Etiket: #Bir

  • Bir parodinin ardından

    Sedat Peker’in ilk ifşaatlarını izlemeye başladığımda, karşılaştığım performansı bir şeye benzetmiş, ama neye benzettiğimi bir türlü bulamamıştım. 140 Journos’un “Devlet Başa” adlı belgeselimsisini izlediğimde kafama dank etti. Aklıma 1976 yapımı Şebeke (Network) adlı Sydney Lumet filminin başkarakterini getirdi bu performans. Çok sahici, içten, sinir krizinin eşiğinde ama ne zaman sinir krizine gireceğini merakla beklerken, bir bakıyorsunuz aklıselim cümleler kurmaya başlıyor. Bir nevi ahir zaman peygamberi. Bakışlar buğulu, ne zaman nasıl bir acayiplik yapacağından bir türlü emin olamadığımız, o acayiplikleri yaptı yapacak derken sözlerine bir şekilde sükûnetle son veren bir gösteri peygamberi.

    Size bu filmin neden aklıma geldiğini anlatabilmem için filmden mümkün olduğunca az spoiler vermeye çalışarak bahsedeyim. Her ne kadar 1976 yapımı olsa da, filmi izlemeyen pek çok insan vardır mutlaka. Yaşı ilerlemiş bir haber spikerinin sunduğu haber programının reytingi düştüğü için işten çıkarılacağı bildirilir kendisine. Kendi ifadesiyle “çalışmazsa ölecek” kadar işine bağlı ve bağımlıdır spiker. Nitekim sunduğu son haber programlarından birisinde, ertesi gün sunacağı program sırasında kendisini tabancayla öldüreceğini haber verir. Elbette bu girişim haber programının reytinglerini uçurur. Kanal yönetimi bu durumun tuhaflığını kabul etmekle birlikte, bu işini kaybetme ihtimali karşısında neredeyse aklını kaybetmiş yarı deli adamdan ve dolayısıyla reytinglerden vazgeçemez. Bu adama kamuoyu hemen misyon yükleyerek bir isim de koyar: “Günümüzün ikiyüzlülüğünü açığa vuran kızgın bir peygamber.” Programın yapımcısının tüm itirazlarına rağmen, televizyonun dilinden anladığını iddia eden hırslı bir başka yapımcı söz konusu “peygamberin” neredeyse üstüne atlar. Bu çılgına uygun bir yarı haber yarı şov kıvamında bir program uydurulur hemen. Program neredeyse bir ayin gibidir. Spiker kendisine hem toplumun, hem televizyon piyasasının ve tabi ki kendisinin yüklediği misyonu hakkıyla oynamakta hevesli ve ısrarcıdır. İlk programda hemen bu performansın karşılığı da alınır. Peygamber, reytinglerini ve sadık kitlesini ölçmek istercesine, izleyicilerden pencereye çıkıp “Ben çok kızgınım ve artık buna katlanamayacağım” cümlesini bağırarak söylemelerini ister. Nitekim kitle buna hazırdır. Dediğini yapar izleyiciler spikerin. Olaylar çığırından çıkar, televizyonun kızgın peygamberi her yeni gün petrol krizi dâhil günün en yakıcı olaylarını kendi meşrebince ve çoğu zaman da bağlam dışı bir ironiyle izleyicilerine aktarır. Filmin başarısı belki de filmde spikerin aktardığı olayları ihtiyari bir biçimde mi bağlam dışı hale getirdiği yoksa gerçekten de aklını mı yitirdiği konusunda izleyiciyi ikilemde bırakmasıdır. Günümüzün hakikat ötesi yalanlarında da bu ikileme düştüğümüz olmuyor mu sahi? Bir aklı evvel belediye başkanı kalkıp “Lozan Anlaşması’nın 2023 yılında hükmünün sonlanacağı ve bununla birlikte Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesindeki değerli madenlerin çıkarılmasının mümkün olacağını” söyleyebiliyor.[1] Bu iddiada bulunan kişinin bir meczup mu, ahir zaman kâhini mi, yoksa ahlaksız bir yalancı mı olduğunu kestirmekte bir hayli zorluk çekiyorsunuz. Üstelik bir film izlemiyorsunuz, bir yönetmen size sınırları çizilmiş bir anlatı sunmuyor. Parodi ile trajedi arasında sürekli gidip geldiğimiz somut hayatlar yaşıyoruz ve bu hayatların çoğu zaman hem izleyicisi hem de aktörü konumundayız.

    140 JOURNOS’UN VİDEOSU NE BELGESEL NE DE HABER

    Benim burada asıl odaklanmak istediğim mevzu elbette Sedat Peker değil. Sedat Peker gibi bir figürü merkeze alarak derin devlet ve derin devletin (aslında pek de derin olduğunu söylemek mümkün değil)[2] işlediği suçları anlamaya ve anlatmaya çalışan bir anlatının gerçekte ne olduğu ve neye hizmet ettiğini anlamaya çalışmak. Burada özellikle anlatı diyorum. Zira karşımızdaki şeye bir isim bulmak bir hayli güç. 140 Journos’un tartışma konusu olan videosundan bahsediyorum, evet. Söz konusu video bir kere belgesel değil; zira devletin dahlinin olduğu artık kuşku götürmeyen bazı olayların arşiv videolarını konuşmaların altına döşemek bir videoyu belgesel yapmaz. Haber değil; bir konu hakkında birbirinden haberi olmayan konunun uzmanı ve doğrudan ya da dolaylı muhatabı aktörlere mikrofon uzatarak onları konuşturmak yapılan işi gazetecinin yaptığına benzer bir haber yapmaz. Kuşkusuz röportaj, röportaj yapılan kişiye eğer onun otoritesini sarsacak sorular soruluyorsa anlamlıdır. Uzmanlar genellikle, -buna açıkçası kendimi de dâhil ederek söylüyorum- kendisine soru sorulduğu zaman otoritesine mutlak şekilde boyun eğildiğini ve sözünün üstüne asla söz koyulamayacağını varsayarak konuşmaya başlar. Hele de mevzu diyalojik bir yöntemle değil de, bir monolog şeklinde tartışılıyorsa, oradan olaya dair gerçek değil de, belli otorite konumlarının onayı çıkar ancak. Kimin otorite olarak kabul edildiği ise olayın nasıl bir çerçeveye yerleştirileceğini bize önceden haber verir.

    PAZARLAMACI YALAN SÖYLEMEZ GERÇEĞİ MANİPLE EDER

    Videonun başında verilen bilgi ise daha baştan bize nesnellik ve dengelilik adı altında bir monoloğu pazarlıyor. Konuşan kişilerin hiç birisinin birbirinin söylediğinden ve videonun genel konseptinden haberinin olmamasının videonun başında belirtilmesi, sanki bize olayla ilgili bir gerçekliğin sunulacağına dair beyhude bir vaatte bulunuyor. Aslında vaadin yerine getirilmesinin beyhude olduğunu pazarlayan yapımcı da farkında. Ancak adı üstünde pazarlamacı her zaman bir umudu ve vaadi pazarlar. Onun gerçek olması, ne sunanı ne de izleyeni ilgilendirir. Bir bebek bisküvisinin içindeki bileşenlerin tamamen organik ve doğal ürünlerden oluştuğunu paketin en görünür yerine yazarsınız. Bu vaade inanarak bisküviyi alıp “içindekiler”i okumadan bebeğinize yedirirseniz vaat gerçekleşmiş olur. Satın almadan önce içindekileri okumaya yeltenirseniz vaadin sadece bir pazarlama taktiği olduğunu görür zaten satın almazsınız. Pazarlamacı her zaman hedef kitlesinin gerçeği sorgulamayacağı varsayımından hareket ederek şansını dener. Pazarlamacı, yalan söylemez; gerçeği bir takım vaatlerle maniple eder. Gerçeği kırar, büker ve size bir gerçek simülasyonu sunar. Siz bu gerçeklik simülasyonuna üstündeki cila nedeniyle tav olur etrafında uçuşursunuz.

    Neil Postman, “Televizyon Öldüren Eğlence”[3] adlı kitabında televizyonun her türlü ciddi konuyu eğlencelik hale getirmesi nedeniyle asla televizyonda ciddi bir konunun konuşulup çözüme kavuşturulamayacağını iddia eder. O’na göre televizyon haberleri de bize çoğu zaman pek bir şey anlatmaz, hatta dile getirildiği iddia edilen televizyon anlatılarında gerçeklik çoğu zaman sulandırılır. Fransız sosyolog da “Televizyon Üzerine” adlı kitabında televizyonda haber haline gelen çoğu olayın gelgeç önemde olan, aslında hiçbir şey anlatmayan “omnibüs olaylar” olduğunu[4] dile getirir. Alain de Botton da sadece televizyondaki değil bütün iletişim araçlarındaki haberlerle ilgili olarak şöyle bir saptamada bulunur: “Haberler zorla evinden alınıp polis arabasının arka koltuğuna oturtulan suçluyu göstererek, kendimizin ve toplumumuzun sayısız derdinin temsili kaynağının tespit edildiğine ve sağ salim etkisiz hale getirildiğine dair bir umut verir bize”.[5]

    ‘BAZI ACILAR PARODİLEŞTİRİLEMEYECEK KADAR SERTTİR’

    Peki, mevcut iletişim araçlarından bu koşullar altında olaylara dair gerçeği öğrenmek imkânsız mı? Bu koşullar altında imkânsız gibi görünüyor. Zira olayları bize aktaran medya kuruluşlarının olayları ele alış biçimi, öncelikleri, gerçekliği kimin tanımlayacağına dair önem sıralaması, olaylara dair gerçekliği sulandırma gerekçesi gibi unsurlar toplumsal alandaki eşitsiz iktidar ilişkilerinden bağımsız değildir. Örneğin 140 Journos’un bahse konu videosunda hâlihazırda ülkedeki her kesimden muhalife karşı uyguladığı hukuksuzluklarla bizatihi ceberrut hale gelmiş bir iktidarın gözden düşmüş ama bir türlü de gözden düşmüşlüğünü kabul etmek istemeyen bir aktörüne mikrofon uzatarak ona devletin ceberrutluğunun söyletilmesi bir öncelik meselesidir. Eğer bir anlatıda bu öncelikle karşılaşırsanız, anlatının söylemini muktedirin kurduğu çerçeveye doğru büktüğünü anlarsınız. Siz mevcut iletişim teknolojilerini geçmişteki bütün günahlarını itiraf ettiği kabin olarak kullanan, izleyici kitlesini de rahip konumuna oturtan bir mafya liderinin çaptan düşmeden önceki Barış İmzacılarına yönelik tehditlerini parodiye dönüştürüp anlatınızın başına, hatta merkezine yerleştirirseniz, meramınız bir gerçeği açık etmek ve bir siyasal sorunu hakkıyla tartışmak değil, izleyenleri ne pahasına olursa olsun eğlendirmektir. Bazı eylemler, bazı acılar, bazı zulümler parodileştirilemeyecek kadar serttir. Siz Nazilerin Auschwitz’teki katliamlarını parodileştirirseniz buna kimse gülmez. Zira bazı acılar bin yıl geçse de, gülünemeyecek kadar içe işler. Bu acılarla yüzleşmek dahi o zulmün sertliğini ortadan kaldırmaz.

    Velhasıl, kurucusu Engin Önder’in bir röportajında da işaret ettiği gibi, bahse konu video “para kazanmak” neredeyse temel motivasyonu olan ve yaptıkları işe gazetecilik demeyen bir platformun ürettiği videoyu habercilik ya da gazetecilik normları çerçevesinde değerlendirmek anlamsız ve beyhude bir çaba aslında. Sorun şu ki, söz konusu platform yapılan işin tam anlamıyla gazetecilik olmadığını dile getirmekle birlikte, sunulan şeyin bir belgesel gibi izlenmesini bekliyor. Bu paradoks, tam bir post hakikat çağı paradoksuna benziyor. Tıpkı videoya konuşturulan siyasi aktörün içinde bulunduğu paradoks gibi. Hem yönetiminde önemli bir pay üstlendiğin ceberrutlaşan devletin bir zamanlar daha da ceberrut olduğunu iddia edeceksin, hem de mevcut durumdaki hiçbir hukuksuzluğa ses çıkarmayacaksın. Ceberrutluğun vücut bulduğu muktedire karşı eleştiri şöyle dursun mahcup bir muhabbet beslemeye devam da edeceksin. Tam günümüz çağının paradoksu. Söz konusu siyasal aktörün içinde bulunduğu paradoks da 140 Journos’un sunduğu videonun yarattığı paradoks da aynı türden. Olaya fazla müdahil olmadan, gerçeği sözde nesnellik adı altında kıyısından köşesinden, esasa pek de dokunmadan tanımlamaya çalışan sade suya tirit bir politik tavır alış. Böyle bir tavır alış, bir yaraya merhem olmak şöyle dursun, var olan yaraların kangrene dönüşmesine yol açıyor. Yıllardır kanayan yaralarımızın belki de yegâne müsebbibi, bu tavır alıyormuş gibi görünüp aslında suya sabuna dokunmama halidir.

    [1] https://odatv4.com/siyaset/akp-li-baskan-lozan-i-hedef-aldi-224036 (Erişim tarihi: 16/12/2021).

    [2] Devletin derinliği üzerine kafa açıcı bir tartışma için şu yazıya başvurabilirsiniz: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/12/26/turkiyede-devletin-derinligi (Erişim tarihi: 16/12/2021).

    [3] Neil Postman (2018). Televizyon, Öldüren Eğlence. (Çev. Osman Akınhay), İstanbul: Ayrıntı.

    [4] Pierre Bourdieu (1997). Televizyon Üzerine. (Çev. Turhan Ilgaz), İstanbul: YKY.

    [5] Alain de Botton (2015). Haberler, Bir Kullanma Klavuzu, (Çev. Zeynep Baransel), İstanbul: Say, s. 62.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bir ülkeyi yönetmenin en kolay yolu Teşekkürler Putin!

    Hazine’de para mı kalmadı, hemen zam yapıyorsun şıp diye sorunu çözüyorsun…

    Ne kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Elektriğe zam, suya zam, benzine zam, doğalgaza zam… Zam zam zam…

    “Bir otomobil sana, bir otomobil de bana alacaksın” diyeceksin, hatta otomobilin fiyatından daha fazlasını “vergi” adı altında alacaksın…

    Benzin-mazot dersen, iki-üç katını “vergi” diye vereceksin…

    Bir ülkeyi yönetmek ne kadar kolay böyle…

    Her ay elektrik borcunu, su borcunu, kirasını düşünen asgari ücretliden vergi alıp, saraylarda yaşayacaksın… O da yetmez bir uçak filosu oluşturup, bir de dünyanın en lüks makam araçlarını sıra sıra dizeceksin…

    Millet çarşıda pazarda her gün şok üzerine şokla karşılaşıyor. Bir gün aldığını ertesi gün aynı fiyata alamıyor… Sayıştay’ın Cumhurbaşkanlığı Denetim Raporu’na göre, Saray bir günde 7 milyon TL harcıyor…

    Çin’in ar-ge çalışmaları 337 milyar doları geçmiş. Ülkemizi yönetenlerin saray, makam ve lüks harcamaları Çin’in ar-ge çalışmalarıyla yarışıyor…

    Turizm ülkesiyiz… Her adımı, her bölgesi, her köşesi tarih, doğa ve kültür akıyor… Turisti mumla arar olduk…

    Onlarca yılda şekillenmiş geleneksel dış politika birikimini, “monşerler” diyerek bir kenara atıp, “sıfır sorun” diyerek sorunsuz bölge, kavgasız ülke bırakmayacaksın, sonra da Soçi’de Putin’e, “Özellikle turizmde vermiş olduğunuz destek sebebiyle de çok çok teşekkür ediyorum” diyeceksin…

    Putin tamam da bir de siz “desteklesiniz” şu turizmi…

    Memleketin adı IŞİD’le, Taliban’la, Müslüman Kardeşler’le anılır hale geldi. Dünyada ne kadar radikal örgüt varsa onlarla iş tutmayı, “yeni dış politika, cesaret ve liderlik” diye pazarladınız. “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” bile diyebildiniz…

    Turizmden ekmek yiyen milyonlarca insanınız olmasına rağmen yaptınız bunları…

    Turizm ülkesi Türkiye’de hava alanlarında ve trenlerde alkollü içki satışını yasaklayacaksınız sonra da Türk turizmine katkılarından dolayı Putin’e teşekkür edeceksiniz…

    ABD’ye kızdınız uçak projesinden çıktınız… Parasını ödediğiniz uçakları bile alamadınız…

    Rusya’dan S-400’leri aldınız kapağını açamadınız…

    Bu fakir milletin milyarlarca doları havalarda savruluyor…

    Ne soran var ne de soruşturan… Ne kadar kolay değil mi ülke yönetmek…

    Hesapsız, kitapsız, emperyalistlerin gazıyla atılan adımların bedeli ağır oldu. Şam’da Cuma namazı kılma hayalleri kurarken geldiğimiz noktaya bakın…

    Ülkesini bu kadar hedef haline getiren, komşu ülkeye yönelik emperyalist oyunlara alet olan bir ülkenin bunları yaşaması kaçınılmaz.

    Kızmayın Suriyelilere, Iraklılara… Evi, ocağı bombalanan, şehirleri yerle bir edilen insanlardan ne bekliyorsunuz…

    Yük arttı, besleyecek boğazlar arttı. Çözümü kolay: Artırın vergileri…  Zam zam zam…

    Ne kadar kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Gerilim artınca, çatışmalar çoğalınca yeni yeni silahlara ihtiyaç duyuldu… Nasıl olsa kolayı var. Artırırsın vergileri ya da adına “zam” dedikleri dünyanın en adaletsiz vergisini tıkır tıkır çekersin milletin cebinden…

    Yani öyle üniversiteleri bitirmek, ekonomi bilmek, mühendislik bilgilerine sahip olmak vs şeylere falan hiç ihtiyacın yok. Emir verince faizler düşüyor, komut verince fiyatlar iniyor, ters bakınca döviz düşüyor… Zaten sıkışınca zam yapıyorsun her şey şıp diye çözülüyor…

    Bunun adı da “ülke yönetmek” oluyor. Bunun adı da “büyük liderlik”” oluyor. Bunun adı da “siyaseti bilmek” oluyor. Ülkeyi uçurumun kıyısına getirmek, memleketi gırtlağına kadar borca batırmak  “siyasi deneyim” oluyor. Öyle diyor ya asrın liderine hayranlık duyan bazı gazeteci arkadaşlar, “adam işi biliyor abi!”

    Milletin efendisi denilen köylüler, evlerinden, bağlarından koparılıp konteynır evlere sürülüyor; artık yaşanmaz hale gelmiş şehirlerin kenarlarında sığıntı hale getiriliyor ve bunun adı da devleti yönetmek oluyor.

    Hiçbir etik, hiçbir sınır, hiçbir değer olmayınca; amaca giden her yol mübah olunca: “Adam işi biliyor abi!”

    İşi bilmeyenlerse, “Plan-program yapalım, bilime-mühendislere danışalım, etik değerlerimiz olsun, gösterişten-israftan kaçınalım, Anayasa-kanun ve nizamlar esas olsun, kadınlar hayatın içinde olsun, adalet olmadan düzen olmaz, doğamızı-dağlarımızı-bağlarımızı koruyalım, hak-hukuk-liyakat esas olsun, dini siyasete alet etmeyelim, laiklik en temel felsefemiz olsun…” diyenler.

    Halkına her türlü yalanı söylemenin adı “siyaset bilmek!”, doğruları anlatmanın adı ise “iş bilmemek!”

    Ne kadar kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Vergi vergi vergi… Zam zam zam… Ama bir yere kadar… O da yetmezse milletin ormanlarını, dağlarını, bağlarını, sularını, köylerini “madencilik yapılıyor” adı altında yerli veya uluslararası kartellere ruhsatlarsın. Bir başka deyişle milletin bağını, bahçesini, yaylasını, ormanını satılığa çıkarırsın. Bunun adı da ülkemizde “altın madenciliği” ya da “nikel madenciliği” ya da “taş veya mermer ocağı”” olur. Nazik bir ifadeyle de, “istihdam yaratmak” olur.

    Millet, “Elektrik çok pahalı… Mazot alamıyoruz… Gübre, ilaç fiyatları ikiye katlandı…” diye bas bas bağırırken, “Artık üretim yapacak gücümüz kalmadı” diye dertlenirken, “Olmadı ithal ederiz” diye tehdit edeceksin. Bir yıl boyunca çırpınıp, didinip ortaya çıkardıkları ürünleri çiftçinin elinden küfreder gibi üç kuruşa alacaksın sonra da marketlerde tavan yapan fiyatlar için market zincirlerini suçlayacaksın.

    Ne kadar kolay değil mi bir ülkeyi yönetmek…

    Kenyalı siyasetçi Jomo Kenyatta’nın, 1953 yılında sömürge mahkemesinde söylediği, “Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim, topraklarımız ise beyazların elindeydi” sözü büyük yankı uyandırmıştı. Kenyatta bugün Türkiye’de yaşasaydı herhalde şunları söylerdi:

    “AKP’liler geldiklerinde onların elinde Kuran, bizim elimizde ise topraklarımız, satacak ürünlerimiz vardı. Bize ‘Allah-kitap, din-iman’ dediler, gözlerimizi kapatıp dua ettirdiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki kitap-iman bizim, topraklarımız ile mal-mülk saraylar AKP’lilerin ve yandaş kartellerin elindeydi.”

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Bir danışıklı dövüş hikayesi: THK’ya nasıl kayyım atandı, Kurum’un içi nasıl boşaltıldı?

    Bugün ülkenin dört bir yanı yangınlarla sarsılırken, gözler ülkenin en önemli sivil havacılık kurumu olan Türk Hava Kurumu’na çevrildi. Oysa kurum henüz 2019’da saçma sapan gerekçelerle yangın ihalelerinden çekilmişti. Kurum’un başına kayyım atanması ise THK başkanının talebiyle gerçekleşmişti. O Başkan, Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin  THK’yı “CHP ile birlikte çalışıyor” diyerek, hedef göstermesinin ardından Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz tarafından getirilen Ahmet Bertan Nogaylaroğlu’ndan başkası değildi.

    THK’nın 2018 yılının Ekim ayındaki kongresiyle başlayan ve bugüne kadar gelen etkisizleştirme operasyonunun hikayesi şöyle:

    Tüm olaylar Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin THK’yı “CHP ile birlikte çalışıyor” diyerek, hedef göstermesiyle başladı. Bu sözlerin hemen ardından Türk Hava Kurumu’nun 2018 yılının Ekim ayında yapılan kongresine bizzat Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz tarafından Ahmet Bertan Nogaylaroğlu gösterildi. Nogaylaroğlu, kongrede THK Başkanlığına getirildi.

    KURUMU ETKİSİZ HALE GETİRDİ

    Nogaylaroğlu, göreve gelir gelmez THK’nın asli işlerinden hemen hiçbirini yapmadı. İlk olarak Sağlık Bakanlığı’nın kuduz ihalesine girmedi, Kapadokya’daki balon hizmetleri ve Sağlık Bakanlığı hava ambulans hizmetlerinde ise başarısızlıkları yüzünden sürekli ceza yedi.

    Türk Hava Kurumu’nun istifa eden yöneticilerinin iddialarına göre THK’nın en önemli gelir kaynaklarından biri olan kurban derisi toplama konusunda ise Diyanet’le sözlü bir anlaşma yaptı. İddiaya göre THK artık kurban derisi toplamayacak, Diyanet de bunun karşılığında THK’ya 20 milyon TL verecekti. THK kurban derisi toplamadı ama Diyanet de bu parayı vermedi.

    THK ÜNİVERSİTESİ DE AYNI DURUMDA

    Nogaylaroğlu başkanlığındaki THK’nın kaynakları böylece bir bir eridi. Aynı durum Türk Hava Kurumu Üniversitesi’nde de yaşandı. Üniversite Rektörü başta olmak üzere THK Genel Müdürlüklerine çok sayıda atama yapıldı ve rektör ile genel müdürlüklere astronomik maaşlar ödenmeye başlandı. THK bu maaşları ödeyemeyince Bankalardan yüksek faizli krediler çekti.

    Bu atamalar beraberinde büyük bir tasfiyeyi de beraberinde getirdi. THK yöneticileri ilgili kurumlara yazdıkları dilekçelerde, bu durumu dile getirdi. Kurumdaki tüm üst düzey görevlilerin yani 73 kişinin işlerine baskı ve tehditle son verildiğini, yerlerine iki katı ücretle albay ve general emeklileri kuruma alındığını belirtti.

    YANGIN SÖNDÜRME İHALESİ

    THK’nın en önemli görevlerinden biri olan yangın söndürme ihalelerinde etkisiz hale getirilmesi de işte tam bu döneme dayanıyordu.

    THK yöneticilerinin iddiasına göre Orman Bakanlığı’nın, 2019 yılının Mart ayında yaptığı yangın söndürme ihalesine THK katılmadı. THK Başkanı Nogaylaroğlu, ilk ihaleye komik bir gerekçeyle katılmamıştı:

    Teminat mektubu bulamadığı gerekçesiyle!

    Orman Bakanlığı ilk ihaleyi tamamlayamadı. İkinci ihaleye de pazarlık usulü çıktı. THK Başkanı Nogaylaroğlu, THK yöneticilerinin tepkisi üzerine zorlukla bu ihaleye girdi ama 2018 ücretlerinin yüzde 40 fazlası bir fiyat teklif etti.

    Nogaylaroğlu bu teklifte bulunurken, THK’nın 7 uçaklık filosunda ise sadece 2 uçak faal durumda, diğer uçaklar ise atıl durumdaydı!

    THK yöneticileri THK Başkanı Nogaylaroğlu’nun Kurum kaynaklarını arkadaşlarını getirdiği genel müdürlük maaşlarına harcadığını bu nedenle de uçaklar için yapılması gereken bakımların yapılmadığını ve uçakların atıl durumda bırakıldığını iddia ettiler.

    THK’nın Orman Bakanlığı’nın yangın söndürme ihalesini kaybetmesi 2019’da bu şekilde gerçekleşti. THK yöneticilerine göre 35 yıldır ilk kez böyle bir şey olmuştu!

    Bunun üzerine Türk Hava Kurumu yönetiminde başlayan tartışma ise bir görevden alma ile son buldu. THK Başkanı itirazlar üzerine THK’da Orman Bakanlığı’nın temsilcisi olarak görev yapan Ömer Bülent Arslan’ı görevden aldı.

    THK yöneticileri Başkan Nogaylaroğlu’nun bu tutumunu hem Cumhurbaşkanına hem de Devlet Denetleme Kurulu’na şikayet etti. THK yöneticilerinin Cumhurbaşkanına yazdığı mektupta, THK’nın “bilerek ve isteyerek” Orman yangını ihalesini kaybetmesinin bir “danışıklı dövüş” olabileceği dahi belirtildi:

    “THK nın asli özdeşleşmiş görevleri arasında bulunan Orman Yangını Söndürme ihalesinde bir önceki yılın yaklaşık %40 fazla fiyat teklif etmiş, iki uçağının dışında basiretsiz yönetim nedeniyle uçakları uçamaz halde bulunduğundan ve yüksek fiyat endişesi ile Genel Müdürlükçe yıllardır sürdürülen ihalenin kazanılmaması temin edilmiştir. Bu şekilde fiyat verilmesinin bir danışıklı dövüş olabileceği de düşünülmektedir.”

    THK yöneticileri Devlet Denetleme Kurumu’na da bir yazı yazarak, Orman Yangını Söndürme ihalesine ilişkin gerçekleşen olayları bildirdi. Ama her iki kurumdan da yanıt alınamadı.

    İHALE NE OLDU?

    Orman Bakanlığı, THK’ya vermediği ihaleyi bu gerekçelerle adı sanı duyulmamış özel bir şirkete verdi. Şirketin elinde hiç uçak yok, buna karşın orman yangını söndürme helikopterleri var. THK’nın Ankara, Ege ve Akdeniz’deki yangın söndürme uçakları atıl durumda bırakılırken, tüm ihale göz göre göre bir helikopter filosuna veriliyor.

    THK yöneticilerine göre bu en büyük felaketi de beraberinde getiriyor. Çünkü, orman yangınlarında pervaneler ateşi daha da körüklediğinden ilk müdahalenin mutlaka söndürme uçaklarıyla yapılması gerekiyor. Bu ihalenin başlı başına helikopter filosuna verilmesi zaten faciaya davet çıkaran ilk adımdı.

    Orman Bakanı’nın uçakların eski olmasına ilişkin gerekçesi de kabul edilemez bulunuyor ve şöyle diyorlar:

    “Uçakların eski olması önemli değil. Önemli olan uçakların teknik bakımlarının zamanında yapılmasıdır. THK Başkanı, uçak bakımlarına yeteri kaynağı ayırmadı. Uçaklar bakımsız kaldığı  için atıl durumda bırakıldı. Ama buna karşın uçaklar için görevlendirilen yer personeli ve pilotlara her ay düzenli maaşları yatırıldı.”

    İSTİFALAR

    THK yönetimini, başta Orman Yangını Söndürme ihalesi olmak üzere çok sayıda ihalede etkisiz ve başarısız kalan THK Başkanı Nogaylaroğlu’nu protesto etti.

    Bu süreçte THK’nın

    12 Yönetim Kurulu asil üyesinden 9’u 11 yedek üyesinin 11’i,

    Disiplin Kurulu’nun 5 asil üyesinden 5’i 5 yedek üyesinden 4’ü,

    Denetim Kurulu’nun da 3 yedek üyesinin 3’ü istifa etti.

    İstifalar nedeniyle Dernekler Yasası’na göre THK’nın hemen olağanüstü kurultaya gitmesi gerekiyordu. Haziran ayında istifa eden THK yöneticileri önce Noter’den olağanüstü kurultay ihtarnamesi çekti ardından Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açtı. Mahkeme davayı kabul edilebilir buldu.

    THK Başkanı Nogaylaroğlu Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak tedbir istedi ve Mahkeme aynı gün tedbir kararı aldı. Böylece Olağanüstü Kongre süreci durdurulmuş oldu.

    VE KAYYUMLAR…

    Nogaylaroğlu, 28 Haziran günü istifa eden Yönetim Kurulu üyelerinin istifasını kabul etmedi ve 1 Temmuz günü bu isimleri görevden aldığını ilan etti. 4 Temmuz günü de İçişleri Bakanlığı’na bir yazı yazarak ‘görevden aldığı’ yönetim kurulu üyelerinin yerlerine kayyım atanmasını istedi.

    Kayyım atama talebi kabul edildi ve THK önce içi boşaltılıp, ardından bir kayyım yönetimine girmiş oldu.

  • Bir Mafya Liderinden Gazetecilik Dersi Almak

    Üniversitede gazetecilik bölümünde okurken ikinci sınıfı bitirdiğim yaz bir basın yayın kuruluşunda muhabirlik stajı yapmaya karar vermiştim. Gazetecilik bölümünde okuyanlar için o zamanlar da şimdilerde de staj yapma zorunluluğu yoktur. Bence staj yapmak bir zorunluluk olmalı, ama nedense hala zorunlu değildir. Neyse bu ayrı bir tartışma konusu, bunu bilahare tartışabiliriz. Bahse konu zaman 1996 yılı; ancak Susurluk Kazası daha yaşanmamış, devletin içindeki, mafya-emniyet-siyaset üçgeni henüz tüm çıplaklığıyla ortalığa saçılmamış. Bu yıllar, karışık yıllar; faili meçhul cinayetler, köy yakmalar, köy boşaltmalar yaygın. Ancak bütün toz dumana, kaosa, hukuksuzluklara rağmen hala Uğur Mumcu başta olmak üzere suikasta kurban giden gazetecilerin bıraktığı ilhamla gazetecilik yaparak topluma ışık tutulabileceğine olan inancımız var. Her ne kadar bu yıllarda yaygınlaşan özel televizyonların yarattığı hayal dünyasının da etkisiyle neredeyse iletişim fakültesini kazanan her genç televizyon habercisi, ankorman, program sunucusu olma hayali kursa da, gazetecilik mesleğine olan inanç en azından bu dönemden daha güçlü. Gazeteler, tirajlarını arttırmak için kupon dağıtma, promosyon yapma yarışında birbirlerinin boğazını sıkıyor olsa da, kısmi rekabet nedeniyle ve mesleği hakkıyla icra etmeye çalışan cefakar gazeteciler sayesinde gazetelerde habere benzer şeyler okumak biraz da olsa mümkün. Yani bütün korkunçluğuna rağmen özel medya kuruluşları, günümüzdeki kadar korkunç değil. Pespayelik baki olsa da, gazetecilik mesleği günümüzdeki kadar ayağa düşmüş de değil. Elbette bu dönemde de medya kuruluşları gazetecilik mesleğini ve medya kuruluşlarını yürüttükleri başka ticari faaliyetlerini genişletmek için kullanan birkaç patronun elindeydi. Yine bütün rezilliğine rağmen, medya kuruluşları sıradan taşeron inşaat şirketleri mertebesine inmemişti daha. Yıldız köşe yazarları, sıradan muhabirlerin belki elli yüz katı maaş aldıkları için, mesleği icra etmenin yanı sıra çoğunlukla patronlarının iş takiplerini yapıyorlardı bu dönemde. Ancak hala çok sesliliğin geçer akçe olduğu inancıyla ve bu inancın sağlayacağı meşruiyete olan ihtiyaçtan dolayı, gerçekleri yazabilen köşe yazarları da istihdam edilebiliyordu köşelerde. Gazeteciler, yetkili kişilerin düzenlediği basın toplantılarında iyi kötü soru sorarak yetkili kişileri zorlayabiliyordu. Yani özetle günümüzde olduğu kadar işin cılkı çıkmış değildi. Çoğu durumda ana akım gazetelerin gazetecilikten ziyade ulusal çıkarları öncelemek gibi mutat alışkanlıkları olmasına rağmen, bu alışkanlığı kırmaya çalışarak ülkenin yakıcı konularında bildiği, duyduğu, öğrendiği şeyleri yazabilen gazeteci sayısı az değildi.

    Bu tarihsel koşulları en azından belli bir mesafe ile anlatmam gerekiyor ki, biraz sonra anlatacağım şeylere bakarak bu dönem hakkında güzellemeler yaptığım düşünülmesin. Neyse staj mevzusuna geri döneyim. Fakültede staj işlerinden sorumlu hocamla konuyu istişare ettikten sonra, elde üç ya da dört seçenek olduğuna karar verdik. O dönem hala neredeyse bir okul olma işlevini sürdüren Cumhuriyet, en azından ajans olması hasebiyle her olayın tüm yönleriyle haberleştirilmesi konusuna özellikle hassasiyet göstermesi açısından nitelikli muhabirliğin uygulamasının yapılabileceği Anadolu Ajansı, yine kurumsal işleyiş açısından okul işlevini nispeten sürdürmeye devam eden TRT karşımda duran anlamlı seçenekler arasındaydı. Hürriyet de bu seçenekler arasındaydı, ama bunu neden eleyip seçeneği üçe düşürdüğümüzü şimdi çok net anımsayamıyorum. Ben en nihayetinde danışman hocamın yönlendirmesiyle Cumhuriyet’te staj yapmaya karar verdim. Stajı yaz aylarında yaptığım ve meclis tatil olduğu için, parlamento muhabirleriyle aktif bir teşriki mesai yapma şansım olmadı doğrusu. Buradaki staj hikâyemi belki bir gün bilahare anlatırım. Ama mevzu o değil şimdi. Sadece bu stajdan sonra gazeteci olmaktan vazgeçip, akademisyen olmaya karar verdiğimi bugün gibi hatırladığımın altını çizerek geçeyim. Elbette bu karara varmamda staj sırasında yaşadığım hayal kırıklığının etkili olduğunu iddia etmeyeceğim. Sanırım gazetecilik işinin karakterime uygun olmadığını anlamama yol açtı bu staj.

    ‘BİR TRİPOT VE BİR KAMERA’ İLE GAZETECİLİK!

    Bu staj hikâyesini neden anlattım? Yedinci ifşaat videosunu geçtiğimiz Pazar sabahı yayınlayan organize suç örgütü lideri Sedat Peker, bu videoya gelene kadar başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olmak üzere pek çok eski yeni siyasetçinin, bürokratın ve gazetecinin işlediği ve çoğu durumda kendisinin de ortak olduğu cürümleri anlatıyor, belli ki anlatmaya da devam edecek. Anlatırken, ortalığa saçtığı sırlar bir yana, gazetecileri de eleştirdi ve sıklıkla “ben gazeteciliği sizden daha iyi yaparım, ben gazeteciliği çabuk öğrenirim, bir tripot ve bir kamera ile bu işi çözerim” gibi iddialı çıkışlar yaptı. Sahiden de Peker’in ortaya attığı iddialar geniş bir ilgi uyandırdı. Yayınladığı videolar kısa süre içinde milyonlarca kişi tarafından izlendi. Bu ilginin Sedat Peker’in gazetecilik becerisine gösterilen teveccühten kaynaklandığına mı inanmalıyız? Elbette değil. Sedat Peker, kendisinin de parçası olduğu, devletin derinlerindeki (belki de yüzeyindedir) insan öldürmekten, uyuşturucu madde kaçakçılığına kadar pek çok kanunsuz işi, bir anlamda bu işlerin ortağı olmaktan men edildiği için ifşa etmeye başladı. Sedat Peker ile hedef aldığı kişiler arasındaki ilişkinin kopmasına ve Peker’in bu derece ipini koparan kızgın boğa gibi karşı saldırıya geçmesine gerçekte neyin neden olduğunu bizim gibi fanilerin anlaması mümkün değil elbette. Kendisinin deyimiyle ipi koparan ailesinin yaşadığı eve polisin orantısız güç kullanarak düzenlediği operasyon olmuş. Yine kendi deyimiyle bu davranış “racona ters, işin içine ana bacı karıştırılmayacaktı”. Neyse konuyu zaten herkes biliyor uzatmaya lüzum yok.

    İÇ ÇATIŞMALARA GAZETECİLİK KURBAN EDİLDİ

    Ben neden bir zamanlar staj yapmak için seçtiğim üç kurumdan bahsettim? Cumhuriyet, Anadolu Ajansı ve TRT kuruluşlarında bir zamanlar staj yapma hayali kuran bir gazetecilik öğrencisi acaba şimdi bu kurumları nasıl görüyor? Yanıtını herkes biliyor, ancak her birisi için birkaç cümle edeceğim. Cumhuriyet gazetesi, TRT’de Süleyman Soylu’nun Sedat Peker tarafından yöneltilen iddialara yanıt vermesi için yapılan programda Soylu’nun gazete hakkında dile getirdiği iddialara editöryal bir yazıyla bir yanıt verdi. Yazıda Soylu’nun gazete hakkında dile getirdiği iddiaların “İkinci Cumhuriyetçi” Can Dündar ve ekibi dönemiyle ilgili olduğu dile getiriliyordu. 2016 yılında başlayıp uzun süre devam eden ve Can Dündar’ın yurt dışında yaşamak zorunda kalmasına yol açan temeli MİT tırları haberine dayanan bir davadan bahsediyoruz. Davayı takip edenler genel hatlarıyla biliyor eminim. Ancak iktidar dışındaki pek çok çevrenin, bu davada aslında gazeteciliğin yargılandığını kabul etmesine rağmen, mevcut Cumhuriyet gazetesi yönetimi, iç çatışmalarına gazetecilik mesleğini kurban etti. Yani bizatihi varlığını inkâr edecek bir açıklamaydı bu. Bir zamanlar, sonucu ne olursa olsun her türlü olayı haberleştirmekten geri durmayan Cumhuriyet, gazetecilik mesleğinin yargılanmasının normal olduğunu kabul ediyordu açıklamasında. Bu bir anlamda iktidar çatışmaları, ulusal çıkar ve kendini haklı çıkarma gayreti söz konusu olduğunda bizatihi varlığını borçlu olduğu gazetecilik mesleği unutulabilir demekti. Şimdi, bir gazetecilik öğrencisinin böyle bir gazetede staj yapma hayali kurup kurmayacağını bu yazının okurlarının takdirine bırakıyorum. TRT ve Anadolu Ajansı ile ilgili ne düşündüğümü detaylarıyla dile getirmeme çok gerek yok sanırım. TRT tarihinin her döneminde siyasal iktidarların güdümünde yer aldı. Bunun toplumsal, siyasal ve kültürel nedenleri ayrıca tartışılır. Ancak günümüz koşullarında bunun güdüm olmaktan çıkıp tamamen bir propaganda aygıtı haline geldiği herkesin malumu. Anadolu Ajansı’na gelince. İki bakanın düzenlediği basın toplantısında Sedat Peker’in Süleyman Soylu hakkındaki iddialara neden susulduğuna dair şirazesiz de olsa soru soran bir muhabirin saatler içinde ajanstan atılması yeterince açıklayıcı olacaktır. Üstelik işten atılan kişi, AKP’li bir aileden geliyor ve belli ki işe parti kontenjanından alınmış.

    Bir suç örgütü lideri, iddialı bir şekilde “ben sizden daha iyi gazetecilik yaparım, ben bu işi çabuk öğrenirim” deme cüreti gösteriyor ve üstelik bu cüretini çektiği videoların milyonlarca kişi tarafından izlenmesiyle ispatlayabiliyorsa, bu durumdan başta iletişim fakülteleri, fakültelerde ders vermeye devam edenler, tarihi geleneği olan basın yayın kuruluşları, bu kuruluşlarda mesleği icra etmeyi sürdürenler bir ders çıkarmalı. Bu derse elbette bu videoları izleyen izlemeyen geniş halk kitleleri de katılmalı. Yıllardır, gerçekleri dile getirmekten başka bir şey yapmayan pek çok gazeteci yaptığı bu işin bedelini canıyla ödedi. Bu gazetecilerin tek derdi, halkı gerçeklerden haberdar ederek sağlıklı bir tartışma ortamı yaratmaya çalışmaktı. Ancak bu gazetecilere yeterince sahip çıkılmamasının sonucu olarak bir mafya lideri gelip size cürümlerini ikrar ederken en iyi gazetecinin kendisi olduğunu iddia edebilir hale geldi. Bu dersi samimiyetle alıp kabul etmekten ve bundan utanç duymaktan başka elden bir şey gelmiyor. Ancak Sedat Peker’in yaptığı şeyin bir gazetecilik faaliyeti olmadığını da hatırlatmakta yarar var. Neden Sedat Peker’in yaptığı iş gazetecilik değildir? Maddeler halinde anlatarak yazımı sonlandırayım. Eğer maddeler halinde sıraladığım bu işleri gazetecilik diye size yutturmaya kalkışan gazeteciyle karşılaşırsanız sakın ha inanmayın. O gazeteci değil, çıkar ve suç şebekesi üyesidir ve gazetecilik mesleğini bu şebekenin çıkarları için paravan olarak kullanıyordur.

    GAZETECİLİK NEDİR?

    1- Gazeteci, yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu devletin ve milletin delisi ya da serdengeçtisi olamaz. Bir başka ifadeyle devletin “ali menfaatlerine” gazetecilik mesleğinin onurunu ve halkın gerçekleri öğrenme hakkını feda etmez gazeteci.

    2- Gazetecinin parçası olduğu cürümleri anlatması gazetecilik mesleğinin icrası sayılamaz. Olsa olsa bu bir itirafta bulunma ya da otobiyografi yazma faaliyetidir.

    3- Gazeteci, on, yirmi yıl önce şahit olduğu, duyduğu, bildiği öğrendiği bazı gerçekleri bu kadar yıl sonra anlattığı, yazdığı ya da söylediği zaman, gazetecilik faaliyeti yapmış olmaz. Yani gazeteci kamuoyunu ilgilendiren bir bilgiyi yıllar boyunca saklayamaz.

    4- Gazeteci, mesleğini icra ederken elde ettiği bilgileri bir zaman yeri gelince birilerinden intikam almak için kullanırım diyerek yıllarca saklamaz.

    5- Gazeteci kendisi haberin konusu olduğu zaman, gazetecinin anlattığı bu olay haber değil anıdır. Anılar da kuşkusuz kıymetli edebi metinlerdir, ancak anılar genellikle kişilerin kendisini aklaması için kaleme alınmış metinlerdir ve haberin taşıması gereken gerçeklik, tarafsızlık ve dengelilik gibi kriterlere sahip değildir bu metinler.

    6- Gazeteci, elde ettiği ya da sahip olduğu bilgileri kişisel çıkarını gözeterek değil de kamu yararını göz önünde bulundurarak ifşa eder. Kişisel çıkarı için açıkladığı gerçekler, genellikle gazetecinin muarızlarına karşı şantaj yapma işlevi görür. Bu ise kamu yararı için pek de önem arz etmez.

    7- Gazeteci, sahip olduğu bilgileri, işlediği suçlardan aklanabilmek için yetkili mercilere karşı şantaj olarak kullanmaz.

    8- Gazeteci, devletin çıkarlarını değil, kamunun çıkarını önde tutar. Bu nedenle gazeteci hangi devlete yurttaşlık bağıyla bağlı olursa olsun, sahip olduğu bilgiler bağlı olduğu devleti zor durumda bırakacak dahi olsa açıklamaktan geri durmaz.

    9- Gazeteci, haber kaynakları arasında, özellikle de suç örgütleri ve siyasetçi, bürokratlar arasında arabuluculuk rolü üstlenmez.

    10- Gazeteci, sadece hakikate sadakat gösterir. Bunun dışında patron, siyasetçi, bürokrat, asker gibi güç sahiplerine karşı gösterdiği sadakat, gazetecinin inanılırlığını ortadan kaldırır.

    Elbette Sedat Peker dışında mevcut ana akım medya kuruluşları içinde çalışan gazeteciler arasında yukarıdaki maddelerde yer alan bütün fiilleri gazetecilik mesleğinin gereği gibi sunan pek çok gazeteci var. Bunların yaptığı işlerin gazetecilik olmadığını, verdikleri şeyin de haber olmadığını halka iyi anlatmak gerekiyor. Bunu anlatamadığımız sürece, daha suç örgütü liderlerinden çok gazetecilik dersi dinleriz.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bir Paradoksun İzini Sürmek: ‘Ahlaklı ve Dürüst Ol, Fazla da Sivrilme!’

    Tezcan Durna1

    Belirgin bir politik angajmanı olmayan, ortalama Türkiye yurttaşı bir baba, seksenli yıllarda, yetmişli yılların o politik kargaşasından dizleri titreyerek çıktığı için, çocuklarına ergenlik çağından itibaren toplumun önünde fazla sivrilmemesini, fazla öne çıkmamasını öğütlemiştir. Bu öğüdün muhatabı olmamış yoktur bu nesil içinde sanırım. Hatta bu öğüde atasözleri de eşlik etmiştir: Erken öten horozun başını keserler, hızlı koşan atın boku seyrek düşer, sürüden ayrılanı kurt kapar. Bu atasözleri kuşkusuz her zaman bir sağduyuyu temsil eder. Ancak sağduyu her zaman, içinde hegemonik bir tahakkümü de barındırmıştır. Tarihsel konjonktüre göre sağduyu genelin ahlaki değerleriyle tikeli, azınlığı, marjinali her zaman baskılama işlevi de görmüştür. Bu öğüde ister istemez bir başkası da eşlik etmiştir. Hatta bu öğüt değil bir istek, dilek ve zaman zaman emirdir: Vatana millete hayırlı evlat olmak! Bunun tam anlamını sanırım ben ilkokulu bitirirken başrolünde oynadığım bir piyesin anlatısıyla kavradım! Üstünden haliyle çok zaman geçtiği için, ne piyesin yazarını anımsıyorum ne de detaylarını. Hatırladığım kadarıyla benim oynadığım rolün adı Küçük Ali’ydi ve Kurtuluş Savaşı’nda cephede bir yerden bir yere haber taşımaya çalışırken yakalanıp düşman tarafından öldürülüyordum. Cenazem finalde Türk Bayrağına sarılı bir tabuta konulup taşınıyordu. O zamanlar köy ilkokulunun piyeslerine yoğun bir ilgi gösteren köy halkı bu finale topluca ağlamış ve bu ağlama histerisi milli duyguları harekete geçirmişti. İşte bu histeride vatan, millet, bayrak ve bunlarda temsil edilen vatana millete hayırlı evlat olma ideali ortaya çıkıyordu. Ancak ilerleyen yıllarda ya da yaşlarımda diyeyim ben bu vatana millete hayırlı evlat olma isteği ile sivrilmeme-öne çıkmama yasağı arasındaki çelişkiyi bir türlü çözemedim. Hem vatana millete hayırlı evlat olup hem de ortalama bir yurttaş olmak, sana dokunmayan yılanı görmezden gelmek nasıl mümkün olabilirdi? Vatana millete hayırlı bir evlat olma isteği bu paradoksa rağmen haydi diyelim mümkün olabilirdi. Bunun yanı sıra bir de üstüne ahlaklı ve dürüst bir yurttaş-insan olmak isteniyordu. Yani hem dürüst-ahlaklı bir yurttaş olacaksın hem de sana zararı dokunmadıkça herhangi bir haksızlığa, sivrilmemek gerekliliği nedeniyle ses çıkarmayacaksın. Bütün bu çelişkiler yıllarca beynimi kemirip durdu. Hala da kemirmeye devam ediyor.

    NASIL AHLAKLI, DÜRÜST OLUNUR?

    Sivrilmeyerek, göze batmayarak, bazı güç odaklarını rahatsız etmeyerek ahlaklı ve dürüst olmak mümkün mü? İnsan sadece kendisine ahlaklı ve dürüst olarak ahlaklı kalabilir mi? Ahlak denilen şey sadece insanın kendine ahlaklı olarak sahip olunabilecek bir şey midir? Yani ahlak sadece insanın kendinden sorumlu olmasıyla sahip olunabilecek bir şey midir? Yani insan, sadece kendisinin dürüst olmasıyla, başkasının başına gelen haksızlıklara sivrilmemek, öne çıkmamak kaygısıyla ses çıkarmadan ahlaklı ve dürüst olabilir mi? Peki yanlış, ahlaksız ya da dürüst olmayan şeyler yapmış birisine, bir yöneticiye başına bir hal gelecek korkusuyla ses çıkarmamamız halinde yine ahlaklı ya da dürüst kalabilir miyiz? Yıllarca bu paradoksu çözmeye çalıştım. Muhtemelen benim gibi bu paradoksun yaşattığı açmazları deneyimleyen herkes bu girdaba düşmüştür.

    Hem ahlaklı, dürüst olacaksın, hem de insanlar açlıktan kırılırken zevk sefa süren yöneticilere başına bir iş açılır diye ses çıkarmayacaksın. Hem ahlaklı kalacaksın, hem de içinde yaşadığın ülkenin ya da dünyanın bir bölgesinde siviller vahşice katledilirken sesini çıkarmayacaksın. Ne için? Başıma bir hal gelir, birilerinin ekmeğine yağ sürerim. Ülkenin bölünmez bütünlüğüne tehdit olur. Aman ağzımızın tadı bozulmasın. Hem ahlaklı kalacaksın hem de hukuksuz bir şekilde vekilliği düşürülerek yaka paça meclisten derdest edilen bir vekil, kim olursa olsun bütün haksızlığa uğrayanların sesine ses olmaya çalışıyor diye buna sesini çıkarmayacaksın. Ne için? Aman iktidarın öfkesini üstüme çekerek tehdit edilmeyeyim, işimden, aşımdan, özgürlüğümden, canımdan olmayayım. Hem ahlaklı kalıp hem de barış bildirisine imza verdiği için yıllarca emek verdiği üniversitelerden kapı dışarı edilirken tarla sıçanı gibi saklanacaksın. Ne için? Aman mevzilerimizi koruyalım. Bizim başımıza da bir hal gelirse, bizlerden boşalan koltuklar başkaları tarafından çabucak doldurulur. Bu nedenle böyle zor zamanlarda bir miktar taviz verilip, meslektaşlarımızın kellesi koparılırken birazcık sesimizi kısmamızda beis olmayabilir. Hem ahlaklı kalacaksın, hem de insanlar hastalıktan ve açlıktan kırılırken, görev aldığın bilim kurulunun hiçbir tavsiyesine karar vericiler tarafından uyulmadığı halde bu görevin başında kalmaya devam edeceksin. Ne için? Ben bu görevden ayrılırsam, zaten yerime başka kuklaları çabucak yerleştirirler. Bu nedenle, neden bu olağanüstü dönemlerde kurban ben olayım?

    İNSAN SADECE KENDİSİNDEN DEĞİL, TOPLUMDAN DA SORUMLUDUR

    Hâlbuki ahlak, sadece kendinden ve kendi davranışından, kendine yapılandan mesul olmanın ötesinde soyut bir kavram. Sokrates, “ben toplumun üzerine Tanrılar tarafından salınmış bir at sineğiyim”2 derken tam da, sadece kendisinden değil toplumdan da sorumlu olduğunu, toplumdaki haksızlıklara da ses çıkarmanın kendisine bir nevi “verilmiş” bir görev olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Bu görevi kim verir bir insana? İnançtan inanca, felsefeden felsefeye, gelenekten geleneğe değişir bu görevi veren aşkın güç. Dinler buna tanrı der, felsefe ve Aydınlanma filozofları akıl ve muhakeme yetisi der. Yani insan düşünebilen bir varlık olduğu için, sadece kendisinden değil, içinde yaşadığı toplumdan da sorumludur. Bu sorumluluk gereği insanın yine kendi kendine yüklediği ödevleri vardır. Bu ödevlerin birbiriyle çeliştiği anlarda insan dönüp mantığına ve vicdanına sorar. Bu sorgulamayı insanın hakkaniyetli yapacağı var sayılır. Ancak bu varsayımın işlemediğine modern toplumlarda defalarca şahit olduk. İnsanın kendine, ailesine, topluma, mesleğine, ait olduğu ulusa ya da etnik gruba, dinine karşı taşıdığı sorumluluklar arasında her zaman çelişkiler ortaya çıkıyor ve bu çelişkileri aşmaya çalışırken insan denen aciz varlık çoğu zaman kendini konforlu hissedeceği bir alanı ahlaki normlardan oluşan bir zırhla çevirerek içine saklanabiliyor. Böylece hem ahlaklı olmanın verdiği iç huzura ermiş hem de yaşadığı çelişkinin yarattığı tedirginlikten kurtulmuş oluyor.

    İnsan denen canlıyı diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik bilişsel yeteneği. Bu yönüyle öne çıkan insan, bir yandan kendi türünden birisine yapılan kötülüğü engellemek için iradi bir güç gösterebiliyor diğer yandan kendisi bizatihi bu kötülüğün müsebbibi olabiliyor. Ahlak denilen şey, esasında toplumsal bir varlık olan insanın toplum içindeki varlığını olanaklı kılıyor. Tam da bu nedenle hem canavar olma hem de canavarlığa maruz kalma ihtimali olan insanı birbirine karşı koruyan da bir özelliği var ahlakın. Zira ahlak olmasa, insan başkasına karşı yalan söylemeyi yanlış görmez ve sözün, dilin, sözleşmenin de anlamı kalmaz. Bu nedenle ahlak ve dil birbirine çok benzer. Dilin de ahlakın da diyalojik olduğu sürece anlamlı bir yeri vardır toplum içinde. Dildeki anlamlar ortaklaşamazsa iletişim imkânsız hale gelir, ahlak sadece kişileri kendine karşı bağlayan soyut bir kavram haline gelirse, kimsenin sahip olmaya gerek duymayacağı muğlak ve temellük edenin elinde her türlü şekle girebilen tehlikeli bir fenomene dönüşür. Tam da günümüzde bu açmazı yaşıyoruz. Bir yandan o kadar çok ahlaktan bahsediliyor, diğer yandan onca ahlaksızlık mazur görülüyor. Yasalarla hırsızlık yasaklanıyor, usulüne uygun şekilde çalmayı becerebilenler yine yasalar tarafından korunabiliyor. İşte tam da toplumu derinden tehdit eden bu açmaz derinleştikçe, toplumu aşan millet, din, tanrı, aile gibi kavramlara sadakat daha çok öne çıkarılıyor.

    Türkiye’yi uzun zamandır yöneten iktidarın da, dünyada giderek yaygınlaşan muhafazakâr popülist iktidarların da bir yandan ahlaktan, dinden imandan, tanrıdan, yerlilikten ve millilikten bahsederken diğer yandan da fütursuzca yalan söyleyebilmesini belki de yazımın başında dikkat çektiğim paradoksta aramak gerekir. Wendy Brown, Neoliberalizmin Harabelerinde adlı kitabında “Tanrı, aile, millet ve serbest girişim” gibi kavramların muhafazakârlığın temel düsturu olduğuna dikkat çekerek, özellikle neoliberal ideoloji içinde bu kavramların toplumun selametini ve bireylerin özgürlüğünü derinden tehdit ettiğine dikkat çekiyor.3 Yıllarca bir yandan kendi başının çaresine bakmanın bireylerin temel düsturu olması gerektiği vazedilirken, diğer yandan muğlak ve bizleri gerçekten koruyup korumadığından tam olarak emin olamadığımız bir devlete ve millete sadakat göstermemiz beklendi. Devletin, milletin bütünlüğü adına, haksızlığa uğrayanların uğradığı haksızlığa ses çıkarmayabileceğimiz ahlaki bir düstur olarak öğretildi. Devlete-millete sadakat, topluma sadakatin önüne konuldu. Hâlbuki ahlak denen şey, somut olarak bir başkasına-ötekiye karşı sorumlulukta anlam buluyor.4 Herkes bir başkasından sorumlu olduğu anda ahlaki ilişki anlamlı bir zemine oturuyor. Oysa bize ilk başta da söylediğim gibi hem ahlaklı olmak, hem de başkasına haksızlık yapılırken susulabileceği öğütlendi. Bu bireysel kurtuluş reçetesindeki paradoksu görmezden gelebilmemiz için de, vatana-millete hayırlı olmamız istendi. Oysa vatan-millet bizi aşan, bizden öte ve çoğu zaman bizi de içinde öğütebilen bir kavram. Biz vatandan önce başkasına karşı sadakat duyduğumuz anda, vatan anlamlı bir zemine oturacak. Asıl vatanın üzerinde yaşadığımız ve bize yıllarca kutsal olduğu öğretilen bir kara parçası değil de, haksızlığa uğrayan her canlının olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Her canlı için vatan en az kendisi kadar canı kıymetli olan bir başkası olmalı. Bu sorgulamayı daha da derinleştirmenin gerektiği zamanlardan geçiyoruz. Zira yıllarca hayırlı evlat olmamız öğütlendiği vatan-millet hayırsız ellerde ve bizi ezmek için araç olarak kullanılıyor. Son olarak Nazım’a kulak vererek tamamlayayım yazımı:

    Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,

    ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.

    Vatan çiftliklerinizse,

    kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

    vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

    vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

    fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

    vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

    vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

    ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

    vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,

    Amerikan donanması, topuysa,

    vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan,

    ben vatan hainiyim.

    Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

    1 um:ag Genel Yayın Yönetmeni

    2 Platon (2019), Sokrates’in Savunması, İstanbul: Say Yayınları.

    3 Wendy Brown (2021), Neoliberalizmin Harabelerinde, Batıda Antidemokratik Siyasetin Yükselişi, (Çev. Bülent Doğan), İstanbul: Metis.

    4 Alain Badiou (2004), Etik, Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, (Çev. Tuncay Birkan), İstanbul: Metis.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Akademia’dan Üniversite’ye Bir Yolculuk-2

    Bir önceki yazımızda “Tarihe Tanıklık Eden Akademia’nın Gelişimi” başlığı altında bu kurumsal yapının kaynağına inmeye çalıştık. Bu yazımızda ise akademinin paralelinde üniversitenin tarihsel köklerine bakacağız. Üniversiteler daha ilk evrelerinde bile, akademide de olduğu gibi, en çok tartışılan konuların başında geldi. Bir taraftan laik iktidar bu kurumu kendi tekeline çekerken diğer taraftan da kilise buna karşı direndi. Üniversite yüzyıllarca bu iki odak arasında en önemli kapışma alanıydı.

    FİLOZOFTAN ENTELEKTÜELE, AKADEMİA’DAN ÜNİVERSİTEYE

    Üretim ilişkilerinin farklılaşması ve kentlerin gelişmesiyle karmaşıklaşan siyasal ilişkiler filozofların yerini alabilecek yeni bir düşünür tabakasını yarattı. Antik Yunan’daki filozofların yerini yeni bir kentli sınıf olan entelektüeller aldı.

    Bu kent yaşamında entelektüellerin ilk başlardaki görevi meslek yazmak veya öğretmek ya da ikisini birden veren, hocalık ve bilginliği profesyonel yapanlardı.

    XII. yüzyılın kent entelektüeli kendini tam olarak bir zanaatkar, bir lonca mensubu gibi hissediyordu. İşlevi daha çok düşünce sanatlarının incelenmesi ve örgütlenmesiydi. Onlara göre sanat (ars) “tekne” (teknik)’dir, yani marangozluk veya demircinin ki gibi, hocanın uzmanlık alanıdır.

    Lonca mensubu olan entelektüel, bilim ile öğretim arasında gerekli bağlantıyı kurmaya çalışmıştır. Artık bilimin biriktirilip saklanmasına inanmaya başlamışlar ve dolaşıma sokulmasına ikna olmuşlar. Okullar fikirlerin tıpkı mallar gibi ihraç edildikleri atölyelerdir. Hoca kentsel şantiyede, zanaatkar ve tüccarla aynı atılımda omuz omuzadır. Geriye kalan tek şey ise, zanaatkarlar için artık kominal hareketle gelişen lonca hareketinin içinde örgütlenmektir. Bu, hoca ve öğrenci loncaları örgütlendikleri yere, bir çok loncayı bir araya getirdiği için, genel birlik anlamına gelen üniversite adını verdiler.

    Öğretmen ve öğrencileri bir araya toplama fikri daha çok Platon’da belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Filozof Platon, Akademos bahçesinde öğretmen ve öğrencileri Akademia çatısı altında bir araya getirmişti. Bunun için üniversitelerin ilk hocası Platon ve ilk üniversite de Akademia diyebiliriz.

    Günümüz üniversitelerinin öncülüğünü yapan ilk üniversite ise İtalya’nın bir kenti olan Bologna da XII. yüzyılda kuruldu.

    Çeşitli loncaları bir araya getiren üniversitelerin kurulması sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Bu loncaların oluşmakta olduğu kentlerde üniversite üyelerinin sayı ve niteliği, diğer iktidar odaklarını endişelendiren bir güç göstermektedir. Özerkliklerini bazen kilise iktidarıyla, bazen de laik iktidar odaklarıyla mücadele ederek kazanmışlardır. Bolonya’da, Paris’te, Oxford’da bu böyle kazanılmıştır. Örneğin 1219’da Dilenci Tarikatı üyelerinin üniversiteye girmeleri nedeniyle, Şansöylye (hükümet başkanı) bu yeniliğe karşı çıkmak istemiş ve son ayrıcalığını da kaybetmiştir. 1229-1231’deki büyük grev sırasında üniversite, piskoposun yargı yetkisinin dışına çıkmıştır.

    Aynı çabalar laik iktidara karşıda yürütüldü. 1229’da Paris’te karşı karşıya gelen kralın kolluk güçleri ile öğrenciler arasında çıkan olaylarda kanlı sonuçlar yaşanmış, bunun üzerine üniversite özerkliğini daha da pekiştirmişti. Bu kavgada bir çok öğrenci krallık çavuşları tarafından öldürülmüştür. Bu nedenle de üniversitenin büyük bir bölümü greve giderek yeni haklar elde etmişti.

    Üniversite loncaları bu kavgadan 1321’de galip çıktılar. En büyük silahları ise öncelikle birbirlerine bağlılıkları, tutarlılıkları ve kakarlılıkları yanı sıra kilise ve laik iktidarı grev ve kenti terk etme gibi bir silahı kullanmakla tehdit ederek ve gerçekten de kullanarak sağlamışlardır. Çünkü üniversiteler, her iki iktidar odağı için de avantaj sağlamaktaydı; bir müşteri kitlesi, danışman ve memurlar için yeganeydiler ve parlak bir prestij kaynağı oluşturmaktaydılar. Bunun için de onların bu savunma yöntemine karşı direnemiyorlardı.

    Üniversite loncasının iç çelişkileri ve dıştan gelen baskılar üniversite loncasının örgütlenişini zorunlu kıldı. Bunlar eğitimin örgütlenmesi; programlar, sınavlar, ahlaki ve dinsel yapı, üniversite hocaları, kullanılan aletler (kitap vb), yöntem, alıştırmalar, gelir kaynakları vb.

    Orta çağla birlikte XV. yüzyılın ikinci yarısında İtalya’da çeşitli üniversitelerin yanı sıra akademiler de kuruldu. Bunların en ünlüsü Floransa’da kurulan Marsilius Ficinius’un Platoncu Akademisi’dir. Bu akademi Platon’culuk ile Aristo’culuğu birleştirmeye çalışmıştır. Ayrıca felsefe dışı öğretilerle ve sanatlarla uğraşan akademiler de kurulmaya başlandı. Venedik’te Aldo Manuce (Aldo Manuzia)’nun kurduğu akademi, felsefe dışı konulara yönelirken Roma’da Pomponius Laetus’un kurduğu akademi arkeoloji ile uğraşmıştı. Yine Ankadia Akademisi de şiir üzerine kurulan bir akademiydi.

    Yeni çağda bilimsel ve sanatsal akademiler bütün Avrupa’da yayıldı. Akademi deyimi bu kurumlarla, Platon öğretisi dışında bilim ve sanat kurumu anlamını kazandı. Bunlar arasında Fransa 1570 yılında Kral Charl XI. buyruğunda kurulan şiir ve müzik akademisidir. Yine Başbakan Kardinal Richeliev’nun buyruğuyla kurulan Fransız Akademisi bütün bilim ve sanat dallarında ulusal bir yön vermek ve çeşitli armağanlar ve yarışmalarla bilimcileri ve sanatçıları yüreklendirmek amacını gütmüştür. Bu akademinin bir diğer özelliği ise üye sayısını 40’la sınırlamış olmasıydı.

    XVI. yüzyılda akademiler, felsefe ve edebiyatta öncü rol oynadılar. Bu akademilerin sayıları artarken amaçları ve uzmanlıkları belirlendi. Örneğin Julius Pomponius Laetus Akademisi arkeoloji araştırmalarıyla uğraşırken, Floransa’daki Accademia Della Crusca, İtalyan dilini araştırmakla uğraştı. Accademia del Cimento tümüyle bilimsel çalışmalar yaptı ve Accademia deglis Arcadi ise şiir sanatıyla ilgilendi.

    Kilise ve skolastik üniversiteler akademilere şüpheci bir gözle baktı. Çoğu zaman meslek kuruluşları karşı çıksa da akademiler kurumlaşmak ve kendilerini bir tüzüğe bağlamak için daha sıkı kurallara bağlandılar.

    İtalya dışına akademiler hızla yayılınca, Fransa’da Richelieus 1634’te Academie Française’yi kurarak, tüm düşünsel ve yaratıcı öğreticileri yönlendirme ve gözetme siyaseti izledi. Krallık 1655’te resim ve heykel akademisini kurdu. 1666’da yazıtlar ve edebiyat akademisi, 1669’da müzik akademisi, 1671’de mimarlık akademisi gibi akademiler kuruldu.

    İngiltere’de, Prusya’da, İspanya’da, İsviçre’de edebi ve bilimsel nitelikte krallık akademileri kuruldu. Osmanlı’da ise 1848’de Harb Akademileri (Mektebi Fünun Harbiye Şahane), 1882’de Sanayii Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi), 1889’da Ticaret Mektebi, 1957’de de Gülhane Askeri Tıp Akademisi gibi akademiler kuruldu. Daha sonra da bu akademiler çeşitli alanlarda faaliyet yürüttü.

    Güzel sanatlar akademisi Rönesans dönemi sonlarında, sanatçıların meslek kuruluşları içindeki zanaatçıların zanaatçı konumlarının dışına çıkma isteğinden doğdu. Tek ustanın yanında çıraklık yapmaya oranla daha geniş bir eğitim olanağı ortaya çıktı. Geçmiş sanatçılar üzerinde tartışmalar yürüdü. Ustaların eserleri incelenmeye başlandı. 19. yüzyılda ise Akademiler kesin kurallar getirdi. Bu akademilerin en büyük zaafı oldu. Kimileri resimde desenin önceliğini kabul ettirmek istedi, kimileri de değişik alanlarda kısırlaştırıcı kurallar koydu. İçi boş ve yaratıcılıktan yoksun bir ustalığın yerleşmesine yol açtı. Bunun üzerine genç sanatçı kuşakların başkaldırısı kimilerini romantizme, kimilerini de gerçekçilik ve izlenimciliğe yöneltti. Akademilerin bu handikapı kendiliğinden ve özgür yaratıcılığın tersine akademik öğretilere ve geleneksel estetik kavramlara bağlanarak akademizm hastalığına dönüştü. Bu çerçevede yetişen sanatçı, yazar veya edebiyatçı bunun etkisinde kaldı.

    Sonuç itibari ile bilimsel düşünme ve özgür düşünme olmadığı sürece üniversite ve akademiler de gerekli sonucu vermezler: Bu yüzden de üniversitelerde, yüksek öğrenim kurumlarında ya da akademilerde “akademik özgürlük” olmadığı sürece araştırmacı ya da hocalar konu edindikleri problemleri, derslerinde veya yayınlarda bilimsel çalışma ve evrensel standartlarda görevlerini yerine getiremez. Üniversite ve akademiler yöneticilerin müdahalesine maruz kalmadığı sürece bilimsel araştırma ve tartışmalarda daha ileri gittiği de somut bir gerçekliktir.

    Eyyüp DEMÎR kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.

  • Akademia’dan Üniversite’ye Bir Yolculuk (1)

    Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanı kararnamesi ile rektör atanmasına tepki gösteren ve üniversitede protesto düzenleyen öğrenciler evlerinde gözaltına alındılar. Daha sonra düzenlenen rektör devir teslim töreni sırasında da bazı akademisyenler rektörlük binasına sırtlarını dönüp protesto ettiler.

    Tabiki bu tür olaylar sadece Türkiye’de görülen bir vaka değil, tarihsel süreç içinde 2 bin yılı aşkındır devam eden ve günümüze kadar gelen bir vakadır.

    Akademi ve üniversite üzerinde her dönem iktidarlar hükmetmek istemiş ve genellikle de bu tepkilerle karşı karşıya kalmışlar. Dolayısıyla “akademik özgürlük” ve “bilimsel üniversite” karvramları etrafında sık sık gerilimler ve tartışmalar da yürütülmektedir.

    Ben de bu yazımı iki bölüme ayırıp akademi ve üniversitenin tarihsel gelişimine değinmek istiyorum. Burada söz konusu iki öğretim alanının ne tür evrelerden geçtiğini ve hangi felsefi düşünceler üzerine bina edildiğini vermeye çalışacağım. Yazının kapsamını belki de didaktik görebilirsiniz, bunun içinde affınıza sığınıyorum.

    TARİHE TANIKLIK EDEN AKADEMİA’NIN GELİŞİMİ-1

    Günümüzde tarihin tanıdığı en yüksek öğretim ve araştırma merkezi olarak geçen akademi, ilk olarak M.Ö. 387 yılında Platon (M.Ö. 429-347) tarafından, Atina’nın kuzey-batısında bulunan Akademos ormanının içinde kurulur.

    Akademos ormanı, adını Atikalı kahraman Akademos’tan alır. Efsaneye göre kahraman Akademos, güzel Helena’yı kaçıran Theseus’un yerini Helena’nın kardeşleri Diaskur’lara bildiren kişidir; Theseus’un kaçırılıp saklandığı yeri bildirmesi üzerine Diaskur’lar kız kardeşlerini geri aldıkları gibi Theseus’un anası Aithra’yı kaçırıp Sparta’ya getirirler. Daha sonra Atikalı kahraman Akademos öldüğünde Atina dolaylarında Kerameikos denilen bölgenin ötesinde kutsal bir ormanla çevrili yere gömülür. Klasik dönemde Hippias’ın çevresini duvarlarla kuşattığı ve Kimon’un ağaçlarını diktiği Akademos bahçesinde bir mülkü bulunan Platon’da Akademia adında bir okul inşa eder.

    Akademia adını buradan alır ve Akademos’un mitolojik yanını yansıtan bu efsane ile Platon’un kurduğu Akademia arasında sadece isim babında bir yakınlık bulunur. Çünkü Platon’un Akademia’sı mitik düşünce sistemi yerine evrensel bilgi sistemini sorgulanmasında daha çok öne çıkar. Geniş bir alanda kurulan, mimarisi, bahçesi ve öğretim tarzıyla günümüz üniversitelerinin ilk örneği sayılan Platon Akademia’sı, dönemin politik gelişmelerine bağlı oluşan bir kurum idi. Soylu bir ailenin çocuğu olan Platon, kendi felsefesini oluştururken derin bir siyasal ve manevi bunalımla yüz yüzeydi.

    Platon’un yaşadığı bu ruh durumunun tarihsel kökenleri vardı. Yunanistan’ın ekonomik ilişkileri sonucu doğan siyasal savaşların yansımaları Yunan düşünürlerini de etkilemişti. Özellikle hammadde ve pazarın paylaşılması yüzünden başlayan uzun ve yıpratıcı savaşlar Yunanistan’ı derinden sarsmıştı. M.Ö. 5. yüzyılda cereyan eden ve yüzyılı kapsayan; Yunanlılar ve Persler arasında hem karada hem de denizde süren Pers Savaşları sonrası uygulanan savaş ekonomisi, Atinalı tüccar ve atölye sahiplerinin altın çağını yaşamasını sağlanmıştı; bu da Atina’yı 5. yüzyılda felsefe, bilim ve sanatın merkezi yapmıştı.

    Pers Savaşları yalnızca Atina’lı tüccar ve sanayicilerin işine yaramamış, onların Doğu Akdeniz ticaretini yeniden denetimlerine almalarını sağlamıştı. Atina’nın Pers Savaşları sonucu büyüyen ekonomisi kendine yeni yaşam alanları, soluk alabilmek için yeni pazarlar, yeni hammadde ve köle kaynakları aramak zorunda kaldı. İşte bu ekonomik dürtü Peloponez Savaşları’nı başlattı. Atina’nın Batı Akdeniz ticaretini eline geçirmek istemesi karşısında militarist kent devleti; yani Peloponez Birliği arasında yaşanan yüz yıllık savaş, ekonomik ve siyasal çıkarları alt üst etti. Başlangıçta Atina’lı tüccar ve sanayicilerin birbirine düşmesi ordunun yönetimini ve savaş stratejisini etkiledi; sonuçta Atina, bir yüz yıl süren bu savaştan yenik çıktı.

    Kölelerin ve diğer alt zümrelerin sömürüsü ve sürekli savaşlarla ayakta duran bir ekonomi üzerine kurulan Yunan demokrasisi felsefe, bilim ve sanatın da savaş sonrasında değişimine yol açtı. İnsan kanı ve acısı ile ayakta duran bu ekonomik ilişkiler iç çelişkileri sonucu yıkılınca yeni bir dönemin de başlamasına neden oldu.

    Eski Yunan köleci demokrasilerinin (özellikle Atina) Sanayici ve tüccarları. 5. yüzyılın ikinci yarısında bilim ve felsefenin gelişmesi karşısında gittikçe artan bir tedirginliğe kapılmışlardı. Büyüyen parasal ekonominin getirdiği demokratik özgürlüklerin sonucu olarak gelişen bilim ve felsefe bir süre sonra bu ekonominin kilit noktalarının altını oyacak bir düzeye vardı. İşte o zaman sanayicilerin öteki yüzü açığa çıktı; bilim ve felsefe tehlike olarak görülmeye başlandı. Platon’un hocası Sokrates ölüme mahkum edildi.

    Gençliğinde şiir ve tiyatro yazan Platon; Sokrates’in öğrencisi olduktan sonra felsefeye ilgi duydu ve öğretmeninin etkisinde kaldı ve Sofist’lerin bilgi kuramına karşı savaştı. Bilgiyi relativizm (görelilik)’den ve skeptisiz

    (kuşkuculuk)’den kurtarmaya çalıştı. Sofistlerin bilgi kuramına karşı verilen bu savaşım, onun özgün kuramı olan idealar kuramını doğurdu. Gençlik ve olgunluk döneminde sürekli bir çatışma içinde olan Palton, bir siyasal suçlu olarak öğretmeni Sokrates’in demokratlar tarafından öldürülmesi, yine kendisinin de aynı nedenlerle bir süre için kaçıp saklanmak zorunda kalması ve yaşadığı dönem Atina’sındaki amansız sınıf savaşımı, Platon’u siyasal sistem üzerinde düşünmeye sevk etti.

    Platon ne kendisinin yaşadığı Atina toplumunun ne de diğer kent devletlerinde mutluluğun olmadığı sonucuna vardı. Bu yüzden de kişinin mutlu olabileceği toplum düzeni üzerinde kafa yormaya başladı, “Nasıl bir toplumsal düzen, nasıl bir devlet insanları mutlu kılabilir? Kişiyi mutlu kılacak toplum biçimi nasıl olmalıdır?” Platon’a göre devlet zorunludur; çünkü insanlar yalnız başlarına yaşayamazlar, gereksinimlerini karşılamak için devletin varlığına bağlıdırlar. Bu yüzden de gençlik ve olgunluk döneminde ideal devlet modelini oluşturmaya çalışmıştır.

    Atina’da derin bir siyasal ve manevi bunalım döneminde doğan Platon’cu felsefe sezgiyi, gerçeğin merkezine oturturken, gerçeği dile getiren bir söylem olarak “logos”u (söz ve düşünce) öne sürer. Bu felsefe daha sonra batının kurgusal (spekülatif) düşüncesinin temelini oluşturur. İdealar kuramı ise Platon’un olgunluk döneminin ürünüdür. İdeal site örneğinde de Platon’a göre filozof diğer insanları da kurtararak, adalet fikrine göre düzenlenmiş bir sitenin kurulmasına öncülük ederek kendi kurtuluşunu sağlayabilir.

    Platon’un tüm bu fikirleri Atina’da egemen sistemce hoş karşılanmaz, hatta başına bela olur; Atina’da kalması tehlikeli olmaya başlar; Sokrates’i de bir an anımsayan Platon, doğup büyüdüğü bu şehri bırakmak zorunda kalır. Platon’un Atina’yı terk etmesinde yakın akraba çevresinin demokrasiye karşı ayaklanmasının da payı olur. Platon önce Atina’dan Megara’ya kaçar, oradan da deniz yoluyla Mısır’a geçer. Bir süre Mısır’da kalan filozof, buradan Sicilya’nın Sirakuza şehrine gider. Platon’un gidiş amacından birisi de Sirakuza’daki Tiran Diyonisos’un kendi ideal devlet kuramına katkı sunabileceği düşüncesiydi.

    Atina’dan kaçmak zorunda kalan filozof, iktidar ve bilimin sayıca az ama “en iyi” insanların, yani filozofların elinde bulunacağı bir devletin kurulmasını arzulamaktadır. Getirmek istediği devlet modelinde ise üç farklı sınıftan söz etmektedir; en üstte filozoflardan oluşan “yöneticiler”, altında “koruyucular” ve “çalışanlar/besleyenler”. Buna göre akıl yöneticilerde, irade ya da isteme gücü korucularda ve duygular ile tutkular da çalışanlarda birikmektedir.

    Bu amaçla yanına gittiği Tiran Diyonisos, iktidarı filozoflarla paylaşmaya yanaşmaz: Platon burada umduğunu bulamadığı gibi, hayatı da tehlikeye girer, hatta köle olarak satılmaktan arkadaşları sayesinde zor bela kurtulur. Filozof buradan da umduğunu bulamayınca fikirlerini kendine saklar, içine kapanır ve kaçtığı Atina’ya döner. Platon bu kez içinde bulunduğu rejim üzerine fikir yürütme yerine sistem içinde özgün örgütlenmesini sağlamaya çalışır. Ağaçlık bir alan olan Akademos bahçesinde kendisine ait mülkte kendi okulu olan Akademia’yı kurar ve burada gençlerin eğitilmesiyle uğraşır.

    Platon öğrencileriyle Sokrates’in yaptığı gibi gürültülü Pazar yerinde değil, sakin bir bahçede, efsane kahramanı Akademos’un mezarı (heykeli) yanında ders verir. Akademia’nın kapısına da “MATEMATİĞİ BİLMEYEN BURAYA GİRMESİN” (bazı kaynaklarda da “Geometriyi Anlamayan Giremez” diye belirtiliyor) sözlerini yazar.

    İnsanın dünyasıyla soyut dünya arasında bir köprü olan Platon, ideal ya da idealar dünyası varoluş kuramıyla sanatı da dışlamıştır. Ona göre zeki birinin yaşamdaki sonul amacının, şeylerin yüzeyini geçerek alttaki gerçekliğe nüfuz etmek olması gerektiğine inanmaktaydı. Buna ulaşmak için, insanın duyulur dünyayı oluşturan geçici şeylerin içini ve arkasını görmesi ve kendisini duyulur dünyanın ayırtmanlarından ve çekiciliklerinden kurtarması gerekir. Platon’u sanata düşman ettiren şey bu gerekliliktir. Filozof, sanatın bir temsil etme olduğunu ve esas olarak da duyulara seslendiğini düşünüyordu. Ona göre sanat eserleri iki kere aldatıcıdır; çünkü, aldatıcı suretlerin aldatıcı suretleridir. Bu dünyanın uçucu şeylerini sahte bir parlaklıkla sunar. Onlara duyduğumuz duygusal bağlılığı güçlendirirler; böylelikle, duyulur dünyanın aldatıcı yüzeyinin üstündeki zaman dışı ve duygusal olmayan gerçekliğe yükselmek olan gerçek görevimizden bizi alıkoyarlar. Bu yüzden de ruhumuz için tehlikelidirler. Platon kendi kurmak istediği ideal toplumda buna izin vermek istemediği için sanatın Akademia’ya da girmesini zararlı görür. Hatta Platon’un bu öğretisi, o çağdan beri sanatı yasaklamak ya da denetlemek isteyen insanları yüreklendirir.

    Şiir Akademia’dan kovulmuş olduğu halde yine de orada egemendi. Belki de gençlik yıllarında şiir yazan Platon, bu tutkusuna yenik düşmüştü.

    Platon’un okulunda Platon’un dışında başka öğretmenler de ders vermekteydi. Yani Akademia’nın çatısı altında akademistler ve öğrenciler bulunmaktaydı. Akademia’nın müfredatında ise şu dört bilim öğretiliyordu; Matematik, Müzik, Diyalektik ve Astronomi.

    Tabir yerindeyse Akademia asık suratlıların yeri idi. Platon’un yüzü de pek gülmezdi. Her şeyden önce siyasal emelini gerçekleştirememişti. Akademia onun için bir kaçış gibi gözükse de, hep kafasında kurmak istediği siyasal sistem, yani ideal devlet kuramı yüreğinin bir köşesinde saklıydı. Bunun hıncını sanki sanattan ve öğrencilerinden çıkarıyordu. Platon’un öğrencilerine hep yukarıdan bakan bir yüz ifadesi vardı. Çünkü Platon Akademos bahçesinin bol oksijenli ve güneş ışınlarının zor sızabildiği mistik mekanında yürürken, bakarken, dinlerken veya insanlarla konuşurken içi onlarla değildi; bütün dikkati kendi içine yönelmişti. Ona göre her şey yerinden oynamıştı. Eski gelenekler, inanç, yasalar yıkılmıştı; egemenlik Platon’un “ayak takımı” dediği insanın eline geçmişti. Bu yüzden zorunlu nedenlerden dolayı Platon’un bedeni Akademos bahçesinde inşa ettiği okulda olsa da, düşünceleri farklı diyarlarda geziniyordu.

    Akademi’nin sessiz bahçesinde Platon dünyanın politik bakımdan yeni baştan düzenlenmesi hakkında plan yapmaktan vazgeçmemişti. Bunun için canını zor kurtardığı Sirakuza’ya bir kez daha gitmişti. Atina ile Sirakuza, Akademia ile hükümdar sarayı arasında mekik dokuyan Platon bu gidişinden de bir sonuç elde edemedi.

    Büyük filozof, Atina gibi demokratik bir kentte olanaksız kıldığı siyasal önderliğe ulaşamamanın kendisinde yarattığı boşluğu bir ölçüde doldurabilmek için, yaşamının sonlarına doğru kendini entelektüel etkinliklere verdi. Kurduğu Akademia, felsefe, matematik ve bilim çalışmalarının merkezi oldu. Akademia varlığını herhangi bir çağdaş üniversitenin şimdiye dek ulaşabildiğinden daha uzun bir süre, 900 yılı aşan bir tarih boyunca başarıyla sürdürdü ve bu sürenin büyük bir bölümünde Atina’yı klasik dünyanın en önde gelen öğrenim merkezi yaptı.

    Sokrates’in öğrencisi olan Platon, aynı zamanda Aristoteles’in de hocasıydı. Platon Akademia’da öğretmenlik yaptığı sıralarda Aristoteles de burada öğrenciydi. Aristoteles sayesinde Akademia’daki sözlü derslerin bir bölümünü biliyoruz. Akademia’daki sözlü dersler yazılı diyaloglardan anlaşıldığı kadarıyla herkese açık olmalıdır. Öyle görünüyor ki, alaya alma ve inatçı bir sorgulamaya dayanan Sokratesçi yöntemin Akadamia’da geçerli olduğudur. Gerek ideal betimlemelerde, gerek ideal ruh ve aşk betimlemelerinde gerekse de ahlak ve eğitim sorunlarında bu yönteme başvurulmuştur.

    Burada kullanılan Sokrates’in görünüşte yıkıcı olan alaycılığının amacı aslında insanı “uyandırmak” ve yaşamını duyumlara, isteklere ve sanılara indirgemek isteyen insana, bunlarla yanılsamalar dünyasına ulaşmaktır: Platon da sezgiyi önemser ve Akademos bahçesinin derinliklerinde gerçeği dile getiren logos aracılığıyla ulaşmaya çalışır. Akademia içinde Platon iki tür bilgini varlığına dikkat çeker: Maddi evren gibi güvenilmez ilan ettiği “genesis” (oluş) ve objesi gibi değişmez, kesin ve genel geçer saydığı “to ontos” (gerçek var olan). “Genesis” doksa (sanı) dediğimiz bilgidir ve güvenilmezdir. “To ontos” ise idelerin bilgisi olan episteme (hakiki bilim, bilgi)’dir. Bu tür bilgiyi matematikte yerleştirir. Bu yüzden de matematiği önemser ve Akademia’nını kapısına “Matematiği Bilmeyen Buraya Giremez” diye yazar. Platon kendi kurduğu okulda ide’nin bilimine ulaşmaya çalışır. Bu nedenle tabiatın bilimi dediğimiz physike (fizik) ve en yüksek iyinin bilimi dediğimiz ethik’te de ide’nin bilimine ulaşma vardır. Platon ide’leri gelip geçen şeylerin değişmez şekilleri, öncesiz ve sonrasız niteleyerek pozitif görürken, güvenilmez gördüğü doksaları (sanıları) ve duyumsal algılar dediğimiz aisthesis (estetik de bu sözcükten türetilmiş) de negatif birer kavram olarak görmektedir. Bu yüzden de sanatı aldatmanın aldatması olarak niteler.

    Akademia’da Platon’un görüşleri “sayı teorisi”ne dayandırılarak sistemleştirilmiştir. Bu da matematik ve astronominin gelişmesinde büyük rol oynadığı gibi bütün kosmos’u düzen uyum ve orantı olarak da açıklanmasını getirmişti. Pythagorası izleyen Platon, bunun günlük yaşayışımızın karmakarışık yüzeyinin altında matematiksel idealliğe ve kusursuzluğa sahip bir düzenin var olduğunu kabul etmişti. Düzenin gözle algılanamayacağını ama ancak akıl ile ulaşılabileceğini özgül araştırma programının peşinde, dönemin önde gelen matematikçilerini Akademia’sına doldurdu. Onun öncülüğünde, matematiğin ve bugün bilim dediğimiz alanların gelişmesinde büyük adımlar atıldı.

    Akademia’nın eğitilen kitlesi yetişkinlerdi; sakallı, erkek filozofların demek belki daha doğru olur.

    Buradaki pedagojik sistem, öğrencilerin öğretmenlerin görüşlerini papağan gibi tekrarlamak değil, kendi başlarına düşünmenin, tartışmanın, müzakere etmenin, akıl yürütmenin ve eleştirmenin öğretildiği bir okuldu. Bu sayede anlık ve bilginin eleştiriyle gelişeceği düşüncesi, o zamana dek olmadığı kadar hızlı yayıldı. Gerçeğin merakı, matematik ve fizik bilimlerini geliştirdi ve doğal dünyayı anlamak ve onları anahtar kabul etmekle ilerledi. Platon’un kendisinde de, kurduğu Akademia’nın felsefesinde de her türlü yetkeden bağımsız, kendi başına düşünmekten yanaydı.

    Platon’a göre gerçeğe ancak yetkin insanlar yaklaşabilirdi. Yetişkinleri bu konuda hızla yetkin kılmak gerekirdi. Böylece bunlardan öyle bir toplum yaratılmalıydı ki, bilgelerden başka bir şey olmayan bu yetkinlerin seçimini, eğitim ve öğretimini gerçekleştirebilsin. Bu bilginlerin, bu yetkinlerin sınırsız bir yetkisi olmalıdır, bu yüzden de bilginlerin hükümdar olmasını istiyordu. Daha sonra da, Akademia yetişkin öğrencileri eğittiğinden dolayı, olgunlaşmakta olan gençlere yüksek eğitimin verildiği bütün yapıları kapsayarak süre gelmiştir.

    Platon’un ölümünden sonra, Akademia’nın başına M.Ö. 347 yılında yeğeni Speusippos (M.Ö. 407-339) geçti. Platon döneminde geliştirilen “akademi felsefesi” yeğeni tarafından da yürütüldü. Speusippos’n ölümünden sonra Akademia’nın başına Platon’un Sicilya’da devlet kuramına katılanlardan biri olan Ksenokrates (M.Ö. 396-314), daha sonra da sırayla Palemon (M.Ö. 350-267) ve Krate geçti.

    Platon’la başlayan ve M.Ö. 80 yıllarına dek süren akademinin bu dönemi “Eski Akademi” olarak tanımlanmaktadır. Daha sonrasında “Orta Akademi” ve “Yeni Akademia”den söz edilir. Karneades ve ötekiler bu dönemde öne çıkarlar. Orta Akademia’nın şüpheciliğini eleştirip, Stoacıların hakikat kıstasları hakkındaki öğretilerine karşı çıkmışlardı. Sonraki devirlerde Akademia Platon’cu, Stoacı, Aristoteles’ci tarzda birleştirildi. İ.S. 4. ve 5. yüzyılda Akademia tamamıyla Yeni-Platonculuk öğretisinin etkisine geçti.

    Bizans döneminde Yunanistan’ın örgütsel yapısı değişti. Yunanistan’da Batı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra burası Bizans İmparatorluğu’da kültürel açıdan önemli bir konum elde etti. Tehodosios II’nin Yunanlı karısı Eudoskia’nın etkisiyle İstanbul’da bir Akademia kuruldu (425).

    Justinianus (482-565) amcasının yerine Bizans imparatorluğunun tahtına geçtikten sonra eski Roma imparatorluğunu yeniden kurmak, Akdeniz’i bir Bizans gülü haline getirmek için haçlı seferi niteliğinde savaşlara girişti. Yaptığı bir çok savaşta yenilgi almasına karşın bir çok ayaklanmayı da bastırmıştı. Din alanında Justinianus rahipliği teşvik etti. Paganlığın yuvası olan Akademia’yı da 529 yılında kapattı. Böylece Platon’la başlayan ve 900 yıl süren Akademia’nın serüvenine nokta konuldu. Ancak bu okul daha sonra gelen üniversite ve akademilere öncülük yaptı.

    Eyyüp DEMÎR kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.

  • Atanmış Bir Sınıf Başkanının Dramatik Sonu

    Tezcan Durna[1]

    Tam yılı anımsamıyorum ama kaçıncı sınıfta olduğum aklımın bir köşesine mıh gibi çakılmış. Zira o sınıfta aldığım en yüksek ders notunun sınavı dedemin ölümünün ertesi günüydü. Dağ gibi adam bir inmeyle göçüp gitmişti. Ertesi gün sabahın erken saatlerinde dedemin na’şını bırakıp okul servisine binerek sanki “şov devam etmeli” sloganına mutlak inanç besleyen bir tiyatrocu gibi gidip sınavıma girmiş ve o ders yılının ilk en yüksek notunu fen bilgisi dersinden almıştım. Konumuz dedemin ölümü değil elbette. İnsan hafızası bir garip; hele de benim gibi zihni sürekli akış halinde olan ve bu zihin yapısı nedeniyle anlatacağı şeye bir türlü odaklanamayan, mevzudan mevzuya atlayıp dururken dinleyenleri bezdiren birisiyseniz galiba bu çok normal. Bu hikâyeyi anlatmayı düşünürken dedemin ölümü aklımda yoktu. Klavyenin başına geçince birden hatırlayıverdim. Neyse artık ben konuya gireyim.

    Ortaokulun üç yıl olduğu zamanlarda orta sondaydım. Bir başka yazımda anlattığım nedenlerle[2] ilkokuldan sonraki eğitim hayatımda sınıf arkadaşlarımdan genelde iki yaş büyük oldum. Bu nedenle belli bir yaşa kadar boyum sınıftaki akranlarımdan biraz daha uzundu ve bir miktar da daha olgundum sanırım. Yalnız olgunluk sadece yaş farkından gelmiyor olabilir. Derslerine fazlaca önem veren, yeni şeyler öğrenmeye pek hevesli bir öğrenci oldum hep. Hayatımda hiçbir zaman ne annem ne babam “ödevlerini yaptın mı oğlum?” diye sormadı misal bana. Bunları kendimi övmek için anlatmıyorum. Bir yere gelmeye çalışıyorum. Orta üçüncü sınıfta işte yazımın başında bahsi geçen dersim olan fen bilgisi dersinden de bu bilme isteği ve çalışma disiplini sayesinde sınıfın en yüksek notunu alan öğrencisi olmuştum. Yaşın verdiği olgunluğu ve bu başarıyı birlikte değerlendiren aynı zamanda sınıf öğretmenimiz olan fen bilgisi öğretmenimiz bir gün beni yanına çağırdı. O zamana kadar seçimle yapılmış olan sınıf başkanlığı sisteminde bir değişikliğe gideceğini, şimdiye kadar seçilen öğrencilerden hiç birisinin sınıfta asayiş ve huzuru sağlayamadığı için beni sınıf başkanı olarak atayacağını tebliğ etti. O zamana kadar seçimli demokrasiyi iyice içine sindirmiş olan sınıfımız için bu gelişme nasıl karşılanacaktı bilinmezdi elbette.

    O zamana kadar kaç sınıf başkanı değiştiğini, bu sınıf başkanlarının kaçının oydaşma ile seçildiğini ve seçilenlerin neden sınıf öğretmenimiz nazarında başarısız olduğunu tam olarak hatırlamıyorum. Sonuçta “altı üstü sınıf başkanıdır, görevi ne olabilir ki?” demeyin. O sınıflarda yapılan eğitim sırasında öğretmenin olmadığı ya da geç geldiği anlarda sınıftaki huzuru ve sükûnu sağlamak az iş değildir. Demek ki seçimle gelen sınıf başkanları gerekli huzur ve sükûnu sağlayamamış ki, sınıf öğretmenimiz beni bu göreve layık görmüştü.

    Gururum okşanmadı dersem yalan olur. Hatta çok mutlu oldum. Hatta düşündükçe havalara uçtum. Uzun uzun düşündükçe nasıl seçilmiş ve önemli bir şahsiyet olduğuma iyice kendimi ikna ettim. Üzerine biraz daha düşünmeye fırsatım olsaydı, yıllardır bu görev için hazırlanıyor olduğuma da mutlaka kendimi ikna ederdim; neyse ki daha fazla üzerine düşünmeme gerek kalmadı. Sınıf öğretmenimiz sınıfa gelip kürsünün yanı başına çağırıp sınıfın tümüne beni sınıf başkanı atadığını bildirdiği anı hiç unutmam. Gurur, mutluluk, böbürlenme ve kendini önemli hissetme ile başlayan duygu durumum kısa süre içinde katıksız bir korkuya dönüştü. Elbette bu korkudan kısa sürede kurtulacaktım. Korkumun nedeni belliydi. Sınıf öğretmenimiz beni seçmiş olsa da, sınıf beni başkan olarak kabul edecek miydi ve ben sınıfı hakkıyla idare edebilecek miydim? Bu sorular kafamda sonbahar yaprakları gibi istemsiz uçuşuyordu. Liyakatimden kuşkum yoktu elbette. Çalışkandım, disiplinliydim, yaşım sınıf arkadaşlarımdan bir miktar büyüktü ve yeri geldiğinde otoriteyi sağlayabilecek kadar sert olabilirdim. Ha bu arada o zamana kadar o yaşlarda intihal (aşırma) olarak sayılabilecek kopya çekme girişimi gibi bir sicilim de bulunmuyordu çok şükür. Bu konuda benden hoşlanmayan arkadaşlarımın elinde bir koz yoktu neyse ki. Tabi ki o zamanki not sistemine göre 9 almak yerine 10 alacağım hırsıyla aklıma gelmeyen bir soruyu ısrarla kopya çekmeye çalışırken yakalandığım Almanca yazılısını saymazsak bütün derslerden bileğimin hakkıyla notlar alıyordum. Bu kopya girişimimi yakalayan öğretmenim de neyse ki beni disipline vermemiş ve yakalandığım ana kadar yaptığım sorulara hak ettiği notu vermişti. Bunun için öğretmene az yalvarmamıştım. Özetle sicilim pırıl pırıl olmasa da tertemiz sayılabilirdi. Daha ne olsundu. Bütün niteliklere haizdim. Sınıf başkanlığı için biçilmiş kaftandım.

    ATANMA İLE SEÇİLME ARASINDAKİ FARK!

    Öğretmenimiz sınıf ahalisine beni rektör, pardon sınıf başkanı atadığını ilan ettiğinde sınıfta huzursuz bir sessizlik oluştu. Sınıfta bu göreve haiz olduğunu düşünen elbette çok sayıda başka arkadaş vardı. Ağzı iyi laf yapan mı, basketbolda iyi top süren mi, matematikten 10’un altında not almayan mı, ilçe milli eğitim müdürünün, tapu kadastro müdürünün oğlu mu, ne ararsanız vardı. Elbette bunlar hemen belli ettiler benim başkan seçilmemden hiç hoşlanmadıklarını. Ama ben bunların neden benim başkan seçilmemden ya da atanmamdan hoşlanmadıklarını çok iyi biliyordum. Bunu burada açıklayacak değilim. Zaten birisinden neden hoşlanılmadığının bir açıklaması yoktur. Bu arada atanmakla seçilmek arasında bence hiç de bir fark yoktu artık. Sınıf öğretmenimizin beni seçmiş olması, bir atama olarak kabul edilemezdi. Zaten sınıftaki bu benim seçilmemden hoşlanmayan arkadaşların memnuniyetsizliği bile, seçilme ile atanma arasındaki farkın çok da önemli bir fark olmadığını düşündürtüyordu bana. Neyse bu zaten o kadar da önemli bir detay olamazdı artık benim için. Çünkü görev kutsaldı ve ne pahasına olursa olsun yapılmalıydı.

    Netekim artık üzerinde durmaya gerek olmaksızın hemen göreve dört elle sarıldım. Sınıfta sükûneti ve huzuru bir an önce sağlamalıydım, bu benden beklenen en öncelikli icraattı. Hemen elime tebeşiri aldım, sınıfın en geveze, en ele avuca sığmaz öğrencilerinin adlarını tahtaya inci dizer gibi dizmeye başladım. Sınıf nedense ben adları tahtaya dizdikçe azdı. Ben de onlar azdıkça tahtayı doldurdum isimlerle. Öyle ki, o zamana kadar gevezelik ya da yaramazlıktan dolayı tahta yüzü görmemiş adlar bile tahtanın en nadide köşelerini süslemeye başladı. Bu işte bir terslik vardı. Ya ben bu işi beceremiyordum, ya da sınıfın bana kastı vardı. İlk zamanlar benim bu işi yapamıyor olmamı kabul etmem mümkün olmadı. Zira sınıfın uzun demokrasi tarihinde benim nadide bir yerim vardı ve ben ne pahasına olursa olsun bana verilen bu görevi hakkıyla yapmalıydım. Zaten yapıyordum da.

    GÖREVE GETİREN, GÖREVDEN DE ALIR!

    Her geçen gün işler çığırından çıkmaya başladı. Artık otorite filan sağlayamaz oldum. İlçe milli eğitim müdürünün oğlu sınıfın en azgın öğrencilerinden birisiydi ve benim otoritemi hiçbir şekilde tanımıyordu. Elbette otorite sadece tebeşirle sağlanmazdı. Tebeşirle korkmayanın hakkı kötektir diyerek bir gün sığındım yaradana. Elimde yetki vardı. Bu yetkiyi elbette kullanmam gerekiyordu. O zamana kadar tek bir akranımı bile pataklamışlığım yoktu. Genellikle bazı beni sevmeyen arkadaşlar bir araya gelerek beni pataklardı. Ama artık elimde yetki vardı, üstelik yetkinin yanı sıra bir de makul gerekçem vardı: Huzur ve sükûnun sağlanması. Bu yetki ve gerekçeye sığınarak kaç arkadaşımla dalaştığımı, kaçını itip kaktığımı, kaçını öğretmene gammazladığımı, kaçının adını tahtayla tanıştırdığımı hatırlamıyordum artık. İş çığırından çıkma aşamasını geçmişti. Bu işin bana göre olmadığını hangi aşamada anladığımı anımsamıyorum. Belki ben işin bana göre olmadığını anlamasam da öğretmenimiz beni başkanlık görevinden alacaktı bir gün. Elbette göreve o getirdiyse yine o alacaktı. Sınıf alacak değildi ya.

    Bir gün yine işin içinden çıkamadığım, sınıfta huzur ve sükûnu bir türlü sağlayamadığım ve yine bir arkadaşımı itip kakmaya yeltendiğim bir anda bu işin bana göre olmadığını öğretmenime de söyleyip “görevden affımı” istemeye karar verdim. Geçtim karşısına ve “Öğretmenim galiba ben bu işi yapamıyorum. Beni bu göreve seçtiğiniz için minnettarım ama ben başkanlık görevini bırakıyorum” dedim. Öğretmenimiz de zaten sanırım benden böyle bir hamle bekliyormuş gibi hemen talebimi kabul etti.

    Sonrasında sınıf başkanı tekrar seçimle mi atama yöntemiyle mi göreve geldi anımsamıyorum. Bunun benim için artık bir önemi kalmamıştı. Ama benim hayatımda atama ile geldiğim ilk ve son görev oldu bu sınıf başkanlığı. Ne beni birisi bir göreve atadı, ne de ben böylesi bir göreve talip oldum o günden sonra. O zamandan bu zamana kafam rahat. Neyse ki, her türlü görevi yerine getirmek için biçilmiş kaftan olduğuma dair vehimden de o günden itibaren kurtuldum. O tabi ki daha da büyük bir nimet oldu benim için.

    [1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni.

    [2] Merak edenler için şu yazı: https://www.gazeteduvar.com.tr/analiz/2017/03/05/kandirilmadim-hala-baris-istiyorum

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır.  Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bir Volkswagen Hikayesi

    Geçtiğimiz yılın, ekonomistler, yatırımcılar ve ekonomi gazetecileri için en çok takip edilen konularından biri de dünyanın en büyük otomobil tekeli Volkswagen’in (VW) Türkiye’ye yatırım yapma olasılığı oldu. VW yatırımı meselesinde “Bulgaristan mı, Türkiye mi” ikilemiyle açılan tartışmalar, “Tunus mu? Fas mı? Türkiye mi?” tartışmalarıyla sürdü. İddiaların yoğunlaştığı günlerde VW’nin yatırım için 2 Ekim’de Manisa’da 943,5 milyon lira sermayeli bir şirket kurduğu, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nden anlaşılınca tartışmalar yerini en üst düzeyden “aldım verdim ben seni yendim” coşkusuna bıraktı.

    Bu süreci uzaktan izleyenler bile biliyor.

    VW yöneticileri bu süre içinde, başta Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank olmak üzere bakanlarla defalarca bir araya geldi. Hatta VW Yönetim Kurulu Başkanı Herbert Diess’in, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir görüşme yaptığı ve tarafların anlaştığı da iddia edilmişti. Yalanlanmadı.

    Hükümetin, şirketin Türkiye’yi seçme gerekçesini, “ekonomisinin güçlü, insan kaynağının zengin, ihracatının da elverişli olmasına” dayandırması da o günlere denk geliyor.

    Görüşmelerde Türkiye’nin, VW yönetimiyle en çok vergi indirimleri gibi teşvikleri konuştuğu, 40 bin araç alma garantisi verdiği ve 400 milyon avroluk teşvik önerdiği de kamuoyuna yansımıştı. Şirketi ikna turlarında dile getirilen “ekonomisi güçlü, insan kaynağı zengin, ihracatı elverişli” tezinin Türkçesini de herkes biliyordu: TL’deki değer kaybının şirketin ihracatı için sağlayacağı kolaylık, ücretlerin düşüklüğü ve sendikaların güçsüzlüğü, dahası çalışma yasalarının sermayenin lehine olması gibi “üstünlükler” birer hediye gibi sunuldu.

    Başta Bakan Varank olmak üzere hükümet temsilcilerinin, bu yatırım kararıyla ilgili VW dönük ne coşkulu ne övgü dolu konuşmalar yaptığını, ne takdire şayan espriler patlattığını da en çok ekonomi gazetecileri biliyor olmalı.

    Ancak bu coşku dolu sesler VW’nin Türkiye’de yatırım kararından vazgeçmesiyle bir anda kesildi. Yaz aylarında kesinleşen bu gelişmeyle ilgili şirketin Wolfsburg kentindeki merkezinden yapılan açıklamada, kararın arkasında “korona krizi nedeniyle küresel çapta otomobile talebin gerilemesi” olduğu belirtilse de gerçekte şirket uzun görüşmeler ve incelemeler, ekonomik öngörüler ve belki bir dizi gerekçeyle Slovakya’yı tercih etti.

    Bir dünya otomotiv devinin yatırım kararının perde arkasında, derin ilişkiler, ticari, uluslararası öngörüler ve bilumum başka olasılıktan hangi saiklerin belirleyici olduğunu bilemeyiz. Ama en özet haliyle şunu biliriz: Sermaye kendi işine, kendi kârına bakar, işi de kendi faydasını maksimize edecek kararlar almaktır. Bu kararlar siyasi öngörülere göre de şekillenir, nihayetinde siyasi öngörüsü de yatırımının ekonomik geleceğiyle ilgilidir.

    Şirketi, fabrikanın kurulacağı arazinin neredeyse şartsız şurtsuz tahsisi, vergi indirimleri ve teşvikler, düzenli ve sigortalı bir iş için açlık sınırında sırada bekleyen milyonlardan oluşan ucuz işgücü, değersiz TL’nin sağlayacağı ihracat kolaylığı ve araç alım garantilerine kadar varan bir dizi büyük “hediye” ikna etmemiş demek ki… Bu hediyeleri değersizleştirecek nasıl bir risk görüyorsa artık…

    Belki de şirket, üretim kapasitesinin başlangıçta ortalama 300 bin araç olmasını planladığı bir yatırımın güvenliği ve rasyonelliğine ilişkin “Yarın kalktığımızda bu kurallar/şartlar aynen böyle sürecek mi?”, “Giderek dış dünyaya kapandığı görülen bir ülkede olası engeller gelir mi, ihracat yapabilir miyiz” ve benzer sorulara yeterli/güvenilir yanıtlar verememiştir.

    Yatırım hayal olunca, Bakan Varank da dahil hiçbir bakan, o saatten sonra VW ile ilgili daha birkaç ay önce yaptığı coşkulu övgüleri hatırlamadı bile. Dahası önceki gün Bakan Varank, EMD (Ekonomi Muhabirleri Derneği) Yönetim Kurulunu kabulünde, beklenen açıklamayı yaparak “VW kararı siyasidir, biz değil onlar kaybeder.” dedi. Alışılageldiği gibi “Bizi sevmiyorlar, dertleri hep biz, dış güçler bir oldular yatırımı engellediler…” demek istedi.

    Uzun zamandır hep olduğu gibi, yatırım yapılsaydı gerekçe güçlü ekonomimize duyulan güven olacaktı. Yatırım yapılmayınca bu kez gerekçe bir kez daha dış güçlerin Türkiye karşıtı siyaseti oldu. Kim kaybeder kısmına gelince… Dünya otomotiv devi VW, Türkiye yerine Slovakya’da ya da bir başka yerde yatırım yaparsa kendi mi kaybeder, bilemem. Oraya girmek de istemem.

    Ama özellikle son yıllarda Türkiye’nin hangi nedenle hep kaybettiğini anlamak hepimiz için öncelikli olmalı. Ekonomiyle ilgili hangi gelişme olursa olsun, olumluysa ekonominin ve ekonomi yönetiminin mükemmelliğinden, olumsuzsa dış güçlerden… Belki de sorunun yanıtı bu yaklaşımda temsilini buluyor.

    Öte yandan bu yaklaşımı güçlendiren, bu saçmalığa cesaret kazandıran her şeyi de sorgulamak gerekiyor. O yüzden şunu sormadan geçemiyorum.

    1980’li yılların karanlığında bir araya gelmiş, 1987’de resmen kurulmuş 34 yıllık meslek örgütümüz Ekonomi Muhabirleri Derneği (EMD), bu 34 yılda sayısı hatırlanmayacak kadar çok bakan, hükümet yetkilisi izlemiş, tabiri caizse ne bakanlar ne hükümetler görmüş geçirmiş koskoca EMD…  Böyle bir gazeteci örgütünün Bakan ziyaretinde hazır bulunan yönetiminden tek bir kişi bile şu soruyu sormadı mı: “Yatırım yaparsa karar ekonomik, yapmazsa karar siyasi oluyor. Hükümet üyeleriniz ekonomiyle ilgili neredeyse her gelişmeyi böyle tarif ediyor. Bu açıklamanızın tatmin edici olmadığının ve güven vermediğinin farkında mısınız? Israrlıysanız bu tespitinizin dayanaklarını açıklar mısınız?”

    Sorduysa yazmadı mı? Bir tek kişi bile mi, sormadı/yazmadı?

    Gazetecinin soruyu sorması, çoğu zaman aldığı yanıttan daha önemlidir. İçinde yaşadığımız iklimi belirler.