Tam yılı anımsamıyorum ama kaçıncı sınıfta olduğum aklımın bir köşesine mıh gibi çakılmış. Zira o sınıfta aldığım en yüksek ders notunun sınavı dedemin ölümünün ertesi günüydü. Dağ gibi adam bir inmeyle göçüp gitmişti. Ertesi gün sabahın erken saatlerinde dedemin na’şını bırakıp okul servisine binerek sanki “şov devam etmeli” sloganına mutlak inanç besleyen bir tiyatrocu gibi gidip sınavıma girmiş ve o ders yılının ilk en yüksek notunu fen bilgisi dersinden almıştım. Konumuz dedemin ölümü değil elbette. İnsan hafızası bir garip; hele de benim gibi zihni sürekli akış halinde olan ve bu zihin yapısı nedeniyle anlatacağı şeye bir türlü odaklanamayan, mevzudan mevzuya atlayıp dururken dinleyenleri bezdiren birisiyseniz galiba bu çok normal. Bu hikâyeyi anlatmayı düşünürken dedemin ölümü aklımda yoktu. Klavyenin başına geçince birden hatırlayıverdim. Neyse artık ben konuya gireyim.
Ortaokulun üç yıl olduğu zamanlarda orta sondaydım. Bir başka yazımda anlattığım nedenlerle[2] ilkokuldan sonraki eğitim hayatımda sınıf arkadaşlarımdan genelde iki yaş büyük oldum. Bu nedenle belli bir yaşa kadar boyum sınıftaki akranlarımdan biraz daha uzundu ve bir miktar da daha olgundum sanırım. Yalnız olgunluk sadece yaş farkından gelmiyor olabilir. Derslerine fazlaca önem veren, yeni şeyler öğrenmeye pek hevesli bir öğrenci oldum hep. Hayatımda hiçbir zaman ne annem ne babam “ödevlerini yaptın mı oğlum?” diye sormadı misal bana. Bunları kendimi övmek için anlatmıyorum. Bir yere gelmeye çalışıyorum. Orta üçüncü sınıfta işte yazımın başında bahsi geçen dersim olan fen bilgisi dersinden de bu bilme isteği ve çalışma disiplini sayesinde sınıfın en yüksek notunu alan öğrencisi olmuştum. Yaşın verdiği olgunluğu ve bu başarıyı birlikte değerlendiren aynı zamanda sınıf öğretmenimiz olan fen bilgisi öğretmenimiz bir gün beni yanına çağırdı. O zamana kadar seçimle yapılmış olan sınıf başkanlığı sisteminde bir değişikliğe gideceğini, şimdiye kadar seçilen öğrencilerden hiç birisinin sınıfta asayiş ve huzuru sağlayamadığı için beni sınıf başkanı olarak atayacağını tebliğ etti. O zamana kadar seçimli demokrasiyi iyice içine sindirmiş olan sınıfımız için bu gelişme nasıl karşılanacaktı bilinmezdi elbette.
O zamana kadar kaç sınıf başkanı değiştiğini, bu sınıf başkanlarının kaçının oydaşma ile seçildiğini ve seçilenlerin neden sınıf öğretmenimiz nazarında başarısız olduğunu tam olarak hatırlamıyorum. Sonuçta “altı üstü sınıf başkanıdır, görevi ne olabilir ki?” demeyin. O sınıflarda yapılan eğitim sırasında öğretmenin olmadığı ya da geç geldiği anlarda sınıftaki huzuru ve sükûnu sağlamak az iş değildir. Demek ki seçimle gelen sınıf başkanları gerekli huzur ve sükûnu sağlayamamış ki, sınıf öğretmenimiz beni bu göreve layık görmüştü.
Gururum okşanmadı dersem yalan olur. Hatta çok mutlu oldum. Hatta düşündükçe havalara uçtum. Uzun uzun düşündükçe nasıl seçilmiş ve önemli bir şahsiyet olduğuma iyice kendimi ikna ettim. Üzerine biraz daha düşünmeye fırsatım olsaydı, yıllardır bu görev için hazırlanıyor olduğuma da mutlaka kendimi ikna ederdim; neyse ki daha fazla üzerine düşünmeme gerek kalmadı. Sınıf öğretmenimiz sınıfa gelip kürsünün yanı başına çağırıp sınıfın tümüne beni sınıf başkanı atadığını bildirdiği anı hiç unutmam. Gurur, mutluluk, böbürlenme ve kendini önemli hissetme ile başlayan duygu durumum kısa süre içinde katıksız bir korkuya dönüştü. Elbette bu korkudan kısa sürede kurtulacaktım. Korkumun nedeni belliydi. Sınıf öğretmenimiz beni seçmiş olsa da, sınıf beni başkan olarak kabul edecek miydi ve ben sınıfı hakkıyla idare edebilecek miydim? Bu sorular kafamda sonbahar yaprakları gibi istemsiz uçuşuyordu. Liyakatimden kuşkum yoktu elbette. Çalışkandım, disiplinliydim, yaşım sınıf arkadaşlarımdan bir miktar büyüktü ve yeri geldiğinde otoriteyi sağlayabilecek kadar sert olabilirdim. Ha bu arada o zamana kadar o yaşlarda intihal (aşırma) olarak sayılabilecek kopya çekme girişimi gibi bir sicilim de bulunmuyordu çok şükür. Bu konuda benden hoşlanmayan arkadaşlarımın elinde bir koz yoktu neyse ki. Tabi ki o zamanki not sistemine göre 9 almak yerine 10 alacağım hırsıyla aklıma gelmeyen bir soruyu ısrarla kopya çekmeye çalışırken yakalandığım Almanca yazılısını saymazsak bütün derslerden bileğimin hakkıyla notlar alıyordum. Bu kopya girişimimi yakalayan öğretmenim de neyse ki beni disipline vermemiş ve yakalandığım ana kadar yaptığım sorulara hak ettiği notu vermişti. Bunun için öğretmene az yalvarmamıştım. Özetle sicilim pırıl pırıl olmasa da tertemiz sayılabilirdi. Daha ne olsundu. Bütün niteliklere haizdim. Sınıf başkanlığı için biçilmiş kaftandım.
ATANMA İLE SEÇİLME ARASINDAKİ FARK!
Öğretmenimiz sınıf ahalisine beni rektör, pardon sınıf başkanı atadığını ilan ettiğinde sınıfta huzursuz bir sessizlik oluştu. Sınıfta bu göreve haiz olduğunu düşünen elbette çok sayıda başka arkadaş vardı. Ağzı iyi laf yapan mı, basketbolda iyi top süren mi, matematikten 10’un altında not almayan mı, ilçe milli eğitim müdürünün, tapu kadastro müdürünün oğlu mu, ne ararsanız vardı. Elbette bunlar hemen belli ettiler benim başkan seçilmemden hiç hoşlanmadıklarını. Ama ben bunların neden benim başkan seçilmemden ya da atanmamdan hoşlanmadıklarını çok iyi biliyordum. Bunu burada açıklayacak değilim. Zaten birisinden neden hoşlanılmadığının bir açıklaması yoktur. Bu arada atanmakla seçilmek arasında bence hiç de bir fark yoktu artık. Sınıf öğretmenimizin beni seçmiş olması, bir atama olarak kabul edilemezdi. Zaten sınıftaki bu benim seçilmemden hoşlanmayan arkadaşların memnuniyetsizliği bile, seçilme ile atanma arasındaki farkın çok da önemli bir fark olmadığını düşündürtüyordu bana. Neyse bu zaten o kadar da önemli bir detay olamazdı artık benim için. Çünkü görev kutsaldı ve ne pahasına olursa olsun yapılmalıydı.
Netekim artık üzerinde durmaya gerek olmaksızın hemen göreve dört elle sarıldım. Sınıfta sükûneti ve huzuru bir an önce sağlamalıydım, bu benden beklenen en öncelikli icraattı. Hemen elime tebeşiri aldım, sınıfın en geveze, en ele avuca sığmaz öğrencilerinin adlarını tahtaya inci dizer gibi dizmeye başladım. Sınıf nedense ben adları tahtaya dizdikçe azdı. Ben de onlar azdıkça tahtayı doldurdum isimlerle. Öyle ki, o zamana kadar gevezelik ya da yaramazlıktan dolayı tahta yüzü görmemiş adlar bile tahtanın en nadide köşelerini süslemeye başladı. Bu işte bir terslik vardı. Ya ben bu işi beceremiyordum, ya da sınıfın bana kastı vardı. İlk zamanlar benim bu işi yapamıyor olmamı kabul etmem mümkün olmadı. Zira sınıfın uzun demokrasi tarihinde benim nadide bir yerim vardı ve ben ne pahasına olursa olsun bana verilen bu görevi hakkıyla yapmalıydım. Zaten yapıyordum da.
GÖREVE GETİREN, GÖREVDEN DE ALIR!
Her geçen gün işler çığırından çıkmaya başladı. Artık otorite filan sağlayamaz oldum. İlçe milli eğitim müdürünün oğlu sınıfın en azgın öğrencilerinden birisiydi ve benim otoritemi hiçbir şekilde tanımıyordu. Elbette otorite sadece tebeşirle sağlanmazdı. Tebeşirle korkmayanın hakkı kötektir diyerek bir gün sığındım yaradana. Elimde yetki vardı. Bu yetkiyi elbette kullanmam gerekiyordu. O zamana kadar tek bir akranımı bile pataklamışlığım yoktu. Genellikle bazı beni sevmeyen arkadaşlar bir araya gelerek beni pataklardı. Ama artık elimde yetki vardı, üstelik yetkinin yanı sıra bir de makul gerekçem vardı: Huzur ve sükûnun sağlanması. Bu yetki ve gerekçeye sığınarak kaç arkadaşımla dalaştığımı, kaçını itip kaktığımı, kaçını öğretmene gammazladığımı, kaçının adını tahtayla tanıştırdığımı hatırlamıyordum artık. İş çığırından çıkma aşamasını geçmişti. Bu işin bana göre olmadığını hangi aşamada anladığımı anımsamıyorum. Belki ben işin bana göre olmadığını anlamasam da öğretmenimiz beni başkanlık görevinden alacaktı bir gün. Elbette göreve o getirdiyse yine o alacaktı. Sınıf alacak değildi ya.
Bir gün yine işin içinden çıkamadığım, sınıfta huzur ve sükûnu bir türlü sağlayamadığım ve yine bir arkadaşımı itip kakmaya yeltendiğim bir anda bu işin bana göre olmadığını öğretmenime de söyleyip “görevden affımı” istemeye karar verdim. Geçtim karşısına ve “Öğretmenim galiba ben bu işi yapamıyorum. Beni bu göreve seçtiğiniz için minnettarım ama ben başkanlık görevini bırakıyorum” dedim. Öğretmenimiz de zaten sanırım benden böyle bir hamle bekliyormuş gibi hemen talebimi kabul etti.
Sonrasında sınıf başkanı tekrar seçimle mi atama yöntemiyle mi göreve geldi anımsamıyorum. Bunun benim için artık bir önemi kalmamıştı. Ama benim hayatımda atama ile geldiğim ilk ve son görev oldu bu sınıf başkanlığı. Ne beni birisi bir göreve atadı, ne de ben böylesi bir göreve talip oldum o günden sonra. O zamandan bu zamana kafam rahat. Neyse ki, her türlü görevi yerine getirmek için biçilmiş kaftan olduğuma dair vehimden de o günden itibaren kurtuldum. O tabi ki daha da büyük bir nimet oldu benim için.
[1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni.
[2] Merak edenler için şu yazı: https://www.gazeteduvar.com.tr/analiz/2017/03/05/kandirilmadim-hala-baris-istiyorum
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın