’nin ilk günden bu yana gündeme taşıdığı patente yönelik itirazlar son dönemde farklı kesimlerce de daha sıkça dile getirilir oldu. Özellikle çocuk felci aşısını bulan Jonas Salk’ın “güneşi patentleyebilir misiniz” sözleri sık sık anılıyor ve bu “küresel felaket” dolayısıyla aşı firmalarının istisnai bir yaklaşım içinde olması bekleniyor. Küresel tekellerin COVID-19 aşısına yönelik istisnai bir tutum içerisinde olmasını beklemek boşunadır.

    Aşıda patentin kaldırılması zorunludur ve patenti ortadan kaldıracak uluslararası adımların hızla atılması gerekmektedir. Ancak bu adımın şirketlerden ya da iktidarlardan beklenmesi gerçekçi değil ne yazık ki. Aşıda patentin kaldırılması mücadelesi; eşit, ücretsiz, erişilebilir sağlık hakkı talebinde olan herkesin, her kesimin mücadelesidir ve bu talebin ısrarla ve daha yüksek sesle dile getirilmesi gerekmektedir. Pandemi sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa eğer, nereden başlayacağımıza durup bir bakmalı.

    1 Suç Duyurusu: İlaçta Patent Uygulaması, Toplum ve Hekim Dergisi, Türk Tabipleri Birliği, Ocak-Şubat 1999, Cilt 14, Sayı: 7, 44-49, file:///C:/Users/msere/AppData/Local/Temp/TH-1999-1.pdf

    2 Patent Yasası ve Türkiye’de Aşı Üretiminin Koşulları, Toplum ve Hekim Dergisi, Türk Tabipleri Birliği, Temmuz-Ağustos 2007, Cilt 22, Sayı: 4, 287-290, file:///C:/Users/msere/AppData/Local/Temp/TH-2007-4.pdf

    3 https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=595febea-5010-11eb-b1e9-666ef27369b5

    4 https://www.ttb.org.tr/kutuphane/1_yil_rapor.pdf

    5 https://www.who.int/news/item/08-04-2021-covax-reaches-over-100-economies-42-days-after-first-international-delivery

    6 https://medyaport.net/2021/02/26/pandemide-de-kurtulus-yok-tek-basina-ya-hep-beraber-ya-hic-birimiz/

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan:
    Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.

  • Bir Paradoksun İzini Sürmek: ‘Ahlaklı ve Dürüst Ol, Fazla da Sivrilme!’

    Tezcan Durna1

    Belirgin bir politik angajmanı olmayan, ortalama Türkiye yurttaşı bir baba, seksenli yıllarda, yetmişli yılların o politik kargaşasından dizleri titreyerek çıktığı için, çocuklarına ergenlik çağından itibaren toplumun önünde fazla sivrilmemesini, fazla öne çıkmamasını öğütlemiştir. Bu öğüdün muhatabı olmamış yoktur bu nesil içinde sanırım. Hatta bu öğüde atasözleri de eşlik etmiştir: Erken öten horozun başını keserler, hızlı koşan atın boku seyrek düşer, sürüden ayrılanı kurt kapar. Bu atasözleri kuşkusuz her zaman bir sağduyuyu temsil eder. Ancak sağduyu her zaman, içinde hegemonik bir tahakkümü de barındırmıştır. Tarihsel konjonktüre göre sağduyu genelin ahlaki değerleriyle tikeli, azınlığı, marjinali her zaman baskılama işlevi de görmüştür. Bu öğüde ister istemez bir başkası da eşlik etmiştir. Hatta bu öğüt değil bir istek, dilek ve zaman zaman emirdir: Vatana millete hayırlı evlat olmak! Bunun tam anlamını sanırım ben ilkokulu bitirirken başrolünde oynadığım bir piyesin anlatısıyla kavradım! Üstünden haliyle çok zaman geçtiği için, ne piyesin yazarını anımsıyorum ne de detaylarını. Hatırladığım kadarıyla benim oynadığım rolün adı Küçük Ali’ydi ve Kurtuluş Savaşı’nda cephede bir yerden bir yere haber taşımaya çalışırken yakalanıp düşman tarafından öldürülüyordum. Cenazem finalde Türk Bayrağına sarılı bir tabuta konulup taşınıyordu. O zamanlar köy ilkokulunun piyeslerine yoğun bir ilgi gösteren köy halkı bu finale topluca ağlamış ve bu ağlama histerisi milli duyguları harekete geçirmişti. İşte bu histeride vatan, millet, bayrak ve bunlarda temsil edilen vatana millete hayırlı evlat olma ideali ortaya çıkıyordu. Ancak ilerleyen yıllarda ya da yaşlarımda diyeyim ben bu vatana millete hayırlı evlat olma isteği ile sivrilmeme-öne çıkmama yasağı arasındaki çelişkiyi bir türlü çözemedim. Hem vatana millete hayırlı evlat olup hem de ortalama bir yurttaş olmak, sana dokunmayan yılanı görmezden gelmek nasıl mümkün olabilirdi? Vatana millete hayırlı bir evlat olma isteği bu paradoksa rağmen haydi diyelim mümkün olabilirdi. Bunun yanı sıra bir de üstüne ahlaklı ve dürüst bir yurttaş-insan olmak isteniyordu. Yani hem dürüst-ahlaklı bir yurttaş olacaksın hem de sana zararı dokunmadıkça herhangi bir haksızlığa, sivrilmemek gerekliliği nedeniyle ses çıkarmayacaksın. Bütün bu çelişkiler yıllarca beynimi kemirip durdu. Hala da kemirmeye devam ediyor.

    NASIL AHLAKLI, DÜRÜST OLUNUR?

    Sivrilmeyerek, göze batmayarak, bazı güç odaklarını rahatsız etmeyerek ahlaklı ve dürüst olmak mümkün mü? İnsan sadece kendisine ahlaklı ve dürüst olarak ahlaklı kalabilir mi? Ahlak denilen şey sadece insanın kendine ahlaklı olarak sahip olunabilecek bir şey midir? Yani ahlak sadece insanın kendinden sorumlu olmasıyla sahip olunabilecek bir şey midir? Yani insan, sadece kendisinin dürüst olmasıyla, başkasının başına gelen haksızlıklara sivrilmemek, öne çıkmamak kaygısıyla ses çıkarmadan ahlaklı ve dürüst olabilir mi? Peki yanlış, ahlaksız ya da dürüst olmayan şeyler yapmış birisine, bir yöneticiye başına bir hal gelecek korkusuyla ses çıkarmamamız halinde yine ahlaklı ya da dürüst kalabilir miyiz? Yıllarca bu paradoksu çözmeye çalıştım. Muhtemelen benim gibi bu paradoksun yaşattığı açmazları deneyimleyen herkes bu girdaba düşmüştür.

    Hem ahlaklı, dürüst olacaksın, hem de insanlar açlıktan kırılırken zevk sefa süren yöneticilere başına bir iş açılır diye ses çıkarmayacaksın. Hem ahlaklı kalacaksın, hem de içinde yaşadığın ülkenin ya da dünyanın bir bölgesinde siviller vahşice katledilirken sesini çıkarmayacaksın. Ne için? Başıma bir hal gelir, birilerinin ekmeğine yağ sürerim. Ülkenin bölünmez bütünlüğüne tehdit olur. Aman ağzımızın tadı bozulmasın. Hem ahlaklı kalacaksın hem de hukuksuz bir şekilde vekilliği düşürülerek yaka paça meclisten derdest edilen bir vekil, kim olursa olsun bütün haksızlığa uğrayanların sesine ses olmaya çalışıyor diye buna sesini çıkarmayacaksın. Ne için? Aman iktidarın öfkesini üstüme çekerek tehdit edilmeyeyim, işimden, aşımdan, özgürlüğümden, canımdan olmayayım. Hem ahlaklı kalıp hem de barış bildirisine imza verdiği için yıllarca emek verdiği üniversitelerden kapı dışarı edilirken tarla sıçanı gibi saklanacaksın. Ne için? Aman mevzilerimizi koruyalım. Bizim başımıza da bir hal gelirse, bizlerden boşalan koltuklar başkaları tarafından çabucak doldurulur. Bu nedenle böyle zor zamanlarda bir miktar taviz verilip, meslektaşlarımızın kellesi koparılırken birazcık sesimizi kısmamızda beis olmayabilir. Hem ahlaklı kalacaksın, hem de insanlar hastalıktan ve açlıktan kırılırken, görev aldığın bilim kurulunun hiçbir tavsiyesine karar vericiler tarafından uyulmadığı halde bu görevin başında kalmaya devam edeceksin. Ne için? Ben bu görevden ayrılırsam, zaten yerime başka kuklaları çabucak yerleştirirler. Bu nedenle, neden bu olağanüstü dönemlerde kurban ben olayım?

    İNSAN SADECE KENDİSİNDEN DEĞİL, TOPLUMDAN DA SORUMLUDUR

    Hâlbuki ahlak, sadece kendinden ve kendi davranışından, kendine yapılandan mesul olmanın ötesinde soyut bir kavram. Sokrates, “ben toplumun üzerine Tanrılar tarafından salınmış bir at sineğiyim”2 derken tam da, sadece kendisinden değil toplumdan da sorumlu olduğunu, toplumdaki haksızlıklara da ses çıkarmanın kendisine bir nevi “verilmiş” bir görev olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Bu görevi kim verir bir insana? İnançtan inanca, felsefeden felsefeye, gelenekten geleneğe değişir bu görevi veren aşkın güç. Dinler buna tanrı der, felsefe ve Aydınlanma filozofları akıl ve muhakeme yetisi der. Yani insan düşünebilen bir varlık olduğu için, sadece kendisinden değil, içinde yaşadığı toplumdan da sorumludur. Bu sorumluluk gereği insanın yine kendi kendine yüklediği ödevleri vardır. Bu ödevlerin birbiriyle çeliştiği anlarda insan dönüp mantığına ve vicdanına sorar. Bu sorgulamayı insanın hakkaniyetli yapacağı var sayılır. Ancak bu varsayımın işlemediğine modern toplumlarda defalarca şahit olduk. İnsanın kendine, ailesine, topluma, mesleğine, ait olduğu ulusa ya da etnik gruba, dinine karşı taşıdığı sorumluluklar arasında her zaman çelişkiler ortaya çıkıyor ve bu çelişkileri aşmaya çalışırken insan denen aciz varlık çoğu zaman kendini konforlu hissedeceği bir alanı ahlaki normlardan oluşan bir zırhla çevirerek içine saklanabiliyor. Böylece hem ahlaklı olmanın verdiği iç huzura ermiş hem de yaşadığı çelişkinin yarattığı tedirginlikten kurtulmuş oluyor.

    İnsan denen canlıyı diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik bilişsel yeteneği. Bu yönüyle öne çıkan insan, bir yandan kendi türünden birisine yapılan kötülüğü engellemek için iradi bir güç gösterebiliyor diğer yandan kendisi bizatihi bu kötülüğün müsebbibi olabiliyor. Ahlak denilen şey, esasında toplumsal bir varlık olan insanın toplum içindeki varlığını olanaklı kılıyor. Tam da bu nedenle hem canavar olma hem de canavarlığa maruz kalma ihtimali olan insanı birbirine karşı koruyan da bir özelliği var ahlakın. Zira ahlak olmasa, insan başkasına karşı yalan söylemeyi yanlış görmez ve sözün, dilin, sözleşmenin de anlamı kalmaz. Bu nedenle ahlak ve dil birbirine çok benzer. Dilin de ahlakın da diyalojik olduğu sürece anlamlı bir yeri vardır toplum içinde. Dildeki anlamlar ortaklaşamazsa iletişim imkânsız hale gelir, ahlak sadece kişileri kendine karşı bağlayan soyut bir kavram haline gelirse, kimsenin sahip olmaya gerek duymayacağı muğlak ve temellük edenin elinde her türlü şekle girebilen tehlikeli bir fenomene dönüşür. Tam da günümüzde bu açmazı yaşıyoruz. Bir yandan o kadar çok ahlaktan bahsediliyor, diğer yandan onca ahlaksızlık mazur görülüyor. Yasalarla hırsızlık yasaklanıyor, usulüne uygun şekilde çalmayı becerebilenler yine yasalar tarafından korunabiliyor. İşte tam da toplumu derinden tehdit eden bu açmaz derinleştikçe, toplumu aşan millet, din, tanrı, aile gibi kavramlara sadakat daha çok öne çıkarılıyor.

    Türkiye’yi uzun zamandır yöneten iktidarın da, dünyada giderek yaygınlaşan muhafazakâr popülist iktidarların da bir yandan ahlaktan, dinden imandan, tanrıdan, yerlilikten ve millilikten bahsederken diğer yandan da fütursuzca yalan söyleyebilmesini belki de yazımın başında dikkat çektiğim paradoksta aramak gerekir. Wendy Brown, Neoliberalizmin Harabelerinde adlı kitabında “Tanrı, aile, millet ve serbest girişim” gibi kavramların muhafazakârlığın temel düsturu olduğuna dikkat çekerek, özellikle neoliberal ideoloji içinde bu kavramların toplumun selametini ve bireylerin özgürlüğünü derinden tehdit ettiğine dikkat çekiyor.3 Yıllarca bir yandan kendi başının çaresine bakmanın bireylerin temel düsturu olması gerektiği vazedilirken, diğer yandan muğlak ve bizleri gerçekten koruyup korumadığından tam olarak emin olamadığımız bir devlete ve millete sadakat göstermemiz beklendi. Devletin, milletin bütünlüğü adına, haksızlığa uğrayanların uğradığı haksızlığa ses çıkarmayabileceğimiz ahlaki bir düstur olarak öğretildi. Devlete-millete sadakat, topluma sadakatin önüne konuldu. Hâlbuki ahlak denen şey, somut olarak bir başkasına-ötekiye karşı sorumlulukta anlam buluyor.4 Herkes bir başkasından sorumlu olduğu anda ahlaki ilişki anlamlı bir zemine oturuyor. Oysa bize ilk başta da söylediğim gibi hem ahlaklı olmak, hem de başkasına haksızlık yapılırken susulabileceği öğütlendi. Bu bireysel kurtuluş reçetesindeki paradoksu görmezden gelebilmemiz için de, vatana-millete hayırlı olmamız istendi. Oysa vatan-millet bizi aşan, bizden öte ve çoğu zaman bizi de içinde öğütebilen bir kavram. Biz vatandan önce başkasına karşı sadakat duyduğumuz anda, vatan anlamlı bir zemine oturacak. Asıl vatanın üzerinde yaşadığımız ve bize yıllarca kutsal olduğu öğretilen bir kara parçası değil de, haksızlığa uğrayan her canlının olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Her canlı için vatan en az kendisi kadar canı kıymetli olan bir başkası olmalı. Bu sorgulamayı daha da derinleştirmenin gerektiği zamanlardan geçiyoruz. Zira yıllarca hayırlı evlat olmamız öğütlendiği vatan-millet hayırsız ellerde ve bizi ezmek için araç olarak kullanılıyor. Son olarak Nazım’a kulak vererek tamamlayayım yazımı:

    Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,

    ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.

    Vatan çiftliklerinizse,

    kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

    vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

    vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

    fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

    vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

    vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

    ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

    vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,

    Amerikan donanması, topuysa,

    vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan,

    ben vatan hainiyim.

    Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

    1 um:ag Genel Yayın Yönetmeni

    2 Platon (2019), Sokrates’in Savunması, İstanbul: Say Yayınları.

    3 Wendy Brown (2021), Neoliberalizmin Harabelerinde, Batıda Antidemokratik Siyasetin Yükselişi, (Çev. Bülent Doğan), İstanbul: Metis.

    4 Alain Badiou (2004), Etik, Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, (Çev. Tuncay Birkan), İstanbul: Metis.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.