Ders, sabahın çok da erken olmayan bir saatinde başlıyordu. Bu iki konuğun derse katılacağı gün nasılsa ben bir miktar geç kalmıştım. Sanırım insan gelen konuğu “kaprissiz” davrandığında gereksiz bir rahatlık içine düşüyor. İtiraf edeyim, benim o günkü gecikmemin nedeni de bu gereksiz rahatlıktı sanırım. Evden çıkarken aradığımda derse yirmi dakika kalmıştı ve evimle fakülte arası yarım saatten biraz fazla mesafedeydi. Umudum o gün yolda fazla trafiğin olmamasıydı. Umduğum gibi olmadı, kampüse girdiğimde dersin başlama saatini on dakika geçmişti. Pakrat Estukyan’ı biraz da korkarak aradım ve kendi dersime geç kaldığım için özür dileyerek nerede olduklarını sordum. Açıkçası bu nezaketsizliğim için soğuk bir yanıt beklerken, hiç de istifini bozmayan bir ses geldi karşıdan: “Biz kampüsün karşısındaki simitçide oturduk çay içiyoruz. Hiç önemli değil. Birazdan geliyoruz.” İçim rahatlamıştı. Ama yine de üzerimde gösterdiğim nezaketsizlik ve özensizlik nedeniyle hala bir tedirginlik vardı. Bu tedirginliği atmam için yetmişlerinde iki “delikanlı”yı karşımda görmem ve gülen gözleriyle bana “günaydın delikanlı” demelerini duymam gerekiyormuş. Delikanlı dediysem, lafın gelişi. İkisi de gerçekten yaşlarının gerektirdiği olgunlukla konuşmalarının yaydığı enerji arasındaki tezatı tam anlamıyla yansıtıyorlardı. Ancak bir tezat da ikisinin görünümleri ile hal ve tavırları arasında göze çarpıyordu. Pakrat Estukyan sigara içmekten sarıya çalmış beyaz pos bıyığıyla bir Alevi dedesini andırırken, Zakarya Mildanoğlu giyimi kuşamıyla bir İstanbul Beyfendisi görünümündeydi. Ancak bu iki farklı insanın sıcaklığı ve hoş sohbeti beni birden içine alıverdi sabahın erken saatinde.
İki konuğumla hemen derse girdik. Ben kısa bir taktimden sonra sözü sırasıyla Pakrat Abi’ye (sohbetin bir noktasında Bey ekini bırakıp kendisine abi diye hitap edersem daha rahat hissedeceğini hatırlattı) ve Zakarya Bey’e bıraktım. Pakrat Abi, Agos’tan Hrant Dink’ten ve Agos’un gazetecilik anlayışından bahsetti. Yanı sıra gazetedeki işleyişten ve haber hazırlarken yaşadıkları zorluklardan. Bunlar aslında aşağı yukarı ben dâhil pek çok öğrencimin malumuydu. Bu nedenle açıkçası Pakrat Abi’nin anlattıkları ne beni ne de öğrencileri pek de şaşırtmadı.
Söz sırası Zakarya Bey’e gelmişti. O bize hazırlığını sürdürmekte olduğu bir kitaptan çarpıcı başlıklar anlatacağını söylemişti.1 Kitap Osmanlı’daki Ermenice süreli yayınlarının tarihi üzerineydi. Ben bu konudaki ilk şaşkınlığımı Zakarya Bey telefonda bana ne anlatacağını söylediğinde yaşamıştım. Zira o kadar yıllık iletişim eğitimime, doktorama ve doçent unvanıma rağmen basın tarihi kitaplarından Ermeni süreli yayınlarına dair pek bir malumat sahibi değildim. Elbette bu konuda benim de hatam büyüktü. Hem alternatif medya konusunda öğrencilere ders vermeye cüret edip hem de böyle bir malumata sahip olmamak kabul edilemezdi. Ama elbette hatanın tümünü yüklenerek de kendime haksızlık etmeyeyim. Hatanın büyüğü bu toplumun, devletin ve devletin eğitim sisteminin olmalı.
Zakarya Bey’in anlattıkları hala bugün gibi kulaklarımda yankılanır. İlk feminist kadın dergisinin Ermenice yayınlandığı, Ermenilerin çok sağlam bir işçi gazetesi geleneğinin olduğu, Anadolu’da Ermeni alfabesi ile Kurmanci dilinde Kur’anı Kerim’in basıldığı gibi bilgileri dinledikçe hem benim hem de öğrencilerimin heyecanı artmaya başlamıştı. Zakarya Bey, İstanbul ve Anadolu’da çıkarılan Ermenice, Ermeni alfabeli farklı dil ve lehçelerdeki süreli yayınlar ile basılmış öne çıkan kitap ve kutsal kitaplardan bahsederken aynı zamanda da Türkiye haritası üzerinden Anadolu’da Ermenilerin yoğun yaşadığı bölgelere işaret ediyordu. Şimdilerde Ramazan aylarında oruç tutmayanın linç edildiği, zaman zaman ölesiye dövüldüğü Anadolu kentlerinde Ermeni mabetleri, okulları ve tabi ki bunlara ihtiyaç duyan yoğun Ermeni nüfusunun bulunduğunu ilk defa bu somutlukta gördüğümde nasıl bir yıkım yaşandığını iyice anlıyordum. Ancak bu konuyu anlatan Zakarya Bey, derin bir zarafet ve mesafeyle aktarıyordu bu bilgileri bize. Anlatırken ne yüzünde bir kin, ne de cümlelerinde nefret işareti vardı.
Ders bittikten sonra dışarda öğle yemeği yerken ben durumun vahametini dile getirdiğimde konu, bu coğrafyadan Ermeni nüfusunun bu kesif yok oluşunun soykırım mı, tehcir mi, yoksa OLAY mı olarak nitelendirileceğine gelip dayandı. Karşımdaki iki görmüş geçirmiş, çelebi de konunun o zamanın savaş koşullarında değerlendirilmesi gerektiğini dile getirerek, kendilerinin buna “Büyük Felaket” (Meds Yeghern) demeyi tercih ettiklerini belirttiler. Ancak ben yine de bu yok oluşun korkunç olduğunda, bir şekilde bununla Türkiye toplumunun yüzleşmesi gerektiğinde ısrar ettiğimde, her ikisi de “elbet bir gün o da olacaktır, belki de daha zaman var” diyerek beni teskin ettiler.
24 Nisan günü ABD Başkanı Biden, uzun yıllardır ABD Başkanlarından Ermeni Diasporasının beklediği ifadeyi kullandı ve 1915’te Anadolu’da gerçekleşen, dönemin yöneticileri tarafından tehcir, bir kısım Ermeni için Büyük Felaket ve Türkiye’de bu konuyu ulusal gurur olarak değerlendiren inkârcılar için Olay olarak nitelendirilen büyük kıyıma, “soykırım” dedi. Bu ifadenin kullanılmasının kuşkusuz uluslararası ilişkiler, devletler arasındaki egemenlik mücadelesi, siyaset ve hukuk açısından belli anlamları var. Ben bu konulardan çok da anlamam, anlamadığım konularda da ahkâm kesmek istemem. Ben konunun insani boyutuna dikkat çekmek istiyorum.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın hangi koşullar altında yapıldığını, öncesinde emperyalist devletlerin Anadolu’da yaşayan halkları birbirine düşürmek için ne dümenler çevirdiğini, bunlara aldanıp yıllarca bir şekilde barış içinde yaşadıkları komşularıyla düşman hale gelen Müslüman olmayan etnik ve dini azınlıkların da savaşa nasıl dâhil olduğunu biliyoruz. Savaş koşullarının, dostu nasıl düşman hale getirdiğini çok iyi anlıyoruz elbette. Ancak savaşın dahi kendi içinde bir hukukunun olduğunu da bilmemiz gerekir. Bu coğrafyayı yüzyıllar boyunca yurdu bilmiş Ermeni nüfusuna dayatılan tehcirin, 90’lı yıllarda Kürtlere uygulanan köy ve tarla yakarak göçe zorlamadan çok da farkı var mıdır acaba? Elbette bu farkı anlayabilmek için her ikisini de ayrı ayrı deneyimlemek gerekir. Ancak bazı acıları anlamak için illa ki deneyimlemek gerekmez; gördüğünüz, duyduğunuz ve hissettiğiniz şeyler de bu acılara dâhil eder sizi. Üstelik bu uygulama sadece Kürtlere de yapılmış değil. 2014 yılında gittiğim Mardin yakınlarındaki Kafru adlı Süryani Köyü’nde uygulanan insanlık dışı muamelenin izleri köyün yıkıntı hale gelmiş küçük ibadethanesinin duvarlarına işlemişti. Köye sonradan geri dönen sınırlı sayıdaki aile, özellikle yıkıntıları yok etmemiş, yeni evlerini ayrı arazilere yapmışlardı. Köyün yıkıntıları, kendilerine yaşatılan acıyı sürekli hatırlatsın diye belki de. Köyün yıkıntı haldeki eski mabedinin duvarları terk edildiği dönemde o bölgede askerlik yapanların devre numaralarıyla doluydu. Askerler, “fethedilmiş” mabedin duvarlarına sanki varlıklarını nakşetmek ister gibi doğum tarihleriyle askere alınış devrelerini kazımışlardı. Gördüğüm bu manzara bir yandan hüzün diğer yandan utanç yaşatmıştı bana. Benim utancım, “Türkler bunu nasıl yapar?” gibi bir ulusal gururdan kaynaklanmıyor. Zira ben ne herhangi bir millete dair mutlak olumlu ne de mutlak olumsuz niteliklere inanmıyorum. Her milletin, her topluluğun utanç duyulmasına yol açacak davranışlar sergileyen bireyleri de vardır, gurur duyulacak işler yapan evlatları da. Ben burada utancı bunu yapanlar adına, hüznü bunu yaşayanlar adına hissettim.
Bir coğrafyayı vatan yapan bizim muktedirlerimizin ileri sürdüğü gibi o coğrafya uğrunda dökülen kan değildir. Toprak uğruna akan kanın kokusu yüz yıllar da geçse burnumuzdan gitmez. Kanın kokusunu silen, kanları ne nedenle olursa olsun akıtılanların yaşadığı acıyı yüreğinde hissetmektir. Anadolu coğrafyası belki de uğruna en çok kan dökülen coğrafyalardan birisi. Ermeni’si, Süryani’si, Rum’u, Yahudi’si, Kürdü, Alevi’si saymakla bitmez kanı dökülenin. Bu coğrafyada eğer bir gün barış olacaksa toprak uğruna dökülen kanla övünmekten vazgeçtiğimizde olacaktır. Dini, milleti, inancı, meşrebi ne olursa olsun komşusunu kendisi gibi bilen; vatan, millet, Sakarya edebiyatına komşusunun, canını malını kurban vermeyi olağan karşılamayan insanlar çoğaldığı zaman, hiçbir emperyalist ülkenin bu topraklarda yaşanan olaylara ne ad verdiğinin önemi kalmayacaktır. Bir Alevi kendisine yapılan zulme itiraz ederken, Ermeni’ye düşman gözüyle bakmadığı gün bu topraklarda gerçek bir toplum olmayı başarabileceğiz. Aksi takdirde, içinde yaşadığımız toplum, eğreti değerlerle, sade suya tirit ahlaki yargılarla, birbirine acemice teyellenmiş bağlarla her zaman bir dış tehditle var olmayı sürdürecektir. Bu toplumsal varlığın devamını kendi varlığına bağımlı kılan ve bu nedenle kendini vaz geçilmez sayan yalancı, riyakâr, zalim ve otoriter siyasi liderlerden de yakamızı kurtarmamız mümkün olmayacaktır.
Belki de umudu yitirmemek için yine sözü bu coğrafyadan çıkmış müstesna bir ozana bırakmak gerekir, Ahmet Arif’e… Bu coğrafyanın kaderinin nereden nereye geldiğini anlamak için bu dizeler mutlaka bize yol gösterecektir.
Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun?
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
1[1] Bu kitap bir süre sonra yayınlandı. İlgilenenler için bkz. Zakarya Mildanoğlu (2014), Ermenice Süreli Yayınlar 1794-2000, İstanbul: Aras Yayınları
Bir yanıt yazın