Kategori: Yazar

  • Ne güzeldir İngilizlik!

    Cuma günü itibarıyla Netflix’te gösterilmeye başlanan “Münih: Savaş Yaklaşıyor” (Munich: The Edge of War) filmi hem sinematografik açıdan hem de İkinci Dünya Savaşı anlatıları göz önüne alındığında vasat olduğu halde, etrafında dolandığı temalar açısından hayli söz söylenebilir bir yapım. Tabii nihayetinde bir kurmacayı gerçek olaylarla değerlendirmek için ya çok iddialı olması lazım ya da gerçek üzerinden ciddi bir manipülasyona girişmesi gerek. Bu filmde birincisi yok ama ikinciye dair bazı çabalar söz konusu.

    Film İngiltere ve Fransa tarafından, Çekoslovakya’nın altın tepside Nazilere teslim edildiği Münih Anlaşması’nın hemen öncesi ve sonrasını anlatıyor. Hitler ve Mussolini’nin de katıldığı 29 Eylül 1938 tarihli antlaşmayla Çekoslovakya’ya Nazi işgalinin yolu açılmış, hızını alamayan Alman orduları bütün doğu Avrupa’ya saldırmıştı. Filmi birkaç cümle ile anlatmak zorunda kalacak olsak biri şöyle olurdu: Jeremy Irons tarafından canlandırılan dönemin İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain’in “Barışı ve İngiltere’yi savaştan koruma” çabalarını anlatıyor. Bu çok net çünkü film bitip de perde karardığında Münih Anlaşması ile müttefiklerin savaşa hazırlanması için süre kazanıldığı, “ve nihayetinde Almanya’nın yenilgisini getirdiği” belirtiliyor. Burası ilginç çünkü 11 ay sonra aynı motivasyonla Sovyetler Birliği’nin Almanya ile imzaladığı “saldırmazlık anlaşması” ve sonrası bir “işbirliği” olarak sunulmaya çalışılır sürekli. Biraz tarih bilgisi olanlar için filmin olumlu yanlarından birisi bu karşılaştırmayı yapma fırsatı sunuyor olması.

    Öte yandan film bir İngiliz- Alman ortaklığı. “Enigma” ve “Hayalet Yazar” gibi filme çekilen romanlarıyla da tanıdık, Robert Harris’in eserinden Ben Power’ın uyarladığı Alman yönetmen Christian Schwochow’un yönettiği film için son dönemde dikkat çekici hale gelmeye başlayan “İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz kahramanlıkları” temalı yapımlara eklenilen yeni bir halka da diyebiliriz. “Zoraki Kral”, “Dunkirk”, “En Karanlık Saat”, “Aşkın Çekimi” ilk elden aklıma gelen filmler. Belli ki burada da dönemin başbakanı Neville Chamberlain’in yalnızca İngiltere için değil, tüm insanlık için nasıl da mücadele ettiğine vurgu yapılmak isteniyor!

    Yukarıda anlattıklarım film dışı gibi görünse de filmin doğrudan ele aldığı konular aslında. Geriye kalanlara gelirsek. 1932 yılında Oxford Üniversitesi’nde açılıyor film. İngiliz Hugh Legat ve Alman öğreniciler Paul ve Lenya ile tanışıyoruz. Sonra 1938 yılına atlıyoruz. Hugh ve Paul devlet kademelerinde önemli yerlere gelmiştir. Üçlünün yollarının 1932 yazında ayrıldığını, Paul’un Nazi hayranlığının buna neden olduğunu öğreniyoruz. Ancak aradan geçen zamanda Nazilerin gerçek yüzünü gören Paul, Hitler’e karşı düzenlenecek bir darbenin önemli üyesidir ve Münih Anlaşması’nın imzalanmaması kilit önem taşımaktadır. Kader iki eski arkadaşı bu amaç etrafından birleştirir. Biri Hitler’e diğeri Chamerlain’e yakın bu iki genç dünyanın kaderini değiştirmeye soyunur ama belli ki başarılı olamazlar. Filmin entrika yönünün seyir zevkini diri tuttuğunu söyleyebiliriz. Yani kendisini izlettirmeyi başarıyor yapım. Hatta Paul’un kimliğinde Alman halkının Hitler’i başından savmak için çeşitli fırsatları olduğu ve bunu bir biçimde değerlendirmediği vurgusunu da yapmayı ihmal etmiyor.

    Tabii bütün bu olay örgüsü içinde Netflix eliyle yeniden şaha kaldırılan estetik klişeler de geçit yapıyor filmde. 1932 Almanya’sı ışıl ışılken 1938’de birden gri tonlar hâkim olmaya başlıyor. Ama aynı dönem İngiltere daha bir göz alıcı gösteriliyor vb. Hâlbuki grilik oralara özgü diye bilinir!

    En nihayetinde arkasına gerçek bir tarihi olayı alan, kurmaca bir komplo hikayesi olarak soğuk havada sinemaya gitmeye üşenenler için bir hafta sonu seçeneği “Münih: Savaş Yaklaşıyor”.

  • Anayasa Mahkemesi şimdi ne yapacak?

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP ile ilgili hazırladığı iddianame gibi mütalaası da tel tel dökülüyor… Başsavcılığın, HDP kapatma davasına temel dayanak olarak gösterdiği, yüzlerce dava dosyası arasında, Anayasa Mahkemesi’nin “ifade özgürlüğü” diye karara bağladığı davalar bile var.

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, HDP hakkında açtığı kapatma davasının temelini, 451 HDP’li siyasetçi hakkında açılan soruşturma ve kovuşturmalar oluşturuyor. Başsavcılık, sadece UYAP taraması ile açılan soruşturma ve kovuşturmaların listesini Anayasa Mahkemesi’ne ek olarak sunmuş, bunlardan hangilerinin, nasıl sonuçlandığına ise bakma gereği bile duymamıştı.

    HDP’nin Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu ön savunmada ortaya çıktı ki; o dosyalar içinde bırakın beraat kararını Anayasa Mahkemesi’nin dahi suç unsuru görmediği bazı davalar bile var.

    Örneğin, Sırrı Süreyya Önder…

    Başsavcılık kapatmaya dayanak olarak iddianamenin 107. sırasında Sırrı Süreyya Önder hakkında, 2013 Newroz’unda yaptığı bir konuşma nedeniyle açılan davaya yer veriyor. Önder, bu konuşma nedeniyle İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış ve örgüt propagandası yaptığı savıyla 3 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmıştı. Mahkeme kararının onanması üzerine de cezaevine girmişti. Sırrı Süreyya Önder de “ifade özgürlüğü” hakkının ihlal edildiğini öne sürerek, Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu. Yüksek Mahkeme, 03 Ekim 2019 tarih ve 2018/38143 sayılı kararı ile “ Önder’in ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine” karar vermiş; AYM’nin bu kararıyla da Önder cezaevinden çıkmıştı.

    Başsavcılık, Anayasa Mahkemesi’nin bir buçuk yıl önce hukuki bulmadığı o kararı aldı; HDP’nin kapatılmasına dayanak olarak gösterip, yeniden Anayasa Mahkemesi’nin önüne getirdi!

    İnanılmaz ama gerçek.

    Üstelik örnekler bununla sınırlı değil.

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, HDP’li Gülçin İsbert’e, İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından örgüt üyeliği suçundan verilen kararı da iddianamesine taşıdı. İsbert, yerel mahkemece 6 Yıl 3 Ay hapis cezasıyla cezalandırılmış, karar Yargıtay 16. Ceza Dairesince de onanmıştı. İsbert, dosyası bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi’ne taşındı, Yüksek Mahkeme bu dosyada “toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının” ihlal edildiğine, karar verdi.

    İsbert hakkındaki bu dosya da şimdi Anayasa Mahkemesi’nin önüne yeniden suç unsuru olarak getirilmiş.

    En tipik örnek ise HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ile ilgili…

    Ömer Faruk Gergerlioğlu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın aynı zamanda hakkında siyasi yasak istediği siyasetçilerden biri…

    Başsavcılığın, siyasi yasak talep etmesinin nedeni ise Kocaeli 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2018’de Gergerlioğlu’na attığı bir twit nedeniyle “örgüt propagandası yapmak” suçundan verdiği 2 yıl 6 ay hapis cezası kararı. Bu karar Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nce de onanmış, Gergerlioğlu’nun milletvekilliği düşürülmüş ve tutuklanmıştı.

    Gergerlioğlu, bu kararla “ifade özgürlüğü” ile “seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının ihlal edildiği” savıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu. Anayasa Mahkemesi, HDP hakkında kapatma davası açıldıktan sonraki bir tarihte oybirliği ile 01 Temmuz 2021 tarihinde, Gergerlioğlu’nun ifade özgürlüğü ile seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının ihlal edildiğine karar vermişti. Gergerlioğlu da bu kararla tahliye edilmişti.

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kaseti başa sarmış. Anayasa Mahkemesi’nin o kararını görmezden gelmiş, salt yerel mahkemenin kararıyla yeniden Anayasa Mahkemesi’nin kapısını çalıyor. Gergerlioğlu’na aynı nedenden ötürü siyasi yasak verilmesini talep ediyor!

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, görünen o ki; Anayasa Mahkemesi’ni kendi kararlarıyla sınıyor…

    Peki, Anayasa Mahkemesi şimdi ne yapacak? Daha önce “seçme ve seçilme hakkının ihlali” olarak yorumladığı Mahkeme kararını, şimdi milletvekiline siyasi yasak olarak dayanak mı yapacak? İmkansız…

    HDP iddianamesi bu yönüyle neresinden tutsanız elinizde kalıyor; Anayasa Mahkemesi açısından bile…

  • Saray’da entrika, fener söndü, kartal uçamıyor, taka battı mı?

    Endişe duyuyorum…

    Sanatta…

    Siyasette…

    Sporda…

    Başarısızlıkları…

    Başarıları…

    Kelimeleri seçip, kelimeleri kullanıp, sözcüklere dökmek, yazmak kolay değil…

    Yine de yılmadan yazmamız gerekir…

    Suskunluk çözüm değildir…

    Saray’da entrikalar var dediğimizde…

    Beştepe’yi kimse kastetmesin…

    Galatarasay’dan söz ediyoruz…

    Yönetim arasında iç çekişmeler…

    Fatih Terim’in gönderilmesi…

    Takımın küme düşme hattına doğru gitmesi

    Tribünden yönetim aleyhine istifa sesleri…

    Saray’dakileri sallıyor…

    Fenerbahçe söndü dediğimizde…

    Ampullerin sönmesi bahanesiyle…

    AKP’yi hedef alıyoruz…

    Öyle yorumlanır…

    Ancak bugünkü Fenerbahçe’nin ligdeki puan durumu ve ortaya koyduğu futbol ışık saçmıyor…

    Bu nedenle Fener söndü kelimelerini yazılarımızda dile getiriyoruz…

    Kartal yaralı…

    Kartalın kanadı kırık…

    Kartal uçamıyor…

    Çarşı her şeye karşı…

    Kelimelerini kullandığımız zaman…

    Beşiktaş’tan söz etmiş oluruz…

    Fırtına esti…

    Horon alayı…

    Taka battı…

    Lider Trabzonspor için kullanılan sözcükler…

    Bu kelimeler de sakıncalı değil mi…

    Ancak…

    Bu kelimeler Saray’ın aleyhine de yorumlanırsa şaşırmamak lazım…

    Kartal uçamıyor dediğimizde…

    Ekonomimizin çıkmazda olduğunu mu dile getiriyoruz…

    Yoksa uçaklarımızı mı eleştiriyoruz…

    Sahi ne yazalım…

    Sporda gelinen nokta belli…

    Seçimler yapıldı…

    Yine aynı kişiler başkan seçildi…

    Parasızlıktan yakınıyorlar…

    Bir yandan da paraların federasyonlara aktığı söyleniyor…

    Yoksa bu paralar federasyonlar üzerinden başka bir yerlere mi aktarılıyor…

    Yine de Gençlik ve Spor Bakanı…

    Çıkıp Vakıfbank Voleybol takımının İtalyan antrenörü Glovanni Guidetti ile röportaj yapıyor…

    İtalyan pizzası bile yapıyorlar…

    Afiyetle yiyorlar…

    Bunu yerken…

    O kadar insan evine ekmeği zor götürüyor…

    Et nedir bilmiyor…

    Yumurta yemiyor…

    Peynir kahvaltı masasında yok…

    Ama karışık pizza yapıp yiyorlar…

    Bu röportaj için ne kadar para harcandı bilemiyorum…

    Saray’da entrika…

    Fener söndü…

    Kartal uçamıyor…

    Taka battı…

    Başka kelimelerle çoğaltabiliriz…

    Şimdilik bu kadar…

  • O fotoğrafın sırrı!

    CHP, İyi Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti ile Gelecek Partisi ve DEVA Partisi, 4 aya yakın zamandır güçlendirilmiş parlamenter sistem üzerine çalışıyor…

    Çalışmaya Millet İttifakı öncülük ediyor, Gelecek ve DEVA Partisi ise şimdilik Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem modeli üzerindeki çalışmalarda, Millet İttifakı ile beraber hareket ediyor. Uzun süre önce de model üzerindeki çalışmalar belli bir olgunluğa erişti.

    Altı parti, Parlamenter Sistem Modeli üzerindeki çalışmalarını son aşamaya getirdi ki; bir televizyon programı, Gelecek Partisi’nde gönüllerin kırılmasına neden oldu.

    O program, 4 Ocak’ta Fatih Altaylı’nın Habertürk’te yayımlanan Teke Tek programıydı. Uzlaşılan taslak, siyasi parti temsilcileri tarafından ilk kez bu programda açıklanacaktı. Ama gelin görün ki; programa sadece CHP, İyi Parti ve DEVA temsilcileri çağırıldı.

    Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, partisinin temsilcilerinin bu açıklamaya çağrılmamasına gönül koydu.

    Gelen duyumlara göre, Davutoğlu, bu alınganlığını direkt CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na da iletti.

    Sonrasında da Ankara’daki o baş döndürücü trafik başladı.

    Gazeteci İsmet Demirdöğen, dün Halk Radyo’daki Siyaset Gündemi programımızda yaşananları şöyle anlattı:

    “Bu program nedeniyle Gelecek Partisi’nde bir alınganlık dönemi yaşandı. TV programına diğer partiler çağırılırken, Gelecek Partisi’nin haberdar edilmemesi karşısında, sanki diğer partiler işi pişirmiş, Gelecek Partisi burada figüran olarak durmuş algısına kapıldılar.

    Kemal Kılıçdaroğlu, bu kırgınlık üzerine Ahmet Davutoğlu’nu yemeğe davet etti. Ve o, çok konuşulan yemek fotoğrafı, bir gece yarısı sürpriz bir biçimde siyasi partiler tarafından duyuruldu.

    Kılıçdaroğlu, o yemekte ayrıca, ‘geçiş dönemi, geçiş döneminin ne kadar zamanda olacağı’ gibi konularda da Davutoğlu’nun görüşlerini aldı.

    Yemekte Davutoğlu’nun duygusal kırıklığını bertaraf eden Kılıçdaroğlu, Davutoğlu’na Meral Akşener ile de görüşmesi önerisinde bulundu. Bunun üzerine Davutoğlu, ikinci görüşmeyi de Akşener ile yaptı. Tabii bu sırada Saadet Partisi ve Demokrat Parti ile de bazı temaslarda bulunuldu.”

    Liderler arası trafik, Parlamenter Sistem modeli üzerindeki çalışmalara da yansıdı. Bu görüşmelerin hemen ardından, Salı günü altı parti 7. toplantısını yaptı.

    Toplantı çok da uzun sürmedi, ne de olsa modele ilişkin metin hazırda duruyordu. Toplantıda metin üzerinde sadece redaksiyon çalışması yapıldı. Tüm temsilcilerin onayı alındıktan sonra da liderlere sunuldu.

    O metin liderlerin önüne giderken, liderler arası buluşmalar da arttı.

    Kemal Kılıçdaroğlu buzları eritmek için son bir hamle yaparak, Akşener ve Davutoğlu’nu dün akşam aynı masa etrafında topladı.

    Parlamenter Sistem Modeli’ne ilişkin ortak metin şimdi liderlerin imzasına sunulmuş durumda. Bu sürecin çok uzamayacağı konuşuluyor. Oturma düzeninde de anlaşma sağlanırsa, muhalefetin gündeminde altı siyasi partinin genel başkanlarının hep birlikte yapacağı basın toplantısıyla bu modele ilişkin metni kamuoyuna açıklaması kalıyor geriye.

  • Yalanlar ve acı gerçekler

    Cumhurbaşkanı Erdoğan 16 Ocak Pazar günü, Adnan Menderes Müzesi’nin açılışı için gittiği incir diyarı Aydın’da konuştu: “Tarım artık devletlerin atması gereken en önemli adımdır. Bu dönemde tarım üzerinde çok farklı yatırımlar yapacağız” dedi.

    Söylemesi bile güzel.

    İki gün sonra Evrensel Gazetesi’nde bir mahkeme kararının haberi dikkat çekiyordu: AKP Aydın Milletvekili Mustafa Savaş, kendisi hakkında, “Şirketlerin iş takipçiliği yapıyor” diyen Çine Yaşam Platformu Sözcüsü Ahmet Uslu hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Mahkeme işte bu suç duyurusuna “takipsizlik” kararı vermişti. Uslu, Madran Dağı’na açılmak istenen madene karşı verdikleri mücadelede, AKP milletvekili Savaş’ın maden şirketi lehine çalıştığını savunuyordu.

    Aydın’ın dağları da, yaylaları da, bağları da bir süredir sıkıntılı. Özellikle bağlarını ve bahçelerini kurutan JES’lere büyük tepki gösteren Aydınlı çiftçiler, şimdi de altıncılar ve madencilerle başları dertte. Bölgedeki ovalara, köylere, tarım alanlarına can veren her dağ, her tepe şirketlere pazarlanmış. Köylüler dağlarını, ormanlarını korumak için canla başla mücadele ediyor.

    Geçen hafta Aydın-İzmir sınırındaki Kartal Dağı’nda açılması planlanan siyanürlü altın madeni için köylüler protesto gösterisi yapmış, sondaj yapılmasını engellemişti. Zaten mermer ocakları ve RES’lerle saldırı altındaki Kartal Dağı’na şimdi de altın madeni açmak istiyorlardı. Bu kez de AKP Aydın milletvekili Metin Yavuz, köylüleri sondaj yapılması için ikna etmeye çalışıyordu. Köylüler milletvekilini dinlemediler ve sondajı engellediler.

    İktidar milletvekilleri Türkiye’nin her yerinde yağmacı-talancı madencilerin teşrifatçısı gibi. Güya bölgelerine istihdam sağlıyorlar. Ama gerçekte üç beş kişi cebini doldurup, bölgeyi yaşanmaz hale getiriyor. Yani kâr şirketlerin kasasına girerken, yıkım ve ölüm ise vatandaşlara düşüyor.

    Örnekler çok. Fatsa’da Ordu’da fındık bahçelerinin ortasında bir siyanürlü maden açtılar. Şimdi üç dört tane daha açmak için ruhsatlar dağıtıldı. Ordu’nun yüzde 74’ü maden sahası olarak yerli ve yabancı şirketlere ruhsatlandı. Yazın köylerin üzerinde vızır vızır özel uçaklar uçurup, toprakları havadan analiz ediyorlar. Yani köyler bağlar ve bahçeler içindeki insanlarıyla birlikte satılmış. Millet, köyünden ve bağından-bahçesinden kovulacağı günü bekliyor. Bugün Fatsa’daki siyanürlü madeni kapatması gereken devlet, madenin çevresindeki köyleri boşaltmaya çalışıyor.

    Her yerde ama her yerde durum böyle. Türkiye’nin can damarları saldırı altında.

    Adına altın madeni diyorlar, adına nikel madeni diyorlar, adına taş ocağı, mermer ocağı diyorlar ne milli park, ne koruma alanı, ne ormanlık ne de sit alanı dinliyorlar. Çünkü iktidar yasal değişikliklerle hepsinin önünü açtı. Bu milletin dağları, ormanları, yaylaları, meraları çevresinde yaşayan binlerce köye ve köylülere rağmen birilerine ihale ediliyor.

    Gökova’nın can damarı, hayat kaynağı Sandras Dağı’nı parsel parsel böldüler. Madencilik yapacağız diye yüz yıllık ormanları kesmeye başladılar. Köylüler, çevreciler, bilim insanları, “Yapmayın, etmeyin, kıymayın” diye haykırıyor; nöbetler tutuyorlar. Gece yarısı çalıştırdıkları hafriyat kamyonlarıyla dağı yok etmeye kararlılar. Ya milletin dağları, ormanları çalınıyor. Çoğu vatandaş tehlikenin farkında değil olanlar da çaresiz, oradan oraya koşturuyor. Devletine ve aç gözlü kartellere-şirketlere karşı mücadele veriyor.

    Müsilaj felaketi bağıra bağıra geldi… Ormanlarımız çığlık çığlığa yanıyor… Seller bağıra bağıra geldi… “HES yapıyoruz” diye Karadeniz’de bütün derelerin, ırmakların yatakları darmadağın edildi. Irmakların vadilerinde, yamaçlarında ağaç bırakılmadı. Yoğun yağışlarla birlikte dağlar çamur olup önüne geleni

    denize döküyor.

    Kazdağları’nın yüzde 79’unu maden bölgesi ilan ediyorlar, Türkiye’nin su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağı olan Murat Dağı’nda ruhsat üzerine ruhsat veriyorlar. Dünyanın bir numaralı fındığını üreten, Türkiye’ye her yıl 2 milyar dolardan fazla döviz kazandıran Karadeniz parsel parsel madencilere ruhsatlanmış. Fındık diyarı “Yeşil Ordu” nun yüzde 74’ü maden sahası ilan edilmiş. Uzmanlar ısrarla uyarıyor, “Yapmayın, etmeyin, sonu felaket” diyorlar ama kimsenin dinlediği yok.

    Madra dağının zirvelerinde Nurol Holding’in inanılmaz bir doğa kıyımı bütün hızıyla devam ediyor. Kepez Dağlarında Zorlu’nun nikel madeni yaşamı zehirliyor. Şimdi uzun yıllardır direnen Turgutlu’daki Çaldağı’na el attılar. Çaldağı’nda ağaç kesimleri yeniden başladı. Yüz binlerce ağaç kesildi, binlercesi kesilmeyi bekliyor. Bu ülkeyi yönetenler seyrediyor, onaylıyor, yollarını açıyor.

    Munzur dağları adım adım gidiyor… Çöpler’deki adına altın madeni denilen açık hava kimyasal fabrikası yılda 7 bin ton siyanür kullanıyordu, 11 bin tona çıkardılar. 9 bin ton sülfürik asit kullanıyordu 122 bin tona çıkardılar. Zehir barajını ve zehirli pasa dağlarını Fırat’ın kıyısına yığıyorlar. Fırat’ı besleyen dağları parçalarsanız Fırat akmaz olur. Fırat’ın kıyısına, deprem fay hattının üzerine zehir barajlarını ve zehir dağlarını dizerseniz Türkiye’yi aç bırakırsınız. Say say bitmiyor. Her yerde ama her yerde madencilik, mermercilik, taş ocakları vs. adı altında ormanlar, tarım alanları, köyler, yaylalar-meralar saldırı altında.

    Tokat ve Amasya’da Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’un Şahin Dağları madencilere ruhsatlandı bu ülkede. Toroslar birkaç bölgeden deşiliyor, parçalanıyor. O Toroslar ki Antalya, Mersin, Adana, Niğde ve Konya gibi çevresindeki onlarca ile ve yüzlerce ilçeye can veriyor.

    İşte böyle bir ortamda Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Tarım üzerinde çok önemli adımlar atacaklarını” söylüyor.

    Ya arkadaş ülkedeki Tarım Kredi Kooperatifleri bile madenciliğe soyunmuş durumda. Hem de 450 milyon dolarlık bir yatırım. Çiftçinin traktörüne, bağına haciz getiren Kooperatif, bir çırpıda 450 milyon doları siyanürlü altın madeni açacağım diye harcıyor. Nerede? Söğüt’te? Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu toprakları yağmalamak için hazırlık yapıyor.

    Erdoğan da tarım da “atılımdan” söz ediyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan tarımda atılım yapmakta samimiyse bir an önce köylere yapılan saldırı durdurulsun. Bir an önce bu memleketin en değerli ormanlarına, dağlarına, yaylalarına yönelik saldırılara bir son verilsin.

    Bu ülkenin en değerli su kaynaklarının param parça edilmesine son verilsin.

    Mazot olmuş 15 TL, gübre yüzde 400 zamlanmış, köylüler bırakın tarım yapmayı can derdine, topraklarının, ormanlarının derdine düşmüş Erdoğan tarımsal atılımdan söz ediyor.

    Türkiye’nin gıda deposu GAP bölgesinde Fırat’ın kıyısında siyanürlü-sülfürik asitli bir maden her yıl milyonlarca ton zehirli atıkları “pasa” diye Fırat’ın kenarına yığıyor. Devasa bir zehir barajı Fırat’ın kıyısında dolmuş durumda. Sadece Türkiye’nin değil Ortadoğu’nun gıda güvenliği tehlikede.

    Maden çıkarıyoruz, altın, gümüş, nikel çıkarıyoruz diye bu ülkeye can veren dağları, ormanları, su kaynaklarını param parça ederseniz ne tarımsal atılım yapabilirsiniz ne de tarım yapacak köylü-çiftçi bulursunuz.

    Dağları paramparça edip, ormanları katledersen susuz kalırsın. Bu çok nettir. Lafı dolandırıp, bin bir yalanı süslü kelimelerle sıralamak bir şey kazandırmaz. Susuz kalırsan da ölürsün. Tarım topraklarını yok edersen aç kalırsın. Meralarını, yaylalarını katledersen hayvancılık yapamazsın. Nefes alamayacak hale gelir, bir damla suya muhtaç olursun.

    Bu ülke hiç olmadığı kadar ağır tehdit altında. Bugün Türkiye’yi betona boğanlar, Türkiye’nin denizlerini müsilaja teslim edenler şimdi çok daha tehlikeli bir yanlışta ısrar ediyor. Türkiye uluslararası kartellerle iş birliği halinde maden batağına sokuluyor.

    Erbaa’da, Lapseki’de, Ulukışla’da, Fatsa’da, İvrindi’de, İliç’de, Divriği’de, Kemaliye’de, Hekimhan’da köyünden koparılan, tarlasından söküp atılan her çiftçi ülkeye zarar yazıyor. Her tarafımız ithal mallar, ithal gıdalarla doldu. Sütü, samanı, eti, tereyağını, fasulyeyi, mercimeği, cevizi ithal eder hale geldik. Su kaynaklarını bu kadar acımasızca yok ederseniz suyu da ithal etmek zorunda kalacaksınız.

    Hiç öyle lafı uzatmaya, dolandırmaya gerek yok: Bu ülkeyi yönetenler bir karar vermeli. Bu vatanın dağlarını, meralarını, yaylalarını, ormanlarını kendilerine madenci diyen yağmacı-talancılara mı bırakacaklar yoksa bu milleti açlıktan kurtaracak, doyuracak, susuzluğunu giderecek üreticilere mi bırakacaklar. Bir karar vermeleri gerekiyor. Çünkü ikisi bir arada gitmez, gidemez.

    Tarım yapmak istiyorsan tarıma kaynak ayıracaksın, plan program yapacaksın, çiftçini destekleyeceksin, ormanlarını, tarım alanlarını gözün gibi koruyacaksın. Üreticiye hakkını vereceksin. Yoksa tarımdan anladığın tarımsal alanları ve su kaynaklarını Katar’a, Arap şeyhlerine ve uluslararası kartellere satmaksa o zaman işiniz çok zor şimdiden söyleyelim.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Kutsal ve mazlum

    Unutulmaz barış güvercini Hrant Dink’in anısına

    Ülkemizde kutsal değerlere saldırı adı altında bir cürüm icat edildi uzun zamandan beri. Kutsal değerler, evet. Saldırı fiili ile kutsal değer tamlamasının bir araya gelmesi çok garip değil mi sizce de? Saldırı fiili haddizatında canlı bir varlığa yönelmez mi? Misal hamile bir hemşireye, sokakta mini etekle dolaşan bir kadına, hastasını “özenli” muayene etmedi diye doktora, oruç tutmayan bir insana, İstiklal Marşı okunurken saygı duruşunda durmayan “saygısız”a, yönetici ve siyasetçiler konuşurken protesto etmeye kalkışan “densiz” bir yurttaşa yapılmaz mı saldırı genellikle? Genellikle de bu saldırıları “kutsal değerlerimize” saldırdılar diyerek kıyameti koparan, devletini, milletini, liderini, “canından çok sevenler” yapmaz mı?

    Kutsal değere saldırı yapılır mı açıkçası ben emin değilim. Kutsal değere saldırı yapıldığı zaman bunun hukukta bir karşılığı var mıdır? Kutsal değer saldırı sonucunda neresinden yara alır, adli tabibe gitse misal kutsal değer nasıl bir rapor alır? Misal iş göremezlik raporu alması imkân dâhilinde midir kutsal değerin? Birisi kutsal değere saldırdığı zaman değer olmaktan çıkar mı? Aldığı yara sonucunda birilerinin değeri olma yeteneğini kaybeder mi? Kutsal değer, misal ölür mü? Canlı bir şey midir kutsal değer? Misal Türklük, Müslümanlık, erkeklik, bir kutsallık halesiyle etrafı sarılmış “değerler” olarak canlı varlıklar mıdır? Bu değerlere saldırı düzenleyen birileri bu değerlerin canını alıp, yok edebilir mi? Müslümanın kutsal bildiği ya da kutsallık atfettiği bazı “değerler” neden bu kadar saldırıya açıktır. Ayrıca bu değerlere düzenlenen saldırılar sonucunda neden çok çabuk kutsiyetine halel gelir değerlerin? Bu değerler, birilerinin yaşamını kolaylaştırmak, konfor alanlarını genişletmek ve tabi ki birilerinin günahlarını, suçlarını, adaletsizliklerini kapatmak için kullanılan kalınca perdeler olabilir mi? Bu sorular fena halde kafamı kurcalıyor uzun zamandır.

    KUTSAL İLE MURDAR ARASINDAKİ KOLAY GEÇİŞ

    İlk defa kutsal ile murdar arasındaki geçişliliğin ne kadar kolay olduğunu antropoloji çalışmalarında okuduğum zaman bu soruları sormaya başlamıştım açıkçası. Freud’un Totem ve Tabu kitabı beni kutsal konusunda aydınlatan ilk metinlerdendir. Hala okumayanlara hararetle tavsiye ederim. Kadına, anneliğe, kadının namusuna yüklenen kutsallığın da nasıl çok çabuk ve kolayca murdar ile yer değiştirebildiğini ise yine çağdaş feminist kuramlara dair bazı metinleri okuduğum zaman anladım. Velhasıl kutsallık denen şeyin haddizatında kurban ve şiddet kavramlarıyla da[1] çok yakından bağlantılı olduğunu iyiden iyiye anladım. Bunu anlamam, bütün kutsallıkların aslında bir yapıntı olduğu gerçeğini iyice anlamamı sağladı. Zira zaten her ne kadar Türkçe’deki kutsallık sözcüğünün kökü öz Türkçe olan “kut” sözcüğünden geliyor olsa da, Latince’den kök alan sacer sözcüğünün karşılığıdır çağdaş Latin kökenli dillerdeki kutsal sözcüğünün karşılığı. Elbette kutsal sözcüğünü tanımlayan başka sözcükler olsa da “sacer” sözcüğüdür asıl ve bu sözcüğün bir başka anlamı kurban etmek veya feda etmektir. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğünde de kutsal sözcüğü “tapınılacak veya yolunda can verilecek mukaddes, karşı çıkılmaması gereken, Tanrı’ya adanmış olan, Tanrısal olan” şeklinde tanımlanır. Anlaşılan bütün dillerde kutsalın ikinci düz anlamı uğrunda can vermek, yani kurban vermek ya da kurban olmaktır. Bu durumda, kutsal sözcüğü karşımıza ayrılmaz bir muarızını da çıkarıyor demektir. O da mazlum. Uğruna can verilecek kutsalın olduğu yerde o canı vermeye hazır mazlumlar her zaman bulunuyor zira. Şimdi bu yazdıklarımdan yola çıkarak hiçbir kutsalı tanımadığım, hiçbir kutsalın saygıyı hak etmediğini düşündüğüm çıkarılmasın. Ben sadece kutsal değerlerin arkasında ne gibi şeyler sakladığını anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Yoksa herkesin kutsalı kendisine; tıpkı Kafirun suresinin ilgili ayetinde “senin dinin sana benim dinim bana” denildiği gibi.

    Şimdi asıl meseleye gelelim. Türkiye’de yeni moda deyimle mütedeyyinlerin, ama asıl olarak Müslüman-Türklerin kutsal değerleri neden bu kadar değerli ya da kırılgandır? Neden Müslüman-Türkler, kendi dinlerine yapılan herhangi bir eleştiriyi, espriyi, şakayı, maytap geçmeyi çok ciddiye alarak “kutsallarına saldırı” olarak algılıyorlar da, kendi inandıkları dinin dışında dine ya da tanrıya inanan başkalarına her türlü saygısızlığı, hor görmeyi, hatta o kişi ya da toplulukları katletmeyi mubah, hak, hatta bir ödev sayabiliyorlar? Mesela neden bir Hristiyan’a rahatlıkla Gâvur ya da Kâfir diyebiliyorlar? Misal bir agnostikle kolayca dalga geçebiliyorlar, inancından dolayı et ve süt ürünü yemeyi tercih etmeyen bir vegana neden ısrarla et yedirmeye çalışabiliyorlar? Örneğin çocuğunu sünnet ettirmeyi reddeden bir ebeveyne neden ısrarla akıl vermeye çalışabiliyorlar, bir ateiste ipe sapa gelmez yaratılış mitosunu destekleyen örnekler vererek onu tekrar hidayete erdirmeye çalışıyorlar? Hatta çok seviyorsa bir ateisti inanan bir arkadaşı, neden kolayca “senin tekrar Allaha inanman için Allaha dua ediyorum” diyebiliyor? İyi niyetle edilen bu duanın kendisinin bile bir hakaret olabileceğini neden akıl edemiyor bir inançlı kişi? Neden Yunus Emre’nin “yaratılanı severim yaratandan ötürü” sözünü kendi inancına şiar edindiğini iddia eden bir mütedeyyin, düşmanı bellediği biri-birilerine kolayca “Ermeni-Rum dölü” diyebiliyor? Neden Ermeni ya da Rum olmayı var oluşun bir arızası olarak görebiliyor bir inanmış Müslüman? Hani Müslümanların Peygamberi “âlemlere rahmet olarak” gönderilmişti? Âlemlere rahmet olan bir dinin peygamberine inanmış bir Müslüman, nasıl tamamen doğduktan sonra koyulmuş bir adı, etnik kimliği ya da başka dine inanan bir insanı düşman olarak kodlayabiliyor? Bu âlemler, acaba inanmış Müslümanın bilişsel ufkuyla sınırlı olabilir mi? Bu ufkun genişlemesi için ne yapmak gerekir ki?

    Bu ufku daraltan şeyin asıl olarak bilinmezlik ve kültürel çoraklık olduğunu aslında içten içe hepimiz biliyoruz. Biliyoruz da, pek çoğumuz bu sebebin altında yatan tarihi gerçekleri çoğu zaman inkâr etmeyi tercih ediyoruz. Bu tarihi gerçekleri gün yüzüne çıkaran Kulüp dizisi gibi popüler kültür ürünleri gündeme bir kıyısından ilişmeye çalıştığı zaman bu gerçeklik hatırlanıp, “vah tüh” denilip sonrasında büyük bir unutuşa terkediliyor. Çünkü unutmak, yüzleşmekten de kabullenmekten de daha kolay. Yüzleşmek kafa yormayı ve alışıldık ezber ve kodların dışına çıkmayı gerektiriyor. Alışıldık kodlarla düşünmek ve davranmak içimize işlemiş olan bilişsel tembelliği daha çok pekiştiriyor.

    TÜRKÇE KONUŞAN ORTODOKS-TÜRKÇE KONUŞAMAYAN MÜSLÜMAN

    Misal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bir zamanlar İmparatorluk toprağı olan Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesinde Türkiye sınırları içinde yaşayan ve sapına kadar Türk olan ve çoğu belki de tek bir kelime Rumca bilmeyen ama Yunan alfabesiyle Türkçe okuyup yazan Ortodoks Karamanlı Türklerinin Yunan vatandaşı sayılarak Yunanistan’a gönderildiğini kimler biliyordur?[2] Bu tarihsel gerçeklikten de yola çıkarak Mesut Yeğen, Kurtuluş Savaşı’nın ardından ülkeyi terk etmek zorunda kalan ve Türkçe konuşan Ortodoks azınlıkların Türk vatandaşı sayılmazken, Balkanlar’da yasayan ve Türkçe konuşamayan Müslümanların doğrudan doğruya Türk vatandaşlığına kabul edilmesini Türklük tanımının nasıl Müslümanlıkla bitişik düşünüldüğü iddiasını temellendirmek için örnek olarak verir. Böylece Yeğen, Müslüman-olmaklık”ın Türklüğü başarabilmenin, Türk olabilmenin anahtar unsuru iken, “Müslüman-olmamaklık”ın da Türk olabilmenin önündeki doğal engel olduğu kanaatine ulaşır.[3] Buradan da anlaşılacağı gibi, Osmanlı millet sisteminden Türkiye Cumhuriyeti’ne, dinsel ve mezhepsel düzlemde tanımlanan bir “Türk olma” kategorisi devralınmıştır. Bu “Türklük” kategorisi, içini toplumsal heterojen unsurların doldurduğu “halk” kategorisi gibi, farklılıkların birbirine eklemlenmesiyle değil, farklılıkların stratejik olarak dışarı atılmasıyla varlık bulmuştur. Bu anlayışın izlerini, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik uygulamalarında da görmek mümkündür. Zira yurttaşlık bağı ile Türk kimliğine bağlı olan Aleviler, başından beri, devletin resmi hizmet sunarak ürettiği İslam’ın Ortodoks yorumu içine çekilmeye çalışılmıştır. Bunu laiklik uygulamasına rağmen, ihdas edilen Diyanet İşleri kurumunun isleyiş mantığının dışlayıcılığından da çıkarsamak mümkündür.[4]

    MÜSLÜMAN TÜRKLERİN KUTSAL DEĞERLERİ VE ÖTEKİLER

    Bir önceki paragrafta bahsettiğim Ortodoks Karaman Türkleri örneğinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde Müslüman-Türk kategorisi içerisine dâhil olamamış pek çok unsur resmi ya da gayrı resmi pek çok ayrımcılık, pogrom, linç gibi stratejilerle neredeyse itlaf edildi. 2015 yılında ihraç edildiğim Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde düzenleyici ekibinde yer aldığım “Madunların Medyası” başlıklı bir sempozyum düzenlemiştik. Burada konuşmaya gelen Ermeni ve Rum konuşmacıların verdiği bilgiler içler acısıydı. Verilen bilgilere göre artık Anadolu coğrafyasında bu ve buna benzer, yani Müslüman-Türk kategorisi içinde sayılamayacak kimliklerden çok az kalmış durumda. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, bölgesel pogromlar, linçler sonucunda ve kendini güvende hissetmediği için bireysel olarak ülkeyi terk eden bu yurttaşların bıraktıkları yerde büyük bir çoraklaşma hâkim oldu. Bu çoraklaşma mütedeyyininden laikine, moderninden muhafazakârına, ilericisinden gericisine, cemaatçisinden bireycisine hepimizi içine hapsetti. Ülkede halen sadece Müslüman-Türklerin kutsal değerleri kutsal sayılıp, bu kutsal değerlere en ufak bir eleştiri getirildiğinde kıyametler kopuyorsa, bu tarihsel gerçeklerin bunda büyük payı vardır. Kuşkusuz laiklik ilkesi, Türkiye modernleşmesinin Türkiye demokrasisi açısından getirdiği önemli kazançlardan birisi ise de, bu ilke yine pek çok başka ilke ve uygulamalarda olduğu gibi “Türk tipi” olarak uygulandığı için, günümüzde anlamsız bir detay haline gelmiştir. Bu ilkeyi gerçek anlamda içselleştirebilmek için yukarıda sorduğum sorulara yenilerini ekleyerek herkesin kendisine sorması gerektiğini düşünüyorum. Bu sorular samimiyetle sorulmadığı sürece, hem kutsal değerleri kişisel çıkarları için paravan olarak kullanacak siyasetçiler hem de bu siyasetçilere yaranmak için kendini ortalara atan meczuplar hayatımızdan eksik olmayacaktır.

    [1] Rene Girard (2003). Şiddet ve Kutsal (Çev. Necmiye Alpay), İstanbul: Kanat Kitap.

    [2] Bu tarihsel gerçekliğe dair biyografik bir romanı okumak isterseniz şu kaynağa başvurabilirsiniz: Oğuz Özden (2007). Biz Vatanımıza Hasret Öldük Yavrularım, İstanbul: Yurt Yayınları. Ayrıca mevzu hakkında daha da derin bilgi edinmek isterseniz şu kaynaklara da başvurabilirsiniz: Evangelia Balta (2016). Gerçi Rum isek de Rumca Bilmez Türkçe Söyleriz, İstanbul: İŞ Bankası Kültür Yayınları, Yonca Anzerlioğlu (2016). Karamanlı Ortodoks Türkler, Ankara: Phoenix Yayınları.

    [3] Mesut Yeğen (2002), “Yurttaşlık ve Türklük”, Toplum ve Bilim, S. 93, s. 210.

    [4] Tezcan Durna (2009). Kemalist Modernleşme ve Seçkincilik: Peyami Safa ve Falih Rıfkı Atay’da Halkın İnşası, Ankara: Dipnot Yayınları.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Zülfü Livaneli mi?

    Cumhur İttifakı ile Milet İttifakı arasındaki en çekişmeli konuların başında muhtemel cumhurbaşkanı adayı gelmektedir.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan şu ana kadar kendisini aday olarak açıklamasa da, Cumhur İttifakı’nın adayının Erdoğan olacağına kesin gözüyle bakılıyor.

    AKP tarafından henüz yüzde yüz ortaya konulmasa da iktidarın ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli açık bir şekilde Erdoğan’ın olacağını kamuoyuyla paylaştı.

    Asıl kritik durum, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayının kim olacağı konusudur.

    Daha öncesinde Abdullah Gül ismi gündeme gelse de, bunun tüm ittifak bileşenleri tarafından kabul görmemesi üzerine Gül ismi de gündemden düştü.

    Şu an itibarıyla Kemal Kılıçdaroğlu hariç Millet İttifakı içinde yer alan genel başkanlardan hiç birinin aday olmayacağı da biliniyor.

    Özellikle de İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in cumhurbaşkanı seçiminden sonra yapılacak ikinci bir genel seçimde başbakan olacağını açıklamasıyla cumhurbaşkanı adayı olmayacağı da aslında farklı bir dille deklere edildi

    Millet İttifakı’nda adaylık konusunda geriye CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu kalıyor.

    Kamuoyu yoklamalarında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın isimleri her ne kadar önde çıksa da, gerek Kılıçdaroğlu gerekse de CHP yönetimi, bu iki ismin belediyedeki görevlerini sürdürmesi görüşünde.

    Son dönemlerde hem Kılıçdaroğlu hem de Akşener’den sık sık duyulan söz şu, “Bizim adayımız yeni Cumhurbaşkanı olacak.”

    Aslında bu ifadenin ardında Kılıçdaroğlu’nun da aday olmayacağının iması bulunmaktadır.

    Peki bu durumda Millet İttifakı’nın adayı kim olacak?

    Kanımca bu renk ortaya çıktı. Güçlü bir hikayesi olan, uluslararası bir karşılığı bulunan, toplumun hemen hemen her kesimi tarafından kabul görebilecek ya da görme ihtimali yüksek olan bir isim; yani müzisyen, yazar, senarist, yönetmen Zülfü Livaneli.

    İlk başta aykırı gelebilir. Fakat üzerinde biraz düşünüldüğünde, son derece mantıklı gelmektedir. Zira Millet İttifakı’nın gerek koyduğu kriterler gerekse de aradığı özgün isim her şeyden önce Türkiye’yi uluslararası alanda temsil edebilecek, komşu devletlerle olan sorunları hafifletebilecek, Yunanistan gibi bir ülkeyle bile bunu sağlayabilecek, iç siyasetteki tansiyonu düşürebilecek, yönetimi devraldığında mutlak iktidara sevdalı olmayacak, geniş kitlelere hitap ederek Kürtlerin ve hatta muhafazakarın oyunu alabilecek biri tarif edilmekte.

    Bunun kodları, kanımca Çankaya Belediyesi’nin 1. Çankaya Uluslararası Dostluk ve Barış Ödülü’nü Zülfü Livaneli ve Yunanistan’ın eski Başbakanı Yorgo Papandreou’ya verdikleri ödül töreninde gizlidir.

    Bu töreni izlerken bir ödül töreninden daha çok şeyi kapsadığını hissettim. Özellikle Livaneli’nin hayatını konu edinen belgeselde, bir sanatçı kimliğinden ziyade aranan bir siyasi kişiliğin tanıtım toplantısı gibiydi.

    Özellikle törende CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in bulunması bu kanımı daha da güçlendirdi.

    Türkiye’de bu konuda bir çok tahmin yapılıyor, benim sezgilerim ise Millet İttifakı’nın adayının Zülfü Livaneli olduğunu söylüyor.

  • İmparatorun Saray’dan gidişi

    Kulüplerde başarısızlığın faturasını başkan ve yönetim, teknik direktöre keser..

    Çünkü…

    Transfer ettikleri futbolcuları gönderemiyorlar, gönderdikleri takdirde büyük oranlarda para ödemek zorunda kalıyorlar…

    Bu nedenle, en kolayı daha az bir tazminat ile faturayı teknik direktöre kesiyorlar…

    Galatasaray da  böyle bir yol izledi.

    Burak Elmas başkanlık seçimine girdiği zaman, teknik direktör Fatih Terim ile yola devam edeceğini belirtip, sarayda koltuğa oturdu…

    Ancak işler iyi gitmeyince…

    Çeşitli arayışlar içerisine girdi…

    Sonunda İspanyol Domenec Torrent’i göreve getirdiler…

    Terim’in gönderilmesinden önce iki aya yakın görüştükleri ortaya çıktı…

    Yani imparatorun Saray’daki ipi çekilmişti…

    Giresunspor yenilgisi de bahane oldu…

    Saray’daki 4. Terim dönemi bitmiş oldu…

    Terim futbolculuk döneminde Süper Lig şampiyonluğu yaşamadı…

    3 Türkiye Kupası…

    1 Türkiye Süper Kupası kazandı…

    Teknik Direktörlük kariyerinde…

    Galatasaray’da…

    8 Süper Lig…

    3 Türkiye Kupası…

    5 Süper Kupa…

    Ve hiç bir Türk teknik adamının kazanamadığı UEFA Kupasını Saray’ın müzesine koydu…

    Teknik Direktörlük görevinde kazandığı başarılar nedeniyle imparator lakabını aldı…

    Ne yazık ki…

    İmparator kendisini yönetimin üzerinde görmeye başladı…

    Çünkü imparatordu…

    Transferde yaptığı harcamalarda kulübü ekonomik sıkıntıya düşürdü…

    Başkan Burak Elmas ve yönetim baktı ki imparator Saray’a zarar veriyor..

    Ekonomik çıkmaz içine girdiler…

    6 dakika süren görüşme sonunda imparatoru Saray’dan gönderdiler…

    Saray’da imparator olmak demek ki kolay değil…

    Her imparator sonunu kendisi hazırlar…

    Terim’in sonu da öyle oldu…

    Öyle ise…

    Kimse kendisini imparator olarak görmesin…

    İmparatorların sonu acı olur…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Köyler yıkılırken

    Türkiye 1990’larda terörle mücadelenin en yoğun olduğu dönemlerde, köylerin boşaltılması, yakılması, yıkılması gibi acı bir dönem yaşadı. Bir yanda PKK diğer yanda güvenlik güçleri arasında sıkışan vatandaşlar, çaresiz köylerini terk etmek zorunda kalmış veya terk etmeye zorlanmışlardı. “Terörle mücadele” dendi, “Tekrar döneceksiniz” dendi ama  zor günlerdi, büyük acılar çekildi. O acıların izleri halen de silinmiş değil.

    Bugün Türkiye’de 30 yıl sonra yine köyler yıkılıyor… Daha da kötüsü bu kez geri dönülmesi imkânsız bir şekilde köyler haritadan siliniyor. Bu kez ne terörist ne de terörle mücadele söz konusu. Bu kez,  “Kalkınıyoruz, zengin olacağız, ülkemiz gelişiyoruz” masallarıyla ve yalanlarıyla bu ülkenin can damarları kesiliyor.

    İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞI

    Türkiye’de ikinci bir kurtuluş savaşı veriliyor. Siyasilerin çoğu henüz haberdar değil, şehirlerde yaşayan vatandaşların çoğu da. Yandaş basının lafını etmeye gerek yok ama baskı altındaki “özgür basın” da ne yazık ki konunun önemini ve aciliyetini kavrayabilmiş değil. Ancak köylülerimiz, çiftçilerimiz onlar neyle karşı karşıya olduklarının çok ama çok farkında. Çünkü toprakları ve suları yani hayatları ellerinden alınıp, köyleri yerle bir ediliyor. Türkiye’nin yaşam damarları kesiliyor.

    Aydın’ın Germencik ilçesinin Dağyeni köylüleri bir süredir bölgede açılmak istenen madenlere karşı mücadele veriyorlar. Aydın Dağları’na gözlerini dikmişler. Bir tarafında Büyük Menderes, diğer tarafında Küçük Menderes; bir tarafında Söke Ovası diğer tarafında Küçük Menderes Ovası.

    Bu bölge sadece Ege’yi değil Türkiye’yi besleyen bir tarımsal üretim merkezi. Aydın Dağları ise yüz yıllardır o bölgeyi sulayan, oksijenle besleyen, o bölgeyi ayakta tutan can damarı. Tüm Türkiye’deki dağlar gibi bir süredir Aydın Dağları da saldırı altında. Çünkü ormanlara, dağlara, su kaynaklarına rant gözüyle bakan, satılığa çıkaran bir anlayış ülkeye egemen olmuş durumda.

    “Kesip-patlatıp, kırıp-döküp ve ardından zehirleyip alacağımı alırım, gerisi beni ilgilendirmez” şeklinde özetleyebileceğimiz bir anlayışa koca bir ülke teslim edilmiş.

    Türkiye’deki birçok köylü gibi Dağyeni köylüleri de neyle karşı karşıya olduklarının farkında. Çünkü çevrelerinde çok acı örnekler var artık. Gözleri doymuyor. Ne köyü gören var ne de köylüyü. Umurlarında değil. Orada yaşayan insanlar, ormanlar,  içinde yaşayan milyonlarca canlı umurlarında değil.

    Bu nedenle kadını erkeği, genci yaşlısı hep birlikte yollara dökülmüşler incir ve zeytin bahçelerinin ortasında yapılmak istenen sondaja karşı çıkıyorlar. Direniyorlar…

    RUTİN SONDAJMIŞ

    AKP Aydın Milletvekili Metin Yavuz, Germencik Kaymakamı Turgay Gülenç ise yapılan sondajı masum göstermek için köylülere, “Maden rezervlerini tespit etmek için gerçekleştirilen rutin bir sondaj, yanlış bilgilendirmişler sizi” diyorlar. Köylüleri ikna etmeye çalışıyorlar.

    Milletinin incir bahçelerini, zeytin bahçelerini delik deşik et sonra da “hiçbir şey olmayacak” de. “Rutin uygulamalar” diyerek köylüleri kandırmaya çalış.  O da olmadı “kamu yararı” diyerek milletin topraklarına el koyup, şirketlere devret.

    Milletin vekilinin masum göstermeye çalıştığı o sondajların, bir bölgenin yağmalanmasının ilk adımı olduğunu bilmeyen mi kaldı. O sondajlarla dağların delik deşik edildiğini ve ardından da, “Aha burada altın bulduk! Burada da gümüş bulduk! Müjde nikel çıktı!” diyerek sanki piyango vurmuş havaları yaratarak milletin topraklarının yağmalandığını bilmiyorlar mı sanıyorsunuz.

    Birisi size gelip, “Ciğerlerinizi alacağız ama korkmayın size hiçbir şey olmayacak” dese ne dersiniz?

    Gülersiniz değil mi? Yani ciddiye bile almazsınız…

    İşte aynen bunu söylüyorlar: “Dağlarınızı parçalayacağız, sularınızı yok edeceğiz, ormanlarınızı keseceğiz ama korkmayın size hiçbir şey olmayacak. Sonra eski haline getirip gideceğiz.” Milletin de buna inanmasını bekliyorlar.

    Sen milyonlarca yılda oluşmuş bir yapıyı binlerce ton dinamitinle param parça edersen, dünyanın en tehlikeli kimyasallarını üstüne boca edersen, su kaynaklarını kurutursan nasıl bir şey olmayacak?  Siz bu milleti bu kadar aptal mı zannediyorsunuz?

    Parayı bastıran ortaya karışık bir ÇED raporu hazırlatıyor, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yüzde 99’unu anında onaylıyor. Zaten çoğundan ÇED bile istemiyor. Ama bu arada küresel iklim kriziyle mücadele için Paris Anlaşması imzalanıyor, yol haritaları açıklanıyor ve krediler alınıyor.

    AKIL ALMAZ ŞEYLER

    Bu ülke inanılmaz bir dönem yaşıyor. Akıl almaz şeyler yaşanıyor.

    Döviz rezervleri bir gecede eriyor, yağmur gibi zamlar yağıyor, insanlar araçlarına binemez hale geliyor. Sonra devleti yönetenler “küçük yatırımcı çarpıldı” diye açıklamalar yapıyor.

    Çarpıldıysa çarptıran kim?

    Ancak bunlardan çok daha vahim, çok daha yıkıcı ve Türkiye’nin geleceğini karartan adımlar atılıyor. Döviz rezervlerini bir süre sonra doğru politikalarla yerine koyabilirsiniz, yakıt fiyatlarını makul seviyelere çekip, zamları durdurursunuz ama paramparça ettiğiniz bir dağı tekrar yapıştıramazsınız, zehirlediğiniz toprakları ve suları tekrar kullanamazsınız, yok ettiğiniz ormanları geri getiremezsiniz.

    Onlar 10-20 veya 30 yılda dağları paramparça edip, bin bir çeşit kimyasalla zehirleyip, su kaynaklarını kurutup alacaklarını alıyor sonra ne mi oluyor. Köyler haritadan siliniyor, bölge yaşanmaz hale geliyor. Üretim duruyor. Tarım ölüyor. Yani Türkiye ölüyor.

    Bakın köyleri yok ederseniz, üretimi bitirirseniz altında kalırsınız.

    Köylüleri rahat bırakın. Bu ülkenin kurtuluşu üretimden geçiyor. Dünyada her devlet “insanlarımızı nasıl besleyeceğiz” diye kara kara düşünüyor. Gidip başka ülkelerde topraklar kiralayıp tarım yapmaya çalışıyor. Bizim beyefendiler hazır üretim merkezlerini, üretim cennetlerini uluslararası ve yerli kartellere peşkeş çekiyor. Köylerimiz ve köylülerimiz bir mal gibi satılıyor.

    Fatsa’daki siyanürlü madenin, onlarca köyün ortasında açılmasına izin verenler bir süre sonra bu madenin çevresindeki köyleri yok edeceğini bilmiyorlar mıydı? Şimdi AFAD’ı kullanarak “heyelan var” diyerek köylüleri bölgeden kovmaya çalışıyorlar. Fatsa’daki yıkımın tek nedeni olan siyanürlü madene tek kelime eden yok.

    TEHLİKELİ OYUN

    Milas’da, Yatağan’da termik santraller için köyler haritadan siliniyor. Ölüm çukurları giderek büyüyor. Dur diyen yok. Akbelen’de aylardır köylüler direnişte. Ne için? Zeytin bahçelerini korumak için. Köylerini, sularını, ormanlarını korumak için. Hem de turizm merkezlerinin dibinde yaşanıyor bunlar.

    Türkiye’de adına madencilik denilen tehlikeli bir oyun oynanıyor. Birileri milletin köylerini, ormanlarını, dağlarını, bağlarını rant gözüyle görüp önüne gelene pazarlıyor, satıyor. Bu akıl almaz bir kumar. Sonu iflas, sonu çöküş, sonu iç çatışma.

    Siyaset milletinin refahı için yapılır. Milletini korumak için yapılır. Devlet bunun için vardır. Devlet, egemenlerin ve köhnemiş neoliberal politikaların dünyayı çöküşe sürükleyen politikalarının payandası yapılamaz.

    Yerin yedi kat altından çıkardığınız sarı metali yine yerin yedi kat altındaki çelik kasalara koymak için yaptığınız ekokırıma bir son verin.

    Dünya alarm veriyor.

    Küresel iklim krizi kasıp kavuruyor.

    Enerjimizi iklim krizinin etkilerini en aza indirmek için mühendislik projelerine harcayalım.

    Enerjimizi yakında karşı karşıya kalacağımız iklim göçlerine karşı ülkemizi hazırlayamaya harcayalım.

    Enerjimizi bizi ayakta tutacak yaşam damarlarımızı korumaya, geliştirmeye ve yaşatmaya harcayalım.

    Dağyeni köylülerinin haykırdığı gibi: HAVAMA, SUYUMA, TOPRAĞIMA DOKUNMA…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • ‘İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında'[1]

    Yıl 1994 bahar ayları. Birkaç yıldır fena kuraklık var. Bu birkaç yıl içinde yaşadığım köyde daha önceleri yedi sekiz metre derinlerden su çıkarılabilirken, birden bire toprak altındaki su kaynakları 30-40 metre derinlere indi. Ne ekilse bitmiyor. Bitse istenen randıman alınamıyor. Alınan randıman istenen fiyata satılamadığı için yoksulluk diz boyu. O zamandan bu zamana küçük çiftçi açısından pek de bir şey değişmemiş demek ki. Şu kadarını söyleyeyim. Babam beni üniversite sınavına Antalya merkeze gönderebilmek için birilerinden borç para almak zorunda kaldı. Haliyle ilçede üniversiteye hazırlık dershanesi olmadığı için okulun olmadığı hafta sonlarında dershane için Antalya merkeze gitmek gerekiyor. Paramız ve tabi ki Antalya’da hafta sonları kalacak bir yerler de olmadığı için dershaneye gitme şansım olmadı. Durumu abarttığım zannedilebilir şimdiden geriye bakarken. Ancak tamı tamına böyle bir durumun içinde üniversite sınavına, bir yıl önce İstanbul’da devlet parasız yatılıda okurken dershaneye gitmiş olan çocukluk arkadaşımın özenle, önce kendisi kullanıp sonra benim için sakladığı soru kitapçıkları ve hazırlık materyalleriyle hazırlandım. Öyle ki, yokluk insana çareler ürettiriyor. Çözülmüş ve işaretlenmiş soru kitapçıklarının işaretli şıklarını silsem işaret izi kalacağı için, ben de önce soruların şıklarının tümünü hangi işaretle işaretlenmişse o işaretle işaretliyordum, ardından da soruları çözmeye başlıyordum. Neyse durumu daha fazla dramatikleştirmemek için asıl mevzuya geçeyim.

    Bu koşullar altında okumakta olduğum imam hatip lisesinin son sınıfında siyer, akait, fıkıh, hadis, kelam gibi mesleki derslere girmekte olan ve o dönemin Gülen Cemaati’nin “güler yüzlü, iş bilir, iyiliksever, diğerkâm, nur yüzlü” abilerinden olduğu her halinden belli olan bir öğretmenimiz vardı. Kim bilir şimdi nerelerdedir? Reisicumhur muhteremin 2016’daki darbe girişiminin ardından “bunların akıllıları zaten çoktan kaçtı” dediği akıllılar arasında mıdır, devletin bir zindanında vadesini mi dolduruyordur, yoksa o FETÖ Borsası diye bahsedilen borsalardan birisi aracılığıyla son anda kodesten kurtulmuş mudur? Benim tanıdığım kadarıyla muhtemelen akıllılar arasındadır ve belki de çoktan bir Batı ülkesine kapağı atmıştır. Neyse mevzuya geri dönelim. Bu muhterem hoca “abimiz” benimle birlikte ne hikmet ve nasılsa imam hatip okuluna “düşmüş” üç Alevi-Bektaşi gencine alicenaplık yapmak istedi. Benden başka aynı köyden iki arkadaşım daha vardı zira. Üçümüz de o yıl mezun olarak üniversite sınavına girecektik. Haliyle benimle birlikte onlar da aynı yokluk ve imkânsızlıklardan mustarip olduğu için dershaneye onlar da gidemiyorlardı. Antalya merkezde üniversite sınavını kazandırma garantisi veren bir cemaat dershanesine sınava kalan bir aylık süre boyunca ücretsiz gidebileceğimizi, bizim için bu imkânı ayarladığını müjdeledi muhterem hoca abimiz. Biz üç arkadaş önce fütursuzca sevindik, ancak sonrasında bu alicenaplığın karşılığında acaba bizden ne istenecek diye düşünmeye başladık kara kara. Bu düşüncelerle beraber, müjdeyi elbette ailelerimize de bildirdik. Babam cemaatin dershanelerine ve tabi ki yurtlarına karşı her zaman kuşku duyuyordu zaten. Üstelik benim İmam hatip okuluna başladığım ilk yıllardaki softalaşma hallerime de fena halde bozuluyordu. . Mamafih lisenin son sınıfında bende softalığa dair izler bir hayli azalmaya başlamıştı. Babam açısından baktığımız zaman sanırım bir yandan Alevi-Bektaşi bir yurttaş olarak beni neden imam hatip okuluna gönderdiğini kendi içinde sorguluyordu, diğer yandan da benim okuma arzuma karşı koyamadığı için içten içe saygı duyuyordu bu isteğe. Ne olursa olsun bir yandan da din, diyanet öğreniyor diye de düşünüyordu belki de. Ne de olsa babam da ortalama bir Türk vatandaşıydı. Garip bir amalgam, kabul ediyorum. Bu anlattıklarımı okuyan pek çok Alevi bu çelişkiyi eminim anlamayacaktır. İmam hatip okuluna gittiğim zamanlarda karşılaştığımız neredeyse hiçbir Alevi bu durumu anlayamıyordu. Neyse bu mevzu derin, daha fazla derinleştirmeden, asıl mevzumuza geri dönelim. Benim ve arkadaşlarımın ailesi de bahse konu dershaneye hafta sonları gitmemizi kabul etti.

    ÜÇ ALEVİ GENCİN CEMAATLE BİR HAFTA SONU

    Üç arkadaş takip eden hafta sonu dershaneye gittik. Antalya’nın en merkezi semtlerinden birisinde büyükçe bir apartmanın tümü dershaneye aitti. Dershanenin bazı katları derslik bazı katlarıysa yurttu. İtiraf etmek gerekirse, dershane ve yurdun yer aldığı bina bakımlı ve her türlü detay düşünülmüştü. Kalacağımız odaya yerleştikten sonra ilk gelen vakit namazına yönlendirildik. Vakit namazları önemliydi. Namazın hemen ardından yemek, yemekten sonra hemen ilk derse gönderildik. İki gün boyunca neredeyse nefes alacak tek bir an bile olmadan dershane-yurttan ayrıldık. Aklımda kalan en önemli ayrıntı sanırım yakın tarih ya da İnkılap Tarihi dersinde anlatılanlardı. Dersi anlatan öğretmen neşeli, eğlenceli, neredeyse bir stand upçı edasıyla sınavda sorulacak sorulara “doğru” yanıtın olduğunu düşündüğü resmi tarih anlatısını aktarıyordu. Ancak bu anlatıyı aktarırken sarkastik ve tiye alır bir tavır içindeydi. Ciddi poza geçtiği anda ise, misal “Lozan Anlaşması’nın Osmanlı’yı yıktığını, Cumhuriyeti kuranların bu topraklara attığı bir kazık olduğunu, Lozan kabul edilmeseydi Musul ve Kerkük’ün de Türk vatanı içinde olacağı”nı dile getiriyordu. Devletin okullarında bize öğretilen resmi tarih anlatısının dışında iddialar duymak ne yalan söyleyeyim beni ilk anda şaşırttı, hatta bir miktar da sevindirdi. Kuru kuru endoktrine edici tarih anlatısı beni olduğu gibi pek çok genci yıllarca tarihten soğutmuştur zira. Komplovari bir anlatı bir yandan şoke ediyor diğer yandan da yeni yetme bir gençte ilgi uyandırıyordu. Muhtemelen cemaatin endoktrinasyon yöntemlerinden birisi de bu komplovari safsatalarla hakikati bulandırmaktı. Şimdinin post hakikat ikliminin taşlarının döşenmesinde cemaatin bu endoktrinasyonunun hatırı sayılır bir payı olsa gerek. Ancak anlamadığım şey, bu kadar geniş imkânlara sahip bir grup nasıl da resmi ideolojiye ters şeylerin anlatıldığı bir dershaneyi üstelik de mükemmelen işletebiliyordu. Gençlik ya da çocukluk işte. Elde olan verilerle ancak bu kadarını sorgulayabiliyorsun. Ancak sorguladığım kadarı bana yetmişti ve bir dahaki hafta sonu muhterem gül yüzlü hoca abimize teşekkür ederek bir daha gidemeyeceğimizi bildirdik. Sanırım abimiz de bizi neden kafesleyemediğinin sorgulamasıyla baş başa kalmıştır.

    GENÇLERİ CEMAATE KAZANMANIN YOLLARINDAN BİRİ DE GEZİLER

    Bu lise son sınıfta cemaatle yaşadığım bir hafta sonluk karşılaşma kuşkusuz hayatımın son karşılaşması olmadı. Üniversite birinci sınıftayken cemaatin bir gezisine davet etti bazı cemaatçi arkadaşlar. Gezinin güzergâhı geniş, maliyeti bir hayli düşüktü. Köyden yeni çıkmış bir genç için bir hayli cazip bir davetti bu. Ben de kabul ettim. Benim gibi cemaat evlerinde kalmayanları cemaate dâhil etmenin belki de iyi yollarından birisiydi bu geziler. Üniversite kazanıp yurt çıkmayan öğrencilerin üniversiteye kayıt yolunda yollarını kesip cemaat evlerine davet ederlerdi ağzı kalabalık abi ve ablalar. Yakalayabildiklerine barınma imkânları sağlarlardı görünürde. Bu aşamada yakalanmayanlarsa buna benzer gezilerle avlanmaya çalışılırdı. Herkesin malumu bunlar. Darbe girişiminden sonra pek çok itirafçı taktiklerin detaylarını bol bol anlatmıştı. Gezi keyifliydi. Yine bu geziden de aklımda iki detay kalmış. Birincisi İzmir Yamanlar Fen Lisesi’nin o şaşası ve lisede doğa bilimlerine verilen önemle cemaatin içinde debelendiği mistisizm arasındaki çelişki. Bu amalgam meğerse cemaatin cilalı yüzüymüş. Pek çok insan bunu sonradan anladı. İkinci detay ise gezi sırasında tanıştığım cemaat evinde kalıp da tipik cemaatçi olmayan Kürt bir arkadaştı. Naif, sessiz, sakin, kılınması talep edilen namazı mecburi bir hizmet gibi yerine getiren bir arkadaştı. Sanırım gözlerden anlaşılıyor insanlar. Birbirimizi hemen anladık. Ben mecburen orda değildim ama namazları uygun fiyatlı gezinin bir bedeli olarak eda ettiğim gözlerden kaçmamış demek ki. Arkadaş bana ilk fırsatta açıldı. Neden cemaat yurdunda kalmak zorunda olduğunu hızlıca anlattı. Van’ın bir köyündeki tarlalarındaki ekinleri devlet yakmış, aslında durumları iyi olmasına rağmen o yıl bir hayli müşkül bir hale düşmüş ailesi. Üstüne kendisinden büyük iki erkek kardeşi de PKK’ya katılmak için dağa çıkmış. Elbette tarlaların yakılmasının nedeni anlaşılabiliyordu! Ona, kazandığı ve okumak istediği üniversiteye devam ederken cemaat yurdunda kalmaktan başka bir seçenek kalmamıştı. Mutsuzluk ve umutsuzluk bedeninin her uzvundan anlaşılabiliyordu. Zaten yaklaşık bir yıl sonra cemaat yurdundan ayrılıp Cebeci’de izbe bir eve bir ev arkadaşıyla çıktığını öğrendim. Bu arkadaşımla bir noktadan sonra koptuk. Şimdi nerde, ne yapar kim bilir?

    28 ŞUBAT POSTMODERN DARBESİ İLE GELEN İKTİDAR

    Benim bu yaşadıklarımın üstünden çeyrek asırdan fazla zaman geçti. Bu süre zarfında 28 Şubat postmodern darbesi oldu. Darbeciler “bu ülkede irtica bin yıl geçse de başını kaldıramaz artık” iddiasında bulundu. Bu iddianın üstünden daha beş yıl geçmeden 28 Şubat darbecilerinin başını ezdiklerini iddia ettikleri partiden kopan bir grup “gömlek değiştirip” iktidar oldu. Bu iktidar yirmi yıldır ülkenin kaderine yön çiziyor. Bu iktidarın zamanında benim yukarıdaki paragraflarda karşılaşmalarımdan bahsettiğim cemaat gücüne güç kattı, “askeri vesayete son veriyoruz” iddiasıyla pek çok masum insanın canını yaktı. Bir zaman geldi, bu cemaat devleti tümden ele geçirmeye kalkıştı. Bu kalkışmanın ardından bu cemaatin güçlenmesini sağlayan parti, bu cemaatin “kökünü kazırken” başka cemaatlerin de desteğiyle ülkeyi “dindarlaştırmaya” kalkıştı. Cemaat yenilmeden önce “altın neslin” peşindeydi, iktidarın tek karar vericisi “dindar nesil” yetiştirme derdinde. Aslına bakarsanız yok birbirlerinden farkları. Tek bir inanış yolunu bütün topluma dayatmaya çalışıyor her ikisi de. Hatta şu anda iktidarın ittifak kurduğu bütün cemaatler de aynı tıynette.

    ENES’İN İHTİHARININ HATIRLATTIKLARI

    Bu yazı biraz uzun oldu sayın okurlar, kusura kalmayın artık. Bu noktadan sonrasında lütfen nefesinizi tutun ve okumaya devam edin. Şu noktaya kadar bir anımsamaydı ve dolayısıyla geçmişle ilgiliydi yazdıklarım. Bundan sonrası geleceğe yönelik. Geleceği bugünü anlamadan inşa etmek mümkün değil. Genç bir insanın intiharını anlatmak üzere yazarken niçin kendimi anlattığımı belirteyim öncelikle. İnsan insana bağlıdır. Her insanın yaşadığı acılar ve deneyimler kendine has olmakla birlikte, başkalarından izler taşır. Kendini anlamayan, kendi yaşadıklarını akıl ve vicdan süzgecinden geçirmeyen başkasını anlayamaz. Bu intiharı ilk duyduğumda aklıma kendi yaşadıklarım geldi haliyle.

    Tıp Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi Enes’in intiharı üzerine herkes bir şeyler söyledi. Babası maneviyatından bahsetti. Sanki tek mesele cemaatmiş gibi, cemaatin içindeki insanların öyle kötü insanlar olmadığını dile getirdi soğukkanlılıkla. Bu soğukkanlı açıklamayı ilk okuduğumda aklım da vicdanım da almadı, kabul etmedi. Ama maalesef gerçekti. Ben ne aileyi ne de tek başına cemaati suçlayacak değilim. Aile belli ki bu toplumun vasatı. Cemaat ise soyut bir varlık değil kuşkusuz; kendince toplum için iyilikler yaptığına inanmış ve inandırılmış insanlardan oluşuyor. Öyle olmasaydı, evladını kaybetmiş bir baba cemaatin mensubu olarak öylesine soğukkanlı bir açıklama yapamazdı, yüreği elvermezdi. Esas mesele, kendi inandıkları iyiliğe çocukları, gençleri de inandırmaya çalışmaları. Kendi gideceklerini hayal ettikleri cennete evlatlarının da gitmesini arzu etmeleri. Hâlbuki cenneti de cehennemi de insanın kendi elinde. Evladınızı özgür bırakarak bu dünyayı onun için cennete de çevirebilirsiniz ona kendi doğrularınızı dayatarak cehenneme de döndürebilirsiniz.

    Nihan Kaya “İyi aile yoktur” başlıklı kitabının alt başlığında “ya da paradoks şu ki iyi aile, ‘iyi aile yoktur’ düsturu ile hareket edebilen ailedir” diyor ve toplumumuzun çocuk yetiştirirken düştüğü en büyük hatayı şöyle anlatıyor: “Bir çocuğa bakmak, o çocuğu yıkarken, yedirirken, giydirirken çocuğun bedeninin, ruhunun sizinkinden ayrı olduğuna saygı göstermediğiniz müddetçe yarardan çok zarar verir. Bana bunu çocuğun iyiliği için yaptığınızı söylemeyin; siz kendi ruhunuzdaki açlığı bastırmak için çocuğun ağzına yemek tıkıyorsunuz…”[2] Bakın Nihan Kaya’nın bahsettiği kendi başına yemek yemeye dahi ehil olmayan çocuk. Tıp Fakültesi okumaya, İslam dinine inanmaya, bu dinin gereklerinin kendilerince eksiksiz yerine getirilmesini sağlamak üzere oluşturulmuş bir cemaatin evinde kalmaya, bu cemaatin gündelik yaşam ritmine harfiyen uymaya zorlanan kişi çocuk değil; bıraktığı notlardan ve videodan da anlaşıldığı kadarıyla dünyaya, hayata, dine, yaşamaya dair yargıları ve gelişmiş normları olan bir gençten bahsediyoruz. Bu gence tıpkı burnunu sıkarak ağzına yemek tıkıştırılan çocuk muamelesi yaparsanız, ondan yaşama isteğini alırsınız. AKP’nin yirmi yıllık iktidarı sonucunda geldiği nokta, tüm toplumun burnunu sıkarak ağzına sevmediği bir yemeği tıkıştırmaya çalışmak oldu. Kuşkusuz bu istenmeyen yemekten en çok tiksinen yaşama enerjisiyle dolu, umut etmek isteyen, ama umut edilecek tek bir şey bulamayan gençler oluyor.

    CEMAATLER BU ÜLKENİN GERÇEĞİ…

    Ülkenin bütün kaynaklarını üç beş müteahhidin ikbali ve kendi saçma sapan dogmalarınız uğruna çarçur ederseniz, hayalini kurduğunuz “dindar neslin” yetişmesi şöyle dursun tıpkı Enes gibi daha pek çok genç insan hukuksuzca faaliyet gösteren cemaatlerin elinde daha çok heba olacaktır. Cemaatler bu ülkenin gerçeği. Bu ülke yurttaşlarının kumaşı da Enes’in babasından çok da farklı değil. Bu nedenle bu olayın üstüne “cemaatler kapansın” gibi irrasyonel kampanyalar başlatmayı Özgecan Arslan cinayetinin ardından ortaya atılan “tecavüzcü katiller hadım edilsin” kampanyasından pek bir farkı yok açıkçası. Yasaklamak, kapatmak, ortadan kaldırmak, bir ihtiyacı yok saymak hiçbir zaman sorunu çözmüyor. Sorunun toplumsal, ekonomik ve politik bir sorun olduğunu kabul ederek, hukuk çerçevesinde çözümler aramak gerekiyor. Gençlerine barınacak yurt, parasız eğitim, eğitimi süresince asgari geçim yolu ve her şeyden önemlisi hayatını kazanabileceğine inandığı güvenli bir gelecek sunmayan, sunamayan bir devletten bunları ısrarla talep etmek yerine, olmayacak bir duaya âmin der gibi “cemaatler kapatılsın” demek sorunun çözülmesini değil, bilakis kangrene dönüşmesini beraberinde getirecektir.

    Son bir not: Romantikleştirmediğiniz, yol yöntem göstermediğiniz, dramatikleştirip sansasyonel hale getirmediğiniz, faili kurbanlaştırmadığınız sürece intiharı da intihar edeni de haberleştirebilir, patolojik olmayan sağlıklı bir kamusal duyarlılık geliştirmek için böyle videoları yaygınlaştırabilirsiniz. İntihara özendirmek sadece bir video ile olmaz. Gençlere bir gelecek sunamıyorsanız, asıl bu onları intihara özendirir.

    [1] Bu başlık Ece Ayhan’ın Meçhul Öğrenci Anıtı şiirinin bir dizesinden alınmıştır. Dizenin yer aldığı dörtlüğün tamamı ise şöyledir: “Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:/ Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında/ Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır/ Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.”

    [2] Nihan Kaya (2018). İyi Aile Yoktur, İstanbul: İthaki, s. 57.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.