Kategori: Yazar

  • Boğaziçi sürecini doğru okumak

    Kayyum rektör Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atandığından beri ülkede yeni bir toplumsal hareketlilik başladı. Boğaziçili öğretim üyeleri ve öğrencilerin haklı temele dayanan mücadelesi kamuoyunda da destek bulunca, başta iktidar kanadı olmak üzere “acaba yeni bir Haziran Direnişi (Gezi) mi geliyor?” soruları sorulmaya başladı.

    Hükümet kanadı bu soruyu sormakta ve dahası korkmakta son derece haklı. Çünkü artık sokağa yansıyan her eylem iktidarın duvarından tuğlaları birer ikişer düşürüyor.

    Bunun yanı sıra, Boğaziçi yeni bir Haziran Direnişinin niteliklerini taşıyor mu? Bence, hayır. İlk ve en önemli fark, her iki eylemin ‘hedef’ bölümünde beliriyor. Haziran direnişi hedefsizdi. Gezi parkından başlayarak, toplam bir öfkeyi açığa çıkarmıştı. Ama net ve tanımlanmış bir hedefi yoktu. Oysa Boğaziçi eylemlerinin, küçük de olsa, net bir hedefi var. Melih Bulu’nun istifası. İki eylem arasında bir diğer fark ise örgütlülük ve planlılık boyutunda. Haziran direnişleri spontan hareketler üzerine kurulmuş, örgütsüz büyük kitlesel bir hareketti. Boğaziçi eylemleri ise, yine, küçük ama organize ve örgütlü bir eylem oldu.

    Küçük’ sözcüğünü özellikle vurguladım. Çünkü bu ‘küçük’ eylem, bütün Türkiye’de karşılık buldu. Sonuçta bir üniversitedeki öğrencilerin taleplerini topyekün sahiplendik. Tıpkı avukatlarda, Soma’lı ya da Ermenekli işçilerde olduğu gibi. Ya da Antalya Korkuteli’deki Dereköylülerin kömür madeni direnişini sahiplendiğimiz gibi.

    Buradan şu sonuç çıkıyor. Artık, iktidara ve özellikle de Saray’a karşı yapılan eylemin büyüklüğü küçüklüğü ölçü olmaktan çıktı ve talep her ne olursa olsun, hepimizin talebi haline gelmeye başladı.

    Tartışmalar Boğaziçili akademisyen ve öğrencilerin eylemlerinden öte boyuta geçmiş durumda. İrili ufaklı taleplerin ülke gündemine bu kadar kolaylıkla ve destek alarak girmesinin geri planını iyi okumak gerekiyor. Bugünlere gelmemizin başlangıç noktası olarak 16 Nisan referandumunu almak gerekir. O referandum ile bu ülke ilk kez ‘başarabiliriz’ duygusunu yaşadı. AKP iktidarı döneminde ilk kez örgütlülüğün gücü bu derece hissedildi. Dikkat edin. Referandumu takip eden ilk genel seçimde Millet İttifakı, aynı zamanda kendisini ‘hayır cephesi’ olarak tanımlamıştı. Sonrasında da bu ‘hayır’ cephesi ilmek ilmek dokunarak bugünlere, Boğaziçi direnişine kadar geldi.

    Yaşanan her süreç deneyimlere bir yenisini ekledi. Referandum, 24 Haziran’a kaynaklık etti, 24 Haziran 31 Mart’a. Avukatlar, Soma’lı madencilere; Somalı madenciler, traktör eylemi yapan köylülere. Hepsi birden Boğaziçililere kaynaklık etti.

    Boğaziçi direnişi belki istenilen neticeyi veremeyebilir. Belki Melih Bulu oradan indirilemeyebilir. Böyle bile olsa, 16 Nisan ile başlayan ‘Büyük Türkiye Direnişi’ne bir tuğla daha örüldü ve iktidarın ömrü bir tuğla kadar daha kısaldı.

  • Can Suyu

    Her gün ama her gün suç işlenen bir ülkede, adalet aramak boynumuzun borcu oldu. Kadınlara, akademiye, öğrenciye, çiftçiye, işçiye uygulanan baskıyla şiddetin varyasyonlarını deneyimlemekle geçen günlerde, “Nasıl var olacağız?” arayışına da girdik. Bu sıkışmışlıkta belki de hayat kurtaran bu soruyla gelen dayanışma ruhu, kuşkusuz nefes aldırıyor.

    Kayyum rektör Melih Bulu’nun atanmasıyla Boğaziçi’nde başlayan hukuksuzluk, ağır aksak ilerleyen güven kırıntılarını da yerle bir etti. Hem de öyle ki, ‘güvenlikten sorumlu’ ama sorsan hak nedir bilmeyenler, “Biz devletiz, size ne yapacağımızı bilmiyorsunuz, bizim yüzümüzü unutmayın, sizi bitireceğiz” diyerek nefret ve işkence suçu işlerken devamında yapacaklarını da alenen ilan ediyor. Bin bir emekle, derece yaparak en saygın okullardan birine giren öğrenciler; intihal yaptığı açığa çıkan, hiçbir yerde kabul görmeyen ve istifa etme cesaretini bile gösteremeyen bir isim yüzünden haftalardır şiddete uğruyor.

    Elbette mesele Melih Bulu’nun kendisinden ibaret değil, seçilmediği ve istenmediği takdirde sırtını yasladığı otoriteye güvenerek şahsını rektör ilan eden Bulu, Boğaziçi’ni dünyada seçkin bir yere getireceğini iddia ediyor ve ezberden şaşmayarak varlığını, devletle özdeştiriyor. Peki, bunu üniversitenin içine polisleri sokarak, öğrencilerin üstünde deneyimledikleri şiddet türleriyle mi başaracak? Bu ülkenin bakanları, cumhurbaşkanı geleceği yaratması beklenen dinamik bir kesimi; “terörist”likle suçlarken, hedef gösterirken, karakolların tozunu “devletiz biz” diyenlerin ayaklarının altında yuttururken nasıl olacak bu işler? Birlik, beraberlik, tekçilik ve beklenen sonsuz biat ile devletli iktidarlarında kendilerine yer edinmeye çalışanlar; insan haklarını, geleceği, demokrasiyi, eşitliği, güvenli bir toplum olma sözünü nasıl ilerletebilir? Katliamlardan, çalınan sorulardan, sokaklarında rahatça dolaşamadığı bir karanlıktan, kâr hırsının azgın dişlilerinden sağ salim çıkıp gelen insanlar, sel oluyor be azizim.

    Toprağımıza doldurduğunuz beton, ruhumuza dayattığınız iç çekişler, omuzlardaki yük canımızı almaya yetmedi ama silkelenme cesareti verdi. Kafasını kırdığınız, dişini döktüğünüz hatta cinsel saldırıya kadar vardırdığınız güvenlik anlayışınız, otoritenizi tuzla buz ediyor.

    İstanbul’un, Ankara’nın meydanlarında kafalarını yere sürttüğünüz yüzlerce insan o meydanları özgürleştirmeyi vadeden ve kökü çok derinlerde olan bir ruhu taşıyor. O ruh ise çocuğunun iyi bir eğitim alması için merdiven silmekten canı çıkan, toprakta çalışmaktan ellerinden nasırı hiç eksik olmayan, şiddetle-mobbingle- tacizlerle cam tavanların arasında kendine yer kazıyan kadınların köklerinden filizleniyor.

    Sadece kadın cinayetlerinde şiddetle mücadele edeceğiz gibi kelimeleri yan yana getiren zihniyet, elbette gelecek sunmaz. Sadece size değil o gücü size teslim edenlere de hesap soracak olan gençler, kadınlar, emeğiyle hayatta kalanlar kendilerinden tüm çalınanları alacak. Çünkü ufkumuz koltuklarla sınırlı değil, ufkumuz uçsuz bucaksız bir hayatla dolu. Sahte olan ne varsa arınacak kampüslerden, sokaklardan, meydanlardan kafanızın içindeki en dipsiz korkulardan… Uçan kuşun hain, terörist ve bilmem ne bela olduğu tamtamlarının arasında, haklı taleplerin bu kadar sahiplenilmesi kuşkusuz can suyumuz.

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Erdoğan Hep Başbakan Başbakan Hep Erdoğan

    Süleyman Demirel 1965-1993 tarihleri arasında yedi farklı hükümette toplam 10 yıl 5 ay olmak üzere başbakanlık görevinde bulundu.

    Demirel, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümünden sonra 1993-2000 yılları arasında da 7 yıl Cumhurbaşkanlığı yaptı.

    Toplamda 17 yıl iktidarda kalan Süleyman Demirel için, sanatçı Fikret Kızılok seslendirdiği şarkı sözleriyle onu şöyle hicvediyordu:

    Süleyman hep başbakan, başbakan hep Süleyman”.

    Uzun süreli görevde kalma Süleyman Demirel’den bu kez de Recep Tayyip Erdoğan’a geçti.

    Erdoğan, 2003-2014 yılları arasında 11 yıl başbakanlık, 2014-2021 yılları arasında da cumhurbaşkanlığı görevinde bulundu ve aksi bir durum çıkmazsa 2023 yılına kadar da bu görevde kalacak.

    Yani bu durumda Süleyman Demirel’in rekorunu kırarak tamı tamına 20 yıl iktidarda kalmayı başaracaktır.

    Eğer 2023’ten sonra da iktidarda kalırsa, bu durumda “Süleyman hep başbakan, başbakan hep Süleyman” şarkısının günümüze uyarlanmış hali de şöyle olacaktır: “Erdoğan hep başbakan, başbakan hep Erdoğan” ya da “Erdoğan hep iktidar, iktidar hep Erdoğan”.

    Tabi Erdoğan’ın kırdığı rekor yalnız Türkiye’yle sınırlı değil. Amerika Birleşik Devletleri başkanlarına bile parmak ısırtacak düzeyde.

    Erdoğan görevde kaldığı süre içinde George W. Bush (2001-2009), Barack Obama (2009-2017), Donald Trump (2017-2021) başkan seçildi ve seçilmekle de kalmadı başkanlıkları son buldu.

    Bu dönemlerde de “Erdoğan hep iktidar, iktidar hep Erdoğan” oldu.

    Erdoğan’ın hedefinde şu an 2023 seçimleri var. Bu seçimlerde de eğer tekrardan başa gelirse, bu durumda bir değil, iki değil, üç değil tamı tamına dört Amerikan başkanını eskitmiş olacak. Yani Amerika’nın çiçeği burnunda yeni başkanı Joe Biden’ı da sollayacak gibi gözüküyor.

    Aslında akla gelen soru şu:

    Recep Tayyip Erdoğan’ın bu uzun soluklu iktidarında sadece Erdoğan’ın başarısı mı yatıyor?

    Elbetteki hayır!..

    Bu başarıda, iktidarın karşısında sözde muhalefet yapan “muhalefetsizliğin başarısı”da azımsanmayacak derecede büyüktür.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Samimiyet Testi

    Bazen karmaşık görünen soruların çözümü, zannedilenden daha basit olabilir.

    Birkaç sene önceydi, benim için önemli bir toplantıya yetişmek üzere arabama bindiğimde garaj çıkışına tanımadığım bir arabanın park etmiş olduğunu gördüm. Sık sık başıma geldiği için fazla dert etmeden ve şoförün hemen duyup geleceğini umarak kısa kısa birkaç defa kornaya bastım. Umduğum gibi olmadı.

    Beş dakika kadar kısa aralıklarla korna çalarak şoförün zihninde bir çağrışım yaratmaya çalıştım ama nafile. Arabadan inip yakın esnafı tek tek dolaşarak araç sahibini aramaya başladım. Zamanım daralıyordu, gecikeceğim kaygısıyla biraz telaşlanmaya başlamıştım. Esnaf ziyaretlerinden de sonuç alamayınca telaşım kısa sürede öfkeye dönüşmeye başladı. Arabaya dönüp bu kez kornaya uzun uzun bastım. O tanıdık öfkenin basıncını damarlarımda hissediyordum. Çıkardığım gürültü duyarsız kalınamayacak kadar çirkindi. Ama yine olmadı.

    On beş dakika geçmişti, öfkeden ve çaresizlikten kan ter içinde kalmıştım. Gecikeceğim açıktı ama artık bu bile umurumda değildi. Zihnim aracın içindeki eşyalardan erkek olduğunu düşündüğüm şoföre kilitlenmişti. Geldiğinde hiçbir şey söylemeden sadece suratının ortasına bir yumruk atıp boğazını sıkmak, karşılık verirse bir yumruk daha atıp başını arabasının kapısına vurmayı falan hayal ediyordum. Arabama girdim ve doğru zamana kadar zapt etmeye çalıştığım öfkemle beklemeye başladım.

    Beş dakika kadar sonra gençten bir adamın garaj çıkışını kapatıp beni yirmi dakikadır bekleten arabaya doğru yaklaştığını gördüm. Arabasının kapısını açarken ben de bir hışım arabamdan çıktım ve göz göze geldik. Kavga kaçınılmazdı. Durumu hemen anladı ve gözlerimin içine bakarak çok sakin ve çok içten bir şekilde “Abi ne olur kusuruma bakma, ne desen haklısın, ama gerçekten acil buraya bırakmak zorunda kaldım. Hakkını helal et.” dedi.

    Bendeki tüm öfke mucizevi şekilde saniyeler içinde uçup gitmişti. Hatta neredeyse “Olsun kardeşim, üzme kendini, hangimiz hata yapmıyoruz ki” diyesim geldi ama son bir çabayla, “Tamam ama bari telefonunu yazar insan,” düzeyinde yavan bir sitemle durumu geçiştirdim.

    Adamın verdiği cevabın gücü üzerine, sonrasında çok düşündüm. Evet, zaten pek kavgaya yatkın olmayan, çabuk yatışan mizacım da yardımcı olmuştu ama cümledeki esas sır başkaydı.

    İletişim kanalları hızla yenileniyor, dönüşüyor. Dünyanın her yerinden insanlar birbiriyle düşünsel temas halinde.

    Her geçen gün bu teması kolaylaştırmaya yarayan yeni uygulamalar birer “ürün” olarak sunuluyor. Büyük bir hevesle o uygulamaları kullanarak ürünlerin hem tüketicileri hem de devamlılığı sağlayarak bir anlamda üreticileri oluyoruz. Aynı zamanda bu uygulamaları kullanırken kendimiz hakkında sonsuz miktarda verinin piyasanın dolaşımına sunulmasını baştan kabul ederek bu ürünlerin hammaddesi olarak nesneleşiyoruz.

    Bu karmaşık ağ içinde birbirinden çok farklı yaşam biçimi, kültür ve aidiyetlerle iletişime geçiyoruz, etkileşimde bulunuyoruz. Bu iletişim yapısı, her şeyin kontrolümüz altında olduğunu düşündüğümüz anda dahi iş yapış ve algılama süreçlerimiz üzerinde giderek belirleyici olmaya başlıyor.

    Bazen alışılmadık, hatta yepyeni hassasiyetlerin doğurduğu sorumlulukların süzgecinden geçmek zorunda olan sözlerle, sürekli bir uyum sağlama çabasıyla hiç durmadan bilinmez bir boşluğa mesajlar bırakıyoruz. Kalabalıklar içinde kendimizi anlatmak zorunda hissediyoruz, anlaşılmak ve kabul edilmek istiyoruz.

    Kendini anlatmak kadar karşıdakini anlama çabası da tek boyutlu bir uğraş olmaktan hızla uzaklaşıyor. Milyarlarca ayrı dünya her gün her saniye kendini anlatıyor. Artık kendimizin istekleri, öncelikleri ve olagelmiş hassasiyetlerinden ibaret bir dünyanın içinde kalarak başkalarının ne dediğini anlayamıyoruz.

    Hem diğerlerini anlamak hem kendimizi anlatmak isterken bir taraftan da sistemin giderek artan biçimde bireylerin sırtına yüklediği sorumlulukların kaygıları altındayız. Çevre kirliliği, sokak hayvanları, yoksulluk, kadın cinayetleri… Her şeyde sorumluluğumuz artıyor, yüklenmekten kaçamıyoruz, çözümün parçası olmak zorundayız.

    Bir yandan geçim kaygısı, işsizlik, gençlerin okuma çabası, dünyaya entegre olma telaşı, gelecek hayalleri ve sosyal kaygılar, pandemi; diğer yandan da yerli, milli, dini, etnik vb. türlü hassasiyetler tarafından sanki sürekli itilip kakılıyoruz. Akşamları, şanslıysak, kendimizi evlerimize, sevdiklerimizin yanına zor atıyoruz.

    Çoğunluk üç aşağı beş yukarı böyle bir iklimde yaşıyor ve Türkiye’de her gün her kanalda, her mecrada onlarca siyasi yorumcu, ünvanlı akademisyen, analizci, araştırmacı, siyasetçi, parti lideri, betimlemeye çalıştığım sıradan hayatlara onların geleceği hakkında bir şeyler anlatıyor.

    Siyaset insanları, halka kendileri hakkında zaten bildiklerinden daha fazlasını söylemeyen ve muhatapları tarafından çoğu paketi bile açılmadan çöpe atılan bu konuşmalarla iletişim kurmaya çalışıyor. Siyasi söylem çöplüğüne durmadan birbirinin tekrarı sloganlar, özlü ve tumturaklı sözlerle söylev yığmaktan başka pek bir şey yapmıyorlar.

    Vitrinde şık görünmek yerine gerçekten toplumda dönüştürücü bir etki yaratmak için siyaset yapıyorsanız iletişimin gücünü ciddiye almak, ona hak ettiği değeri vermek ve ona uygun davranmak zorundasınız.

    Gerçek insanların yaşadığı gerçek dünyaya temas etmeksizin, kalabalık ekipler, büyük bütçelerle havalı binalarda bol keseden klişe kampanyalar üretmeye girişmeden önce, rasyoneli sağlam, basit ve samimi bir siyasi iletişiminiz ve buna uygun bir iletişim diliniz olmalı.

    Araçlar değişir, her dönemin ihtiyaçları farklıdır, iş yapış süreçleri yenilenir ama iletişimin özü değişmez. Sorunlar vardır ve kitleler bu sorunlara ilişkin samimiyetinizi sürekli test eder. Güçlü bir iletişim bazen sorunları çözer, bazen de sorunları doğmadan yok eder.

    Garaj önüne park eden adamın yaptığı gibi…

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.

  • DSÖ’den gazetecilere ‘aşı tereddüdü’ ile mücadele çağrısı

    Mutlu Sereli Kaan

    COVID-19 pandemisinin en ağır etkilediği meslek gruplarından biri de  gazeteciler oldu kuşkusuz. Gazeteciler, sahada çalışırken karşı karşıya oldukları COVID-19 riski kadar, her dönemde olduğu gibi, bu dönemde de yazdıkları haberler ya da sosyal medya paylaşımları nedeniyle çoğunlukla hedefteler.

    Öte yandan, dönemin “yalnız pandemiye değil, ‘infodemi’ye karşı savaşıldığı” şeklinde gündemimize yerleşen mottosu,  gazetecilerin mesleki etik yükümlülüklerinin ve toplumsal sorumluluklarının ağırlığını da iyice görünür kılıyor. Özellikle aşı konusunda insanların kafasının bir hayli karışık olduğu bu dönemde, bilginin doğru aktarımı son derece büyük önem taşıyor.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO), geçtiğimiz ay yayımladığı bir belgede[1], bu dönemi “benzeri görülmemiş bir bilimsel yayıncılık dönemi” olarak nitelerken, özellikle bilimsel gelişmeler ve aşı konusunda vatandaşları bilgilendirmenin hayati önem taşıdığına dikkat çekti ve gazetecileri özellikle aşı tereddüdü ile mücadeleye çağırdı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) de, 18 Ocak 2021 tarihinde açıklanan COVID-19 Pandemisi 10. Ay Değerlendirme Raporu’nda belgenin Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) Bulaşıcı Hastalıklar Çalışma Grubu tarafından güncellenmiş Türkçe çevirisine yer verdi.[2]

    Şu anda çeşitli deneme aşamalarında olan ve bazıları ön onay aşamasına gelen veya acil kullanım için yetkilendirilen 100’den fazla aşı olduğunu anımsatan WHO, doğru bilimsel raporlamanın hiç bu kadar önemli olmadığını kaydetti. “COVID-19 Aşıları Hakkında Profesyonel Habercilik İçin İpuçları” başlığını taşıyan belgede, özellikle aşılar ile ilgili bilimsel çalışmalar haberleştirilirken dikkat edilmesi gereken temel unsurlar hatırlatıldı.

    COVID-19 aşıları ile ilgili haberlerin hâlihazırda aşı yaptırmayı düşünen kişiler için son derece önem taşıdığına yer verilen belgede, “Pandemi sürecinde yanlış bilgilerin son derece yaygın olması nedeniyle okuyucuların tüm aşıların önemi hakkında bilgilendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Tarih boyunca salgınları sone erdirmede aşıların etkinliği hakkındaki gerçekler ve rakamlar aktarılarak aşı tereddüdü ile mücadele edilmelidir” ifadelerine yer verildi. TTB’nin raporunda, buna ek olarak hâlihazırda COVID-19 salgınının kontrol edilip önlenebilmesi için aşılar kadar etkili ve güvenli başka bir tıbbi araç olmadığı da hatırlatıldı.

    Belgede ayrıca güvenilir haber kaynağının önemine dikkat çekildi. Uzman değerlendirmelerine başvurmak için mutlaka ülkenin bilim medya merkezlerine danışılması gerektiğine yer verilen belgede, habere konu olan araştırmaya katkı veren kişi ve kurumların da mutlaka incelenmesi gerektiği vurgulandı.

    Haberleştirilen çalışmanın sadece başlık ve özetine bağlı kalınmaması, verilere otomatik olarak güvenilmemesi ve bu bağlamda haberi hazırlayan gazetecinin çalışmaya ilişkin eleştirel okumasının altı çizildi. Okuyucuların konunun ayrıntılarıyla ilgili daha fazla bilgiye ulaşabilmesi açısından, çalışmanın kaynaklarının belirtilmesi, bilimsel terimlerin açıklanması, açık ve net bir dil kullanılması, yan etkilerin belirtilmesi ve uygun görsellerin kullanılması da belgede önerilenler arasında yer aldı.

    Tüm bunlar, “konunun uzmanları dururken astrologlara danışmayın, tabip odalarının disiplin kurullarınca cezalandırılmış isimlerin medyatik olmak için yaptıkları açıklamalara itibar etmeyin, komplo teorilerinin komplo teorisi olduğunu unutmayın” diye de okunabilir!

    Aşı karşıtlığı propagandası yapmak için tuğla kadar kitap yazılan bir yerde, bu belgeye dikkat çekmemek olmazdı.

    [1]  https://www.who.int/news-room/feature-stories/detail/tips-for-professional-reporting-on-covid-19-vaccines

    [2]  https://www.ttb.org.tr/kutuphane/covid19-rapor_10.pdf

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.

  • Tedipten Tedhişe Devletlilerin Eleştiri ile İmtihanı

    Devlet terörü diye bir şey var mıdır? Bu soruya yanıt vermeden önce, devletin sahibi olduğunu düşünenlerin terör anlayışını anlamaya çalışalım. Son yıllarda ülke yurttaşlarının en az yüzde ellisi terörist ya da terörle bağlantılı olduğu iddia edilen bazı örgütlerle iltisaklı olmakla ilan edilip duruyor. İki genel seçimde de antidemokratik yüzde on seçim barajını aşarak meclise hatırı sayılır sayıda milletvekili sokarak, artık “marjinal” olmadığını ispatlayan bir partinin neredeyse tüm vekil ve yetkilileri iktidarın nazarında alenen terörist. Yine aynı partinin ezici çoğunlukla seçilmiş belediye başkanları terörist olduğu gerekçesiyle görevden alındı ve yerlerine “yerli-milli” kayyumlar atandı. Aynı partinin yöneticilerinin çoğu hapiste, iki eski eş başkanı da uzun zamandır hukuksuz bir şekilde hapiste tutuluyor. Eş başkanlarından birisi hakkında Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi defaatle “tahliye edilmeli” kararı vermiş olmasına rağmen, hala hapiste tutulmaya devam ediliyor. Ülkenin ana muhalefet partisinin İstanbul İl Başkanı, Cumhurbaşkanı tarafından kamuya açık bir konuşmada yasadışı bir örgütün militanı, yani yine terörist olmakla suçlanıyor. Yine ülkenin ana muhalefet partisi lideri, Cumhurbaşkanı ve iktidarın müttefiki partinin genel başkanı tarafından “ülke için güvenlik sorunu” olarak tanımlanıyor. Ülkede yasal yollarla habercilik yapan, ülkenin hukuk kurallarına uygun şekilde faaliyet yürüten basın-yayın organları yine iktidarın en makbul basın-yayın organlarından birisi olan Yeni Akit tarafından “İhanet Ağının Yandaş Medyası”2 olarak tanımlanıp hedef gösteriliyor.

    KAMU GÖREVLİLERİNİN 125 BİNDEN FAZLASI TERÖRİST İLAN EDİLDİ

    Ülkenin kamu görevlilerinin 125 binden fazlası “terörist” olmakla itham edilerek adları OHAL dönemi KHK listelerine eklenmek suretiyle kamu görevinden ihraç edildi. Bu yurttaşların hak arayışları yine KHK ile kurulan bir OHAL Komisyonu marifetiyle engellenmeye devam ediyor. OHAL Komisyonu, kuruluşunun üstünden dört yıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen, hala terörist olmakla itham edilen büyük bir çoğunluğun başvurusunu reddetti, önemlice kısmı hakkında da hala olumlu ya da olumsuz bir karar vermedi.3 Barış İmzacılarının neredeyse tümü haklarında açılan ceza davalarından beraat almış olmalarına ve AYM tarafından açılan bu davaların “hak ihlaline yol açtığı” kararı verilmiş olmasına rağmen, ihraç edilen hiçbir Barış Akademisyeni hakkında göreve iade kararı verilmedi. İade kararını geçtim hiç birisi hakkında olumlu ya da olumsuz herhangi bir karar açıklanmadı. Yani söz konusu Barış Akademisyenleri en üst mahkemeden yerele kadar bütün mahkemelerin verdiği kararlara rağmen, KHK ile kurulmuş OHAL Komisyonunun nazarında hala “terörist”.4 Ülkede ekonomik kriz olduğunu ve ekonominin iyi yönetilmediğini belirten ekonomistler külliyen terörist! Ülkenin doğal kaynaklarının altın ve maden şirketleri ile HES inşaatları tarafından katledildiğini düşünen ve buna karşı çıkan doğa aktivistleri terörist. Ülkenin sağlıklı bir tarım politikasının olmadığı ve bu nedenle tarım üreticilerinin zor durumda olduğunu belirtenler terörist. Covid-19 pandemisi sürecinin iyi ve şeffaf yönetilmediğini iddia ederek yerinde önerilerde bulunan ve her an işbirliğine açık olduğunu dile getiren Türk Tabipleri Birliği yöneticileri terörist! Hak ihlallerini takip eden, ülkede demokratik ve hakça yaşam talebinde bulunan sivil toplum örgütleri terörist! Çember her geçen gün daralıyor. Terörist olmayan tek bir kişi kalmayıncaya kadar bu liste uzayıp gidebilir.

    Şimdi yazının başındaki soruyu tekrar soralım. Devlet terörü diye bir şey var mıdır? Eğer kendini devletin sahibi zannedenlerin çıkarı halkın ezici çoğunluğunun çıkarından üstün hale gelirse, bizatihi devletin kendisi açıkça bir terör aygıtına dönüşür. Bu tarihte hep böyle olmuştur. Devletliler, kendilerini eleştiren herkesi terörist ilan etmeye başladığında, devlet yasal varlığından sıyrılıp yurttaşlar üzerinde terör estiren bir makine haline gelir. Devlete tanınan yasal şiddet tekeli, yurttaşların çoğunluğu üzerinde ölçüsüz bir baskı aracına dönüşürse ve bu baskı aracını kendilerini devlet ilan eden kişiler, kendi çıkarlarını korumak için kullanırsa artık devlet, devlet olmaktan çıkar; devlete tanınan şiddet tekelinin hukuki zemini de ortadan kalkar.

    ‘DEVLET TERÖRÜNÜNÜN ALENİ HALİ’

    Bu açıdan bakıldığı zaman, iktidarın içinden çıkmış bir yasal partinin genel başkan yardımcısının hedef gösterildikten sonra alenen dövülmesi, yine iktidarın ortaklarından birisinin içinden ayrılmış bir partiyi destekleyen köşe yazarı ve gazetecilere dayak atılması, basit bir şiddet olayı olarak değerlendirilemez. Bu artık yıllardan beri süregiden devlet terörünün iyice aleni hale geldiğinin göstergesidir.

    Türkiye Cumhuriyeti devletinin devletlilerinin, kuruluşundan bu yana eleştiri ile başı pek hoş olmadı. Devleti yönetenlerin icraatlarının eleştirilmesi her zaman bizatihi devletin eleştirisi olarak değerlendirildi. Devletin başına geçen her kişi kendisini hep devletli olarak gördü ve devletin eleştirilmezlik zırhına büründü. Bu nedenle devletin başındakilerle başlarda işbirliği içinde olan ve devlete destek ve önerilerini sunan her aydın, entelektüel, köşe yazarı, gazeteci devletlilerin icraatlarını eleştirdiği anda tedip ya da tedhiş edildi. Devletin tedip için de tedhiş için de elinde her zaman pek çok seçeneği oldu. Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Atatürk ile Anadolu’ya geçerek kurduğu Yeni Gün Haber Ajansı ile milli mücadeleye destek veren Yunus Nadi Abalıoğlu’nun ilerleyen yıllarda kurduğu ve yeni kurulan rejimin ismiyle müsemma Cumhuriyet Gazetesi bile tek parti iktidarının sonlarına doğru defalarca kapatılmıştır. Gazeteyi bu dönemde kapatan Milli Şef İsmet İnönü’dür ve gazetenin başyazarı ve yöneticisi oğul Nadir Nadi, kapatılan gazetenin açıldığını dönemin Basın Yayın Umum Müdürü Selim Sarper’den öğrendiğinde hissettiklerini şu satırlarla dile getirir anılarında:

    Bir suç işlemişim de affa uğramışım gibi teşekkür ederek, Sarper’in ellerine sa­rıldığımı şimdi buraya yazarken içimde hafif bir utanma duygusu ile George Orwel’in ‘Big Brother’ını hatırlıyorum. Suçum yoktu, kimseye borçlu değildim. Olsa olsa onlar benden, daha doğrusu babamdan özür dilemeli idiler. Ne anlamı vardı eğilip bükülmelerin? Baskı altında insan demek parça parça yitirebiliyor kişiliğini…”5

    Burada Cumhuriyet Gazetesi İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’yı desteklemekle suçlandığı için kapatılmıştır; ancak sebebi ne olursa olsun gazete kapatmak, tedipten tedhişe giden en bilinen yollardan birisi olarak kısa Cumhuriyet tarihi boyunca hep uygulanmıştır.

    GAZETECİLER ÜZERİNDE BASKILAR HEP VARDI

    Gazeteciler üstündeki baskı, sindirme, korkutmanın tedhişe varan örnekleri de azımsanmayacak kadar çoktur Türkiye tarihinde. Tan Gazetesi ve Matbaasına yapılan saldırı, gazetenin sahibi Zekeriya Sertel ve eşi Sabiha Sertel’i ülkeden kaçmak zorunda bırakmıştır. Karı koca gazeteciler, ömürlerini tıpkı Nazım Hikmet gibi ülkelerine hasret içinde yurtdışında sürgünde tüketmişlerdir.6 Zekeriya Sertel’in Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucuları arasında yer aldığını ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Basın Yayın Umum Müdürlüğü de yaptığını unutmamak gerekir. Ülke tarihinde rejimin/düzenin içiyle dışında, dostuyla düşmanı olmak arasında incecik bir çizginin olduğunu ne kadar da iyi anlatır bu savruluş. Kendi partisinin içinden çıktığı İyi Parti’yi destekleyen Yeni Çağ Gazetesi yazarlarıyla yine AKP’nin içinden çıkan Gelecek Partisi’ni destekleyen Karar Gazetesi’nin yazarlarının MHP Genel Başkanı Bahçeli tarafından alenen tehdit edilmesi ve hedef gösterilmesi de bu nevidendir.7 Karar Gazetesi’nin yazarlarından Akif Beki’nin bugünün her söylediğinin hikmetinden sual edilemeyen Cumhurbaşkanının zamanında basın sözcülüğünü yaptığını da unutmayalım. Yine aynı gazetenin neredeyse bütün yazarlarının zamanında AKP iktidarının her icraatına alkış tuttuğunu; bu icraatları eleştiren herkesi en azından demokrat olmamakla suçladıklarını da akıldan çıkarmayalım.

    Tedipten tedhişe ve en nihayetinde katle giden yolda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde pek çok gazeteci yaşamını vermiştir. Ocak ayı Metin Göktepe, Hrant Dink ve en nihayet Uğur Mumcu’nun katlinin yaşandığı ay olarak gazeteci suikastları için önemli bir ay olarak duruyor karşımızda. Üç gazetecinin sevenlerinin yıllar geçtikçe eksilmemesi umut verse de, gazetecilik mesleğinin icra edilmesi giderek daha da zorlaşmaktadır.

    Gazetecilik Bölümünü kazandığımı babama sevinerek haber verdiğimde dört yıl önce Çetin Emeç, bir yıl önce Uğur Mumcu katledilmişti. Babam bir yandan sevinmiş, diğer yandan “iyi halt ettin” dercesine bir yüz ifadesiyle “oğlum bu ülkede gazetecileri öldürüyorlar” demişti yüzünün diğer yarısına bin hüzün kondurarak. Bu nedenle üniversitede okuduğum yıllarda hep öğrenci eylemlerine katıldığımda sakladım O’ndan. Hem üzmek istemediğim hem de tartışmamak için. Biliyordum ki babam, bir yandan Uğur Mumcu ve benzer şekilde katledilen gazetecilerin doğruları söylediği için öldürüldüğünün farkındaydı. Tam da bu nedenle hem bu gazetecileri seviyor hem de oğlunun böyle bir akıbete uğramasından korkuyordu. Zira yurttaşı olduğu devleti tanıyordu. Yurttaşı olduğu devletin içindeki çıkar odaklarının acıması olmadığının da farkındaydı. Ancak farkında olmadığı bir şey vardı. Devlet denilen şey aslında kendisiydi. Kendini devlet sanan devletlilerin perde arkasından süregiden çıkar ilişkilerinin devlet çıkarı olarak tarif edildiğinin farkındaydı, ama başka türlü bir devlet de görmediği için bu devlete itaat etmeyi de vazife ya da mecburiyet olarak görüyordu. Benim babam, ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıydı. Bu ortalama yurttaşın aynı zamanda bir sağduyusunun da olduğunu unutmaması gerekir bugünün devletlilerinin. Kendilerinden başka herkesi terörist, hain, kökü dışarda işbirlikçi ilan ettikleri sürece, devletli pozisyonlarına itaat edecek yurttaş kalmayacaktır. Kanunla sınırlandırılmamış devlet, yurttaşlarına refah değil ancak terör sunabilir. Yaşadığımız dönemin devletinin alametifarikası budur. Ancak bu devlet elbette böyle gitmez.

    1 um:ag Genel Yayın Yönetmeni.

    2 https://www.yeniakit.com.tr/haber/iste-ihanet-aginin-yandas-medyasi-1504333.html

    3 Bu bilgiler OHAL Komisyonu’nun kendi raporundan alınmıştır. Bilgi için: https://ohalkomisyonu.tccb.gov.tr/ (Erişim tarihi: 26/01/2021).

    4 Barış için Akademisyenlerin bu süreçte yaşadığı hak ihlalleri ile ilgili ayrıntılı raporlara şu linkten ulaşılabilir: https://barisicinakademisyenler.net/node/4

    5 Nadir Nadi (1972), 27 Mayıs’tan 12 Mart’a, İstanbul: Sinan Yayınları, s. 138-139.

    6 Her iki gazetecinin onurlu yaşamlarını ölçülü bir trajedi diliyle anlattıkları anılarını sırasıyla şu kitaplardan okuyabilirsiniz:

    Sabiha Sertel, (1987), Roman Gibi: Demokrasi Mücadelesinde Bir Kadın, İstanbul: Belge Yayınları.

    Zekeriya Sertel, (2001), Hatırladıklarım, Beşinci Baskı, İstanbul: Remzi Yayınları.

    7 https://www.karar.com/bahceli-karar-yazarlarini-hedef-aldi-1601979 (Erişim tarihi: 25/01/2021)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır.  Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Televizyon dünyasının pandemi sınavı

    2020 yılı tüm dünya için sıra dışı bir zaman oldu. Sinema ve televizyon dünyasının da bundan etkilenmemesi beklenemezdi.

    Mart ayında pandemi gündemin birinci maddesi olduğu andan itibaren sektör de hemen yeni duruma adapte olmayı denedi. Bir yandan #evdekal çağrıları giderek artıyordu ama setler durmadan devam etti. Sine-Sen ve Oyuncular Sendikası’nın başını çektiği kurumlar #setlerdursun çağrısına başladılar ama setler bir süre daha direndi. Pozitif vaka haberleri gelmeye başlayıncaya kadar devam etti bu durum. Bazı yapım şirketleri düzenli testler yaparak, ekiplere maske dağıtarak dirense de bir süre sonra bütün setler durduruldu. Türkiye sinema ve televizyon sektörü tüm dünyadan daha fazla direndi diyebiliriz.

    İkinci aşama, evden çıkmadan dizi ve program yapma denemeleri oldu. Bu girişimler seyirci tarafından çok ilgi görmeyince kısa zamanda vazgeçildi.

    Herkes evde kalınca en çok izlenen programlar haberler oldu bir süre. Pandemi büyük bir belirsizlik ve korku yaratmıştı çünkü. Zamanla her şeye alışıldığı gibi buna da alışılmaya başlandı. Setler durana kadar çekilmiş bölümler yayınlandı ve hızla tükendi. TV kanalları eski dizileri ve programları tekrar yayına sürdüler. Kimi seyirci nostalji olarak izledi programları. Bir süre sonra sıkılmaya başladılar. O dönemde tek yeni içerik Survivor’dı ve çok yüksek reyting aldı.

    ÇARE DİJİTAL Mİ?

    Televizyon içerikleri seyirci için yeterli gelmeyince çare dijital platformlar olmaya başladı. Daha önceden bu platformların izleyicisi olanlar içerikleri hızla tükettiler. Ama bu özel dönem, yeni bir izleyici kitlesi daha kazandırdı. Aslında seyirci geçişkenliğinin çok yüksek olduğu bir süreç yaşamış olduk. Ana akım kanalları ve televizyon dizileri tercih etmeyip çareyi dijital platformlarda arayan kitle o içerikler tükenince televizyonla yeniden bağ kurmaya başladı. Televizyon izleyicileri de dijital dünya ile tanıştı. İki ayrı dünyanın da kendini yeniden tanımlamasına yol açtı bu durum.

    140 – 160 dakikalara kadar uzayan televizyon dizilerinin seyircisi 25 – 45 dakikalık dizilerle tanıştı. Farklı türler ve anlatım biçimlerini önce zorunlu olarak izlediler daha sonra sevmeye başladılar. Yıllardır kendine çeki düzen vermeli, zamana ayak uydurmalı diye tartıştığımız televizyon dünyası acı gerçekle pandemi sayesinde yüzleşmeye başladı.

    Aslında Nisan – Mayıs aylarında herkesin evde olduğu dönemde sektörün geleceği üzerine yoğun konuşmalar, kafa yormalar gerçekleşti. Gelecek sezonla ilgili tahminler ve ön görüler tartışılsa da televizyon kanalları yarım kalan işlerle devam kararı aldı ve yeni durum için bir vizyon geliştirmemeyi tercih etti.

    Fakat onların yapmadığını seyirci yaptı ve çok garanti gibi görülen birçok dizi hızlı bir şekilde reytinglere yenildi.

    Normal şartlarda izlenme ihtimalinin çok düşük olacağını tahmin ettiğimiz bazı diziler şaşırtıcı reytingler aldılar. Başrolünde bir psikiyatristin olduğu ve terapi öykülerini anlatan ‘Kırmızı Oda’ tüm ezberleri bozdu. Bir psikiyatrist ve hastasının küçük bir odada dakikalarca yaptığı sohbetlerin bu kadar reyting alması gerçekten de çok yeni bir durumdu. Yalılar, lüks arabalar, gerçekçi olmayan aşk hikayeleri tercih ettiği varsayılan seyirci kitlesinin psikiyatri kliniğinde geçen öyküleri ilgiyle izlemesi sektörün karar alıcılarını afallattı.

    Diğer bir örnek de TRT’deki ‘Masumlar Apartmanı’ dizisi oldu. Yine aynı psikiyatristin terapi deneyimlerinden yola çıkan psikolojik dizi, reytinglerde en üst sırada yer aldı.

    Aslına bakarsanız sektörün karar alıcılarında “Psikolojik diziler de tutuyormuş”un üzerinde bir analiz yapıldığını göremedik ne yazık ki. Televizyon dünyası hala yeni duruma adapte olmak yerine geçici çözümlerle olağanüstü hali geçiştirmeye çalışıyor.

    Sinema sektörü ise tahmin olarak sinema salonlarının birkaç yıl boyunca çalışamayacağı ve tek mecranın dijital platformlar olduğu konusunda neredeyse uzlaştı. Gişe beklentisi olan sinema filmleri çekimlerini ve çekilmiş olanlar da vizyon tarihlerini ertelediler. Bazıları ise sinemalara çıkmak yerine filmlerini dijital platformlarda yayınlamayı tercih ettiler.

    Dijital platformlar için verimli bir yıldı diyebiliriz. Dünya dijital hayata hızlı geçiş yaparken aksi düşünülemezdi zaten. Var olanlar abone sayılarını arttırdılar. Yeni yılın ilk günüyle birlikte Exxen ve Gain adlı iki yeni platform daha yayına başladı.

    Bir yapımcı için televizyon dizisi dijital platformdan daha avantajlıdır. Hem bütçeler daha yüksektir hem de 100 bölüm yayın hedefi ile yola çıkar. Üstelik son yıllarda asıl gelirin yurt dışı satışları olduğu düşünülürse dijital platform hiç avantajlı değil.

    Ama bu süreçle birlikte televizyonun büyük oyuncuları da dijital diziler yapmayı tercih ettiler. Entegrasyonu hızlandırmış oldu.

    Bana kalırsa hala bizi bekleyen büyük değişimin farkında değil karar alıcılar. Her dönemde olduğu gibi kazananlar değişim istemez ve muhafazakarlaşır. Ama değişime direnmeleri mümkün değil.

    Büyük değişimin 2022 yılında daha görünür olacağını düşünüyorum. O değişimin galipleri bu yıl atılacak adımlarla belli olacak. Kazananlarla kaybedenler yer değiştirecek…

  • Adalet Sırası Kadınlara Ne Zaman Gelecek?

    Burcu Yıldırım

    Yıllardır içimizi rahatlatacak haberlere hasretiz. Çok görmüş geçirmiş sayılmam ama rüzgar gibi değişen gündemlerin arasında 18 yıldır AKP iktidarında şahit olmadığımız kalmadı. Demokrasi vaadiyle, Nazım şiirleriyle, kadınların yüceliğiyle, Erdal Eren’in ardından dökülen göz yaşlarından bugüne sıçrayıp geldik. Şimdilerde; aynı mahalleden olmayan başörtülü kadınlar, “vitrin mankeni”, 17’sinde çocuklar terörist, hakkını arayan kadınlar, “provakatör” …. Kara liste uzayıp gidiyor.

    Aslında düşmanlık ve düşman yaratma seviciliği uzak olmadığımız bir konu. AKP iktidarını doğuran koşullar da vakti zamanında, Türkiye’nin üç tarafının denizlerle ama dört tarafının da düşmanlarla çevrili olduğunu beynimize kazıyıp durdu. Velhasıl düşman hiç bitmedi. Sorumluluk almaya, hesap vermeye gelince, korkunç düşmanlar kapatıldığı çekmeceden hızlıca çıkarıldı. Bugünse “düşman” olmayan kim kaldı diye sorarsınız, yanıtı yok. Yarına bekletilenin sırası geliyor. Cezaevleri doluyor, kürsülerden hedefe kilitleniliyor ve bağımsız yargımız, şafak vakti evler basılmazsa mesaisine başlıyor.

    Bütün bu yaratılmaya çalışılan akıl bulanıklığı arasından ise kadınlar, en haklı talepleriyle sıyrılmayı başarıyor. Çünkü yaşamak duygusu ağır basıyor. Adalet gibi güçlü bir kelime ile yola düşen kadınlar; işte, sokakta, evde, kampüste başının örtüsünden saçının rengine, yedisinden yetmişine bütün kız kardeşlerini yola döküyor. Bundan sebep; OHAL koşullarında bile meclisin kapısına dayanan, evlerine kapatılmaya çalışıldıkça kabuklarına sığmayan kadınları görüyoruz. Bu, taşan gücün etki alanı o kadar çok ki, bir de bakıyorsun ki talimat olmadan hukuk kuralları işlemeye başlamış.

    Tam da bu noktada Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün, “Siparişle tutuklama olmaz” çıkışına ses olalım. Kadınların ne sipariş verecek durumu ne de güveneceği bir yargı alanı kaldı. Kime seslenelim? 17 yaşındaki yeğenine tecavüz ettiği DNA raporlarıyla kanıtlanmış olmasına rağmen cezaevinden tahliye edilen, o da yetmeyip davul ve zurnayla karşılanan Osman Çur’un, tutuklu yargılanması için illa bir bakanın hedef göstermesi ya da cumhurbaşkanına hakaret etmesi mi gerekiyor? Kahvaltıya erken çağırdı bahanesiyle çocuğu ve eşini kaynar suyla yakan Ali Ay’ın tutuklanması için kadınların yeri göğü inletmesi mi gerekiyor? Ya ölmemek için öldüren kadınlar? Ya da sesini hiç duyamadıklarımız, katledildikleri ile kalanlar… Bunların hakkını kim verecek, kim savunacak? Kanunları beğeniyoruz sayın bakan ama kanunların uygulanmasını bir türlü istemeyenleri beğenmiyoruz ve doğal olarak gönlümüz razı olmuyor. Hukuk devletinde adalet sırası beklemekten çok yorulduk.

    Yazar Hakkında

    Burcu Yıldırım, Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Akademia’dan Üniversite’ye Bir Yolculuk-2

    Bir önceki yazımızda “Tarihe Tanıklık Eden Akademia’nın Gelişimi” başlığı altında bu kurumsal yapının kaynağına inmeye çalıştık. Bu yazımızda ise akademinin paralelinde üniversitenin tarihsel köklerine bakacağız. Üniversiteler daha ilk evrelerinde bile, akademide de olduğu gibi, en çok tartışılan konuların başında geldi. Bir taraftan laik iktidar bu kurumu kendi tekeline çekerken diğer taraftan da kilise buna karşı direndi. Üniversite yüzyıllarca bu iki odak arasında en önemli kapışma alanıydı.

    FİLOZOFTAN ENTELEKTÜELE, AKADEMİA’DAN ÜNİVERSİTEYE

    Üretim ilişkilerinin farklılaşması ve kentlerin gelişmesiyle karmaşıklaşan siyasal ilişkiler filozofların yerini alabilecek yeni bir düşünür tabakasını yarattı. Antik Yunan’daki filozofların yerini yeni bir kentli sınıf olan entelektüeller aldı.

    Bu kent yaşamında entelektüellerin ilk başlardaki görevi meslek yazmak veya öğretmek ya da ikisini birden veren, hocalık ve bilginliği profesyonel yapanlardı.

    XII. yüzyılın kent entelektüeli kendini tam olarak bir zanaatkar, bir lonca mensubu gibi hissediyordu. İşlevi daha çok düşünce sanatlarının incelenmesi ve örgütlenmesiydi. Onlara göre sanat (ars) “tekne” (teknik)’dir, yani marangozluk veya demircinin ki gibi, hocanın uzmanlık alanıdır.

    Lonca mensubu olan entelektüel, bilim ile öğretim arasında gerekli bağlantıyı kurmaya çalışmıştır. Artık bilimin biriktirilip saklanmasına inanmaya başlamışlar ve dolaşıma sokulmasına ikna olmuşlar. Okullar fikirlerin tıpkı mallar gibi ihraç edildikleri atölyelerdir. Hoca kentsel şantiyede, zanaatkar ve tüccarla aynı atılımda omuz omuzadır. Geriye kalan tek şey ise, zanaatkarlar için artık kominal hareketle gelişen lonca hareketinin içinde örgütlenmektir. Bu, hoca ve öğrenci loncaları örgütlendikleri yere, bir çok loncayı bir araya getirdiği için, genel birlik anlamına gelen üniversite adını verdiler.

    Öğretmen ve öğrencileri bir araya toplama fikri daha çok Platon’da belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Filozof Platon, Akademos bahçesinde öğretmen ve öğrencileri Akademia çatısı altında bir araya getirmişti. Bunun için üniversitelerin ilk hocası Platon ve ilk üniversite de Akademia diyebiliriz.

    Günümüz üniversitelerinin öncülüğünü yapan ilk üniversite ise İtalya’nın bir kenti olan Bologna da XII. yüzyılda kuruldu.

    Çeşitli loncaları bir araya getiren üniversitelerin kurulması sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Bu loncaların oluşmakta olduğu kentlerde üniversite üyelerinin sayı ve niteliği, diğer iktidar odaklarını endişelendiren bir güç göstermektedir. Özerkliklerini bazen kilise iktidarıyla, bazen de laik iktidar odaklarıyla mücadele ederek kazanmışlardır. Bolonya’da, Paris’te, Oxford’da bu böyle kazanılmıştır. Örneğin 1219’da Dilenci Tarikatı üyelerinin üniversiteye girmeleri nedeniyle, Şansöylye (hükümet başkanı) bu yeniliğe karşı çıkmak istemiş ve son ayrıcalığını da kaybetmiştir. 1229-1231’deki büyük grev sırasında üniversite, piskoposun yargı yetkisinin dışına çıkmıştır.

    Aynı çabalar laik iktidara karşıda yürütüldü. 1229’da Paris’te karşı karşıya gelen kralın kolluk güçleri ile öğrenciler arasında çıkan olaylarda kanlı sonuçlar yaşanmış, bunun üzerine üniversite özerkliğini daha da pekiştirmişti. Bu kavgada bir çok öğrenci krallık çavuşları tarafından öldürülmüştür. Bu nedenle de üniversitenin büyük bir bölümü greve giderek yeni haklar elde etmişti.

    Üniversite loncaları bu kavgadan 1321’de galip çıktılar. En büyük silahları ise öncelikle birbirlerine bağlılıkları, tutarlılıkları ve kakarlılıkları yanı sıra kilise ve laik iktidarı grev ve kenti terk etme gibi bir silahı kullanmakla tehdit ederek ve gerçekten de kullanarak sağlamışlardır. Çünkü üniversiteler, her iki iktidar odağı için de avantaj sağlamaktaydı; bir müşteri kitlesi, danışman ve memurlar için yeganeydiler ve parlak bir prestij kaynağı oluşturmaktaydılar. Bunun için de onların bu savunma yöntemine karşı direnemiyorlardı.

    Üniversite loncasının iç çelişkileri ve dıştan gelen baskılar üniversite loncasının örgütlenişini zorunlu kıldı. Bunlar eğitimin örgütlenmesi; programlar, sınavlar, ahlaki ve dinsel yapı, üniversite hocaları, kullanılan aletler (kitap vb), yöntem, alıştırmalar, gelir kaynakları vb.

    Orta çağla birlikte XV. yüzyılın ikinci yarısında İtalya’da çeşitli üniversitelerin yanı sıra akademiler de kuruldu. Bunların en ünlüsü Floransa’da kurulan Marsilius Ficinius’un Platoncu Akademisi’dir. Bu akademi Platon’culuk ile Aristo’culuğu birleştirmeye çalışmıştır. Ayrıca felsefe dışı öğretilerle ve sanatlarla uğraşan akademiler de kurulmaya başlandı. Venedik’te Aldo Manuce (Aldo Manuzia)’nun kurduğu akademi, felsefe dışı konulara yönelirken Roma’da Pomponius Laetus’un kurduğu akademi arkeoloji ile uğraşmıştı. Yine Ankadia Akademisi de şiir üzerine kurulan bir akademiydi.

    Yeni çağda bilimsel ve sanatsal akademiler bütün Avrupa’da yayıldı. Akademi deyimi bu kurumlarla, Platon öğretisi dışında bilim ve sanat kurumu anlamını kazandı. Bunlar arasında Fransa 1570 yılında Kral Charl XI. buyruğunda kurulan şiir ve müzik akademisidir. Yine Başbakan Kardinal Richeliev’nun buyruğuyla kurulan Fransız Akademisi bütün bilim ve sanat dallarında ulusal bir yön vermek ve çeşitli armağanlar ve yarışmalarla bilimcileri ve sanatçıları yüreklendirmek amacını gütmüştür. Bu akademinin bir diğer özelliği ise üye sayısını 40’la sınırlamış olmasıydı.

    XVI. yüzyılda akademiler, felsefe ve edebiyatta öncü rol oynadılar. Bu akademilerin sayıları artarken amaçları ve uzmanlıkları belirlendi. Örneğin Julius Pomponius Laetus Akademisi arkeoloji araştırmalarıyla uğraşırken, Floransa’daki Accademia Della Crusca, İtalyan dilini araştırmakla uğraştı. Accademia del Cimento tümüyle bilimsel çalışmalar yaptı ve Accademia deglis Arcadi ise şiir sanatıyla ilgilendi.

    Kilise ve skolastik üniversiteler akademilere şüpheci bir gözle baktı. Çoğu zaman meslek kuruluşları karşı çıksa da akademiler kurumlaşmak ve kendilerini bir tüzüğe bağlamak için daha sıkı kurallara bağlandılar.

    İtalya dışına akademiler hızla yayılınca, Fransa’da Richelieus 1634’te Academie Française’yi kurarak, tüm düşünsel ve yaratıcı öğreticileri yönlendirme ve gözetme siyaseti izledi. Krallık 1655’te resim ve heykel akademisini kurdu. 1666’da yazıtlar ve edebiyat akademisi, 1669’da müzik akademisi, 1671’de mimarlık akademisi gibi akademiler kuruldu.

    İngiltere’de, Prusya’da, İspanya’da, İsviçre’de edebi ve bilimsel nitelikte krallık akademileri kuruldu. Osmanlı’da ise 1848’de Harb Akademileri (Mektebi Fünun Harbiye Şahane), 1882’de Sanayii Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi), 1889’da Ticaret Mektebi, 1957’de de Gülhane Askeri Tıp Akademisi gibi akademiler kuruldu. Daha sonra da bu akademiler çeşitli alanlarda faaliyet yürüttü.

    Güzel sanatlar akademisi Rönesans dönemi sonlarında, sanatçıların meslek kuruluşları içindeki zanaatçıların zanaatçı konumlarının dışına çıkma isteğinden doğdu. Tek ustanın yanında çıraklık yapmaya oranla daha geniş bir eğitim olanağı ortaya çıktı. Geçmiş sanatçılar üzerinde tartışmalar yürüdü. Ustaların eserleri incelenmeye başlandı. 19. yüzyılda ise Akademiler kesin kurallar getirdi. Bu akademilerin en büyük zaafı oldu. Kimileri resimde desenin önceliğini kabul ettirmek istedi, kimileri de değişik alanlarda kısırlaştırıcı kurallar koydu. İçi boş ve yaratıcılıktan yoksun bir ustalığın yerleşmesine yol açtı. Bunun üzerine genç sanatçı kuşakların başkaldırısı kimilerini romantizme, kimilerini de gerçekçilik ve izlenimciliğe yöneltti. Akademilerin bu handikapı kendiliğinden ve özgür yaratıcılığın tersine akademik öğretilere ve geleneksel estetik kavramlara bağlanarak akademizm hastalığına dönüştü. Bu çerçevede yetişen sanatçı, yazar veya edebiyatçı bunun etkisinde kaldı.

    Sonuç itibari ile bilimsel düşünme ve özgür düşünme olmadığı sürece üniversite ve akademiler de gerekli sonucu vermezler: Bu yüzden de üniversitelerde, yüksek öğrenim kurumlarında ya da akademilerde “akademik özgürlük” olmadığı sürece araştırmacı ya da hocalar konu edindikleri problemleri, derslerinde veya yayınlarda bilimsel çalışma ve evrensel standartlarda görevlerini yerine getiremez. Üniversite ve akademiler yöneticilerin müdahalesine maruz kalmadığı sürece bilimsel araştırma ve tartışmalarda daha ileri gittiği de somut bir gerçekliktir.

    Eyyüp DEMÎR kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.

  • Hakikat Sonrası Simülasyonu

    Salih Cem

    Hitler’in sağ kolu Goebbels’in çok bilinen propaganda tekniklerinden miras, birkaç kelimeyle ifade edilecek kadar basitleştirilmiş özleri (sloganları) ve yüksek frekansta (sürekli tekrar) iletmeye dayanan “parlak” propaganda tekniği, savaş sonrasında da dünyanın pek çok yerindeki pazarlamacılar, reklamcılar, iletişimciler ve elbette siyasetçiler tarafından şehvetle kullanıldı.

    Kitleleri herhangi bir fikre -bir markaya ya da bir yalana- ikna etmek için adeta sihirli bir yol öneren bu teknik 2016 yılında İngiltere’de yapılan Brexit referandumu sırasında sıkça kullanılmaya başlanan “hakikat sonrası” (post-truth) kavramının da ilk tohumu olarak görülebilir.

    Trump’ın ipini salan ABD başkanlık seçimleri sonrası bir siyaset yapma yöntemi ve siyasi kültür tanımı olarak iyice benimsenen “hakikat sonrası” kavramı, gücünü siyasi argümanların herhangi bir nesnel olgusal gerçekliğe dayanma zorunluluğu olmaksızın üretilebilmesinden, tümüyle duygular ve birtakım vehimlerle büyük kitleleri kolayca harekete geçirebilme konforundan alıyor.

    Oxford Sözlüğü tarafından 2016’da yılın sözcüğü olarak da seçilen bu “kullanışlı” kavram, kısa sürede siyasi partiler ve siyaset yapıcı kurumların kullanımına özel olmakla kalmadı. Tek tek bireyler ve gruplar için de olaylara, olgulara, tanıklıklara, belgelere dayalı nesnel gerçekleri görmezden gelen veya bizatihi bağlamından saptıran bir algılama biçiminin de yaygınlaşmasına neden oldu.

    Doğrudan ve sadece öznel izlenim ve duygularla yetinen bu “basit” algılama şekli aynı zamanda siyasetin propaganda ve iletişimin de zemini haline geldi. İnternetin yaygınlaşması, sosyal medyanın gelişmesiyle “zenginleşen” siyasi iletişim enstrümanları bu doğrudan, basit, yüzeysel ve hızlı etki yaratan yeni algılama biçimini iyiden iyiye güçlendirdi.

    İnsanların birbiriyle siyasete dair herhangi bir konuyu eni konu tartışması imkansızlaşmaya başladı. Siyasi tartışma veya polemiğin doğal çıktılarından biri olması gereken “zihinsel zenginleşme”, artık üretilmeyen, üretilse bile talebi olmayan demode bir ürüne dönüştü.

    Herkesin hayatını ve geleceğini belirleyen büyük kararlar insanlara seyreltilmiş argümanlara dayanan basit sorular sorarak alınmaya başlandı. Toplumlara sadece iki seçeneğe indirgenen siyasi kararlar dayatıldı. O mu, bu mu? Şu mu, diğeri mi? Evet mi, hayır mı? Cumhur mu, millet mi?

    Nefes almak ve çalışmaktan başka hiçbir şey yapmaya fırsatı olmayan çoğunluk, bu pratik siyaset biçimini benimsedi ve kolayca ayak uydurdu.

    Türkiye’nin muhalefeti de bu basitliğe kısa sürede uyum sağladı.

    Hakikat sonrasının siyaseti hem muhalefetin kendi arasındaki hem de iktidar ile arasında olması gereken mesafeyi ortadan kaldırdı. Tanımı gereği iktidarın statükoyu, muhalefetin değişimi temsil etmesi gerekirken, Türkiye’de iktidar ve muhalefet arasındaki kavramsal (ideolojik) uzaklık fark yaratmayan mesafelere indi. Özellikle milli güvenlik alanı söz konusu olduğunda, özellikle iktidar tarafından şeytanlaştırılan bir kurumsal yapı söz konusu olduğunda… Farklı düşünse de aynı davranıyor.  Mesela, Anayasaya aykırı olduğunu biliyor ama evet diyor

    Böyle bakınca Türkiye, iktidarıyla muhalefetiyle sanki tek bir parti tarafından yönetiliyor. Tek bir parti, tek bir yaşam biçimi, tek bir anlayış…

    Bu tekliğin parçası olmaktan vazgeçmeyen muhalefet, böylece iktidarı devirip yerine geçme isteğinde yeterince inandırıcı olamıyor, samimi bulunmuyor. Yeni argüman ve söylem üretmekte, kitleler üzerinde heyecanlar, dönüştürücü bir fikir ve duygu birliği yaratmakta zorlanıyor.

    Muhalefet insanların gelecek kaygıları, duyguları, bilinçaltı korkuları ve en önemlisi umutları ile ilgilenmeden, insanların onlara ilişkin geçmiş kanaatlerini yok sayarak, iletişimin değişen yol ve yöntemlerini umursamadan oturdukları yerden ya da kürsülerden tek taraflı konuşup durmayı tercih ediyor. İnsanlara durmadan her şeyin ne kadar kötü durumda olduğunu hatırlatıyor.

    Ali Babacan ülkenin bugünkü durumdan kendine düşen payı üstlenmekten kaçınıyor.

    Ahmet Davutoğlu henüz barış akademisyenlerinden dahi özür dilemiş değil.

    Meral Akşener ne deve ne kuş misali kendine merkezde bir yer arıyor.

    Selahattin Demirtaş dört yıldır hapiste, sesi duyulmuyor.

    Temel Karamollaoğlu bir görünüp bir kayboluyor.

    Kemal Kılıçdaroğlu kararsız bir öfkeyle dertleri birtakım listelerle sıralıyor.

    Sosyal medyada sıradan insanlar gibi sızlanıp duruyorlar. Siyaseti ve iletişimi gündelik sorunların hay huyuna indirgeyip, işlerini yapmış sayıyorlar.

    Aynılaşmanın konforlu alanında, siyasi iletişim becerisinden yoksun haliyle muhalefet, hakikat sonrasının gerçeklerden yalanlar, yalanlardan gerçeklikler üretmeye dayanan bu siyasi kuraklığını besliyor.

    Ve bu haliyle muhalefet çok uzun zamandır iktidarın, muhalefetin kendisini bir siyasi iletişim enstrümanı olarak kullandığını göremiyor. Böylece bu kullanışlı haliyle muhalefet kendi kendini vuruyor.

    Oysa siyaset çoktandır partilerin ve örgütlerin tekelinden çıkmış durumda. Herkes oturduğu yerden telefonuyla siyasetin doğrudan bir parçası ve belirleyeni olabiliyor. Bu doğrudanlık başta CHP olmak üzere muhalefete sayısız olanaklar ve benzersiz fırsatlar sunuyor.

    Artık hakikat sonrasının dayattığı simülasyon siyasetinin büyüsünden sıyrılıp, hakikatlerle ilgilenmeye cesaret etmeleri gerekiyor.

    Yazar Hakkında

    Salih CEM, İletişim Uzmanı. Mülkiye, ÇEEİ mezunu. 20 yılı aşkın süre Siyasi İletişim, Pazarlama ve Marka İletişimi ve Spor İletişimi alanlarında kreatif direktör ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. Siyasi parti ve adayların siyasi iletişim kampanyalarını yürüttü. Çok sayıda reklam kampanyası, sosyal sorumluluk projesi ve uluslararası STK projelerini yönetti. Halen iletişim danışmanlığının yanı sıra “Limitsiz Spor” platformunun genel yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.