Kategori: Yazar

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (son)

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün gazeteciliğe giden hikayesinin son bölümüyle karşınızda. Ve artık O Türkiye’de serbest gazeteci olarak, Afganistan’daki gelişmeleri medyaport.net için yazacak. İşte Mehria’nın kaçış hikayesinin son bölümü…

    Hayalim gazetecilikti. Afganistan’da yaşanan hak ihlallerini dünyaya duyurmak istiyordum.

    Televizyon kuruluşuna başvurumu yaptıktan birkaç gün sonra aradılar ve ön görüşme yapmak istediklerini söylediler.

    Bir mülakata katıldım. Birkaç saat sonra muhabir olarak televizyona alındığım bildirildi. Hayalim gerçekleşmişti.

    Ertesi gün bir toplantı yapıldı. Televizyonu Amerikalı bir kuruluşun desteklediğini ve benim bir yıl boyunca gazetecilik eğitimi alacağımı söylediler. Bir yıl boyunca hem haber merkezinde çalıştım hem de kursa gittim. Bir yılın sonunda kursu başarıyla tamamladım. Editörlük ve sunuculuğunu yapacağım bir program verildi bana. Bir kadının televizyona çıkması ülkede hoş karşılanan bir durum değildi. Kadınların çalışması istenilmezdi. Kadınların öğretmenlik yapmalarına pek tepki gösterilmezdi. Benim de televizyona çıkmam tepki gördü. Akrabalarımdan da tepki gösteren oldu. Eşim bu süreçte hep arkamda durdu. Yöneltilen her tepkiyi susturdu.

    Kendimi çok güçlü hissediyordum. Programım izleniyordu. Bu, Taliban’ın da tepkisini çekti. Ailem tehdit altındaydı. Bir gün sokakta arkamdan taş attılar. Çocuklarıma bir şey yapmalarından çok korkuyordum. Ya da onların annesiz kalmasından…

    O süreçte sadece kadınlara yönelik yayın yapılacak bir televizyon kanalı kuruldu; Zan Tv. Çalışanların hepsi kadındı ve program içerikleri de kadınlara yönelikti. Zan Tv’ye geçiş yaptım. İsmim ve yüzüm iyice bilinir olmuştu. Tehditler artarak devam etti. O sabah işe giderken yolda yine arkamdan gelen birkaç adam beni ölümle tehdit etti. Televizyona gittim, fakat kendimi iyi hissetmiyordum. Taksi tutup eve dönmeye karar verdim. Yola çıktım, birden çok yüksek bir patlama sesi duyuldu. Trafik tıkandı. Camı açtım, insanlar koşturuyorlardı, “intihar saldırısı oldu” diyenler vardı. Taksiden indim. Koşan birine “patlama nerede olmuş?” diye sordum. “Azizi Bank’ın karşısında” dedi. Azizi Bank, eşimin iş yerinin karşısındaydı.

    Cep telefonumdan hemen eşimi aradım. Açmadı. Defalarca, defalarca aradım. Koşarak bölgeye ulaşmaya çalıştım. Yollar kapatılmıştı. Ara yollardan patlamanın olduğu yere ulaştım. Bir bina yıkılmıştı. Yüzlerce ölü ve yaralı vardı. Şok içindeydim. O sırada telefonum çaldı. Arayan eşimdi ve iyi olduğunu, yaralılara yardım ettiğini söyledi. Bana eve gitmemi söyledi. Eve döndüm. Saatlerce eşimin eve gelmesini bekledim.

    Kaygıyla geçen saatler içinde Afganistan’dan ayrılma kararı vermiştim. Afganistan’dan gitmemiz gerekiyordu. Çok kararlıydım. Eşim eve gelince boynuna sarılıp “gidelim” dedim. Eşim de kabul etti. Çocuklarımın geleceği için ülkeden ayrılmaya karar verdik. Eşim, “Türkiye’ye gidebiliriz” dedi. Benim de istediğim bir ülkeydi Türkiye. Birkaç gün içinde eşyaları topladık. Ailelerimizle vedalaştık. Gazeteci olduğum için vize alabildik. Uçak İstanbul Atatürk Havalimanı’na inerken, eşimle el ele tutuştuk ve birbirimize sarılmaya, çocuklarımıza iyi bir gelecek kurmak için çok çalışmaya söz verdik. Ankara’da sıfırdan bir hayata başladık.

    İki çocuğumuz vardı. Çocuklarımız okula gidiyor. Bir çocuğumuz daha oldu. Şimdilerde vaktimin çoğunu bebeğime ayırıyorum. Türkçe’yi öğrendik. Eşim çalışıyor, ben de mülteci alanında çalışan Türkiyeli gazetecilere Farsça tercümanlığın yanı sıra serbest gazetecilik yapmaya çalışıyorum.

  • Bende bir şey yok kanka!

    Sınıf öksürük, hapşırık ve burun çekme sesinden geçilmiyordu. 10. sınıf öğrencisi A. kuvvetli bir şekilde hapşırdıktan sonra elini sıra arkadaşı B.’nin omzuna koyarak; “Merak etme kanka, bende bir şey yok” dedi.

    En küçük bir semptomda çoğumuzun kapıldığı kuşku gibi, böyle durumlarda çocuklarımızın da akıllarında benzer sorular dolaşıyor olmalıydı; çünkü COVID olmadığını açıklamaya çalışıyordu: “Nereden biliyorsun dersen; babam da hastaydı, test yaptırdı, negatif çıktı.”

    B.’nin yapacağı bir şey yoktu; “Tamam” dedi.

    Bir-iki gün sonra B. de hasta oldu tabii ki. İki gün okula gitmedi. Test yaptırdı, negatif çıktı. Ancak “devamsızlık” yapmıştı. 2019 yılında yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’ne göre devamsızlık süresi artık takdir, teşekkür belgesi almayı, dolayısıyla öğrencinin başarı durumunu etkiliyordu.* B. bu yüzden, rapor alamadık diye hayıflanıyordu. Oysa, hızlı test olsa, bu ve buna benzer tatsız pek çok pürüz aşılabileceği gibi, okullarda COVID-19 ile mücadele konusunda basit ama etkili bir adım da atılmış olacaktı.

    B.’nin, kendisi de gazeteci ve yakın arkadaşım olan annesi sordu: “Türkiye’de neden hızlı test yok?”

    Vallaha bilmiyorum!

    Bizde de şöyle olmuştu: Bu yıl okullar açılırken yapılan bilgilendirme toplantısında, sonuna kadar haklı olarak, en küçük bir semptom görülmesi durumunda çocuklarımızı okula getirmememiz rica ediliyordu. Zaten Sağlık Bakanlığı’nın “COVID-19 Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi”ne göre, çocukların COVID pozitif çıkması durumunda, evden online olarak derslere bağlanmaları mümkün olabilecek, böylece ders kaybı söz konusu olmayacaktı.

    COVID dışı hastalıklar dolayısıyla okula gidemeyen çocuklar ne olacaktı peki?

    Onu, çocuklarda Omikron, Beta, İnfluenza vb. salgınlarının hepsi birbirine karışınca öğrendik: COVID+ nedeniyle raporlu olan çocuklar online olarak derslere katılabilir, diğer hastalıklar nedeniyle raporlu olan çocuklar katılamaz! Çocukları hasta hasta zorla derslere sokalım diye değil ama neden peki? Onu da bilemiyoruz. Çünkü hiçbir şey rasyonel değil!

    Pandeminin uzun sürmesinin insanlara verdiği yılgınlık, mevsim gereği diğer infeksiyon hastalıklarının da görülmesindeki artış, gevşetilen önlemler, tutarsız uygulamalar, hatta uygulamamalar, Omikron varyantının yüksek yayılma hızı, 5-11 yaş arası çocuklarda COVID-19 aşısının dünyanın pek çok ülkesinin aksine halen Türkiye’de uygulamaya girmemesi gibi etkenler yüzünden, şimdi okullar hastalıktan kırılıyor. Hastanelerde çocuk kliniklerine dikkat ederseniz, çocuk hasta sayısındaki artışı göreceksiniz. Çocuğu olanların çoğu bizzat tecrübe etti zaten.

    Şimdiii, gelelim esas mevzuyaa…

    Çocuklar bu pandeminin başından beri ihmal edildi. “Hastalığı hafif atlattıkları” gerekçesiyle ilk yıl adeta yok sayıldılar. Eğitimleri, sosyalleşmeleri, fiziksel ve ruhsal sağlıkları -zaten- hiç önemsenmediği için (65 yaş üzeri grup gibi) kolayca eve kapatıldılar. Pandeminin ilk döneminde tedavi protokolünde yer almadıkları için çocuklara PCR testi bile yapılmıyordu. Böylece çocuklarla ilgili hastalık kaydı bile doğru dürüst tutulmadı.[1]

    Yoksul çocuklar, göçmen çocuklar, işçi çocuklar bütünüyle sistemin dışındalar zaten. Onları gören bile olmadı.

    Özetle, toplamda bu pandeminin en fazla zarar göreni belki de çocuklar oldu. Uzun vadede de pandeminin bilemediğimiz etkileri ve izleriyle çocuklar yaşayacak.

    Oysa yapılacak şey çok basitti. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Okul Sağlığı Çalışma Grubu, 6 Ocak 2022 tarihinde yaptığı açıklamayla, bu konuda yapılması gerekenleri tekrarladı.[2]

    En özet haliyle;

    • Uluslararası yetkili kurumlarca onaylanmış ve önerilen bir aşı ile 5-11 yaş arası çocuklara aşı hakkı verilmeli.
    • 12-18 yaş grubu için aşılama daha çok teşvik edilmeli, okul aşısı programları oluşturulmalı ve çocukların aşıya kolay ulaşması sağlanmalı.
    • Okullara hızlı testler ücretsiz dağıtılarak sınıf kapatma uygulamasından vazgeçilmeli.
    • 10 gün içinde 2 vaka çıkan sınıflarda sadece hasta çocuklar izole edilmeli ve diğer çocuklar okulda her gün test yapılarak eğitime devam edebilmeli.

    Aylardır tekrarlanıyor olmasına karşın, bunların teki bile ne yazık ki yapılamadı, yapılmadı.

    Ah! Bu kadar yönetim beceriksizliğini, bu basiretsizliği, bu kötücüllüğü, bu pespayeliği hiç birimiz hak etmiyoruz ama sen hiç hak etmiyorsun. Çok üzgün ve öfkeliyim kanka!

    * 12 Temmuz 2019 tarihinde yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde, özürsüz devamsızlık süresinin 5 günü geçmesi halinde öğrencinin teşekkür, takdir ya da üstün başarı belgesi alamayacağı belirtiliyor.

    [1] https://medyaport.net/2021/04/29/prof-dr-elif-dagli-cocuklar-pandeminin-ilk-yilinda-ciddiye-alinmadi/?doing_wp_cron=1641384163.9611420631408691406250

    [2] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=ce474e0e-6ef9-11ec-a83c-469e4684c346

  • Eli kalem tutmak

    İnsan yaş aldıkça, hayatının mesafe aldığı zamanlarına dair hikayelere ilgisini de kaybediyor belki de. Bu hafta vizyona giren Paul Thomas Anderson imzalı, herkesin yerlere göklere sığdıramadığı “Licorice Pizza”dan sonra böyle düşünmeden edemedim. Belki çocukluk/ ergenlik anıları artık hayli uzakta olduğu için, belki de Anderson’un fazlaca Amerikan dili nedeniyle, kim bilir! Zaten mesele de bu film değil bu hafta için. Bu kadar çok sevilip sayıldığına göre, bize değmeyen ama birilerini delip geçen şeyler var demek ki.

    Belki de aynı kişisel nedenlerden ötürü Cuma günü itibarıyla Amazon Prime’da gösterilmeye başlanan “The Tender Bar” (Şefkat Barı) daha güzel göründü gözüme. Bu filmin JR’ı ile daha fazla empati kurabildim diyelim. Bunda, filmin ana karakterinin çocukluğundan başlayarak gazeteci olmaya doğru giden (eli kalem tutan) bir yetişkine dönüşme hikayesinin de payı vardır kuşkusuz. J.R. Moehringer’in aynı adlı otobiyografik hikayesinden William Monahan’ın senaryosunu yazdığı ve George Clooney’in yönettiği film son yıllarda dikkat çekici bir biçimde artmaya başlayan ‘çocukluk hikayeleri’ listesine eklenen yeni bir madde gibi. Bu çocukluk hikayelerindeki artış da özel bir ilgiyi hak ediyor. Yeri gelmişken belirtelim. Bunun ‘eski dünya’ya dair bir özlemin mi ifadesi olduğu, yoksa tıkanmış bir bugünü geçmişi yeniden masaya koyarak aşma çabası mı olduğu merak uyandırıyor gerçekten de. Bu mevzuya ileri tarihlerde bakmak üzere filme dönelim yeniden.

    “The Tender Bar” (Şefkat Barı)

    8-9 yaşlarında olduğunu anladığımız JR ve dayısı Charlie arasındaki özel ilişkiyi takip ediyoruz bir bakıma. 1973 yılında, New York’un alt sınıflara ev sahipliği yapan bölgelerinden Manhasset’ta başlıyor hikaye. JR ve annesi dede evine dönüyorlar. Bu huysuz dede, kuzenler ve bağımsız ruhlu dayı ile geçen yıllar JR’ın da Pulitzer ödüllü bir gazeteci olmaya giden yoluna yoldaş oluyorlar bir bakıma. “The Tender Bar”, bir Amerikan Rüyası hikayesi olacakmış gibi düşündürtüyor ilk başlarda. Nihayetinde bu rüyanın fırsatlarını tepmiş bir dede, anne ve dayı figürü var. Barının adını Dickens koyan edebiyat düşkünü dayının, erken yaşta hamile kalan annenin kaçırdığı fırsatları küçük JR’ın değerlendireceği hissi sızıyor filmin satır aralarına. Hatta annesi istediği için Yale’i tam burslu kazanacak kadar parlak bir isim JR.

    Ama kendi tabiriyle ‘alt orta üst’ (yani zengin gibi görünen!) sınıftan Sidney’a karşı duyduğu karşılıksız aşk ve ona kendini ispatlama çabası, yazarlığın da yolunda önemli bir parantez daha açıyor. Hem o dönemler “otobiyografik kitaplar pek revaçta”.  George Clooney ve William Monahan ikilisi yazarın hayatının belirli bölümlerini dışarda bırakmayı tercih etmişler. Film, ağırlıklı olarak yazar olma hevesine odaklanıyor ama J. R. Moehringer’ın hayatı daha çok gazete makaleleri kaleme alarak geçiyor. Ama bunlar aynı zamanda edebi metinler. Clooney’in JR’ı ve çevresini anlatmayı tercih ettiği yol, bu elde ettiği başarının kaynaklarını da gösteriyor aslında. Yönetmen, bir ‘Amerikan Rüyası’ hikayesi anlatmaktansa, biraz teşvik ve fazlaca çabayla var olan yeteneklerin doğru yerlere kanalize edilebileceğini gösteriyor.

    Bu bakımdan filmin mekanlarından birisi olan Dickens barın varlığı önemli. Bu bar, önce JR’ın sonra da arkadaşlarının attıkları adımların, aldıkları kararların takdir edilip, cesaretlendirildiği bir yere dönüşüyor.

    “The Tender Bar”, eli kalem tutmak üzerine bir film aslında. Haliyle eli kalem tutanların fazla, diğerlerinin ortalama seyir zevki yaşayacakları bir yapım. Geçen yıl izlediğimiz “Gece Yarısı Gökyüzü” adlı felaketten sonra Clooney’in yönetmenliğini biraz daha toparladığı söylenebilir. Ama asıl oyunculuğu her zaman tartışmalı olan Ben Affleck şaşırtıyor dayı Charlie rolünde.

    Bu soğuk kış gününde, sinemaya gidecek paranız var, salgından sakınacak haliniz yoksa iyi bir seçenek olarak değerlendirilebilir “The Tender Bar”.

  • Süper Kupayı Katar Emiri verseydi!

    Beşiktaş ile Antalyaspor Süper Kupa finali, Katar’da Ahmed Bin Ali Stadında oynandı…

    Penaltılarla rakibini yenen Beşiktaş kupayı müzesine götürdü…

    Ne yazık ki…

    Katar sevdası nedeniyle binlerce Beşiktaş ve Antalya taraftarı takımlarını statta değil televizyon başında izlemek zorunda kaldı…

    Katar aşkı ağır basmıştı…

    Futbol Federasyonu 3 milyon, Beşiktaş 1 milyon, Antalyaspor ise 500 bin Avro kazandı…

    Her şey para olarak görüldü…

    Maçı 2 bine yakın Türk izledi…

    Ekonomik sıkıntıda olan hangi Beşiktaş ve Antalyaspor taraftarı Katar’a gider…

    Biletler Türk parası olarak 200 liradan satılmış…

    Yaklaşık 15 Avro…

    Davetli olarak da 1500 kişinin gittiği düşünüldüğünde…

    3500-4000 bin kişi Süper Kupa finalini izledi…

    Süper Kupayı cazip hale getirmek ve tanıtmak güzel bir şey…

    Bu tür final maçlarının, Türklerin yoğun olduğu ülkelerde ve o ülkede Türklerin çoğunlukta yaşadığı kentlerde yapılması  daha mantıklı geliyor…

    2006, 2007, 2008 yıllarında yapılan Süper Kupa finalleri Almanya’da oynandı…

    Statlar doldu…

    Sonra vaz geçildi…

    Dedik ya…

    Para aşkı, final Katar’da yapıldı…

    TFF’nin, bu kararı kendi hür iradeleriyle aldığını sanmıyorum…

    Talimatla karar verdiklerini düşünüyorum..…

    Pandemi döneminde finalin yurt dışında yapılması bile sakıncalı…

    Para için sakınca olur mu?…

    Davet edilenler arasında…

    Mutlaka iş insanları vardı…

    Bu iş insanları Katar’da iş görüşmesi yapma fırsatını bulmuşlardır…

    Çünkü onların dünyasında…

    Ne Beşiktaş, ne de Antalyaspor var…

    Onlar sadece parayı düşünüyorlar…

    Bu nedenle…

    Beşiktaş ve Antalyaspor taraftarı maça gelememiş, maç izlemekten alıkonulmuş umurlarında değil…

    Yeter ki paralar gelsin…

    Süper Kupayı kazanan Beşiktaş’ı ve finali kaybeden Antalyaspor’u kutlarım…

    Bakalım…

    Gelecek sene Süper Kupa finali nerede oynanacak…

    Bu kez Birleşik Arap Emirlikleri veya Suudi Arabistan’da oynanırsa şaşırmayalım…

    Unutuyordum…

    Süper Kupayı Beşiktaş’a Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Kasapoğlu verdi..

    TFF büyük bir yanlış yaptı…

    Süper Kupayı Beşiktaş’a, Katar emiri Şeyh Tamim bin Hamad Al Thanisaydı yerine  Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Kasapoğlu verdi…

    Acaba Katar emiri vermiş olsaydı daha iyi olmaz mıydı?…

    Adamın ayağına kadar gidiyorsunuz…

    Bir kupa vermesini çok görüyorsunuz…

    Hatırlatmak istedim…

  • Yukarı Bakın!

    “Don’t Look Up!” yani “Yukarı Bakmayın!”

    Aralık ayının son günlerinde vizyona giren Netflix filmi.

    Dünyaya hızla yaklaşan ve dünyayı yok etmesi kesin olan Everest Dağı büyüklüğündeki bir gök cisminin çevresinde dönen bir hikâye.

    Bilim insanları keşfediyor, ABD Başkanı’nı uyarıyor ama çıkarlar, siyasi hesaplar ve kapitalizmin parayı her şeyden üstün gören anlayışı öne çıkıyor. Kontrol ettikleri ve dejenere olmuş medyayla bu kadar net bir sorun karşısında bile halkı kandırıyorlar. Dünyayı yok edecek bir gök cismine bile “değerli maden” gözüyle bakıp, para kazanmayı planlıyorlar.

    Film aslında karşı karşıya olduğumuz küresel iklim felaketinin, alegorik bir hikâyeyle anlatılması.

    Kapitalizm ve ona hizmet eden mevcut siyasal ve sosyal yapı sizin dikkatinizi dağıtıyor. Hızla dünyaya yaklaşan ve dünyanızı yok edecek bir gök cismini bile görmenizi istemiyorlar. Yukarı bakmanızı istemiyorlar. Ama biz ısrarla “yukarı bakın” diyoruz.

    Yukarı bakın!

    Eğrigöz Dağı’na bakın, Dededağları’na, Kazdağları’na, Kepez Dağı’na, Kurşunçalı’ya, Murat Dağı’na, Cerattepe’ye, Munzur Dağları’na, Domaniç-Yirce Dağları’na, Sandras Dağı’na bakın, Şahin Dağları’na, Toroslar’a, Boğalı-Sakarat yaylalarına bakın…

    Yukarı bakın!

    Dağlarınızı, ormanlarınızı, yaylalarınızı, meralarınızı parçalıyorlar. Su kaynaklarınızı zehirliyorlar.

    Yukarı bakın!

    Sizi siyanürle, sülfürik asitle, kimyasal atık barajlarıyla zehirliyorlar.

    Çanakkaleliler, Lapsekililer, İstanbullular yukarı bakın!

    Lapseki’de devletin koruma altına aldığı su kaynakları ve bu kaynakları barındıran Dumanlıdağ siyanürcülerin saldırısı altında. Saldırı giderek büyüyor. Nurol Holding siyanürlü madeni 12 kat büyütmek istiyor. On binlerce ağaç daha kesilecek. Bölgedeki su kaynaklarının üzerine kurulan siyanürlü maden, bölgenin içme ve sulama suyunu karşılayan Bayramdere ve Umurbey barajlarını tehdit ediyor.

    Bölgede yaşayan, tarımla uğraşan on binlerce köylü korumasız, çaresiz. Lapseki’nin bereketli bahçelerinden beslenen İstanbul, İzmir, Bursa metropolleri tehlikede. Bir yandan ulaşıma, nakliyeye, akaryakıta zam üstüne zam yap, diğer yandan metropollerin dibindeki yaşam alanlarını, tarım alanlarını yağma ve talana aç. Milyonlarca ağacı kes, suları zehirle.

    Yukarı bakın!

    Türkiye’de Netflix filminin gerçeği maalesef yıllardır yaşanıyor. Bilim insanları, aklı başında olan herkes uyarıyor; “yapmayın etmeyin, dağları parçalamayın, ormanlara kıymayın, suları zehirlemeyin” diye haykırıyor ama kapitalizmin gözü kara. Dinleyen yok.

    Yukarı bakın!

    Çevre kredilerini almak için “Paris İklim Anlaşması’nı imzaladık” diye şov yapıp, ardından iklim krizini tetikleyecek kararları hiç utanmadan, sıkılmadan alan bir iktidarla karşı karşıyayız.

    Köylüler, çiftçiler, vatandaşlar çaresiz. Vatandaşını koruması gereken devletin kurumları onlara kumpas kuruyor; kandırmaya çalışıyor, tehdit ediyor; verimli tarım toprakları köylünün elinden zorla alınıp, şirketlere devrediliyor. Köyler bir bir yıkılıyor. Su kaynakları, ormanlar, dağlar, tarım topraklarımız, yaylalar, meralar yani bir ülkeyi, bir toplumu ayakta tutan yaşam merkezleri bir bir yağmalanıyor, talan ediliyor.

    Kütahyalılar, Bursalılar, Simavlılar yukarı bakın!

    Kütahya’nın köyleri siyanürcü-altıncıların kuşatması altında. Binlerce ağaç kesildi, sondajlar başladı. Emet ve Simav çaylarına can veren, bölgenin oksijen ve su kaynağı Eğrigöz Dağı, siyanürlü talancıların saldırısı altında. Zenit Şirketi, Kanadalı El Dorado Gold’la kol kola bu kez Kütahya’nın Eğrigöz Dağı’na saldırı başlattı. Örencik ve Tavşanlı köyleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Köylüler çaresiz; topraklarını satmak, tek çözüm olarak dayatılıyor.

    Ordulular, Fatsalılar, Ünyeliler yukarı bakın!

    Mahkeme kararlarına rağmen Fatsa’daki siyanürlü maden Türkiye’nin ciğerleri olan Karadeniz ormanlarını katlediyor. Her yıl Türkiye’ye milyarlarca dolar döviz kazandıran fındık bahçeleri yok ediliyor; bu bahçelerden geçinen yüz binlerce insan tehlike altında. Mahkeme kararları dinlenmiyor…

    Milaslılar, Bodrumlular, Örenliler, Muğlalılar yukarı bakın!

    Türkiye’nin turizm merkezlerinin tam ortasında yaşanan termik santral rezaleti devam ediyor. Hala termik santraller için on binlerce ağacı kesip, köyleri haritadan siliyorlar. Akbelen Ormanı’nda simgeleşen direnişi kırmak için gün sayıyorlar.

    Hiçbir öngörü, hiçbir düşünce, hiçbir planlama yok. Panik halinde atılan adımlar var.

    Sıkışınca, “Dış güçler saldırıyor.”

    Dış güçler sana neden saldırsın. Dış güçler seni öpüp de başına koyarlar. Çünkü ülkesini yağma-talana açan, ülkesini açık artırmaya çıkarmış bir yönetime dış güçler asla saldırmaz.

    Yukarı bakın!

    Madencilik adı altında dağların, köylerin, ormanların, yaylaların, su kaynakların yağmalanıyor.

    Özelleştirme adı altında bu ülkenin ulusal varlıkları önce yandaşlara ardından da bir bir yabancılara satılıyor.

    Döviz geliyor denilerek bu ülkenin toprakları, evleri, iş yerleri yok fiyatına satılıyor.

    Elektriğe yüzde 120 zam

    Gübreye yüzde 300 zam

    Mazota yüzde 100 zam

    Yem fiyatlarına yüzde 200 zam.

    Aka portakal üreticisi geçen yıl 2 TL ye sattığı ürünü bu yıl 1 TL’ye satamıyor.

    Gerçek enflasyon yüzde 100’ün üstünde, TÜİK yüzde 36 diyor.

    Yukarı bakın!

    Osman Kavala 5 yıldır hapiste.

    Kayyım rektör atamasına karşı demokratik haklarını kullandıkları için Boğaziçi öğrencisi Enis Berke Gök ve Caner Perit Özen doksan gündür Silivri Hapishanesi’nde tutuluyor. Devlet gücünü böyle gösteriyor. Ama “hızlandırılmış tren” diyerek Pamukova’da 41 kişinin ölümüne, 89 kişinin yaralanmasına neden olanlar elini kolunu sallayarak dolaşıyor. TCDD yönetimi ya da AKP iktidarından tek bir kişi, tek bir gün ceza almadı. Sadece iki makinistten biri 5, diğeri 3 ay tutuklu kaldı. Dava zaman aşımından düştü. Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı veriyor!

    Yukarı bakın!

    Yok olan sizin geleceğiniz, parçalanan sizin ormanlarınız, zehirlenen sizin sularınız…

    Lütfen bakın, bakın, bakın…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz:18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Biri aşk mı dedi?

    Aşk güzel bir duygudur aslında. Tarifi imkânsızdır. Aşka düşen her kişi farklı farklı tarif eder hissettiklerini. Sarhoşlukla, kendini kaybetmekle, kör olmakla, midesinde kelebeklerin uçuşmasıyla tanımlayanlar vardır sıklıkla aşkı. Kendinden geçme, esrime, uçuşma, kendini akışa bırakma gibi eğilimleri körükler aşk. Âşık kişi oturduğu tahterevallinin diğer ucunda dünya dahi varsa onu bir çırpıda kaldırabileceğine inanır. O denli güçlü, o denli ağır, o denli uçuk bir duygulanma halidir. Âşık kişi, maşukun onu sevip sevmediğine aldırmadan yaşar duygularını. Aşkın karşılıklısına rastlamak enderi nadirattandır. Aynı yoğunlukta birbirine âşık iki bünyenin denk düşmesi çok zordur. Platon’un Şölen Diyalog’unda Aristofanes bu neredeyse imkânsız olan karşılaşmanın mitolojik geçmişini şöyle anlatır: Eskiden doğamız şimdi olduğundan çok farklıydı. Şimdi olduğu gibi iki cinsiyetli değil üç cinsiyetliydi insanlar. Dişi, erkek ve öteki iki cinsiyetten de pay alan üçüncü bir cins vardı. Bu cins dört elli, dört bacaklı, iki cinsel organlı, velhasıl, her iki cinsin özelliklerini birlikte barındıran hem erkek hem kadın olan varlık; adı da androjindi. Bunlar her iki cinsin özelliklerini de bünyesinde barındırdığı için mükemmel varlıklardı ve bu mükemmellikleri bir nevi başlarını döndürdüğü için tanrılara isyan ettiler. Olimpos tanrıları da bu isyanı bu cinsi ortadan ikiye bölerek cezalandırdı. Bu cezalandırmadan sonra ikiye bölünen bu varlığın iki farklı parçası birbirini özlemeye başladı…[1] Bu mesel böyle uzun uzun anlatılır. Bu meselin özü şudur: Aşk denen şey aslında öteki yarısını aramaktan ibarettir.

    AŞKIN ISTIRABINI ÇEKMEK KOLAY DEĞİLDİR

    Aşka atfedilen olağanüstü anlamlar nedeniyle aşkın ıstırabını çekmek hiç de kolay değildir. Âşık bir insanın yapabileceklerinin sınırını kestirmek hele hiç mümkün değildir. Aşk güzel şey anlaşılan, bütün güzel şeylerde olduğu gibi külfeti de bir hayli yüklü. Ülkemizi tek başına yöneten, hepimizin kaderini tek bir buyrukla belirleyen, ol deyince olduran, öl deyince öldüren, kendisine haşa bir saygısızlık yapıldığında saygısızlık yapana dünyayı dar eden, “milletine sevgi ve şefkatinden” asla kuşku duyulmayan velinimetimiz, efendimiz emekliye, dula, yetime, kimsesizlere ve ülkenin bilcümle yurttaşlarının iaşelerine zam yaptıktan sonra “biz size aşığız!” buyurdu. Kuşkusuz muhterem daha önceleri de “biz size aşığız” buyurmuşlardı. Bu aşkın nelere yol açtığını, ne bedeller ödettiğini biz maşuklar pek iyi biliyoruz. Bu aşkın ceremesini bizler hala çekmeye devam ediyoruz. Muhteremin kullandığı “biz” ifadesi her ne kadar çoğul özneye işaret etse de tek başına kendisini ima ettiği ortada, ancak muhterem tek adamın devlet yerine geçtiğini de yine hepimiz çok iyi anladık, anlamaya devam ediyoruz. Bu aşkın hem muhterem tek adamın nazarında hem de temsil ettiği hegemonik erkeklik nezdinde nasıl bedeller ödettiğini belki olaylarla ve rakamlarla anlatmak daha anlaşılır kılacaktır.

    TEK ADAMIN AŞKI BOŞANMAYI KABUL ETMEYEN EŞİN AŞKINA BENZİYOR

    Muhterem tek adamın aşkı, bugün itibariyle ülkenin büyük bir çoğunluğunu yoksulluk içerisine düşürmüştür. Bu aşk nedeniyle ülkenin kendisine hala âşık ve âşık olmayan büyük çoğunluğu ülke sınırlarının içerisine fiilen hapsolmuş durumdadır. Bu aşk boşanmak istemeyen kocanın aşkı gibi şiddetli ve ölümcül bir sona doğru ilerlemektedir. Boşanmak istemeyen eş ya da ayrılmak istemeyen sevgilinin partnerini bir eve kapatmasına benzer şekilde, ülke içine kapatılmış halde sonumuzun ne olacağını bekliyoruz.

    Muhterem tek adamın aşkı karşılık bulamadığı anda öfkeye dönüşmektedir. Tıpkı aşkına karşılık bulamayan bıçkın bir delikanlının sevgilisine zorla sahip olmasına benzer şekilde, maşukuna sahip olmaya çalışmaktadır tek adam. Her türlü zorlamayı, her türlü takibi, her türlü baskıyı uygulayarak kendisine maşukunu ram etmeye çalışmaktadır tek adam. Ancak gönlünü belki başkasına düşürmüş ya da soysuz erkeklerin aşklarından ikrah getirmiş kadının bir daha aşka tövbe etmesine benzer şekilde tek adamın âşık olduğu yurttaşlar bu aşka karşılık vermeye zorlanmaktadır. Aşkına karşılık bulamayan muhterem tek adam ısrarında ısrarcıdır. Aşkla ilgili durumlarda ısrarın ısrarı, yine ısrarı doğurur ve bu ısrar sona yaklaşıldığında mutlaka nahoş durumlar ortaya çıkarır. Kendisinden ayrılmak isteyen partnerinin söylediklerine, haykırışlarına, itirazlarına aldırmaksızın aşktan söz etmeye devam eder âşık kişi. İşte bu aşk ölümcüldür. Bu aşk güldürmez, mutlu etmez ve güvende hissettirmez. Bilakis, her an nefrete dönüşebilir, her an şiddetle sonuçlanabilir.

    İKTİDAR AÇLIĞI İLE AŞKIN BİRLİKTELİĞİ

    Aşk bir yanıyla “hizmete girmek, her an hazır olmak, emre amade olmak anlamına gelir. Teslim olma yoluyla kontrol, abartma şeklinde yansıyan fedakârlık. Aşk, iktidar açlığının yapışık ikizidir; ayrıldıklarında ikisi de hayatta kalamaz.”[2] Muhterem tek adam maşukuna karşı bütün fedakârlıkları yerine getirdiğine inanmaktadır. Aynı fedakârlıkları haliyle maşukundan da beklemektedir. İşte bu beklenti bir süre sonra iktidar açlığına dönüşür. Aşığın aşkı maşukunun üzerinde bir tahakküm nesnesi haline gelir. Aslında bu iktidar açlığı bu durumda doyurulması imkânsız bir açlıktır. Buradaki açlıkla aşkın bir aradalığı umutsuzluğu arttırır. İktidarın yokluğu ile aşkın yokluğu birleştiği anda bu önü alınamaz bir öfke doğurur. Bu öfkeyi, hala aşk zanneden aşığın yapmayacağı şey yoktur. Yaptığı her şeyi üstelik aşkı için yaptığını düşünür. Düşündükçe planlar kurar, kurdukça bu planlara kendini inandırır. Bu inançla hem kendini hem de maşukunu yok etmeye doğru hızla ilerler.

    MUKTEDİRİN ZULMÜ AŞKINDAN NEŞET EDİYOR

    Hali hazırda tek adam, maşukunun kendisine karşı olan aşkından hala emindir. İşte bu emin olma hali nedeniyle hala aşktan söz etmektedir. Kendisini sevmeyen yurttaşları muhayyel aşkın potasında erittiği için, “biz size aşığız” derken aslında bir yanıyla herkesi kastetmektedir. İşte bu nedenle maşukunun içinde yer alan kendisini sevmeyen yurttaşlara zulmü de bu aşktan neşet etmektedir. Nasıl âşık olduğu eşinden ayrılmak istemeyen koca, eşine yaşattığı zulmü yine aşkından yapıyorsa, muhterem tek adam da kendisinden ayrılmak isteyen, kendisini sevmeyen yurttaşlara karşı uyguladığı baskıları da onlara beslediği aşkından dolayı uygulamaktadır. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Bu ülkede “aşkından öldürmek” sıradan bir alışkanlıktır. Üçüncü sayfa haberleri aşkından, kıskançlığından eşini öldüren kocalarla doludur.[3] 2008 yılından beri sürekli artış gösteren kadın cinayetlerinin en başta gelen nedeni aşk ya da kıskançlıktır.[4] Aşkla kıskançlık arasında sonucu itibariyle kopmaz bir ilişki vardır. Seven erkek kıskanır, kıskanan erkeğin yapabileceklerinin sınırı yoktur; bu sınırın nerde başlayıp nerde sonlanabileceğine dair rakamlar yeterli fikir veriyor olmalı.

    Velhasıl, biri size aşktan söz ettiği zaman ilk aklınıza “midede kelebekler uçuşturan” o masum duygu gelmemeli artık. Hele de muktedirin aşkıysa söz konusu olan (ki bu muktedire bütün erkekleri dâhil etmek pekâlâ mümkündür), bu aşkın size neler yaşatabileceğini tekrar tekrar düşünmek gerekir. Yaşatılanlar yaşatılacakların teminatıdır zira. “Aşkın lezzeti, sembol gücü, ayartıcılığı, kurtarıcılığı, onun imkânsızlığıyla birlikte büyür”.[5] Aslında muktedirin iktidar istenci de imkânsız bir arzuya tekabül ettiği anda size vaat edeceği tek şey ayartıcı bir aşktan başka bir şey değildir. Açlık, sefalet, yoksulluk, haksızlık, hukuksuzluk, baskı, zulüm bunların hepsi aşkın büyüsüyle unutulacak zannedilir. En azından muktedir kendi aşkına o kadar saplantılı bir şekilde âşık kalmıştır ki, varlığının yol açtığı bütün yoklukları maşukuna vaat ettiği aşkla unutturacağını düşünür. Erkeklerin öldürdükleri bütün kadınlara “öldürülmeden önce aşığınızdan duyduğunuz son şey neydi?” diye sorma şansınız olsa muhtemelen alacağınız yanıt “ben sana aşığım” olacaktır. Zira bütün umutsuz âşıklar, aşkını öldürmeden önce son defa şansını dener ve beyhude aşkına karşılık bekler. Bu nedenle aşk aslında masum bir duygu değildir. Aynı zamanda bütün kötülüklerin ve tahakkümün bir paravanıdır.

    [1] Platon (2000). Syposion (Şölen), (Çev. Cenap Karakaya), İstanbul: Sosyal Yayınları, s. 41-46.

    [2] Zygmund Bauman (2012). Akışkan Aşk, İnsan İlişkilerinin Kırılganlığına Dair, (Çev. Işık Ergüden), İstanbul: Versus, s. 26.

    [3] A.  Nevin Yıldız (2019). “Aşkın Tekinsizliği Üzerine: Üçüncü Sayfa Haberlerinde Aşk ve Şiddet”, içinde Aşkın Halleri: Disiplinler Arası Bir İnceleme (Der. Tezcan Durna ve Nehir Durna), Ankara: um:ag Yayınları, s. 133-164.

    [4] 2008 yılında erkekler 66 kadın öldürmüş, bu sayı yıllar içerisinde düzenli şekilde artarak 2021 yılında 414’e çıkmıştır. Sayılara anitsayac.com adresinden ulaşılmıştır.

    [5] Ulrich Beck ve Elisabeth Beck-Gernsheim (2012). Aşkın Normal Kaosu, (Çev. Nafer Ermiş), Ankara: İmge, s. 12.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Uğur daha ne yapsın, bu uğursuz dönemde

    Hani Nazım’ın Varna’dan oğlu Memet’e seslendiği gibi bağırsam, karşıdan, karşı yakadan sesimi duyacak Uğur. Ama O’nun sesini duyan yok ne yazık ki…

    Uğur’un köyü, köyümün tam karşısındaki dağların tepesinde.  İçinde her türlü yabani hayvanın bulunduğu, ceylanların koşuşturduğu; karaçam, meşe, ardıç, ıhlamur, kızılçam ağaçlarının arasında yemyeşil bir orman köyü…

    Zordur dağ köyünde yaşamak. Hele de kışın…

    Uğur’un ailesi de çocuklarının kendileri gibi zorluk içinde yaşamasına gönlü razı olmamış, “okusun da kurtulsun” istemiş. Uğur da öğretmenlik hayalini gerçekleştirmek için üniversitede sosyal bilgiler okumuş.

    Sonrası malum, peş peşe KPSS’ye girmiş, bir gün atanırım umuduyla. Sözleşmeli öğretmenliğe başlamış, aldığı üç kuruş yetmemiş. Ataması yapılmayan 700 bin gencin bir çoğu gibi umudunu yitirmeye başlayınca köyüne geri dönmüş.

    “Hiç olmazsa ailemle birlikte tarlalarımızı eker, hayvancılık yapar, geçinir gideriz” diye düşünmüş.

    Dedik ya bu uğursuz dönem diye…

    Meğer Kanadalı bir şirket gelmiş, bütün tarlaları satın almaya başlamış, satmak istemeyenleri korkutmuş. Altın varmış toprağın altında.

    Bazıları sevinmiş, “topraklarımız değerleniyor, hem belki madende iş de verirler…”

    Uğur anlatmaya çalışmış dili döndüğünce.

    Yakında bu ağaçların hepsi kesilecek, bu topraklarda bir daha hiçbir şey yetişmeyecek. Ortada köy de kalmayacak. Altını ayrıştırmak için siyanür kullanılacak, hava da su da kirlenecek.

    Uğur’un sesini duyan birkaç siyasetçi gelmiş köye… Bir iki açıklama o kadar…

    Çok güçlüymüş şirket. Birçok yerde daha altın madeni işletiyormuş.

    Arkasında da devlet varmış.

    Çevredekiler gibi Örencik’te de çoğu köylü satmış tarlalarını. Uğur’un ailesiyle birlikte köyüne, toprağına, hayatına, yaban hayatına sahip çıkmak isteyen bir avuç köylü dava açmış, adaleti aramak için.

    Derken, Cumhuriyet Bayramı’ndan bir gün önce, 28 Ekim’de yayımlanmış Resmi Gazete’de ‘Acele Kamulaştırma Kararı’…

    Yani Cumhurbaşkanı imzasıyla, topraklarını satmayan köylülerin topraklarına şirket adına el konulmuş, kamu adına…

    Madenin ruhsat alanı 21 bin 850 dönüm. İlk aşamada 6 bin 680 dönümlük alanda çalışmalar başlayacak. Binlerce ağaç kesilecek, binlerce ton dinamit patlatılacak, binlerce ton siyanür, sülfürik asit kullanılacak.

    Sondaj çalışmalarına da çoktan başlamış şirket. Hani, Uşak’ta Kışladağ ve İzmir’de Efem Çukuru siyanürlü madenlerini işleten, Samsun’un Şahin Dağlarını, Erbaa ve Niksar’ın yaylalarına göz diken şirket…

    Hemen 50-60 kilometre ileride, Sındırgı yolu üzerindeki tepeleri yok eden şirket…

    “Bana ne Uğur’dan, bana ne Eğrigöz Dağı’ndan, Örencik köyünden” diyorsanız ben de hiç tanışmadım Uğur’la. Köyümün tam karşısındaki dağda olsa da ben de görmedim Örencik köyünü…

    Çok uzak sorunlarmış gibi geliyorsa da büyük kentlerde yaşayanlara…

    Üzgünüm, tehlike giderek yaklaşıyor.

    Bu dağlar bölgeden geçen Simav ve Emet çaylarını besliyor. Bu iki çay Bursa’ya kadar, Susurluk Ovası’nı ve Mustafa Kemal Paşa’nın bereketli ovalarını sulayarak Karacabey’den Marmara’ya dökülüyor. Buralarda açılacak bir siyanürlü maden, sizleri besleyen ovaları, Marmara Denizi’ni de etkiliyor.

    Bütün bunları boş verip, ”altın  ekonomimizi canlandıracak” diye düşünüyorsanız, çok uluslu şirketlerin çıkardıkları madenlerden kazandığının ne kadarını o ülkede bırakmak zorunda olduğuna bakın.

    Daha iki gün önce pahalılığa, zamlara karşı sokağa dökülen Kazakistan’da ne kazandığına, orada ne bıraktığına bakın;

    Bir de sokağa çıkmayı aklından bile geçirmeyenlerin 15 Temmuz görüntüleriyle tehdit ve teşvik edildiği Türkiye’ye…

    Geçecek elbet bu uğursuz dönem…

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (6)

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, Afganistan’da, kan davasını önlemek adına kuzeninin yerine zorla evlendirilmesini, duygularını ve kız çocuğu doğurduğu için dışlanmasını yazdı: 

    Afganistan’da geleneklere göre evlendikten sonra gelin ilk kırk gün evde kalır. Ben de kırk gün evde kaldım, kırk birinci gün eşimin annesi geldi. Benden erkek bebek beklediklerini söyledi. Gülümsedim, gözlerinin içine bakarak. Kız ya da erkek anne olmaya hazır değildim, evliliğe hazır olmadığım gibi.

    Aradan iki ya da üç gün geçti. Akşam eşim Abdül’e annemleri özlediğimi söyledim. Ertesi gün işe giderken annemlere bıraktı. Çok özlemiştim. Kuzenlerim çocukları için bahçeye kaydırak almış. Bahçede çocuklarla oynarken kaydıraktan kaydım. Bir ara kaydıraktan pat diye yere düştüm, toparlandım çocuklarla oynamaya devam ettim. Birkaç saat sonra karnımda şiddetli bir ağrı başladı. Her dakika artıyordu, kanamamın olduğunu fark ettim. Bir süre sonra bayılmışım. Aile büyükleri beni hastaneye götürmüş. Hamileymişim ve bebek düşmüş. İki gece hastanede kaldım, taburcu olduktan sonra Abdül ile yaşadığımız eve döndük.

    Eşimin annesi Abdül’e ilk çocuğunu düşüren kadının diğer çocuklarını da düşürebileceğini, artık yaşının ilerlediğini, eve ikinci bir gelin getirmesinin iyi olacağını söyledi.

    Abdül’ün bana karşı davranışları nazikti. Sevdiğini, önemsediğini hissettiriyordu. Annesinin üzerime kuma getirme isteğini önceleri duymazdan geldi. Fakat kayınvalidem çok ısrarcıydı. Abdül’e yeni bir kız bulundu. Eşim Abdül de annesine karşı gelmedi. Bir gün bana “Annemin bulduğu kız ile evleneceğim. Her ikinizin de evi ayrı olacak. Haftanın belli günleri diğer eşimle kalacağım” dedi. Abdül’e asla kabul etmeyeceğimi, eğer yeniden evlenecekse önce benden boşanması gerektiğini söyledim. Abdül şaşkınlıkla gözlerime bakıyordu. Sanırım boşanmak isteyeceğimi hiç aklına getirmiyordu. Bir süre sonra odama geldi ve beni sevdiğini, üzmek istemediğini ve asla boşanmak istemediğini, ikinci evliliği yapmayacağını söyledi.

    Kararını annesine de söyledi. Okullar açıldı üniversite ikinci sınıfa devam ediyordum. Abdül eğitimime karışmadı. Bir gün eve geldim çok çok halsizdim ve midem bulanıyordu, istifra etmeye başladım. Doktora gittik, kontroller sonunda bir buçuk aylık hamile olduğumu öğrendim.

    Fakat doktor üç ay önce düşük yaptığım için hamileliğimin riskli olabileceğini söyledi. Hem benim hem de bebeğin sağlığı için aylık iğnelerden kullanmaya başladım.

    Aradan iki ay geçtikten sonra bebeğin cinsiyetinin kız olduğunu öğrendik. Abdül ve ailesi erkek bebeğe kendilerini hazırlamıştı. Çok sinirlendiler, kız bebek istemediklerini söylediler. Hamileliğim boyunca kayın validem benimle ilgilenmedi.

    Kızımı dünyaya getirdim. İsmini Büşra koydum. Bebeğime kendim baktım. Abdül de zamanla kızına ilgi göstermeye başladı. Kızım yedi aylıkken okullar açıldı ve ben okuluma başladım. Büşra’ya annem bakıyordu. Yine okuldan döndüğüm bir gün midem bulanıyordu. Hamile olduğumu anladım. Akşam Abdül’e söyledim. Ertesi gün doktora gittik. Tahminim doğruydu. Yeniden hamileydim ama ikinci anneliğe kendimi hazır hissetmiyordum. İkinci bebeğimin de cinsiyetinin kız olduğu öğrenilince kayınvalidem çok öfkelendi. Abdül, yanımda olduğunu ve annesinin tepkilerine kulak asmamamı öğütledi.

    Abdül’ün evde olmadığı bir gün bebeğimi düşürmem için beni ölesiye dövdü kayınvalidem. Bebek düşmedi. Abdül eve geldiğinde halimi görünce bir daha yapmamasını söyledi. Ama kayınvalidem bebeği düşürmem için beni dövmeyi sürdürdü. Abdül annesinden gizli hastaneye götürdü. Doktor muayene ederken “Paşam sağlıklı” dedi. Ben de Abdül de şaşkınlıkla “erkek mi?” diye sorduk. Doktor, daha önceki muayenede bebeğin kendisini tam göstermediğini, o nedenle kız dediğini söyledi. Sonra tekrar ekrana baktı ve kendinden emin “erkek” dedi.  Muayeneden çıktıktan sonra doğum yapana kadar kimseye söylememe kararı aldık. Kayınvalidem doğum yapana kadar bana kötü davranmayı sürdürdü. Doğuma da gelmedi. Abdül, doğum sonrası eve giderek annesine erkek bebek doğurduğumu söylemiş. Kayınvalidem hastaneye geldi. Erkek torunlarını çok sevdiler.

    Üniversitenin bitmesine bir yıl kalmıştı artık. Mezun olduğumda öğretmen olma hakkım vardı. Fakat hayalim gazetecilikti. Bir gün ulusal bir televizyon kanalının muhabir alım ilanını gördüm. Ertesi günü gidip başvuruda bulundum.

    DEVAM EDECEK…

  • Güle güle CS-2, hoş geldin CS-3

    Belki de miladi takvimin sonuna gelmişizdir artık! Öyle ya, COVID-19 pandemisiyle beraber yeni bir miladımız oldu sonuçta. “Pandemiden önce”, “pandemiden sonra” diye ayrıldı hayatlarımız. “Eski normal(!)” gitti, “yeni normal” geldi. Dilimiz değişti, günlük yaşantımız, alışkanlıklarımız değişti; değişmekte halen. “COVID’den Önce (CÖ)”, “COVID’den Sonra (CS)” ayrımı keskin bir şekilde yerleşti hayatın bütün alanlarına. Bilemiyorum, belki de “COVIDÎ Takvim” parantezi açmalıdır zamana artık: COVID’li yılların ikincisi bitti, üçüncüsü geldi, heyhat!

    Medyaport’taki ilk yazı 2020’nin son günü yayımlanmıştı. COVID-19 pandemisinin  şoku/bilinmezliği/etkisi/yasakları/kaosu içinde 1 yıl geçirmiş, kabahati 2020 yılında bulmuş, “bi bit 2020, bi git, bi uza” diye 2020 yılına söylemediğimizi bırakmamıştık. Kendimce, mevzunun 2020 ile bir alakası olmadığını, sorunun bizden, kendimizden kaynaklandığını anlatmaya çalışmıştım bu ilk yazıda dilim döndüğünce.[1]

    Bu süre içinde, gün geldi yılları suçladık, gün geldi Coronavirüs’ü suçladık; gün geldi Çinlileri, gün geldi bilim insanlarını, gün geldi canları pahasına salgınla mücadele eden hekimleri/sağlık çalışanlarını, gün geldi aşıları suçladık da, asıl “suçlular”ı görmeyi bir türlü beceremedik.

    Şu halde, 2021’den de umduğumuzu bulamadığımız kesin. En az 2020 kadar zordu zira. Salgın bütün hızıyla ve yeni varyantlarıyla sürdü. Yılın başına Delta, yılın sonuna da Omicron varyantı damga vurdu. Hız kazanan aşı çalışmaları doğrultusunda, yılın en iyi gelişmesi COVID-19 aşısının uygulanmaya başlanması idi bence ama “hikmeti kendinden menkul” “aşı karşıtları” diye bir grup var ki, ne develer ne hendekler atladı da, onlara laf anlatılamadı.

    Yalnız aşı karşıtları değil ki, bir de -ki bence çok daha önemlisi- “aşı eşitsizliği” mevzumuz var. Ne diyor Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus? “Yeni varyantlara ve pandeminin uzamasına aşı istifçiliği ve eşitsizlik neden oldu” diyor. “Eşitsizlik sona ermeden pandemi de sona ermez” diyor.[2] Bu şartlarda pandeminin bitişi yıllar sürebilir. Ne diyorsunuz? Hazır mıyız, yıllar boyunca “COVIDÎ Takvim” parantezinde yaşamaya?

    Elbette yalnız salgınla uğraşmadık tabii. Dünyanın pek çok ülkesinde aylar süren gündem değişikliklerinin saatler içinde yaşandığı Türkiye’de 2021 yılına damga vuran sayısız olay oldu. Kendimce önemli gördüğüm üç başlığı anacağım:

    2021’in ilk günlerinde Melih Bulu diye biri Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım olarak atandı. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin 4 Ocak itibarıyla başlattığı protestolar, başta öğretim üyelerinin katılımı ve çeşitli üniversitelerden öğrencilerin, dayanışma ağlarının, toplumun çeşitli kesimlerinin desteğiyle, kararlı ve ısrarlı bir biçimde yıl boyunca sürdü. Melih Bulu gitti, yerine Naci İnci geldi. Boğaziçi, “Kabul etmiyoruz! Özgür ve özerk üniversite talebimizden, verdiğimiz mücadeleden, ilke ve değerlerimizden vazgeçmiyoruz!”  diyerek bir yıldır direniyor.

    Kadına yönelik erkek şiddetinin önlenmesine yönelik kritik belgelerden biri olan İstanbul Sözleşmesi, bütün kadın örgütlerinin ve geniş kesimlerin tepkisine karşın, 20 Mart 2021 tarihli bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile feshedildi. Temmuz’da Türkiye sözleşmeden resmen çekildi ve Danıştay, sözleşmenin feshedilmesine karşı açılan davayı reddetti. Kadınlar ve örgütleri “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz” talebini yıl boyunca her fırsatta ve her ortamda dile getirdiler ve mücadeleye devam ediyorlar.

    Mafya lideri Sedat Peker, ilkini Nisan ayında yayımladığı ve belirli aralıklarla yayımlamayı sürdürdüğü videolarla, başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, eski Emniyet Müdürü Mehmet Ağar, eski Başbakan Binali Yıldırım’ın oğlu Erkam Yıldırım ve çeşitli isimler hakkında çeşitli ifşalarda bulundu. Bu, yenilmez yutulmaz ifşaların sonucunda hiçbir şey olmadı ama mafya liderinin yeni video yayımlamasının ve yeni açıklama yapmasının önü -şimdilik- kesildi.

    En sevdiğim gazeteci-yazarlardan Eduardo Galeano, Türkçe baskısı 2004’te yayımlanan Tepetaklak – Tersine Dünya Okulu adlı kitabının girişine “tarihin en ünlü” gangsterlerinden biri olan Al-Capone’un 1931 yılında yayımlanan bir röportajından kısa bir alıntıyla başlar: “Günümüzde insanlar hiçbir şeye saygı göstermiyor. Eskiden erdem, onur, gerçek ve yasalardan oluşan bir dayanağımız vardı. Günümüz Amerikan yaşamında çürüme günden güne yayılıyor. Başka yasalara itaat edilmeyen yerde, çürüme tek yasa olur. Çürüme bu ülkenin altını oyuyor. Erdem, onur ve hukuk hayatımızdan buharlaşıp uçtu.[3]

    Bir terslik var sevgili dostlar. Böyle gitmesi mümkün olmayan bir terslik var!

    Ne diyordum; “COVIDÎ Takvim” parantezinde 2. yılı bitirdik, 3. yıla giriyoruz. Güle güle CS-2, umarım hoş gelirsin CS-3!

    [1] https://medyaport.net/2021/01/01/coronavirus-2020nin-bittigini-biliyor-mu/

    [2] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-59840239?at_medium=custom7&at_campaign=64&at_custom4=93311FA4-6AF6-11EC-9A54-D32E16F31EAE&at_custom3=BBC+Turkce&at_custom2=twitter&at_custom1=%5Bpost+type%5D

    [3] Eduardo Galeano, Tersine Dünya Okulu, Çitlembik Yayınları, 2004

  • Yıl dökümü: 2021

    Adettendir, her yılın sonunda önceki yılın öne çıkan yapıtlarına, kişisel olarak en çok hangilerini sevdiğimize dair bir yazı kaleme alınır. Geleneği bozmayalım ve 2021’in dikkat çeken filmlerini ve kişisel beğenilerimizi dile getirelim.

    Öncelikle devam eden pandemi nedeniyle sinema salonlarının yılın ilk altı ayında kapalı olduğunu, temmuz itibarıyla gösterimlerin gerçekleştirildiğini ekleyelim. Yine de, bazı yapımcı ve dağıtımcıların seyirci ilgisinin yeterli olmayacağı düşüncesiyle vizyona film sokmakta tereddüt ettiği gözlendi. Türkiye açısından gişenin motor gücü olan yapımcı ve oyuncular bu yılı pas geçtiği için beklenen düzeyde bir geri dönüş olduğunu söylemek zor. Daha çok Hollywood gişe filmlerinin salonların yüzünü güldürdüğü dikkat çekiyor. Ki bu da yılın sonlarına doğru yeni “Örümcek Adam” filmi sayesinde oldu.

    Yılın ilk büyük film festivali Berlin’de Radu Jude’un “Kaçık Porno”su Altın Ayı ödülüne değer bulundu. Bu film, Türkiye’de de yıl sonu listelerinde kendisine yer buldu. Ben henüz göremediğim için bir fikir yürütemeyeceğim. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanan Julia Ducournau imzalı “Titane” için söyleyebileceğim şey ise “Allah sevenlerine bağışlasın” olabilir. Kötü bir film olduğunu düşünmemekle birlikte, benim “performans filmleri” olarak kategorilendirdiğim bir yapım kendisi. Seyircide adrenalin yaratmak üzerine kurulu bu sinemanın, seyirciyi manipüle etmek üzerine kurulu ana akım sinemadan hiçbir farkı olmadığını düşünüyorum açıkçası. Hatta ana akımın çok daha dürüst olduğu söylenebilir! Venedik Film Festivali’nde ise Altın Aslan’ı, Fransız yönetmen Audrey Diwan’ın çektiği “L’evenement” filmi kazandı. Ama bu filmin de henüz göremedik.

    Yeşil Şövalye

    Gelelim görebildiklerim içinde en iyi on filmlik listeme. Kanımca, yaz aylarına denk geldiği, basın gösterimi yapılmadığı için çok az eleştirmen tarafından görülen “Yeşil Şövalye”, hak ettiği yerde değil. Film bugüne kadar çekilmiş en iyi Ortaçağ kabusu olabilir. Jane Campion’un hiç de yeni olmayan bir hikayeyi bu kadar özgün bir görsel dille anlatmayı başardığı “The Power of the Dog”unu ikinci sıraya koyuyorum. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’yle hayranlığımızı kazanan Céline Sciamma’nın yeni filmi “Küçük Anne” yılın en özgün içeriklerinden birisine sahip olduğu için listemize üçüncü sıradan girdi.

    Meksikalı yönetmen Michel Franco’nın hem ülkesinin hem de Latin Amerika’nın ordu, siyaset ve sermaye sarmalında yaşadığı travmaları anlattığı sert filmi “Yeni Düzen” de yılın dikkat çekici yapımları arasındaydı ve dördüncü sıradaki yerini aldı. İtalyan sinemasının en büyük isimlerinden Paolo Sorrentino imzalı “Tanrı’nın Eli”, eski yapımları kadar güçlü bir sinemaya sahip olmasa da Akdeniz neşesi ve Maradona’nın varlığıyla kendimizi iyi hissetmemizi sağladı açıkçası ve ilk beşteki yerini aldı. İlk onda yer alan diğer filmler ise şöyle sıralanıyor: “Bergman Adası”, “Don’t Look Up”, “Dün Gece Soho’da”, “İki Aşığın Ölümü”, “Ve Yarın Tüm Dünya.”

    Türkiye’de yerli sinemayı takip edebilmenin biricik koşulu haline geldi festivaller. Bu alanda yoksanız yerli sinemadan haberiniz olamıyor. Hal böyle olunca yılın ilk büyük festivali İstanbul, kayıp oldu. Çünkü yerli filmler kentin uzak bir köşesinde ve sadece bir kere gösterildi. Ulaşım sorunları nedeniyle gitmek mümkün olmadı. Haliyle bu festivalde gösterilen “Beni Sevenler Listesi” ve “Sardunya” gibi filmleri görme fırsatı bulamadım henüz.

    Tayfun Pirselimoğlu’nun filmi Kerr

    Ana jürisinde yer aldığım Adana Altın Koza Film Festivali’nde ise en iyi film ödülünü verdiğimiz Ahmet Necdet Çupur imzalı “Yaramaz Çocuklar” ve yönetmen ödülünü kazanan Nisan Dağ’ın çektiği “Bir Nefes Daha” öne çıkıyordu. “Yaramaz Çocuklar”ın dört, “Bir Nefes Daha” üçüncü sırada yer aldı listemde. Beşinci sırada ise Antalya Altın Portakal’da izlediğim Nazlı Elif Durlu’nun ilk “Zuhal” adlı yapımı yer aldı. Listenin ilk iki sırasında yine Antalya’dan filmler yer alıyor. Ki aslında ikisini de ilk sıraya rahatlıkla koyabilirdim. İlki Ferit Karahan’ın “Okul Traşı” filmi. Çerçevesini küçük tutan ve bu alanda çok etkili bir hikaye anlatan yapım son dönemin en heyecan verici işleri arasında. İkinci film ise Tayfun Pirselimoğlu’nun kendi romanından hareketle çektiği “Kerr”i oldu. Kerr kanımca yönetmenin en iyi filmi olmanın yanı sıra, zanaat açısından da göz kamaştırıyordu. Türkiye’de yaşayanların çok iyi anlayacağı şekilde, bitmeyen bir kabusun içinde sıkışıp kalma hissini oldukça güçlü bir biçimde aktarıyordu yapım.

    Bitirirken hayal kırıklığı listesine tek bir film koyacak olsam “The Matrix Resurrections” olurdu muhtemelen. 2022 hayal ettiklerimizin gerçekleştiği, hayal kırıklıklarımızın en aza indiği bir yıl olsun!