Kategori: Yazar

  • Domaniç-Yirce dağları katliamın eşiğinde; 200 bin Bilecik’li susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya

    Çoğunluğu mermer-seramik olmak üzere yüzlerce madenin tahribatıyla zaten zor durumda olan Bilecik’in doğasına şimdi de öldürücü ve son darbeyi vurmak için harekete geçildi. Bilecik’i yaşama bağlayan son kalesi, su kaynaklarının doğuş noktası DOMANİÇ-YİRCE dağlarına siyanürlü-sülfürik asitli altın-gümüş-bakır madeni açmak için çalışmalar hızlandı.

    Yarattıkları ağır çevre tahribatı nedeniyle girdikleri bölgeyi yaşanamaz hale getiren altın-gümüş-bakır madenciliği Türkiye’de nerede dağ, orman, yayla ve su kaynakları varsa saldırıyor. Yaklaşık 5 senedir Bilecik-Bursa sınırındaki Domaniç-Yirce dağlarını ele geçirmek için her yolu deneyen altıncılar, 2017 yılında mahkemelerin verdiği red kararına rağmen bu kez “altın değil bakır çıkaracağız” yalanıyla yine saldırıya geçti. Ancak ne çıkarırlarsa çıkarsınlar hedeflerinde Domaniç-Yirce Dağları var. Göz koymuşlar bir kere; planlarını yapmışlar ve “ikna timleriyle” saldırıyorlar.

    18 Mart günü, yani bu milletin vatansever duygularının zirve yaptığı bir günde Muratdere ve Ormangüzle köylülerini “ikna” etmeye geldiler. Bakır, molibden, renyum dediler. Her zamanki büyüklere masallarını anlattılar. Yatırım, istihdam, gelişim, para-pul dediler ama bunun bir bedeli vardı: Ormanları, yaylaları, meraları ve suları istiyorlardı. Yani kısacası Muratdere’nin ve su kaynakları ağır darbe alacak Bileciklilerin canını istiyorlardı.

    Domaniç Yirce Dağları

    YALAN ORTAYA ÇIKTI

    Aylardır bu toplantıya hazırlanıyorlardı. Yerel gazetelere çarşaf çarşaf ilanlar verdiler: “Altın çıkarmayacağız” dediler. Çünkü köylü de artık biliyordu ve tepkiliydi; altın işinde siyanür vardı, sülfürik asit vardı. Kısaca zehir ve ölüm vardı. Altıncının yalanı işte 18 Mart’taki bu toplantıya kadar sürdü.

    Toplantı başladı, sorular ardı ardına geldi. Öyle ya halkı bilgilendirme toplantısıydı. Bozüyük Belediye Başkanı Talat Bakkalcıoğlu sordu, şirket yetkilisi Volkan Başkan baklayı ağzından çıkardı: “Altın ve gümüş, bakır konsantresinin içine geçecek. Bakır konsantresinin içinde olacak. Daha sonra bu bakırın içinden altın ve gümüşün ayrılması izabe tesislerinde yapılacak.”

    Sanki diğer yağma-talan merkezlerinde farklı bir şey yapıyorlar. Adına altın madeni denilen bütün bu açık hava kimyasal fabrikalarında üretilen “dore” altın yani “ham” altındır. İçinde altın, bakır, gümüş, molibden gibi metaller bulunan külçeye dore altın deniliyor. Bu dore külçelerdeki metaller daha sonra izabe tesisleri denilen çok yüksek sıcaklı fırınlarda birbirinden ayrılır.

    Yaklaşık iki bin dönüm için ÇED istiyorlar, ama 20 bin dönüm ruhsatları var. Yani ‘bir başlayalım gerisi kısmet’ diyorlar. Diğer bütün vahşi madenler gibi. Üç beş yıllığına gelirler, hiçbir şeye ve kimseye zararları yoktur ama bölgeyi tüketmeden, bitirmeden gitmezler. “Şurada sondaj yaptık… Burada da cevher varmış… Hadi bir kapasite artırımı yapalım… Burada da altın bulduk” cümlelerini ardı ardına sıralarlar. Üretim yöntemleri değişir, yeni yatırım kararları alınır, yeni alanlar talep edilir. Talepleri bitmez. Devletin ilgili kuruluşları da, “Canım madem bu kadar yatırım yapmışlar bari onu da çıkarsınlar, bunu da çıkarsınlar” diyerek bir dediklerini iki etmezler.

    YÜZBİNLERCE BİLECİKLİ SUSUZ KALABİLİR

    Bilecik Milletvekili Yaşar Tüzün, “Bilecik nüfusunun toplam 5’te 4’ü buradan çıkan suyu içiyor” derken, Bozüyük Belediye Başkanı Bakkalcıoğlu ise “Suyumuz zehirlenecek” diye tepkiliydi. “Orası mera sahasıdır, hayvanlarımız orada nefes alır” diyerek tepki gösteren köylülerinse, hayvanların artık Arjantin meralarında veya Sırbistan yaylalarında nefes aldığından haberleri yok. Köyün eski muhtarı, “Biz daha önce mücadele ettik ve iptal ettirdik. Şimdi ne oldu da bu tekrar çıktı” diye isyan etti. Muhtar ne bilsin ormanları, meraları ve köyleri İngiliz borsasında çoktan pazarlandı; bahisler açıldı. Emperyalistler kolay kolay vazgeçmiyor. Kılık değişiyor, yöntem değişiyor, isimler değişiyor ama amaç değişmiyor. 23 bin dönümlük ruhsat alanları var ama ilk etapta 2140 dönümde çalışmaya başlayacak. İlk iş 36 bin ağacı kesecekler. Söyledikleri bu. Yalnız 10 yaşın altındaki ağaçları ağaç olarak saymıyorlar. Yani kesilen her zaman daha fazla. Kanadalı Alamos Gold, Kirazlı’da 45 bin ağaç keseceğini söylemişti ama 347 bin ağacın kesildiği ortaya çıktı.

    FLOTASYON ÖN İŞLEMDİR

    Bir de Flotasyon yapacaklarmış. Yani cevheri köpükle yüzdürme sistemiyle zenginleştireceklermiş. Yani siyanür, sülfürik asit kullanılmayacakmış. Oysa flotasyon yöntemi, altın ve gümüş elde etmek için bir ön yöntem, ön aşama olabilir ancak altın-gümüş elde etme yöntemi değildir. Siyanür liçi uygulanacak cevherdeki zararlı elementleri uzaklaştırmak, siyanür liçinde çözünmeyen tellüridleri kazanmak, gravite zenginleştirmesi ve amalgamasyon işlemlerinin artıklarındaki altın-gümüş kaçaklarını geri kazanmak, yüksek tenörlü altın ön konsantreleri üretmek için altın- gümüş-bakır cevherler flotasyonla zenginleştirilir. Yani cevher flotasyonla zenginleştirilecek, bir başka deyişle ön işleme tabi tutulacak ve ardından da siyanürleme işlemi yapılacak. Bakır madenciliğinde kullanılan kimyasallar da hiç masum değildir ayrıca.

    KONU MADENCİLİK DEĞİL

    Bakınız konu maden veya madencilik değil. Lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve bir düşünün. Bir bakın. Bilecik’in yüzde 70’i zaten delik deşik edilmiş. 440 mermer, 200’e yakın maden ocağı var. Uydu haritalarında Bilecik, Salda Gölü’yle yarışıyor. Başta mermer, seramik ve taş ocakları olmak üzere diğer madenlerle birlikte her yer bembeyaz olmuş. Madenlerle tarumar edilmiş bir coğrafya.

    Burada bir ekosistem var. Burada insanlarla birlikte trilyonlarca canlı yaşamı var. Bu bölgede tarım yapan var, su kaynaklarına ihtiyaç var. Bölge devasa metropollerle çevrilmiş durumda. Antalya’dan, Mersin’den, Aydın’dan yani yüzlerce kilometre öteden İstanbul’a, İzmit’e, Bursa’ya gıda ürünlerini taşıdığın zaman fiyatlar uçuyor. Yani buradaki her karış toprağı koruman gerekiyor. Kala kala Uludağ’ın uzantısı olan bölge kalmış. Uludağ ve Domaniç-Yirce Dağları. Şimdi emperyallerin yol göstericiliğinde birileri oraya çöreklenmiş, konuları ters yüz ederek, gerçekleri saklayarak köylüleri kafalamaya, ikna etmeye çalışıyor. Bu mudur ülke yönetimi… Bu mudur madencilik…

    Kardeşim bakın yok ettiğiniz ormanlar ve yerle bir etmeye hazırlandığınız Domaniç-Yirce Dağları o bölgede yüz binlerce insanın su ihtiyacını sağlayan dağlar… Göksu ve Karasu çaylarını besleyen dereler Domaniç-Yirce dağlarından çıkıyor. İnegöl ovası, Oylat Kaplıcaları oradan besleniyor… Yüzlerce köyün yanı sıra Domaniç, Bozüyük, Pazaryeri, İnönü, İnegöl, Yenişehir ve Bilecik şehirleri Domaniç-Yirce dağlarından yükselen oksijenle, süzülen suyla besleniyor. Marketlerde satılan onlarca su markası o dağlardan beslenen kaynaklardan çıkıyor.

     

    DAĞLAR SU BARAJLARIDIR

    Bakın arkadaşlar bu böyle gitmez, gidemez, gitmemeli. Madencilik yapılacaksa bu ısmarlama ÇED raporlarıyla ve raporları anında onaylayan bir sistemle yapılamaz. Öncelikle bu ülkede madencilik yapılamaz alanlar acilen belirlenmeli, ilan edilmeli ve bir anayasa maddesi olarak koruma altına alınmalı. Bakın bu mantıkla gidilirse inanın bana yarın sırada Uludağ var. Zaten Domaniç-Yirce Dağları Uludağ’ın uzantısı. Yarın Ağrı Dağını, Erciyes’i ve Hasan Dağı’nı yağmalamak için ikna timlerini salacaklar. İnanın bana adım adım buraya gidiyoruz. Kazdağları’nın yüzde 79’unu maden bölgesi olarak parselleyen bir anlayış var. Dağlar sadece üzerlerindeki ormanlar demek değil. Dağlar her bölgedeki su barajlarıdır. Evet barajlardan bile daha değerli su kaynaklarıdır dağlar. Lütfen dağları bu kadar küçük görmeyiniz. O küçük gördüğünüz dağlar size hayat veriyor. İkliminizi oluşturuyor, sularınızı akıtıyor.

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • ‘Adalet İstiyoruz’ nicelerimiz adına!

    Adalet kavramı, ülkemizde ihtiyacı olanın da talep edenin de erişemediği bir olgu olarak soyut anlamının hakkını veriyor. Gerçekliği ise ‘bağımsız yargı’mızın içinde vücut buluyor. Çoğu zaman yaşadıklarımız karşısında olan biteni ifade ederken nefessiz kaldığımı hissediyorum. Ancak her seferinde talep etmekten, konuşmaktan, anlatmaya çalışmaktan ne kelimeler tükeniyor ne de kelimelerin gücü. Günlerce susmadan konuşabilirim ya da en yalın çaresizliğim kadar susabilirim. Yeter ki anlaşılmaktan öte kalmayım, bu deli saçması belirsizlikler ve anlamsızlıkları çoğaltan kopukluklar bitsin.

    Öfkelenmekten durup dinlenince elbette yaşadıklarımızın karşılık geldiği otokratik bir süreç işliyor, ama bu işler bu kadar ham mı yürütülür? Öyle ki; bir hakim başkanlık ettiği davaya deyim yerindeyse sırtını dönüyor, o da yetmedi “Adalet istiyoruz” serzenişine küsüyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük katliamı olan 10 Ekim Ankara Gar Katliamı davasının firari sanıklar için görülen dosyasından bahsediyorum. Yarın duruşması görülecek olan davayı mahkeme başkanı, katliamda oğlunu kaybeden bir babanın “Adalet istiyoruz” çığlığına alınarak erteledi. “Ya o salondan çıkarılacak ya ben devam etmeyeceğim” dedi. Devletli hakimin bilmediği bir şey var.

    2015 yılının 10 Ekim’inden beri biz, Ankara’nın o asfaltında parçalarımızı arıyoruz. Üzerinden gün geçmesini beklemeden köpükle foşur foşur yıkadıkları Tren Garı önünden, Ankara’nın orta yerinden bu kanlı suçu; suya sabuna dokunmadan temizleyeceklerini sananlar, adaleti de tecelli ettireceklerini düşünüyorlar. Hala Gar önüne gidemeyen, yolunu geçiremeyenlerimiz var. Bizim küsüp de onların ‘oyun’ sandığı bu ayakta kalma becerisini kaybedecek lüksümüz yok. Hayatın akışını erteleyecek şımarıklığımız da. O gün işinden izin alabilen, yol parasını denkleştirebilen ya da küçük çocuğunu komşusuna emanet ederek gelen kadınlara ve her bir aileye adaleti, bağımsız yargıyı, hukukun üstünlüğünü nasıl açıklayacaksınız? Tek bir sorumlunun dahi yargılanmadığı, dosyaların çekmecelerde unutulduğu, eksik gedik bir yargılama ile 19 sanığa verilen ceza kimin vicdanını rahatlatacak? Halkın somut her talebinin pelesenk edildiği bu arsızlık sizleri rahatsız etmezken “Adalet istiyoruz” u duymak neden ağırınıza gidiyor?

    Üstelik dahası da var; bugün Boğaziçi kampüsünden tüm Türkiye’ye yayılan demokratik, bilimsel üniversite talebi, “Öyle mi alay komutanı” diyerek bastığınız yeri sarsan maden işçileri, hayatlarının hiçe sayıldığını ve kirli işlerin nasıl döndüğünü bir bir anlatan Hendek’teki havai fişek fabrikasındaki işçiler ve yakınları, paylaştığı haber yüzünden milletvekilliği düşürülen Faruk Gergerlioğlu ve kimliğine, diline, cinsiyetine, yönelimine bakmadan yan yana gelen milyonlar… Bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ama en önemlisi adaletin nasıl bir şey olduğunu size tek tek gösterecek. Alınmayın ama küsmek yok, insanca yaşam isteğimiz baki.

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • ‘Andımız’ acaba ‘Sonda Me’ Olursa CHP ve MHP ne hisseder?

    Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Danıştay 8. Dairesi’nin Öğrenci Andı’nı kaldıran Milli Eğitim Bakanlığı yönetmeliğini iptal eden kararını bozdu.

    Alınan kararın ardından artık okullarda Öğrenci Andı okunmayacak.

    Danıştay’ın bu kararına ilk tepki MHP ve CHP’den geldi.

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçelî pimi çıkmış bomba benzetmesiyle “Danıştay skandal bir karara imza atmış, milli gerçeklerle çatışmıştır” diyerek Danıştay’a yüklendi.

    Bir tepki de CHP Sözcüsü Faik Öztrak’tan geldi.

    Ögrenci Andı’nın herhangi bir etnik kökeni dışlamadığını, kimseyi ayrıştırmayacağını söyleyen Öztrak, “Andımız ülke bütünlüğü içinde, vatan sevgisini, cumhuriyet ideallerini barındırır” diye bir açıklamada bulundu.

    Öğrenci Andı gerçekten söylenildiği gibi herhangi bir etnik kökene dayanmıyor mu?

    Aslında bunun en iyi test alanı Öğrenci Andı’ndaki “Türk” yazılan yere “Kürt” kavramını koyup ve yeniden okumaları olur.

    Bu küçük değişim karşısında acaba bir Türk ne hisseder:

    Şöyle:

    Kürdüm, doğruyum, çalışkanım,
    İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
    Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.
    Ey Büyük Atakürt!
    Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
    Varlığım Kürt varlığına armağan olsun.
    Ne mutlu Kürdüm diyene!”

    Ve bunu de Kürtçe olarak her gün okullarda öğrencilere şöyle okusalar:

    Kurd im, rast im, jîr im,

    Rêgeza min: ezê dê biçûkan biparêzim, li gel mezinan rêz bigrim, welatê xwe, netewa xwe ji xwe zêdetir hezbikim.

    Doza min: berzbûnîye, pêştaçûyîne.

    Ey Gewreyên Bavêkurd/Dîyakurd

    Ez sond dixwînim ku rêya ku we vekirîye, lutkeya ku dîyar kirîye ezê bê rawestandin têda bimeşim.

    Hebûna min bila fedayî hebûna Kurdan be.

    Yên ku dibêjin ez Kurdim zor bextewar in!”

    Bu durum karşısında merak ettiğim Bahçeli ve Öztrak ne hisseder?

    Eğer sempati modundan çıkıp biraz empati kurarlarsa o zaman çok daha iyi anlayabilirler.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Zevahiri kurtarmak

    Aslında sağlık çalışanları 14 Mart’ları “bayram” olarak kutlayamayalı çok uzun zaman oldu.

    İlk AKP hükümeti tarafından 2003 yılında yaşama geçirilen Sağlıkta Dönüşüm Programı ile devlet yavaş yavaş kamu sağlık politikalarını terk edip sağlık alanını özel sektöre “hediye” ederken, tahrip edilen yalnızca sağlık hizmetleri ve vatandaşın sağlık hakkı değildi. Sağlık çalışanları da o zamandan bu zamana büyük hak kayıplarına uğradılar. Çalışma koşulları kötüleşti. “Performansa dayalı ücretlendirme” adı altında adaletsiz ve sağlık çalışanlarının çalışma barışını olumsuz etkileyen bir ücret politikası yaşama geçirildi. Hak ettikleri ücretleri alamadılar.

    Birinci basamak sağlık hizmetleri çökertildi. Koruyucu sağlık hizmeti yaklaşımının terk edilerek, tedavi edici sağlık hizmeti yaklaşımının benimsenmesi kışkırtılmış bir sağlık hizmeti talebi yarattı. Sağlık çalışanlarının giderek artan iş yükü içerisinde, vatandaşlar sağlık hizmeti alırken yaşadıkları her türlü aksaklıktan sağlık çalışanlarını sorumlu tutar oldular. Buna, iktidarın sağlık çalışanlarını itibarsızlaştırıcı ve hedef gösterici dili eklendi. Sağlıkta şiddet, bugüne değin görülmemiş ölçüde arttı. Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın yaşama geçirilmesinden sonra 13 hekim görevi başında katledildi. Tüm bu olumsuz tablo içerisinde sağlık çalışanları giderek artan tükenmişlik sorunuyla karşı karşıya kaldılar. “Hekim göçü” yıllardır hiç görülmediği kadar arttı.

    Sağlık çalışanlarının içinde bulundukları olumsuzlukları iktidara, yöneticilere, Sağlık Bakanlığı’na duyurma çabaları da karşılık bulmadı üstelik. Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) sağlık çalışanlarının sorunlarını konuşmak üzere Sağlık Bakanlığı’na ilettiği randevu talepleri kerelerce karşılıksız kaldı. Bu yüzden “14 Mart Tıp Bayramı”nı yıllardır bayram olarak kutlayamamaktaydılar sağlık çalışanları.

    Vee… Bu tablonun üzerine COVID-19 pandemisi patlak verdi. Aman efendim; ilk günler bir alkış, bir kıyamet. Yani 3 gün alkış, biraz da twitter mesajı.

    Kahramaan sağlık çalışanlarımıızzzzz… Ne yapsak hakkınızı ödeyemeyiizzzzzz… Fedakârlıklarınız asla karşılıksız kalmayacaaak…”

    Tamam, çok güzel… O zaman;

    COVID-19 meslek hastalığı olarak kabul edilsin! Yok…

    Ek ödemeler kesilmesin! Yok…

    Atanmayan sağlık çalışanlarının atamaları gerçekleştirilsin! Yok…

    Şiddetsiz bir sağlık ortamında çalışabilmek için yeni ve etkili bir sağlıkta şiddet yasası çıkarılsın! Yok…

    Emekliliğe de yansıyacak temel ücret ile ekonomik haklar ve özlük hakları iyileştirilsin! Yok…

    Sağlık Bakanlığı’nın 14 Mart dolayısıyla hazırladığı online programı1 izlediniz mi? Açın ve program boyunca yanda akan mesajlara ve sayfanın altındaki yorumlara bakın lütfen. Türkiye’yi yönetenlerin uzun zamandır ülkenin gerçeklerinden nasıl koptuğunun somut bir göstergesi gibi.

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca burada yaptığı konuşmada, geçen yıl Türkiye’deki ilk COVID-19 vakasının açıklandığı tarihin hemen sonrasına gelmesi nedeniyle 14 Mart töreninin gerçekleştirilemediğini belirterek, bu yıl ise törenin online olarak gerçekleştirildiğini söyledi.

    İşte buna “zevahiri kurtarmak” deniyor Sayın Bakan. Yani, “görüntüyü kurtarmak”. Siz de 14 Mart tören programınızı açın, yandaki mesajları ve alttaki yorumları okuyun lütfen. Böylece görüntüyü kurtarmak yerine, sağlık çalışanlarının asıl taleplerine kulak verebilirsiniz belki.

    Pandemiyle mücadelenin “şehir hastanelerinin teknolojisiyle” gerçekleştirildiğini sananların aksine, bu dönemin sadece sağlık çalışanlarının bilgisi, birikimi, özverisi, sağduyusu ve çabalarıyla yürütüldüğünün farkındayız. 387 sağlık çalışanımızın bugün aramızda olmayışının önlenebilir bir nedenden kaynaklandığının farkındayız. “Zevahiri kurtarmak” ile gerçekten mücadele vermek arasındaki farkı görüyoruz.

    Bütün sağlık çalışanlarımıza bu olağanüstü dönemde gösterdikleri olağanüstü çaba için yürekten teşekkürlerimiz ve yaşamını yitiren tüm sağlık çalışanlarımızın anılarına saygıyla…

  • Papa’nın Irak’ta uygarlığın ilk kenti Ur’u ziyaretinin şifreleri

    Katoliklerin dini lideri Papa Franciscus, Irak’ı ziyareti sırasında Hazreti İbrahim’in doğum yeri olduğuna inanılan “Ur” kentine gitti. Irak’ın güneyindeki eski bir Sümer kenti olan Ur, sadece peygamberler ve dinler tarihi açısından değil, uygarlık tarihi açısından da çok önemli bir kent.

    Ur’u anlayabilmek ve bugünle bağlantısını kurabilmek için biraz geriye gitmemiz gerekiyor. Türkiye’nin güneydoğusunu da içeren “Bereketli Hilal” bölgesinde “avcı-toplayıcı” yaşam biçiminden “yerleşik çiftçi” yaşam biçimine geçen insanlık, “artı değer” yarattı. Yani tükettiğinden fazlasını üretti. Yani yönetici bir sınıfı, dincileri, askerleri, zanaatkârları besleyebilecek bir üretim kapasitesine ulaştılar. Artı değer, zamanımızdan 5-6 bin yıl önce Mezopotamya’da uygarlığın ilk yerleşimleri olan Ur, Eridu ve Uruk “kent devletlerini” ortaya çıkardı. (“Mezopotamya” Yunanca, “İki ırmak arasında” anlamında bir kelime. Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki bereketli havzaya verilen ad.) Aşağı Mezopotamya’daki bu kent devletlerinden birkaçı birleşerek “yerel devletleri” oluşturdu. Yerel devletler birleşerek “bölgesel devleti” ve sonra da zamanımızdan 3 bin 800 yıl önce insanlığın “ilk imparatorluğu” olarak kabul edilen Hammurabi’nin Babilonya İmparatorluğu kuruldu.

    Bugün hayatımızın vazgeçilmezleri olan tarım ve hayvancılığı, sayıları ve harfleri Mezopotamya’ya borçluyuz.

    İlk uygarlığın en büyük sorunu, barbar akınları olmuştu. Tarihin tozlu sayfaları birçok uygarlığın, barbarlar adı verilen göçebe-yağmacı-talancı akınlarıyla yerle bir edilmesinin hikâyeleriyle doludur.

    NASA-SALDA

    Şimdi burada bir parantez açıp, ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın geçtiğimiz günlerde bizi heyecanlandıran açıklamasını hatırlayalım. NASA, son yıllarda rant tartışmalarının merkezindeki Burdur yakınlarındaki Salda Gölü’nün Mars’la bağlantılı olduğunu açıkladı. NASA yetkilileri Salda’nın beyaz kumlarının ve yüzey yapısının Mars’taki yüzey yapısıyla benzerlik gösterdiğini belirtti.

    Sadece Salda mı? Türkiye’nin her bölgesi, her dağı, her ormanı, ırmağı, Türkiye’nin her bir metrekaresi gerçek bir hazine değerinde. Türkiye; yani Anadolu, yani bereketli hilal, yani yukarı Mezopotamya, yani ilk uygarlıklar, yani ilk imparatorluklar bu topraklarda kuruldu. Bugün dünyayı saran dinler ve tarikatların çoğu bu topraklarda kök saldı. Hangi bölgesine, hangi iline, hangi ilçesine adımını atarsan at tarihten bir sayfa açarsın. Ne acıdır ki bugün üzerinde yaşayanlar altlarındaki toprağın tarihsel derinliğinin farkında değil.

    TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, Ağrı-Diyadin-Mollakara köyünde altın madeni müjdesi verdi!

    Mollakara, Fırat’ın iki ana kolundan biri olan Murat Irmağı’nın kenarında… Yani bugün de Mezopotamya’nın can damarıdır Murat Irmağı ve devamında Fırat.

    Çiftçilere destek olması için kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri’nin Genel Müdürü Fahrettin Poyraz da benzer bir müjdeyi 2020’nin son günlerinde “Söğüt’te altın madeni açacağız” diye vermişti. Devletin bir kurumu, dillerinden düşürmedikleri imparatorluğun kuruluş topraklarını yağma-talan projesine açıyor.

    KONTEYNIRLARA SÜRÜLEN KÖYLÜLER

    Milletin efendisi denilen köylüler, evlerinden, bağlarından koparılıp konteynır evlere sürülüyor ve bunun adı da devleti yönetmek oluyor.

    Devletin kurumları siyanürlü-sülfürik asitli altın madenleriyle ilgili müjde üstüne müjdeler açıklıyorlar! Ne kadar gurur verici değil mi!

    Sistemin içinde yer alan holding medyası da “Altın Müjdesi! Altın Heyecanı!” başlıklı haberleriyle hemencecik görevini yerine getiriyor.

    “Altın, altın…” diye sayıklayarak zehirlemeye hazırlandıkları dağlar, yaylalar, meralar ve ırmaklar Türkiye’nin yaşam kaynaklarıdır.

    Dünyanın öte ucundan sağlıksız ve hastalık dolu gemilere doldurulup getirilen ve sahte veteriner raporlarıyla Türkiye’ye sokulan hayvanlar beraberinde şarbon, veba, mavi dil gibi envai çeşit hastalığı Türkiye’ye taşıdı ve taşımaya da devam ediyor. Bu ülkenin insanlarını hastalıklı ithal hayvanlara mecbur edip, kendi hayvancılık merkezlerini uluslararası kartellere pazarlamak nasıl bir anlayışın ürünüdür.

    Dünyanın en kuzeyindeki güneyli canlı topluluklarını barındıran bir havza olan Kelkit Vadisi, bugün yağma-talan projelerinin hedefinde. Oysa insanlık tarihinde çok özel bir önemi var. Son buzul çağında Kelkit Havzası bu bölgede canlıların sığınabildikleri tek ekosistemdi.

    Amanoslar ise dünyanın en güneyindeki kuzeyli canlı toplulukları barındıran bir havza özelliğine sahiptir.

    Yani ülkemiz çok önemli iki ekosistemi Anadolu coğrafyasına sıkıştırmış durumdadır.

    Fırat Irmağı. Türkiye’nin gıda deposunu besleyen bir can damarı. Aşağıda Dicle’yle birlikte Mezopotamya havzasını besler. İlk tarımın, ilk uygarlığın, ilk kentlerin, ilk imparatorluğun kurulduğu topraklar.

    Ormanlarıyla, ırmaklarıyla, yaylaları ve tarım alanlarıyla küresel ısınma felaketinde Türkiye’yi ayakta tutacak Karadeniz.

    Küresel ısınma, salgın hastalıklar ve giderek artan tarımsal ithalatımızı dikkate alarak, geleceğimizi ve egemenliğimizi korumak için üretmek zorundayız. Dünya açlık ve temiz su sıkıntısı konularında alarm veriyor. Ülkeler koruma önlemleri alıyor. İhracat yasakları getiriyor. Dağlarımızı, yaylalarımızı, tarımsal topraklarımızı ve su kaynaklarımızı korumak ve üretmek zorundayız.

    Türkiye yeni Ergeneler yaratmaya değil, acilen bütün ırmaklarını, derelerini, göllerini korumaya almalıdır. Açıklanan 466, 566 ve 766 maden ihaleleriyle ise tam tersi yapılmaya çalışılıyor. Türkiye’nin dört bir yanında yeni Ergeneler yaratılmaya çalışılıyor.

    Turizm ülkesi Türkiye dünyadan çöp ithal ediyor… Turizm ülkesi Türkiye dağlarını siyanürle, sülfürik asitle zehirliyor… Turizm ülkesi Türkiye, dünyanın en pahalı nükleer reaktörünü inşa ediyor…

    Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları serisiyle dünyada tanınan John Perkins de son kitabı “Jaguara Dokunmak” da şirketlerin ve politikacıların hırslarının bir ölüm ekonomisi yarattığını anlatıyor.

    Bu ölüm ekonomisi artık sınıra dayandı. Çözümü kendi toplumumuzda, kendi coğrafyamızda bulmamız gerekiyor. Bu tarihin bize yüklediği bir görev. Bugün dünyanın dört bir yanına dağılmış kavimlerin, ırkların, kültürlerin, toplumların, geleneklerin kökeni olan; dünyanın mirasını, kültürel hazinesini bağrında taşıyan bu coğrafya yağma-talan projelerine meze yapılamaz.

    Öylesine değerli, öylesine kıymetli, öylesine özel bir ülkedir burası… Asur, Akad, Pers, Makedon, Roma ve Osmanlı imparatorlukları… Milattan Önce 73’de Roma İmparatorluğu’nu sarsan Spartaküs Trakyalıdır… Truva ve İyonya uygarlıkları Ege’de yeşermiştir… Milet, Efes kent devletleri… Hitit İmparatorluğu, Hattuşa… Hıristiyanlığın kodlarını oluşturan Tarsuslu Aziz Pavlus, uzun yıllar İskenderun’da yaşamıştır. Yani diyeceğim o ki, Papa Franciscus’un parçası olduğu bugünkü uygarlık, Pavlus’un yaşadığı toprakları zehirliyor. Binlerce yıl önce “Ur” uygarlığını besleyen, İbrahim Peygamber’in suyunu içtiğini, tarlalarını suladığı Fırat bugün Kanadalı SSR Mining’in vahşi madenciliğine kurban ediliyor.

    POSTMODERN BARBARLAR

    Uygarlığın son aşamasını temsil eden devletler, uygarlığın ata topraklarına önce bombalarını gönderdiler şimdi de dünyanın en zehirli kimyasallarının kullanıldığı vahşi madenciliği reva görüyorlar.

    Yazının girişinde ifade etmiştim, bu topraklarda filiz veren ilk uygarlıkların en büyük sorunlarından birisi barbar akınları olmuştu. Bugün de Anadolu toprakları adına “vahşi madencilik” denilen postmodern-barbar akınlarının hedefindedir.

    Tarihin ilk barbarları, yerleşik çiftçilere saldıran göçebe-avcı-toplayıcı kabilelerdi. Bugünün son barbarları, “Altın çıkarın, mümkünse insani yollardan, fakat ne pahasına olursa olsun altın çıkarın” diyen uluslararası karteller ve yerli işbirlikçileridir. Uygarlığın ilk aşamasının yaşandığı Mezopotamya ve Anadolu, beş bin yıl sonra uygarlığın son aşamasından gelen kartellerin postmodern-barbar saldırıları altındadır.

  • Devlet Bahçeli’nin Kürtçülüğe katkıları!

    Günümüzde Türk milliyetçiliğinin öncü aktörü konumunda olan MHP lideri Devlet Bahçeli’dir. Bahçeli, bu milliyetçi duruşunu her konuşmasında açık bir şekilde ortaya koyuyor. Onun açıklamalarını dinleyen her Türk milliyetçisi de ister istemez Bahçeli’nin etkisinde kalıyor.

    Kendine özgü anlatım tarzı, dikkat çekici jest ve mimikleri ve ilginç tonlamadaki vurguları, Bahçeli’nin özgün niteliklerini oluşturuyor.

    Bahçeli’nin çok ciddi duruşunun altında inanılmaz trajikomik bir matematiksel hesaplama yatmaktadır. Onun “matematik teoremleri” neredeyse çocukların bile diline pelesenk olmuş.

    Aslında amacım burada uzun uzadıya bir devlet adamı olan Devlet Bahçeli’yi anlatmak değil, bu küçük girizgâhtan sonra, Bahçeli’nin Kürtçülüğe olan katkılarından biraz söz etmek istiyorum.

    Evet, yanlış anlamadınız Bahçeli’nin Kürtçülüğe katkıları, dedim ve ondan bahsetmek istiyorum.

    Öncelikle onun, ister Meclis grup toplantılarında, isterseniz her hangi bir yerde yaptığı konuşmalarını şöyle bir aklınıza getirin.

    Tüm bu konuşmaları, ruhunda Türkçülük ateşi barındıran herkesi, güçlü bir şekilde derinden etkilemektedir. Söz konusu konuşmaları Türkçülük ruhunun kabarmasına da ciddi bir biçimde yol açmakta.

    Bahçeli’nin Türkçülüğünden hiç kimsenin şüphesi yok.

    İsterseniz bir an için şeytanın avukatlığına soyunup, Bahçeli’nin Türkçülüğündeki Kürtçülüğün nasıl açığa çıktığını ortaya koymaya çalışalım?

    Ya da şöyle bir soruyla olayı aydınlatalım; acaba Bahçeli’nin aşırı Türkçülüğü ya da Türkçülükle ilgili vurguları Kürtlerde de Kürtçülüğün kabarmasına yol açıyor mu açmıyor mu?

    Yapacağımız son derece basit, olayı biraz tersinden okumak, yani şeytanın gördüğünü de görebilmek…

    Geçmişte bu böyle miydi yoksa değil miydi?

    Açıkçası geçmişle ilgili pek bir fikrim yok. Fakat hiç şüpheniz olmasın günümüz itibarıyla diyebilirim ki, Bahçeli Türkler için ne kadar Türkçülük yapıyorsa Kürtler için de bir o kadar Kürtçülük yapıyor.

    Zira onu dinleyen her Kürt, daha çok Kürtlüğüne sarılıyor, daha çok Kürtlüğünü korumak istiyor; Türkler neye sahip ise Kürtler de aynısını, ne bir gram aşağı ne de bir gram yukarısı, tıpa tıp aynısını isteyen duyguya ve arzuya kapılıyor.

    O, Türklükten söz ederken bir Kürt de onun her söylemindeki Türk kavramı yerine Kürt kavramını ikame ederek düşünmeye başlıyor.

    Bu düşünce bir zincirleme şeklinde akıp gidiyor. Kürt olan bu kez de kendi ulus değerine yeniden bakarak, daha çok Kürtçülüğe bürünüyor.

    Onun konuşmalarını dinleyen bir Türkçü ile Kürt arasındaki yegane fark ise şudur:

    Türkçülük hissiyatı içinde olan bundan müthiş bir keyif alıyor, Kürt ise sineye çekiyor, öfkeleniyor, içi içini yiyor ve onun söylediklerini aynen, harfiyen Kürtçüleşmeye uyarlıyor ve bu yaşadığı ankisiyete durumdan bu şekilde çıkabiliyor.

    Kürt birey bunun farkında mı değil mi bilinmese de, nihayetinde aldığı şekil daha çok Kürt kimliğine sarılmak oluyor.

    Bahçeli’nin Türkçülüğü Kürtlere acı da verse, Kürtçülüğe katkı sunduğu için nihayetinde Kürtler açısından da pozitif bir karşılık buluyor. Vesselam, Bahçeli’nin söylemleri, direkt ya da endirekt Kürtçülüğün gelişmesine yol açıyor.

    Peki bunu sadece Bahçeli mi yapıyor?

    Ebetteki hayır. Kürtçülüğün gelişmesine Türkiye’deki merkez medya da ciddi bir katkı sunuyor.

    Her televizyon kanalında Kürt’ün olmadığı fakat Kürtlerin tartışıldığı programlar aynı şekilde Kürtlerde Kürtçüleşmeyi geliştiriyor.

    Bu programlardaki her analist, stratejist, akademisyen, gazeteci veya siyasetçi hiç fark etmez, başka kulvarlarda da olsalar, Bahçeli’nin yaptıklarının bir benzerini yaparak Kürtçülüğe katkı sunuyorlar.

    Bunu bilerek mi yapıyorlar yoksa bilmeden mi?

    Açıkçası bu konuda pek bir fikrim yok, fakat Kürtlerdeki Kürtçülüğün kabarmasına inanılmaz katkı sundukları noktasında da hiçbir şüphem yok.

    Son söz:

    Tabi bir de güya Kürtlerle ilgili bir şeyler söyleyip de Kürtleri kendi ulus değerlerinden uzaklaştıranlar var, bu konuya da bir başka yazıda değineceğiz.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Ankara kadınlarla coştu: ‘Tüm baskılara rağmen sokaklardayız’

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ülkenin dört bir yanında olduğu gibi Ankara’da da tüm baskı, yıldırma, şiddet politikalarına karşı kadınlar sokaktaydı. Kadınlar, baskıların kendilerini yıldıramayacağını gösterdiler.
    Ankara Sakarya Caddesi gündüz ve gece kadınları ağırladı, kadınlara ev sahipliği yaptı.
    Bir gün öncesinden Sakarya Caddesi’ni bariyerleri ile çeviren polis, kadınlarını gözünü korkutup, “eylem yasak, yaptırmayız” mesajı verdi önce. Sonra da arama noktaları ve yığınak yaptığı ekipleriyle adeta Sakarya Caddesi’ni abluka altına alarak, katılımı da engellemeye çalıştı. Eylem için gelen birçok kadının, polis ablukasından ürküp alandan ayrıldığına da tanık olduk.


    Ama tüm yıldırma ve baskı politikalarına rağmen kadınlar gün boyunca Sakarya Caddesi’nde taleplerini haykırıp, “biz varız, baskılarınıza boyun eğmeyiz” mesajı verdi.
    Her görüşten, her renkten kadın, cıvıl cıvıl bahar giysileriyle buluşunca meydanda, polis de bir şey yapamadı, baskılar da kâr etmedi.
    “Covid-19 sürecinde, evlere kapanmayı, isyanımızı bir kenara bırakmayı kabul etmedik”, “Ayrımcılığa, yoksulluğa, erkek ve devlet şiddetine karşı özgürlüğümüz için isyandayız!”, “Evde, işte, sokakta, medyada, erkek şiddetine hayır!”, “Söyleyecek sözümüz, değiştirecek gücümüz var”, “Eteğime değil, emeğime bak”, “İstanbul Sözleşmesi yaşatır”,”6284 sayılı yasayı uygula” dediler. Her talebini, isteğini, isyanını dövizlere yansıtan kadınlar, hep bir ağızdan slogan da attılar, “isyan” diye de bağırdılar.
    AKP ve gerici odakların hedefine aldığı İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkan kadınlar, “İstanbul Sözleşmesi’nin uygulatacağız” dediler kararlı bir şekilde. “Kadınların eşit ve özgür yaşayacağı bir dünyayı da kendilerinin kuracağını” söylediler.


    AKP iktidarının, kadın düşmanı politikalarıyla, kadınların yüzyılları aşan mücadelelerle elde ettikleri kazanımlara saldırdığına, bu söylemlerin şiddet yanlısı erkekleri cesaretlendirdiğine de dikkat çektiler. Kadınlar katledilirken, AKP iktidarının katilleri cesaretlendirdiğini belirten kadınlar, “erkek ve devlet şiddeti”nin her yerde olduğunu, ama kadınların da her yerde bu şiddete karşı çıktığını, isyan ettiğini söylediler,
    Polisin yüksek sesli, Covid-19 anonslarına aldırmayan kadınlar, kendi önlemlerini alarak halay da çektiler, davul da çaldılar, balon da uçurdular.
    Ama en önemlisi hep bir ağızdan, tek ses, tek yürek, baskılara boyun eğmeyeceklerini ilan ettiler bir kez daha. “Kadın düşmanı politikalara ve nefret söylemlerine, transfobiye, homofobiye, bifobiye karşı birlikte mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz” diye seslendiler iktidara, iktidarın kadın düşmanı politikalarına destek verenlere.

  • Tutunup kök salma inadı sadece erkek şiddetine karşı olmayacak

    8 Mart hazırlıkları, ülkenin her yerinden irili ufaklı baş gösteriyor. Pankartlar, dövizler, sokaklar her zamankinden çok kadınların yaşadıklarına ayna olacağa benziyor.

    ABD’de dokuma işçisi kadınlarla başlayan yangın artık dünyanın her yerinde etkisini güncelliğinden alan mücadele ve dayanışma dinamiklerine dönüştü. Çok değil sadece geriye dönüp bir yılımıza baksak, on yılların biriktireceği öfkeyi, direnci ve talepleri görüyoruz.

    Tarih boyunca bütün işçi ve emekçilerin insanlığa kazandırdığı haklar ve beraberinde yürütülen tartışmalar, bugün de hiç olmadığı kadar gündemde. Pandemi koşulları, yaşanan ekonomik krizi derinleştirirken kimilerine fırsat kapılarını da sonuna kadar açtı. Bu sayede zenginlikleri artan ‘seçkin’ iş verenler, ülke ekonomisini büyütmekle şahlanırken her gün verdiği emekle yarını yaratan işçiler, iki kuruş ‘fazla’ istedi diye neredeyse vatan haini oldu çıktı.

    İnsan haklarının yeniden keşfedildiği ve beyannamelerle sunulduğu, tehdit ve nefret söylemlerinin arasında eleştirinin onulmaz bir ‘suç’ sayıldığı ülkemizde, hak aramak da tabi her yiğidin harcı değil. 19 yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı, her seferinde koltuğunu tek başına sağlamlaştırmadı. Geçen süreç içerisinde etkisini yitirdikçe kendisinin yanında olmayan “terörist”lerin niceliği gün geçtikçe de arttı. Dün Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyenlerdi, “Savaş olmasın” diyenlerdi. Bugün Boğaziçili öğrenciler, meslek örgütleri, odalar, birlikler, kadınlar hatta denize akan dereler bile neredeyse paparayı yiyecek.

    Ama her dönemin ve her kesmin burun kıvırdığı, kürsülerden konunun halka geldiğinde süslü laflarla anıldığı, çiban başı işçiler… Açlık, savaş, yoksulluk, göç, ölüm bu mahalleleri hiç es geçemez. Yazıları hep karadır. Toplu öldüklerinde gündem olur, seçimlerde hatırlanır, vergilerden beli bükülür, köylülüklerinden beğenilmez. Yine geçtiğimiz günlerde TİS sürecinde yaşanan anlaşmazlıkla greve giden işçilerin hayatları biriken çöp yığınları kadar gündem edilmedi ne yazık ki! Boğazlarından ekmeğin dışında başka bir şey de girsin diye haklarının peşine düşen bu insanlar, şımarıklığın yanında iktidarı da beslemekle suçlandı. En azından, anlamak ve hak vermek için üzerinden bir yüz yıl mı geçmesi gerekiyor? Şimdi bu şımarık insanların evlerinin içine bakalım mı, kadınların orada neler yaşadığına?

    O evlerin içinde; tablet alamayan ebeveynlerin intihara sürüklenmesinden tutun da internete ulaşmak için çatıdan düşüp ölenine, iki çocuğuna bir yumurta pişirip yarım pay edenine, makarna ve bardakla yağ alabilmek için alyansını satanına kadar katıksız gerçek hikayeler var. Şiddetten kafasını kaldırsa, eğitime, sağlığa ve hiçbir zaman eşit-sosyal bir hayata karışamayan kadınlar, kız çocukları var. Daha büyüyemeden elleri tezgahlarda nasır tutan, kaçak göçek çalıştırılan ama kafamızı kaldırıp baktığımızda yüzümüze çarpan çocuk işçiler var. Kederden, ölümden önce yaşamayı deneyimlemek, gök yüzündeki kuşların sesini duyabilmek elbet o yakınından bile geçmeyeceğiniz evlerin de harcı. Ez cümle ilk önce yaşamak için mücadele veren kadınların tutunup kök salma inadı, sadece erkek şiddetine karşı olmayacak. Kutlu olsun, 8 Mart!

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • AKP’nin aynı gün içindeki farklı iki eylem planı

    AKP Genel Başkanı/Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2 Mart günü “İnsan Hakları Eylem Planı”nı açıkladığı saatlerde, AKP Gurup Başkan Vekili Cahit Özkan da “HDP hem siyaseten hem de hukuken kapatılacaktır” eylem planını açıklamaktaydı.

    Bu antagonist çatışma hali, basit ve düz bir okumayla ele alındığında, klasik bir ifadeyle “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” diye sormak mümkün.

    Aynı merkezli bu her iki bakış açısı bir tezatlık içinde düşünülebilinir, fakat eylem planı noktasında her ikisi de aynı amaca hizmet etmektedir.

    Şöyle ki; bu ay içinde Avrupa Birliği Konseyi’nin ikinci etap toplantısı yapılacak. İlk toplantı geçen yıl Aralık ayında gerçekleştirilmiş ve Türkiye’ye dönük kritik kararlar alınmıştı. İkinci toplantıda çok daha sert kararların çıkma ihtimali oldukça yüksek.

    Türkiye bu süreci atlatmak için ciddi bir hamleye ihtiyaç duymakta, aksi takdirde içinden çıkılmaz bir hale düşebilir.

    İşte Erdoğan’ın açıkladığı 11 temel ilke, yani “İnsan Hakları Eylem Planı”, yapılacak AB toplantısına dönüktür. Cumhurbaşkanı burada yükselen tansiyonu düşürmek istiyor. Bunun için de dışarıdan gelebilecek baskıları hafifletmek, içeride ise hukuken değil, siyaseten bir açılım havası yaratmak amacındadır.

    Özkan ise, Cumhur İttifakı tarafından bir iç siyaset malzemesi olarak kullanılan HDP faktörünü “İnsan Hakları Eylem Planı”nın üzerine giydirerek muhalefeti dizayn etmeye çalışmaktadır.

    Aslında her iki açıklamanın da toplumsal ihtiyaçların giderilmesi notasında reel bir karşılı yok. Zira ne muhalefet bunun ihtimalini görüyor, ne de toplumun zihninde ciddi bir karşılık buluyor.

    Erdoğan’ın planını hayata geçirmesi için önünde iki yıl var, Özkan’ın kendi planını hayata geçirmesi için de önünde çok az bir zaman var.

    Peki Erdoğan ile Özkan bu açıklamalarıyla ne demek istiyorlar?

    İyi polis-kötü polis hikayesinde olduğu gibi, Erdoğan kendi eylem planıyla “HDP kapatılmasın” diyor. Özkan ise kendi eylem palanıyla, “insan hakları eylem planı hayata geçmesin” diyor.

    Peki bu ne demek? Cevabı basit; AKP bir kez daha iktidar olsun ve Erdoğan tekrar başkanlık koltuğuna otursun demek.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Siyasi Partiler Ne Anlatıyor? (1) Erdoğan’ın Özgül Ağırlığı

    Özellikle 15 Temmuz sonrası, hiçbir şey olağan şartlara geri dönememişken üzerine bir de küresel pandemi/yerel basiretsizlik şartlarında gelişen yeni bir olağan dışı dönem başladı.

    Her birimiz uzun süreli bir sosyal depresyonun içinden ya da eşiğinden yeni bir karanlığa doğru birer birer zorla itildik. Bakmayın sosyal medyada her musibette kopan şaka tufanına, biraz zorluklarla baş etme yöntemi oldu bu, yoksa kimsenin pek öyle tadı yok.

    Yerel seçimler sonrası oluşan iyimser enerjik hava hayatın akışı işinde usulca dağıldı. İnsanların bir kısmı kendinin ve toplumun sağlığını koruma kaygısı altında yaşayarak bir yıldan uzun bir zaman geçirdi; belki kendi ruh sağlıklarından olma pahasına…

    Bu şartlar altında, en geç 2023’te, bir ihtimal 2022 ortalarında yapılması beklenen seçimlere doğru siyasi partiler için zaman daralıyor.

    Mevcut siyasi partiler seçimlere nasıl hazırlanıyorlar? Neler söylüyorlar, ne anlatıyorlar? Seçim kampanyalarını son gün hazırlamayacaklarına göre, temel stratejileri ne olacak, nasıl bir iletişim dili kullanacaklar?

    Şimdilik muhalefeti bir tarafa bırakıp önce iktidarla başlayalım. Çünkü mevcut siyasi yelpazede ne olduğu ne yaptığı, ne yapacağı, en doğru tabirle sağı solu en belli olmayacak parti AKP gibi…

    Elbette “AKP diye bir parti mi kaldı; artık AKP yok, Erdoğan var” da denebilir, tümüyle haksız da olmaz. Dolayısıyla AKP’nin kurumsal söyleminin pek de önemli olmadığı, esas olarak Erdoğan’a odaklanmak gerektiği iddia edilebilir.

    Bu itiraz, olan bitenin siyasi analizi ve gelecek projeksiyonu oluşturmak bakımından anlamlı gibi görünmekle birlikte yetersiz ve eksik. Erdoğan’ın partisi üzerindeki mutlak hakimiyeti tartışmasız; fakat uzun bir süredir partili sosyolojisinin Erdoğan üzerindeki belirgin etkisini de gözlemlemek mümkün. Evet, ortada bir siyasi organizasyon olarak AK Parti kalmamış olabilir, ama AK Partililer gayet güçlü biçimde ayakta! Üstelik partisiyle olan mesafenin de etkisiyle lider ve parti arasında kimin kimi belirlediği, tartışmaya açık.

    Siyasi ve ideolojik olarak olmasa da sosyolojik kapsamıyla AK Parti, Erdoğan üzerinde önemli bir belirleyen konumunda. Cumhurbaşkanı unvanı almasından sonra kurduğu yakın çalışma ekibiyle yürütme sorumluluğunu da üzerinden atarak iyice “ferahlayan” partililer, yaşam biçimi ifşası ile biraz ANAP döneminin papatyalarını çağrıştırır hale geldiler; ama papatyalar kadar kendi içlerinde değiller, diğer herkese karşı daha hoyrat ve hegemonikler.

    Bu sosyoloji, lidere bakarak, onu taklit ederek ve onunla kazanıp ondan güç alarak oluştu. Şimdi gelinen noktada ise sadece Erdoğan’ı takip eden değil, onu da belirleyen bir yapıya evrildi.

    Artık sadece Erdoğan’sız yapamayacak olan partililer yok; aynı zamanda bu kitleye dayanmadan ayakta durmakta zorlanacak bir Erdoğan gerçeği var. Dolayısıyla bu otonom yapı öyle veya böyle daima güçlü kalmak zorunda ve kitle de bunun farkında.

    Bunda kendisinin siyasette sürekli olarak ve büyük bir beceriyle yürüttüğü ittifaklarla yol alma tercihi veya zorunluluğunun da payı var. Bugüne kadar müttefiklerine ekonomik ve siyasi alanlar açarak ve sanki kaderi onların elindeymiş duygusuyla özgüven aşılayarak yönettiği bu ittifaklar siyasetini, şimdi de MHP ve Perinçek benzeri figürlerle yürütüyor.

    İttifaklar süreci, “başkaları” olmaksızın Erdoğan’ın ideolojik, ekonomik, kültürel, siyasi alanda günden güne gerileyen bir hatta çekilmesi, bir anlamda siyasetteki özgül ağırlığını kaybetmeye başlaması sonucunu doğurdu.

    Bütün bu yapı içerisinde bir yandan seçimlere hazırlanan Erdoğan, belli bir siyasi strateji doğrultusunda hareket ettiği izlenimi vermiyor. Uzun süre boyunca partisinin yaygın, dinamik örgütsel yapısı ve sonrasında iktidar olanaklarının gücü ile genellikle seçimlere giderken en hazırlıklı taraf görünümü veren Erdoğan’ın siyasi olarak bocaladığı gözleniyor.

    Siyasal iletişimi de herhangi bir stratejik kurguyu takip etmeksizin, çok uzun süreden beri kime kızacağını şaşırmış halde öfkeli konuşmalara terk edilmiş durumda. Bu konuşmalar da artık basitçe, kendi seçmen konsolidasyonunu sağlamak üzere, kim olduğu açıkça tanımlanmamış “ötekilere” yönelen o bilindik stratejik öfkelenmelere benzemiyor.

    Doğalgaz bulunmasından, Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılmasına, yerli milli uçak-otomobil vs. üretilmesinden, uzaya gitme hayallerine gündemde tutmaya çalıştığı hiçbir hayalin toplumsal etkisi bir haftadan uzun sürmüyor. Üstelik pek alışıldık olmayan şekilde, ötekilerin belirlediği gündeminin peşine takılıp gidiyor. Muhalefet damat nerede, diyor, Erdoğan “damat” kelimesini kullanmak mecburiyetiyle cevap yetiştirme telaşına düşüyor.

    Bu haliyle Erdoğan istisnasız her söylediğini, her yaptığını açıktan alkışlayan bir kalabalığın doluştuğu bir ittifak gemisinin dümeninde, zorunluluğun çaresizliği ile rotasız, akışına bırakılmış şekilde savruluyor izlenimi veriyor.

    Ve doğrudan kendisine bağlı koskoca bir iletişim başkanlığının kurulmuş olduğu bir dönemde fahiş iletişim hataları üst üste gelirken, bugün itibariyle AK Parti ve Erdoğan 2023’e doğru mental olarak en hazırlıksız taraf gibi duruyor.

    Fakat bütün bu çizdiğim tabloya rağmen Erdoğan 2023 seçimlerinde ipi göğüslemeye en yakın isimdir. Çünkü 2002’den beri, görüp görülebilecek en gamsız, en kuru ve en isteksiz muhalefete karşı, dünya üzerinde yönetilmesi en kolay ülkenin başında.

    Bu da bir sonraki yazının konusu olsun.