Etiket: #İnsan

  • İnsan insandan gazeteci gazeteciden sorumludur

    En son söyleyeceğimi başta söyleyerek başlayayım: Denizlerin müsilajıyla Türkiye toplumunun ve siyasetinin Sedat Peker’i aynı tarihsel döneme denk geldiyse “vardır bunda bir hayır” demek lazım. En azından artık karanlığın en zifir zamanlarını yaşadığımızı biliyoruz ve ya zifiri karanlık içinde kalacağız ya da gördüğümüz ilk ışık huzmesinin peşinden gideceğiz. Bunu büyük ölçüde insanların “üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğleyip yeğlememeleri”[1] belirleyecek.

    1994 yılının yaz aylarında gazetecilik bölümünü kazandığımı öğrenip yakın çevreme sevinçle haber vermeye başlamıştım. Dayım kendisine yeğeninin üniversite kazandığı sevinçle bildirilince, pek de önemsememiş. En azından bu haberi dayıma veren akrabamız da olan öğretmen bana öyle aktarmıştı. Üniversite kazanmama aynı yaşlardaki kızı kazanmış kadar sevindiğini belirten öğretmen, dayımın bu duyarsızlığına çok kızdığını belirterek kendisine “Neden sevinmedin, yeğenin üniversitede gazetecilik bölümü kazandı?” diyerek tepki gösterdiğinde, dayım “gazetecilik bölümü ne ki, gazeteciliğin de okulu mu olurmuş?” şeklinde yanıt vermiş. Açıkçası gazetecilik bölümü kazanmak benim de hayalim değildi. Kazanana kadar böyle bir bölümün olup olmadığından da çok haberdar değildim belki de. O zaman üniversite sınavına girmeden önce doldurulan kutucuklar içinden çok da bilmeden doldurduğum bir bölümdü. Ben esasen uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve kamu yönetimi ya da hukuk okumak hayali kuruyordum. Neyse mevzu benim ne okumayı hayal ettiğim değil elbette.

    Dayımın verdiği bu yanıt, elbette o sırada esas kazanmak istediğim bölümü kazanamamış olmanın verdiği buruk sevinci bir miktar daha gölgeledi. Ancak yıllar içinde düşündükçe bu tepkinin çok da yersiz ve anlamsız olmadığına kanaat getirdim. Zira aynı tarihlerde Antalya merkezde gazete dağıtıcılığı yapan bir Mehmet amca vardı akrabalarımızdan birisinin ahbabı olarak tanıdığımız. Ben bu Mehmet amcanın adının ne olduğunu uzun zaman bilmedim. Tanıyan pek çok kişinin de bildiğini sanmıyorum. Zira Mehmet amca bilinen adıyla “gazeteci”ydi. Gazete dağıtıcılığı yapan kişinin hem lakabı hem de mesleği “gazeteci” idi. Yani Anadolu insanının gazeteci denilince ilk aklına gelen kişi gazete dağıtımcısıydı galiba. Bu nedenle Türkiye toplumunun gazetecinin yaptığı işin gerçekte ne olduğunu anlaması muhtemelen hala imkân dâhilinde değil. Zira insanların haber olarak dinledikleri şey yıllardır, hükümetlerin demeçleri oldu, hele de günümüzde bu eğilim katlanarak arttı. Bu nedenle öncelikle gazetecinin yaptığı “haber verme” işinin bizatihi kendini ilgilendiren bir sorun olduğunun bu topluma anlatılması gerekiyor. Yine bu nedenle yaptığı haberden dolayı bir gazetecinin hapse atılmasının bir hak ve demokrasi sorunu olduğunun kavranması ve kavratılması öncelikli hedef olmalı. Gazetecinin öldürülmesi, hapsedilmesi, sürgün edilmesi, yargılanması sadece o gazeteciyi bağlayan bir şey değil, tüm toplumu bağlayan bir şey. Zira hapsedilen ve öldürülen sadece gazeteci değil halkın ve toplumun özgürlüğü ve iradesidir. Aynı nedenlerden dolayı bir gazetecinin mesleğini kirletecek bir şeyler yapması sadece o gazeteciyi ilgilendiren bir şey değil, aynı zamanda diğer gazetecileri ve toplumun tümünü ilgilendiren bir konudur. Zira mesleğini kirli işlere alet eden bir gazeteci, en çok da hava kadar su kadar ihtiyaç olan hakikati kirletiyor.

    ‘MEDYA MÜSİLAJI’ GAZETECİLER

    Buradan yola çıkarak son günlerin “medya müsilajı” diye tanımlanabilecek Veyis Ateş meselesine gelmek istiyorum. Veyis Ateş, Özışık kardeşler, Abdülkadir Selvi ve daha bilumum “gazeteci” Türkiye medya tarihi içinde ilk örnekler değiller. Bunu zannımca herkes biliyordur. Ancak neden bu dönemde denizlerdeki müjilaj gibi su yüzüne çıkıp gazetecilik adına işledikleri cürüm hepimizin sorunu haline geldi? Gerçekten de bu gazeteciler tüm toplumun sorunu mu? Zaten tam da tüm toplumun sorun olarak görmemesi nedeniyle iş bu hale gelmiş olabilir mi? Bütün bu sorulara kısa bir yazı içinde hakkıyla yanıt verebilmek için size 50’li yıllardan günümüze gelen süreç içinden birkaç örnek vereceğim.

    Yakın tarihten örnekler:

    • 50’ler: Bu dönemde basın, ticari potansiyelinin artması ve DP iktidarının özgürlük ve demokrasi vaatlerinin bir araya gelmesiyle nispeten devletten “özerk” ve bağımsız hale gelmiş de olsa, daha basın-iş ahlakına dair norm geliştirme konusunda bir hayli eksiktir. Ezici bir çoğunluğu alaylı olan gazeteciler, arasında bu nedenle basın gücünü sıradan gündelik çıkarları için kullanan, bu ilişkileri henüz rafine çıkar ilişkisine tahvil etme becerisi kazanamamış gençlerden oluşmaktadır.[2] Celalettin Çetin anılarında, gittiği basın toplantısı ve kokteyllerde, ünlü kişilerin uygunsuz fotoğraflarını çekip, sonradan o kişilere fotoğrafını göstererek onlardan para sızdıran genç foto muhabirlerden bahseder örneğin.[3] Bunlar gazeteciler arasında “Albümcüler” diye anılır. Deneyimli olanlar, zaten sadece gazeteci değil, aynı zamanda muharrir ve çoğu zaman da ya gazete sahibi ya da milletvekilidir.
    • 1985 yılında Aydın Doğan’ın sahipliğine geçmiş olan Milliyet Gazetesi’nde Barış Davası tutuklularının Atıf Yılmaz, Tarık Akan ve Hale Soygazi tarafından ziyaret edilmesi haberi “Garip Ziyaret” başlığıyla verilmiştir. Üstelik haberde tutuklular “8 yıl hapse hükümlü” şeklinde verilmiş, hâlbuki tutuklularla ilgili daha henüz hüküm verilmemiştir. Uğur Mumcu, Mümtaz Soysal ve Altan Öymen’in de yazı yazdığı, ayrıca Öymen’in Yayın ve Haber Müdürü olarak görev yaptığı gazetenin bu haberi verme şeklini hukuki ve gazetecilik etiği yönünden eleştirmiştir. Bu eleştiriyi Altan Öymen kabul etmemiş ve ısrarla haberin arkasında durduğunu yazmıştır yazdığı yanıt niteliğindeki yazılarında. Uğur Mumcu, Türkiye tarihinin belki de ilk araştırmacı gazetecilik örneklerinden birisi olan Mobilya Dosyası’nı meslektaşı Altan Öymen ile birlikte yazmıştır. Ancak meslektaşının yönetimindeki gazetede yayınlanan bir haberi de kıyasıya eleştirebilmiştir. Mamafih Altan Öymen, buradaki Uğur Mumcu’nun işaret ettiği hatayı neredeyse hiç kabul etmemiş ve bir şekilde yapılan hatayı savunmaya çalışmıştır. Ancak buradaki tartışma üslubunca devam etmiştir.[4]
    • İkinci örnekteki olayın geçtiği tarihlerde aynı zamanda gazeteler, aslen mesleği gazetecilik olmayan patronların sahipliğine geçmiştir. Bu patronlar gazetecilik dışında ve gazetecilikle alakası olmayan pek çok alanda faaliyet gösteren sermayedarlardır. Türkiye’de büyük sermaye gruplarının neredeyse tümünde olduğu gibi bu sermayedarlar da devlet eliyle ve inayetiyle zenginleşmiş ve zenginlikleri bu yolla artmıştır. Bu nedenle gazetecilik faaliyeti bir anlamda bu sermayedarların diğer faaliyet alanlarını genişletmek için kullandıkları bir silah işlevi görmüştür. Bu tarihlerde bazı “seçkin” gazeteciler ve köşe yazarları bu silahın namlusuna sürülmüş kurşun ya da kurşun asker işlevi görmeye başlamışlardır. Buna en çarpıcı örnek kendileriyle derinlemesine görüşmeler yapılan gazetecilerin kurduğu şu cümlelerdir:

    “Akşam yemekleri, açılmış pahalı şaraplar, asla bir muhabirin maaşıyla satın alamayacağı yemekler, gidilen lokantalar ve bu baş döndürücü hava bir süre sonra ekonomi muhabirini kendisini iş adamı gibi hissettirmeye başlar. Telefonu açtığında karşısında Rahmi Koç, ya ben neyim böyle demeye başlıyor adam. Yani Rahmi Koç’a ulaşmak için herhangi bir kol çalışanı elli tane kapı geçmesi gerekirken siz telefonu çevirdiğinizde karşınıza çıkıyor” (11 Haziran 2008 tarihli görüşme).

    “Ben, bir muhabirin iki üç katı kadar ücret alabilmeliyim ama 10 katı kadar ücret almamalıyım, bu yanlış. Hele bir de patronların tetikçiliğini iyi yapıyorsanız iyi para veriyorlar. Bu çok üzücü bir durum. Aslına bakılırsa bütün bu paraları kendileri için veriyorlar. Üst düzey insanlarla rahatlıkla bir araya gelelim, ihalelere, banka işlerine yakın olalım diye. Yaşam standartlarımız o kadar yükseldi ki, ayaklarımız yerden kesildi. Yarının ne olacağını ise kimse bilmiyor. İyi ücret alan yazarlardan biriyim ama bir gün emekli maaşına mahkûm olacağımı biliyorum. Edindiğim bu çevre ile aynı standartları yarın sürdüremeyeceğim. Hep diyorum, bizler medya kurbanlarıyız. İşte bu yüzden de acınacak durumdayız aslında” (15 Mayıs 2005 tarihli görüşme).[5]

    Günümüzden örnekler:

    • Habertürk Televizyon Kanalı’nda 10 Şubat 2014 tarihinde yapılan program sırasında Türkiye tarihine “Alo Fatih Vakası” olarak geçen bir uyarı telefonu gelir. Daha sonra Fethullah Gülen destekçisi istihbaratçılar tarafından kamuoyuna el altından ses kayıtlarının duyurulmasıyla haberdar olduğumuz olayda dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, kanal yöneticisi Mehmet Fatih Saraç’ı telefonla arayarak açıkça tehdit eder. Bu olay üzerine kanaldaki yönetici ve programcılar kendilerine bir anlamda “çekidüzen” vermek zorunda kalırlar. Bu “çekidüzeni” aslında oto sansürün iyiden iyiye içselleştirilmesi olarak anlamak gerekir. Bu olayın da kendisine sorulduğu bir saha çalışmasında Habertürk Kanalı’nın Haber Müdürü ve Teke Tek Programı’nın sunucusu Fatih Altaylı, “savunma stratejisi olarak, teslim olmaktan başka seçeneği olmadığını, çünkü haber departmanının yöneticisi olduğunu ve bu nedenle ‘haber odası ailesinin’ iyiliğinden sorumlu olduğunu söylüyor”.[6] Altaylı’nın bu savunma stratejisi, aslında neoliberal kuralsızlaştırma sonucunda ortaya çıkan kurumsal çürümenin ve bu çürümenin yol açtığı ahlaki ve ilkesel yozlaşmanın en net göstergelerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Burada Altaylı, aslında kamu adına sorumluluk üstlendiği, kamuyu bilgilendirmek misyonuyla hareket ettiği bir görevi, patrimonyal bir kategoriye tevil ederek bir yandan yaptığı işin ciddiyetini hatırlatırken diğer yandan da bu işin gereği olan ilkelerden, sorumlu olduğu kişiler adına vazgeçilebileceğine vurgu yapıyor. Bu vurgu, aslında iyice güçsüzleşmiş ve sınırsız sorumlu ama sınırlı bir yetkiye sahip taşeronlaştırılmış bir yönetici profilinin en net göstergesidir.[7]
    • 2021 yılının bahar aylarında Türkiye’nin en popüler mafya lideri haline gelen Sedat Peker ile sıkı fıkı ilişkileri olduğu, mafya lideriyle içişleri bakanı arasında aracılık rolü üstlendiği anlaşılan Hadi Özışık gündemimize girdi. Açıkçası Süleyman ve Hadi Özışık kardeşleri bu olay yaşanana kadar hiç tanımıyordum. Son yıllarda artık izlemeyi çoktan bıraktığım tartışma-tartışmama programlarının gediklisi imiş meğer bu isimler ve İnternet Haber adlı bir haber portalları da varmış. Elbette bu benim eksikliğim ve cahilliğim. Kendi alanımla ilgili olarak iyi örnekler kadar kötü örnekleri de biliyor olmam gerekir. Bu vesileyle öğrenmiş oldum. Artık sermayedarlarla ilişki kuran değil, bizzat siyasetçi ve mafya liderleriyle ilişki kuran ve bunlar arasında ara buluculuk yapan gazeteci döneminin gözde isimleri bu kişilermiş. Bu gazeteciler aynı zamanda da yaptıkları bu uygunsuz, hukuksuz ve ahlaksız işi hamasetle görünmez ve bilinmez hale getirmeye çalışıyor. Örnekse Süleyman Özışık’ın kendi yaptığı işlerle Ahmet Şık ve Can Dündar’ı karşılaştırması ve bu iki gazeteciyi vatan haini diyerek hedef göstermesi.
    • Veyis Ateş olayına tekrar dönecek olursak. Aslında Veyis Ateş mevzusunu kendi ahlaksızlık ve cürümleri çerçevesinde değil de aynı kurumda çalışan meslektaşlarının Veyis Ateş ile ilgili yaptıkları açıklamalar ve yazdıkları yazılarla beraber anmak daha doğru olur. Zira burada Veyis Ateş’ten ziyade bu kişilerin hal ve tavırları daha önemli.

    “Gazeteci” Sevilay Yılman Veyis Ateş’in marifetleri ortalığa saçıldıktan sonra köşesinde Veyis Ateş’in kara para aklamaktan aranan “iş adamı”ndan 10 milyon Avro istediğine dair ses kayıtlarını açıkladı. Fatih Altaylı da kara para aklamaktan aranan kişinin kendisini arayarak Veyis Ateş ile ilgili tehdit, şantaj ve kriminal nitelikte suçlamalarda bulunduğuna ilişkin bir yazı yazdı. Bu iddiaları, artık inkâr edilemez aşamaya geldiği anda yazmanın bir anlamı var mı tartışmak gerek. Sevilay Yılman ve Fatih Altaylı hem “meslektaş” olarak hem de aynı kurumda birlikte çalıştıkları iş arkadaşları olarak Veyis Ateş’ten sadece hakkında inkâr edilemez iddialar ayyuka çıktığında mı hesap sormakla yükümlüdürler? Bu soruların yanıtlarını bütün gazeteciler hakkıyla vermedikleri sürece son yıllarda iyice ayaklar altına alınan gazetecilik mesleğinin saygınlığını yeniden kazanması mümkün değildir.

    AKP’NİN OLUŞTURDUĞU MEDYA MÜLKİYET YAPISI

    AKP, demokrasi, hukuk, ifade özgürlüğü gibi kavramların anlamını değiştirmek, içini boşaltmak ve işlevsiz hale getirmek için hukuk ve baskı aygıtlarından yararlanıyor olsa da, oluşturduğu medya yapılanmasını da bunun için işe koşmuştur. AKP’nin oluşturduğu medya mülkiyet yapısı, tam anlamıyla bir taşeron sistemidir. AKP medya sermayedarından, köşe yazarına, yayın yönetmeninden, muhabirine kadar oluşturduğu medya yapılanması içindeki tüm aktörleri sıradan birer taşerona dönüştürmüştür. Hatta Sedat Peker’e kulak verecek olursak Doğan Medya Grubunu Ziraat Bankasından aldığı ballı kredi ile devralan Demirören Grubu taşeron bile değildir, tam anlamıyla bir emanetçidir. Bunun için de uzun yıllar boyunca hem düzenleyici ve denetleyici kuruluşları, hem de vergi cezaları ve maliye denetimi gibi araçları da kullanmıştır. Son günlerdeki Sedat Peker’in ifşaatlarından anlıyoruz ki sadece devletin resmi kurumları kullanılmamış, mafya liderleri de kullanılmış medyanın mülkiyet yapısının şekillendirilmesinde. Taşeron sisteminde, taşeron olarak çalışan kişiler sınırsız sorumluluğa ama çok sınırlı hukuki güvenceye sahiptir. Bu nedenle iktidara mutlak şekilde biat etmedikçe mevcut medya sisteminin içinde yer almaları mümkün değildir. Bu sistem içindeki taşeron sistemine mutlak biat etmeyenler zaten, zaman içinde tamamen tasfiye olmuştur. Geriye mutlak biat edenler kalmıştır. Tam da bu koşullar nedeniyle, hükümetten herhangi bir baskı ya da talimat gelmediği halde, artık bu taşeronlar kendiliğinden bir olayı haber yapmama kararı alabilmektedir. Ya da tartışmalı bir olay hakkında Cumhurbaşkanından açıklama gelmedikçe kendi inisiyatiflerini kullanarak araştırma yaparak, soru sorarak haber yapamamaktadırlar. Bu koşullar altında otosansür, mutlak bir sansüre dönüşmüştür artık. Ancak mutlak sansür koşullarında hareket kabiliyetini tamamen yitiren ana akım medya, aynı zamanda sistem içindeki işlevini de yitirmiş, iktidarın kendisine yüklediği propaganda işlevini bile yerine getiremez hale gelmiştir.

    Bu koşullar altında mesleğinin saygınlığını geri kazanmak, onurunu korumak, demokrasiye sahip çıkmak ve halkın doğruları öğrenme hakkını savunmak isteyen gazeteciler artık sadece kendilerinden sorumlu değillerdir. Aynı zamanda meslektaşlarından da sorumludurlar. Birisi kendisine “gazeteci” dediği anda, o kişinin gerçekten gazetecilik yapıp yapmadığı, yaptığı gazeteciliği kişisel çıkarları için kullanıp kullanmadığı, mesleğini kirli ilişkiler ağı içinde araçsallaştırıp araçsallaştırmadığı her gazetecinin titizlikle takip etmesi gereken konular olmalıdır. Bunu en iyi yapacak olan meslek örgütleri ve sendikal örgütlenmelerdir. Bu tür örgütlenmeler, sadece özlük haklarını korumak için değil aynı zamanda da yapılan mesleğin saygınlığını korumak için de önemlidir. Bir mesleğin saygınlığı ortadan kalktığı zaman, bu hele de gazetecilik mesleği ise, tüm toplumun sorunu haline gelir.

    [1] Bu söz Baader Meinhof Çetesi yaygın adıyla bilinen Alman Kızılordu Fraksiyonunun (RAF) önde gelen isimlerinden Ulrike Meinhof’a aittir. Ulrike Meinhof’un bu sözünden hareketle hakkında yazılan bir biyografi için bkz: Prinz, Alois (2008), Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim, Versus Kitap.

    [2] Durna, Tezcan ve Durna, Nehir (2021), “Türk Basınının Demokrasi ile İlk İmtihanı ve 50’li Yıllarda Gazeteciliğin Norm Arayışı”, içinde, Modernizmin Yansımaları: 50’lı Yıllarda Türkiye, R. Funda Barbaros ve Erik Jan Zürcher (Haz.), Ankara: Efil Yayınları, s. 237-272.

    [3] Çetin, Celalettin, 1991, İşte Babıali (Çuvaldızı Kendimize), Cem Yayınları, İstanbul, s. 23.

    [4] Mumcu, Uğur (2021), Polemikler, Ankara: um:ag Yayınları, s. 96-99.

    [5] Alıntılar şu araştırmadan aktarılmıştır: Selma Toktaş (2010), “1980 Sonrası Değişen Medya Ortamında Gazeteci: Zanaatkâr mı Profesyonel mi?”,  Mülkiye Dergisi, Cilt: XXXIV Sayı:269, s. 164-165.

    [6] Bu alıntı haberciliğin mutfağına ilişkin yapılmış Türkiye’deki ender araştırmalardan birisinden yapılmıştır. Araştırma için bkz:  Aşık, Ozan (2017). “The Fall of the Public and the Moral Contestation in the Journalistic Culture of Turkey”, Middle East Journal of Culture and Communication, S. 10, s. 69-85, doi: 10.1163/18739865-01001005.

    [7] Durna, Tezcan (2021), “Yalan Çağına Giden Yolların Taşları Nasıl Döşendi?”, Doğu Batı Dergisi, Sayı 97: Akıl Tutulması Çağı-II, s. 279 305.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • İnsanın Acısını İnsan Alır

    2013 yılı bahar döneminde KHK ile ihraç edildiğim Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde bir meslektaşımla ortak verdiğimiz bir derse, “alternatif medya” olarak nitelendirdiğimiz medya kuruluşlarından temsilciler çağırarak öğrencilerimizin buralardaki gazetecilik deneyimlerini birinci ağızdan dinlemelerini sağlamak istemiştik. O ders için çağırdığımız gazetecilerden ne kadar çok şey öğrendiğimi hatırladıkça öğrenmenin sınırının olmadığını düşünürüm hala. Ama burada anlatmak istediğim şey başka. Bu derse Agos Gazetesi’nden de temsilci çağırmak istemiş ve birilerine ulaşmaya çalışırken iki yazarla yollarımız kesişmişti: Pakrat Estukyan ve Zakarya Mildanoğlu’nu bana eski bir öğrencim önermiş ve ikisiyle de temas kurmamı sağlamıştı. Pakrat Estukyan ve Zakarya Mildanoğlu’na derse katılmayı kabul etmelerinden sonra İstanbul’dan Ankara’ya hangi ulaşım aracıyla gelmek istediklerini sorduğumda, “biz otobüse biner geliriz” yanıtını alınca bir hayli şaşırdığımı anımsıyorum. Üstelik yine kendilerini karşılamamı istememişler, otobüs terminalinden fakülte istikametine gelen metro hattına binerek gelebileceklerini bildirmişlerdi.

    Ders, sabahın çok da erken olmayan bir saatinde başlıyordu. Bu iki konuğun derse katılacağı gün nasılsa ben bir miktar geç kalmıştım. Sanırım insan gelen konuğu “kaprissiz” davrandığında gereksiz bir rahatlık içine düşüyor. İtiraf edeyim, benim o günkü gecikmemin nedeni de bu gereksiz rahatlıktı sanırım. Evden çıkarken aradığımda derse yirmi dakika kalmıştı ve evimle fakülte arası yarım saatten biraz fazla mesafedeydi. Umudum o gün yolda fazla trafiğin olmamasıydı. Umduğum gibi olmadı, kampüse girdiğimde dersin başlama saatini on dakika geçmişti. Pakrat Estukyan’ı biraz da korkarak aradım ve kendi dersime geç kaldığım için özür dileyerek nerede olduklarını sordum. Açıkçası bu nezaketsizliğim için soğuk bir yanıt beklerken, hiç de istifini bozmayan bir ses geldi karşıdan: “Biz kampüsün karşısındaki simitçide oturduk çay içiyoruz. Hiç önemli değil. Birazdan geliyoruz.” İçim rahatlamıştı. Ama yine de üzerimde gösterdiğim nezaketsizlik ve özensizlik nedeniyle hala bir tedirginlik vardı. Bu tedirginliği atmam için yetmişlerinde iki “delikanlı”yı karşımda görmem ve gülen gözleriyle bana “günaydın delikanlı” demelerini duymam gerekiyormuş. Delikanlı dediysem, lafın gelişi. İkisi de gerçekten yaşlarının gerektirdiği olgunlukla konuşmalarının yaydığı enerji arasındaki tezatı tam anlamıyla yansıtıyorlardı. Ancak bir tezat da ikisinin görünümleri ile hal ve tavırları arasında göze çarpıyordu. Pakrat Estukyan sigara içmekten sarıya çalmış beyaz pos bıyığıyla bir Alevi dedesini andırırken, Zakarya Mildanoğlu giyimi kuşamıyla bir İstanbul Beyfendisi görünümündeydi. Ancak bu iki farklı insanın sıcaklığı ve hoş sohbeti beni birden içine alıverdi sabahın erken saatinde.

    İki konuğumla hemen derse girdik. Ben kısa bir taktimden sonra sözü sırasıyla Pakrat Abi’ye (sohbetin bir noktasında Bey ekini bırakıp kendisine abi diye hitap edersem daha rahat hissedeceğini hatırlattı) ve Zakarya Bey’e bıraktım. Pakrat Abi, Agos’tan Hrant Dink’ten ve Agos’un gazetecilik anlayışından bahsetti. Yanı sıra gazetedeki işleyişten ve haber hazırlarken yaşadıkları zorluklardan. Bunlar aslında aşağı yukarı ben dâhil pek çok öğrencimin malumuydu. Bu nedenle açıkçası Pakrat Abi’nin anlattıkları ne beni ne de öğrencileri pek de şaşırtmadı.

    Söz sırası Zakarya Bey’e gelmişti. O bize hazırlığını sürdürmekte olduğu bir kitaptan çarpıcı başlıklar anlatacağını söylemişti.1 Kitap Osmanlı’daki Ermenice süreli yayınlarının tarihi üzerineydi. Ben bu konudaki ilk şaşkınlığımı Zakarya Bey telefonda bana ne anlatacağını söylediğinde yaşamıştım. Zira o kadar yıllık iletişim eğitimime, doktorama ve doçent unvanıma rağmen basın tarihi kitaplarından Ermeni süreli yayınlarına dair pek bir malumat sahibi değildim. Elbette bu konuda benim de hatam büyüktü. Hem alternatif medya konusunda öğrencilere ders vermeye cüret edip hem de böyle bir malumata sahip olmamak kabul edilemezdi. Ama elbette hatanın tümünü yüklenerek de kendime haksızlık etmeyeyim. Hatanın büyüğü bu toplumun, devletin ve devletin eğitim sisteminin olmalı.

    Zakarya Bey’in anlattıkları hala bugün gibi kulaklarımda yankılanır. İlk feminist kadın dergisinin Ermenice yayınlandığı, Ermenilerin çok sağlam bir işçi gazetesi geleneğinin olduğu, Anadolu’da Ermeni alfabesi ile Kurmanci dilinde Kur’anı Kerim’in basıldığı gibi bilgileri dinledikçe hem benim hem de öğrencilerimin heyecanı artmaya başlamıştı. Zakarya Bey, İstanbul ve Anadolu’da çıkarılan Ermenice, Ermeni alfabeli farklı dil ve lehçelerdeki süreli yayınlar ile basılmış öne çıkan kitap ve kutsal kitaplardan bahsederken aynı zamanda da Türkiye haritası üzerinden Anadolu’da Ermenilerin yoğun yaşadığı bölgelere işaret ediyordu. Şimdilerde Ramazan aylarında oruç tutmayanın linç edildiği, zaman zaman ölesiye dövüldüğü Anadolu kentlerinde Ermeni mabetleri, okulları ve tabi ki bunlara ihtiyaç duyan yoğun Ermeni nüfusunun bulunduğunu ilk defa bu somutlukta gördüğümde nasıl bir yıkım yaşandığını iyice anlıyordum. Ancak bu konuyu anlatan Zakarya Bey, derin bir zarafet ve mesafeyle aktarıyordu bu bilgileri bize. Anlatırken ne yüzünde bir kin, ne de cümlelerinde nefret işareti vardı.

    Ders bittikten sonra dışarda öğle yemeği yerken ben durumun vahametini dile getirdiğimde konu, bu coğrafyadan Ermeni nüfusunun bu kesif yok oluşunun soykırım mı, tehcir mi, yoksa OLAY mı olarak nitelendirileceğine gelip dayandı. Karşımdaki iki görmüş geçirmiş, çelebi de konunun o zamanın savaş koşullarında değerlendirilmesi gerektiğini dile getirerek, kendilerinin buna “Büyük Felaket” (Meds Yeghern) demeyi tercih ettiklerini belirttiler. Ancak ben yine de bu yok oluşun korkunç olduğunda, bir şekilde bununla Türkiye toplumunun yüzleşmesi gerektiğinde ısrar ettiğimde, her ikisi de “elbet bir gün o da olacaktır, belki de daha zaman var” diyerek beni teskin ettiler.

    24 Nisan günü ABD Başkanı Biden, uzun yıllardır ABD Başkanlarından Ermeni Diasporasının beklediği ifadeyi kullandı ve 1915’te Anadolu’da gerçekleşen, dönemin yöneticileri tarafından tehcir, bir kısım Ermeni için Büyük Felaket ve Türkiye’de bu konuyu ulusal gurur olarak değerlendiren inkârcılar için Olay olarak nitelendirilen büyük kıyıma, “soykırım” dedi. Bu ifadenin kullanılmasının kuşkusuz uluslararası ilişkiler, devletler arasındaki egemenlik mücadelesi, siyaset ve hukuk açısından belli anlamları var. Ben bu konulardan çok da anlamam, anlamadığım konularda da ahkâm kesmek istemem. Ben konunun insani boyutuna dikkat çekmek istiyorum.

    Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın hangi koşullar altında yapıldığını, öncesinde emperyalist devletlerin Anadolu’da yaşayan halkları birbirine düşürmek için ne dümenler çevirdiğini, bunlara aldanıp yıllarca bir şekilde barış içinde yaşadıkları komşularıyla düşman hale gelen Müslüman olmayan etnik ve dini azınlıkların da savaşa nasıl dâhil olduğunu biliyoruz. Savaş koşullarının, dostu nasıl düşman hale getirdiğini çok iyi anlıyoruz elbette. Ancak savaşın dahi kendi içinde bir hukukunun olduğunu da bilmemiz gerekir. Bu coğrafyayı yüzyıllar boyunca yurdu bilmiş Ermeni nüfusuna dayatılan tehcirin, 90’lı yıllarda Kürtlere uygulanan köy ve tarla yakarak göçe zorlamadan çok da farkı var mıdır acaba? Elbette bu farkı anlayabilmek için her ikisini de ayrı ayrı deneyimlemek gerekir. Ancak bazı acıları anlamak için illa ki deneyimlemek gerekmez; gördüğünüz, duyduğunuz ve hissettiğiniz şeyler de bu acılara dâhil eder sizi. Üstelik bu uygulama sadece Kürtlere de yapılmış değil. 2014 yılında gittiğim Mardin yakınlarındaki Kafru adlı Süryani Köyü’nde uygulanan insanlık dışı muamelenin izleri köyün yıkıntı hale gelmiş küçük ibadethanesinin duvarlarına işlemişti. Köye sonradan geri dönen sınırlı sayıdaki aile, özellikle yıkıntıları yok etmemiş, yeni evlerini ayrı arazilere yapmışlardı. Köyün yıkıntıları, kendilerine yaşatılan acıyı sürekli hatırlatsın diye belki de. Köyün yıkıntı haldeki eski mabedinin duvarları terk edildiği dönemde o bölgede askerlik yapanların devre numaralarıyla doluydu. Askerler, “fethedilmiş” mabedin duvarlarına sanki varlıklarını nakşetmek ister gibi doğum tarihleriyle askere alınış devrelerini kazımışlardı. Gördüğüm bu manzara bir yandan hüzün diğer yandan utanç yaşatmıştı bana. Benim utancım, “Türkler bunu nasıl yapar?” gibi bir ulusal gururdan kaynaklanmıyor. Zira ben ne herhangi bir millete dair mutlak olumlu ne de mutlak olumsuz niteliklere inanmıyorum. Her milletin, her topluluğun utanç duyulmasına yol açacak davranışlar sergileyen bireyleri de vardır, gurur duyulacak işler yapan evlatları da. Ben burada utancı bunu yapanlar adına, hüznü bunu yaşayanlar adına hissettim.

    Bir coğrafyayı vatan yapan bizim muktedirlerimizin ileri sürdüğü gibi o coğrafya uğrunda dökülen kan değildir. Toprak uğruna akan kanın kokusu yüz yıllar da geçse burnumuzdan gitmez. Kanın kokusunu silen, kanları ne nedenle olursa olsun akıtılanların yaşadığı acıyı yüreğinde hissetmektir. Anadolu coğrafyası belki de uğruna en çok kan dökülen coğrafyalardan birisi. Ermeni’si, Süryani’si, Rum’u, Yahudi’si, Kürdü, Alevi’si saymakla bitmez kanı dökülenin. Bu coğrafyada eğer bir gün barış olacaksa toprak uğruna dökülen kanla övünmekten vazgeçtiğimizde olacaktır. Dini, milleti, inancı, meşrebi ne olursa olsun komşusunu kendisi gibi bilen; vatan, millet, Sakarya edebiyatına komşusunun, canını malını kurban vermeyi olağan karşılamayan insanlar çoğaldığı zaman, hiçbir emperyalist ülkenin bu topraklarda yaşanan olaylara ne ad verdiğinin önemi kalmayacaktır. Bir Alevi kendisine yapılan zulme itiraz ederken, Ermeni’ye düşman gözüyle bakmadığı gün bu topraklarda gerçek bir toplum olmayı başarabileceğiz. Aksi takdirde, içinde yaşadığımız toplum, eğreti değerlerle, sade suya tirit ahlaki yargılarla, birbirine acemice teyellenmiş bağlarla her zaman bir dış tehditle var olmayı sürdürecektir. Bu toplumsal varlığın devamını kendi varlığına bağımlı kılan ve bu nedenle kendini vaz geçilmez sayan yalancı, riyakâr, zalim ve otoriter siyasi liderlerden de yakamızı kurtarmamız mümkün olmayacaktır.

    Belki de umudu yitirmemek için yine sözü bu coğrafyadan çıkmış müstesna bir ozana bırakmak gerekir, Ahmet Arif’e… Bu coğrafyanın kaderinin nereden nereye geldiğini anlamak için bu dizeler mutlaka bize yol gösterecektir.

    Binlerce yıl sağılmışım,

    Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

    Nazlı, seher-sabah uykularımı

    Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

    Haraç salmışlar üstüme.

    Ne İskender takmışım,

    Ne şah ne sultan

    Göçüp gitmişler, gölgesiz!

    Selam etmişim dostuma

    Ve dayatmışım…

    Görüyor musun?

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

    1[1] Bu kitap bir süre sonra yayınlandı. İlgilenenler için bkz. Zakarya Mildanoğlu (2014), Ermenice Süreli Yayınlar 1794-2000, İstanbul: Aras Yayınları