Kategori: Yazar

  • Pandemiyi usul usul ‘boşlayalım’ mı?

    Üçüncü yılına girdiğimiz COVID-19 pandemisinde dünya çapında toplam vaka sayısı (13 Şubat 2022 itibarıyla) 405 milyona ulaştı. Son 24 saat içinde bildirilen yeni vaka sayısı 2 buçuk milyona ve COVID-19 nedeniyle yaşamını kaybedenlerin dünya çapındaki toplam sayısı ise 6 milyona yaklaştı.[1]

    “Orijinal” virüse göre kat kat hızlı yayılan Omikron varyantının baskın hale geldiği dünyada, aslında sadece Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) sayfasında yer alan aşağıdaki tabloya bakarak bile vaka sayılarının da, ölüm sayılarının da halen belirgin şekilde yüksek olduğunu, salgının baskılanamadığını görebiliyoruz.

    Aşı eşitsizliği ve aşıya erişimde yaşanan sıkıntılar ise Afrika kıtası başta olmak üzere düşük gelirli ülkelerin aleyhine halen sürüyor.

    Hal böyleyken, ülkeler COVID-19 önlemlerini esnetme konusunda daha çekinmesiz davranmaya başladılar. Hem önlemler adım adım gevşetiliyor, hem de salgınla mücadelenin olmazsa olmazı olan epidemiyolojik değerlendirme için gerekli veri raporlama işinden usulca vazgeçiliyor.

    Bununla ilgili ilk girişim ABD’den geldi. World Socialist Web Site’de (WSWS) geçtiğimiz günlerde yer alan bir haberde, ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Departmanı’nın (HHS) hastanelerin COVID-19 ölümlerini ve vakalarını günlük olarak federal hükümete bildirme sistemini resmen sonlandırdığı bilgisine yer verildi. [2]

    Habere göre, HHS 6 Ocak itibarıyla “sessizce” bu kararı almış, yaklaşık bir hafta sonra bir hekimin konuya dikkat çeken tweet’i üzerine bu bilgi yaygınlaşmış ve kamuoyunda tartışılmaya başlanmış, 2 Şubat 2022 itibarıyla da raporlama sistemi resmen sonlandırılmıştı.

    Sistem hastaneler tarafından doğrudan veri raporlamasına dayanıyordu. Veriler günlük olarak işleniyordu, hızlı çalışıyordu, geniş bir bilgi kesiti içeriyordu.

    Karar, Amerikan sağlık kamuoyunda ve bilim insanları arasında tepkiyle karşılandı. Uzmanlar, bu sistemin sona ermesinin veri toplama işini yavaşlatacağını ve hantallaştıracağını ileri sürdüler. “Federal düzeydeki tek tutarlı, güvenilir ve eyleme geçirilebilir veri seti”nin raporlanmasının iptal edilmesine ilişkin bu karar “akıl almaz” olarak değerlendirildi ve COVID-19’lu yaşamın “yeni normal” olarak benimsetilmesi eğilimi ile ilişkilendirildi.

    Aynı gün, İngiltere’de de hükümet COVID-19 ölüm verilerinin bildirilmesi uygulamasının Mart sonunda başlayacak Paskalya’ya kadar sona erdirilmesinin planlandığını duyurdu. Yanı sıra, karantina dâhil tüm yasal COVID-19 kısıtlamalarının aynı sürede kaldırılmasının planlandığı ve “COVID-19 ile yaşama” stratejisinin sunulacağı açıklandı.[3]

    Pandemi halen baskılanamaz şekilde sürüyorken güncel ve hızlı veri toplama işinin sonlandırılması ya da en azından “gevşetilmesi” girişimleri gerçekten çok dikkat çekici. Biz Türkiye’de gayet iyi biliyoruz ki, pek çok ülke bu veri toplama işini zaten şeffaf şekilde ve hakkıyla yapmıyor. Şüphe yok ki, bu eğilim başka ülkelere de yansıyacak. Peki, sonra ne olacak?

    Görünen şu: Pandemi sona ermiş değil, ancak insan hayatının korunmasıyla ilgili en ufak bir derdi olmayan, para odaklı neoliberal sistemler artık virüsle “uzlaşıyor” ve giderek daha umursamaz bir şekilde insanları pandeminin yarattığı risk ve olumsuzluklarla baş başa bırakıyor.

    Sonrası; ölen ölür, kalan sağları sömürmeye devam edebilelim yeter.

    [1] https://covid19.who.int/

    [2] https://www.wsws.org/en/articles/2022/02/03/deat-f03.html

    [3] https://www.gazeteduvar.com.tr/ingiltere-karantina-dahil-tum-covid-kisitlamalarini-bu-ay-kaldiracak-haber-1552548

  • Erdoğan’ın yaratılmış gerçekliği mi Kılıçdaroğlu’nun yuvarlak masası mı?

    “İçinde yaşadığımız dünyayı nasıl kavradığımızı belirleyen üç şey vardır: dünyanın nasıl bir yer olduğu, bizim kim olduğumuz ve dünyayı nasıl incelediğimiz.” Bertell Ollman’ın bu cümlesini çok belirleyici bulurum; ihtiyacımız olan netliği bir çırpıda dile getirmiş gibidir.

    Bu cümleyle başlama nedenim, belirttiği o üç şey arasındaki diyalektik ilişki ve hem makro hem mikro alanlar üzerinden de düşünülebilmesi. Yani konu dönüp dolaşıp bir yerde Erdoğan rejimine gelecek.

    Burada bazı temel sorulara sürükleniyorum: Türkiye gibi ülkelerde hayli uzun sayılabilecek bir süre olan 20 yıllık AKP iktidarının ömrünü bu denli uzatan şey nedir? Ve bu süreç farklı dönemlermiş gibi ayrıştırılabilir mi / AKP dönemselleştirilebilir mi?

    Bu soruların cevabı hem tek seferde verilebilir hem de üzerine çok şey yazılabilir.

    Halkın siyasal konulara ilişkin fikirlerinin nasıl oluştuğu ya da ne şekilde değiştiğine cevap aramanın yolunun, kitlelerin siyasete ilişkin pozisyonlarının kitle iletişimi açısından çözümlemekten geçtiğini düşünüyorum.

    Çünkü iletişim aygıtını kim kontrol ederse, kamuoyunun ne şekilde oluşacağını o belirler. Bu durum bizi Alman İdeolojisi’ndeki şu ifade ile buluşturur: “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretim araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.”

    Bu gerçek; kamuoyu oluşturmanın da oluşturmaya ihtiyaç duymamanın da iktidarın karakterini muhalif olduğunu vurgulayanlar üzerine nüfuz ettirmenin de benzeşmenin de ayrışmanın da en etkili yöntemi.

    Bu azap yoluna dönen 20 yıllık süreçte maruz kaldığımız bir durum ve bu, bazı “değişmezler” taşıyor.

    Rejimin propaganda aygıtlarının bazı parçaları; yaratılan illüzyonun ve yaratılan gerçekliğin iç içe geçişi.

    Bu durum Erdoğan rejiminin iletişim biçimi yani siyasal dili ve siyasal iletişimi. Tam olarak pazar koşullarına tabi olan, popülizmden bir hayli beslenen, teknik olarak başarısız ve kuramsal, felsefi, tarihsel birikimlerden uzak, yetersiz bir iletişim biçimi.

    Burada iletişime araçsal bir bakış hâkim; önemli olan iktidarın inşası ve korunması. Kitleler de bu bağlamda dâhil olsun isteniyor. Le Bon’un “kitlelerin kudreti”, rejimin yarattığı “prodüksiyon” ile anlamını buluyor. Kendi kendine bir kudret var ediliyor. Aracı olan bir ideolojiye ihtiyaç kalmamış gibi doğrudan nüfuz ediyor.

    Algı önemli bir yer ediniyor, vasatın altında birçok şeye imza atılıyor. Videolar, fotoğraflar, yayılan haberler vs bundan nasibini fazlasıyla alıyor. Her şey kötü bir prodüksiyon gibi ama işe de fazlasıyla yarıyor.

    Zamlardan etkilenmediklerine halkı ikna etmeye çalışan Konyalılar, yaşanılan kötü şeylerin sebebi olarak CHP’yi adres gösterenler, pandemi süreci boyunca yaşadıklarımız, yerli aşı çalışmaları, göz fetişi bakandan ekonomiye dair inciler, her şeyi Batı ile kıyas etmeler, önceki yıllarda köprüde intihar girişimlerinin birinde Erdoğan’ın bir diğerinde Binali Yıldırım’ın denk gelişleri, Soylu’nun namaz kıldığı o meşhur görüntüler, sahneye çıkarılan çocuklar; dağın taşın satılması, yıkılması, mahvolması, yanması karşısında sergilenenler; 17-25 Aralık operasyonları ve 15 Temmuz… Böylece uzayıp gidiyor.

    Basit videolar da aynı mantıkla kuruluyor, büyük hesaplar da.

    Tam bu an “gizemli olan dünyanın nasıl var olduğu değil, onun var olmasıdır” denen yerdeyiz.

    Üstelik toplumsal bir uzlaşma yok, toplumsal bir sefalet var; açlık ve yokluk var.

    Bıkmış, yılmış, yorulmuş bir halk var hatta doğasıyla hayvanıyla bir bütün var.

    Bir de bu toplumun karşısında iktidarla birlikte, ana muhalefeti ve irili ufaklı diğer sağ/ sol partiler var.

    Habermas’ın iletişimsel eylem modelindeki gibi sistemin amaca ulaşmak için bir araç olmaktan çıkarak kendi içinde bir amaca dönüşmesi, Erdoğan rejiminin siyasal iletişiminde önemli bir mefhum. Sadece iktidar ve şürekâsını kapsamıyor; gördüğümüz üzere muhalefete de sirayet ediyor. Ve tabi kitlelere de…

    Ülke, siyasetçi açısından oldukça mümbit.

    Bunu geçtiğimiz gün 6 genel başkanın buluştuğu yuvarlak masa sakinlerinden de kolayca çıkarabiliriz.

    [İçinden AKP iktidarını çıkarmış Saadet, bu iktidarın son dönemde mızrak ucu olan MHP’den çıkmış İyi Parti ve AKP’nin içinden çıkmış Deva ve Gelecek; son olarak içinden Süleyman Soylu filizlenmiş Demokrat Parti’nin nev zuhur hali… Kurucusu da Mehmet Ağar’dı…]

    İktidarı ve muhalefeti ile neredeyse tüm siyaset erbabı, bu alanın tüm inceliklerine vakıftır. Yanındakinin ya da karşısındakinin söyleminin çoğunluğunun farkındadır.

    Fakat onları birbirinden, kitle psikolojisi bilgileri ile siyasal alana hükmetme becerileri, olaylara ilişkin deneyimlerini bütünleştirme melekeleri ayırıyor.

    Son 20 yılın hükümet etme mahareti ile benzerlerinden bir boy öne çıkmış AKP cenahı siyasetçileri, siyasal olayları mecrasının dışında tutma kabiliyeti ile işin erbabı(!) olduklarını gösterdi kuşkusuz.

    Kitlelerini yönlendirmede onların psikolojisini yönetmenin önemli olduğunu öğrendiler. 20 yıllık iktidarlarının çok büyük bir kısmında siyasal olayların iktidarlarının mukim alanındaki kitlelerine nasıl sunulduğuna ve bunun kitlerinin siyasete ilişkin düşüncelerini nasıl etkilediği konusunda büyük ölçüde bilinç kazandılar.

    Bu bilinçle her kırılma noktasından nasıl çıktıklarını, bu psikolojiyi yönetmenin geçen yazımda bahsettiğim “rejimin mukavemetine” nasıl yaradığını defaatle test etme şansı buldular.

    Buna engel olmak isteyenler elbet oldu ve hala var. Ancak bunu başarabilecek olanlar kitlelerden daha acı bir noktadalar…

    Gelelim “ve bu süreç farklı dönemlermiş gibi ayrıştırılabilir mi / AKP dönemselleştirilebilir mi?” sorusuna. Aslında yukarıda sözünü ettiğim her şey bu soruya da belli ölçülerde cevap veriyor. Ama yazı gereği soruya siyasal iletişim biçimi üzerinden nokta koyalım.

    Kötü prodüksiyonu sonlandırma hedefiyle CHP’nin hayli uzun süredir ve hayli hevesli şekilde başını çektiği bir yeni siyasal paradigma üzerinden çeşitli İslamcıların ve ülkücülerin 12 Şubat akşamı bir araya geldiğine şahit olduk; yol haritasına ilişkin detayları da manidar zamana, 28 Şubat’a tarih verdiler.

    Çünkü bu ülkenin tek ve en önemli mağdurları İslamcılardır. O kadar ki İslamcı yazar Bedri Gencer 11 Eylül saldırıları için “küresel çapta 28 Şubat” demişti.

    O yüzden 28 Şubat seçimi isabetli olmuş.

    Cumartesi akşamı verilen fotoğraftan ne bekliyoruz: “Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında buluşurlar.” mı?

    Ya da bu ülkedeki ülkücüler ve İslamcılar dışında kalanlar temsil edilmeyi de eşit yurttaş olmayı da beklemiyor mu?

    Ya da; seçmen kitlesi, oylarının toplamı HDP kadar bile olmayan birtakım ülkücü ve İslamcı replikasını o masada görmeyi daha mı çok seviyor?

    Fatih Yaşlı’nın tabiriyle “Akp’siz Akp rejimini” yaşatma uğraşı veya yeni bir “Türk-İslam sentezi” fantezisi belki de bu siyasal paradigmanın “tuttuğuna” dair bir inanç galiba o fotoğrafa sinen.

    Ancak yazıyı böyle bitirmek de benim içime sinmiyor.

    28 Şubat ile ne murad ediliyor göreceğiz; ancak benim ilk gördüğüm sözünü ettiğim yeni bir “Türk-İslam sentezi” çıkabilir buradan. Bunu kurarken, siyasal iletişim anlamında, içini nelerle dolduruyorlar ve bu Erdoğan rejiminin bu alanda kurduğu hegemonyayı yıkabilecek mi veya bir cevap olabilecek mi? Yoksa aynı dili sürdürecekler mi? Kemal Kılıçdaroğlu’nun videoları farklı bir noktada duruyor olabilir; zira yeni bir yerden öznelere sesleniyor. Saadet Partisi’nin zaman zaman ortaya çıkan yaratıcı çalışmaları başka bir dil gibi görünebilir. Akşener’in ise en yaratıcı olduğu iletişim biçimi esnaf gezileriydi. Bunların toplamı bir şey eder mi veya ne eder göreceğiz.

    Toplantı karşılığını çeşitli isimler arasında hemen buldu. Eren Erdem’in 6 genel başkanın fotoğrafı karşısında “Saray’ın kâbusu” sözleri aslında Erdoğan rejiminin siyasal iletişim biçiminin muhalefete de nüfuz ettiğinin bir göstergesi.

    Ya bu dili sürdürecekler ya da yeni bir politik iletişim biçimi geliştirecekler.

    Erdoğan ruhu diye bir şey var, buna muhalefet de fazlasıyla aşina. Le Bon’un şu cümleleri o ruhu açıklıyor: “…bireylerin bilinçli faaliyetinin yerine geçen kitlelerin bilinçsiz eylemi, içinde bulunduğumuz çağın alamet-i farikalarından biridir. … İnsanlar; fikirler, duygular ve adetler tarafından yönetilir; bunlar bizim içimizdedir. Kurumlar ve yasalar ise bizim ruhumuzun bir yansıması, onun gereksinimlerinin bir ifadesidir. Bu ruhtan ileri gelen kurumlar ve yasalar onu değiştirmeye muktedir değildir. … Kuşkusuz, kitleler hiçbir zaman bilinçle hareket etmezler ama tam da bu bilinçdışılık onların kudretinin sırlarından biridir.”

    Kitlelere yönelik bu bakış açısı bu toplantıda da sürüyor.

    Bu ruha teslim olmanın kitleler tarafında bir karşılığı olduğu inancının artık işe yaramayacağı kanaatindeyim.

    Kürtler ilk elden “HDP’yle müzakere yürütmeyi planına koymayan bir anlayışın Türkiye’ye nasıl bir gelecek vadettiğini de açıklaması gerekiyor.” diye karşılık verdi bu toplantıya.

    Ama masaya Madımak’ı, Suruç’u, Roboski’yi, Ali İsmail’i, Berkin’i, Ethem’i, 10 Ekim’i; açlıklarını, yoksulluklarını, işçiyi, emekçiyi, çiftçiyi soracaklar da sırada…

    Kılıçdaroğlu’nun Fikret Bila’ya yaptığı açıklamalardan sorularına cevap bekleyen herkesin mutmain olacağı vurgusu vardı.

    Bakalım, bu 28 Şubat neyi çözecek, neyi çözemeyecek…

    Bakalım, o masa bu toplumun ne kadarı için temsilci ne kadarı için değil…

    Bakalım, halkın kaderi Erdoğan’ın yaratılmış gerçekliğinde mi, Kılıçdaroğlu’nun yuvarlak masasında mı; yoksa kitlelerin ruhunda mı mayalanıyor?

  • Muhalefet sporda da hesap sormalı

    Türk sporunda neler oluyor…

    Kimsenin umurunda değil…

    Federasyonlara aktarılan paralar nereye gidiyor…

    Her federasyon borç batağında…

    Federasyonların ofislerine bakıyorsunuz…

    Öyle lüks yerlerde ki

    Kira ödüyorlar…

    Geçmiş yıllara baktığımızda…

    Federasyonlar Ulus’ta Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün binasında veya Zafer Çarşısı’ndaki ek binada görev yaparlardı…

    Ofisler yeterliydi…

    Şimdi tam bir savurganlık içerisinde federasyonlar…

    Devletin malı deniz…

    Yemeyen domuz misali…

    En lüks yerlerde federasyonlar faaliyetlerini sürdürüyor…

    Hani tasarruf vardı ya…

    Bir federasyonun aylık masrafı 20 binin üzerinde…

    66 federasyon olduğuna göre…

    Aylık kira masrafını siz düşünün…

    Şunu da belirteyim…

    Federasyon Başkanları fahri görev yapıyor…

    Nasıl bir fahri görev anlamış değilim…

    Yinelemekte fayda var…

    Federasyon başkanları, birinci ve ikinci derece yakınlarının mal varlığı belgelenmeli…

    Görev yaptıkları süre içerisinde nasıl bir fahri görev yaptıkları ortaya çıkmalı…

    Çıkar mı?

    Çıkacağını düşünmüyorum…

    En basit bir örnek…

    Hentbol’de yaşanan iki olay…

    Milli takım Güney Kıbrıs Rum kesimine gidiyor…

    Milli takımdan bir sporcunun kovid nedeniyle Türkiye’ye uçuşuna izin verilmiyor…

    Milli takım kafilesi bu sporcuyu orada bırakıp dönüyor…

    En azından bir kişinin yanında bırakılması gerekirdi…

    Sporcumuz sonradan getiriliyor…

    Hentbol’de ikinci vaka ise…

    Belçika ile yapılacak Avrupa Şampiyonası eleme maçları öncesi yaşandı…

    Belçika Federasyonu, Hentbol Federasyonu’na PCR testinin olması şartını koyuyor…

    Ancak federasyon unutuyor…

    Hava alanından geri dönüyor…

    Maç günü test yapılıyor ve Belçika’ya uçuluyor…

    Milli takım 10 fark ile yenilip dönüyor.

    Ne yapılıyor…

    Bu federasyonlar hakkında…

    Hiçbir şey…

    Gençlik ve Spor Bakanlığı

    Soruşturma yapamıyor…

    Çünkü kendi seçtikleri federasyon başkanları…

    Güçleri yetmez…

    Federasyon başkanlarının arkasında siyasi güçler yer alıyor…

    Böyle olunca da…

    Federasyon başkanlarından hesap sorulur mu?

    Soramazlar efendim…

    Soramazlar…

    İktidar soramadığına göre…

    Muhalefet sporu ihmal etmemeli.

    Hesap sormalı.

    Öyle yolsuzluklar var ki…

    Muhalefet bir de…

    Yolsuzluklara spor penceresinden bakmalı…

  • Sardunya: ‘Orta sınıf’lar içeri doğru çökerken

    Son on beş yıla bakarak diyebiliriz ki, memleketin kimi ‘imtiyazlı’ kesimlerinin içine sürüklendiği ekonomik/ kültürel durum bir biçimiyle sinemada da kendisine yer buluyor. Politik olarak aynı hatta olmasalar bile, eğitim olanakları ya de ekonomik güçleri vesilesiyle ‘orta sınıf’ olarak tanımlanan bu kesimlere dair hikayeler sinemamızda bir külliyat oluşturacak miktara ulaşmak üzere neredeyse.

    Seren Yüce’nin “babası gibi olmak” dışında bir kaderi olmayan genç bir adamı anlattığı “Çoğunluk”undan, kentli ve eğitimli olmalarına rağmen hiçbir imtiyazlarının kalmadığını acı bir deneyimle fark eden iki kız kardeşi odağına alan Ramin Matin imzalı “Kusursuzlar”a, “kentli orta sınıfların kokuşmuşluğu”nu anlatan Emre Yeksan’ın “Körfez”inden AKP iktidarının kurucu ögesi ‘Anadolu Kaplanı’ bir burjuva ailenin vicdanlı ama bir türlü çıkış bulamayan evladını başrole çıkaran “İki Şafak Arası”nda ya birçok filmi konuşabilir, birbirleri arasındaki ayrım ve ortaklıkları sıralayabiliriz.

    İstanbul Film Festivali’nde ilk film ve kadın oyuncu ödüllerini kazandıktan sonra festival turuna devam eden ve bu hafta itibarıyla MUBİ Türkiye’de gösterilmeye başlanan Çağıl Bucut imzalı “Sardunya” da ileride bu tema etrafında bir çalışma yapacak olanlar için listeye eklenecek yapıtlar arasına yer alacaktır. Hayata imtiyazlı başlamamış ama ‘eski Türkiye’nin olanaklarıyla iyi bir eğitim olarak kendisine ekonomik ve sosyal güç edinmiş Nadir’in yazlığına konuk ediyor bizi “Sardunya”. Filmin asıl kahramanı üniversite öğrencisi Defne ile ehliyet almak için girdiği direksiyon sınavında tanışıyoruz. Belli ki bu genç kadının hayatının kontrolüyle ilgili sıkıntıları var! Bir telefon onu baba evine yani Urla’ya döndürüyor. Küçük kız kardeşiyle yaşayan, doktor olduğunu anladığımız babası Nadir kısmi felç geçirmiştir. Halası da kendisinin bilmediği bir hastalıktan mustariptir. Defne, bir yandan babasıyla ilgilenirken bir yandan da halasına bakar. Evde hizmetli olarak çalışan Mari adlı bir kadın da yaşamaktadır.

    Bir sabah halanın intiharına uyanır ev. Ancak içtiği ilaçlar reçeteli değildir ve bir dizi ihmal sonucu polis ve savcı sürece dahil olur. Bu dönem Defne ile Nadir’in hem birbirlerini tanıma hem de geçmişin hasarlarını deşme/düzeltme fırsatı sunar bir yandan. Ama öte yandan ilişkilerini büyük bir uçurumun kenarına da getirir.

    Pamuk ipliğine bağlı itibarların, bir anda yitip gidecek saygınlıkların korunması için göze alınacak ve alınamayacakların çıkartılıp masaya konulduğu bir anlatıya sahip “Sardunya”. Küçük gibi görünen bir ihmali düzeltmek için birbiri ardına eklenen iyi niyetlerin hiçbir hükmünün olmayacağına dair bir film aynı zamanda. Kaybedecek çok şeyi olanların, kendisinden daha altta gördüklerine kazanç vaat ederek kendilerini kurtarmaya çalıştıkları bildik bir hikaye öte yandan… “Sardunya”, sinemanın (ama bizimkinin son dönemde gereğinden çok fazla) önemli temalarından vicdana da alan açıyor haliyle. Defne’nin gidip gelen vicdan muhasebelerinin, kendisini ve babasını düşürdüğü, düşüreceği durumların hesaplarının da tutulduğu bir anlatı.

    Ama tema ve hikayesinin güçlü yanlarına rağmen tonu konusunda sıkıntılar yaşayan bir film “Sardunya”. Hangi atmosferde geçeceğine, hangi dili konuşacağına bir türlü karar verilememiş gibi. Tam karanlık olacakken ferah alanlara, biraz sınıf ilişkilerine girecekten vicdan muhasebelerine dönüp güvenli sularda kalmak istiyor gibi. Kuşkusuz bu tür geçişlerin yer aldığı yapımlar var ama iyi tasarlanmış işler onlar. Burada ise kararsızlıktan kaynaklı bir oynaklık söz konusu sanki. Film boyunca Defne’nin yaşadığı ikilemin, vicdan azabının gideceği yer başka olacak gibi hissettirip kararsız bir yerde bırakılıyor seyirci. Ama bu sarsıcı bir etki için değil de, “olaylar öyle geliştiği” için sanki. Haliyle, Defne’nin çekildiği karanlık alana ışık sızıyor kimi yerlerden.

    Bu kararsızlıklarına rağmen dikkat çekici bir ilk film “Sardunya”. Çağıl Bocut’un ilk sonraki filmlerini merakla beklemek için birçok sebep sunuyor bizlere. Yalnızca yönetmen için değil, başrol oyuncusu İlayda Elif Elhih için de aynı şeyleri söylemek mümkün.

  • Yalamayın

    Bir gazeteci, soru olup olmadığı belli olmayan cümlesine, “Millete sevdalı lider, millet de liderine sevdalı…” diye başlayınca çağrışım yaptı.

    Aslında ne o soruyu soranla ne de sorunun muhatabı siyasetçi ile uzaktan yakından ilgisi var…

    Konu sadece yalamakla ilgili.

    xxxx

    Olay yıllar önce Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde yakın köylerden birinde yaşanıyor.

    Bir yaz akşamı, geç saatlerde köyde herkes evlerine çekilip yatmaya hazırlanırken bir avluya gökten bir cisim düşer.

    Gürültü üzerine evdekiler korkuyla avluya fırlar ama gördükleri karşısında şaşkındırlar.

    Pırıl pırıl parlayan rengarenk büyük bir cisim…

    Kırmızı, mavi, yeşil, mor: sanki gökkuşağı gibi…

    Yere düşerken çatıya da çarpmış, bazı parçaları kopmuş, çevreye yayılmış.

    Olayı duyan konu komşu da toplanmış, her kafadan bir ses çıkmaktadır.

    Muhtar hemen jandarmaya haber verir.

    Bu arada o esrarengiz cisim yavaş yavaş erimeye başlayınca birinin önerisiyle büyük bir parçayı korumak için alıp buzdolabına özenle yerleştirirler.

    Kim bilir, köylünün başına talih kuşu konmuş, düşen parça çok değerli bir gök cismi bile olabilir,

    Her kafadan bir ses, her sesten bir çözüm çıkar…

    O sırada birisi, büyük bir cesaret örneği gösterir, yerden bir parça alır, çevredekilerin tüm uyarılarına rağmen diliyle yalar ama tadını bir şeye benzetemez.

    xxx

    Sonunda jandarma ekibi olay yerine gelir, köylüleri esrarengiz cismin çevresinden uzaklaştırır, parçaları toplayıp bir torbaya doldurur, tutanak imzalatır gider.

    Jandarma ekipleri de parçanın ne olduğunu bilemedikleri için MTA’ya yani Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’ne gönderir.

    Köyde olay efsane gibi anlatılıp türlü türlü senaryolar yazılırken, bir süre sonra Jandarma aracılığıyla MTA’dan rapor gelir.

    Gökyüzünden gelen o rengarenk, esrarengiz cisim bir uçaktan düşmüş, daha doğrusu atılmıştır.

    Esenboğa’ya doğru inişe geçen bir uçak tuvalet atıklarını bırakmış, o yükseklikte havanın soğuk olması nedeniyle buz tutmuş, içindeki deterjanlar yüzünden de rengarenk bir hal almıştır.

    Esrarengiz gökcismi nedeniyle zengin olma hayali kurarken yıkık bir çatı ile baş başa kalan köylünün imdadına bir avukat yetişir.

    Dava açılır, o saatlerde Esenboğa’ya iniş yapan uçaklar belirlenir ve tazminat davası açılır…

    xxxx

    Gazeteciliği bırakmak zorunda kaldığım için çok merak etmeme rağmen davanın seyrini takip edemedim.

    O köylü tazminat alabildi mi bilemiyorum ama o parçayı yalayan cesur cengaveri tanımak isterdim doğrusu.

    Köylü dediğime bakmayın, yalamanın köylülükle, sınıfsal konumla, eğitimle, makamla, mevkiyle, bizim mahalle ile karşı mahalle ile ilgisi yok.

    Yalamak her zaman istediğin sonuçlarını vermeyebilir, çoğu zaman da ağızda kötü bir tat bırakır.

  • Hayaldi gerçek oldu: KHK’lı koşullarında eşitlenmek

    7 Şubat 2017’de Ankara Üniversitesi’ndeki bütün barış imzacıları toptan ihraç edildi. Toptan diyorum, zira gerçekten de toptan bir ihraçtı bu. Bu ihraçların içinde daha önceden Rektör İbiş’in “imzanızdan vazgeçerseniz, görevden atılmanızı engellerim” diyerek verdiği teminata güvenip imzasını geri çeken meslektaşlarımız da vardı. Bu ihraçların içinde barış bildirisine imza verdikten bir süre sonra istifa edip çoktan akademisyenlikten vazgeçip başka mesleklere yelken açanlar da vardı, istifasını verdikten sonra çoktan doktorasına devam etmek için yurtdışına çıkmış ve yurtdışındaki üniversitelerde iş bulmuş olanlar da vardı. Toptancılığın, hukuksuzluğun, ahlaksızlığın ve vicdansızlığın resmini çekmek isteseniz bu kadar net bir çekim olmazdı sahiden de. İmzasını geri çeken meslektaşlarımızı “hakkını yemeyelim” Rektör İbiş bir sonraki KHK ile geri aldırttı. Adam sözünün eri çıktı yani! Bu konuda sözünün eri çıktığı gibi pek çok başka konularda da sözünün eri çıktı İbiş. O konularda da hakkını yememek lazım!

    İBİŞ AKADEMİK İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN TABUTUNA SON ÇİVİYİ ÇAKTI

    Bu aslında içten içe beklenen, ama olmasına çok da ihtimal verilmeyen, verilmek istenmeyen toptan kıyımın ardından bütün ihraçlarla içerde kalan istisnai bazı akademisyen arkadaşlarımız ve tabi ki destek veren öğrencilerimizle birlikte 10 Şubat 2017 tarihinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde büyük bir forum yapmaya karar verdik. Bu foruma başka üniversitelerden pek çok meslektaşımız ve milletvekilleri de katılmak istedi, katıldı. O gün Bay İbiş, verdiği diğer sözlerden en önemlisini de yerine getirdi. Akademik ifade özgürlüğünü yerlere serdi ve bu özgürlüğün tabutuna son çiviyi de çaktı. İbiş’in dekanları, senato ve yönetim kurulu üyeleri bu tabuta çakılan çiviler gibi davrandı. Her biri şimdi o tabutun tahtalarında hak ettikleri yerlerini almış ve tarihe o şekilde geçmiş durumdalar. Metaforu bırakıp açıkça yazayım. O gün bu forumu yapmak isteyen üniversite bileşenleri ile şimdiki rejimin yılmaz savunucuları olan polisler arasında “mübalağa cenk olundu”. Geçtiğimiz yıl kayyım rektörü protesto eden Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerini kampüse sokmamak için kampüs kapısına kelepçe vuran polislere benzer polisler, Cebeci Kampüsü’nün kapısını üniversitenin asıl bileşenlerine dar ettiler. Kampüste forum yapılmasına izin verilmeyen hocalar ve pek çok destekçiyi bu polisler Kızılay’a kadar kovaladı. Bu kovalamaca hepimizin kişisel hafızasına kazındığı gibi ülke ve bence dünya akademik tarihine de zifiri karanlık harflerle kazındı. Hafızalarımıza bir şey daha kazındı: Akademik özgürlüğün simgesi olarak gördüğümüz cüppeler üzerinde tepinen polislerin görüntüleri. Tam da bu nedenle başta Eğitim Sen’in de katkılarıyla 10 Şubat Dünya Akademik Özgürlük Günü olarak kabul edildi. Artık bu gün, akademik özgürlüğe kıymet veren akademisyenlerin hafızasından çıkmamak üzere yerleşir umarım.

    PEK ÇOK İNSAN KHK’LI BARIŞ İMZACILARINI GÖREVE İADE EDİLDİ SANIYOR

    Ben bu girizgâhı aslen üzerinden beş koca yıl geçmesine rağmen, KHK ile hukuksuz şekilde ihraç edilmiş bizim gibi akademisyenlerin hala görevlerine iade edilmediğine, hala öğrencilerinden uzak tutulduğuna, başka ülkelerde dersler verip araştırmalar yapabiliyorken Türkiye’de özel ya da kamu herhangi bir üniversitede tek bir satır ders anlatamadığına ve herhangi bir bilimsel araştırma için herhangi bir kurumdan tek bir fon alamadığına dikkat çekmek için yaptım. Hala pek çok insan barış imzacılarının üniversitelerde çalışamadığını anladığım kadarıyla çok iyi bilmiyor. Karşılaştığım bazı insanlar, “aaa siz görevinize iade edilmediniz mi?” diye soruyor. Aslında insanlar haksız da değiller. Açılmış bütün davalardan beraat etmiş ve atılmasının üzerinden koskoca beş yıl geçmiş akademisyenler, çoktan görevlerine iade edilmeliydi, değil mi? İnsan bir an şaşırıyor haliyle. Ancak durumun vahameti bu şaşkınlıkta yatıyor asıl olarak. Ateş düştüğü yeri yakar diye bir söz vardır. Bu ölüm için kullanılan bir sözdür aslen ve bir kaybın asıl acısını en yakınındakilerin çektiğini, uzaktan duyanların bu acıyı tam olarak anlayamayacağını anlatır. Ancak bu sözü aslında yaşanan hukuksuzluklar, baskılar ve zulümler için de kullanmak mümkün. Bir farkla bu tür baskı, hukuksuzluk ve zulümler sadece düştüğü yeri yakmaz, toplumun tümünü yakar, kavurur.

    ‘BİR KİŞİYE YAPILAN HAKSIZLIĞIN TÜM TOPLUMA YAPILDIĞINA İNANILIR’

    Uğur Mumcu 1967 yılında şöyle yazar: “Demokrasilerde demokrasiye inanmış olanlar, bir toplumda bir kişiye yapılan haksızlığın bütün topluma yapıldığına inanırlar.”[1] Bu, belki de anayasanın eşitlik ilkesini en güçlü anlatan cümlelerden birisidir ve bunu kendini demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi olarak nitelendiren pek çok insanın döne döne okuması gerekir. Beş yıl önce, hiçbir savunmasına başvurulmadan, hukuki tüm teamülleri altüst ederek görevlerinden atılan binlerce KHK’lının ezici çoğunluğu OHAL koşullarında kurulan ve hala görevini sürdüren OHAL Komisyonu tarafından görevine iade edilmedi. Komisyonun 2021 faaliyet raporuna göre, “31/12/2021 tarihi itibariyle Komisyona yapılan başvuru sayısı 126.783’dur. 22 Aralık 2017 tarihinden itibaren karar verme sürecine başlamış olan Komisyon tarafından, 31/12/2021 tarihi itibariyle verilen karar sayısı (16.060 kabul, 104.643 ret olmak üzere toplam 120.703) dikkate alındığında, incelemesi devam eden başvuru sayısı 6.080’dir.”[2] Düşünün kurulmasının üzerinden beş yıl geçmiş bir komisyon hala yapılan başvuruların 6.080’inin sonuçlandırmamış. Başvurusu sonuçlandırılmayan kişilerin birer sayıdan ibaret olmadığını bu satırların yazarı yakından biliyor. Zira benim başvurum da geçtiğimiz yılın sonlarına doğru sonuçlandırıldı, tabi ki olumsuz sonuçlandı. Şu anda OHAL Komisyonu’nun verdiği kararı benim hukuki vicdanımın anlamadığı şekilde İdari Mahkeme tarafından tekrar sorgulanacak. OHAL Komisyonu, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara rağmen ve bu karara istinaden, verdiğimiz imzalar dayanak gösterilerek ağır ceza mahkemelerinde açılan ceza davalarının beraatla sonuçlanmış olmasına rağmen başvurularımızı reddetti, yani “Türkiye sınırları içindeki herhangi bir üniversitede çalışamaz” dedi.

    HUKUKSUZLUĞA DOĞRUDAN MUHATAP OLMAYANLAR İTİRAZ ETMEZSE…

    Neyse hukuki mülahazalara gerçekten benim aklım ermiyor. Benim derdim ve dikkat çekmek istediğim nokta başka. KHK’lar tüm hızla devam ederken toplumun büyük bir kesimi muhtelif gerekçelerle sustu. Bizim gibi barış imzacılarını devlete sadakat göstermedi, PKK’yı ve Kürtleri destekledi diye düşünerek gözden çıkardı, sustu toplumun büyük kesimi. Pek çoğunun ihracını FETÖ’cü diyerek önemsemedi. Bazılarına göre bunlar zaten çoktan layığını bulmuştu. Oysa şu andaki tek adamın ifadesiyle “bunların akıllıları çoktan ülkeyi terk etmişti” zaten. Geriye kalanlar ve KHK ile ihraç edilenler ya da hapislere tıkılanlar, aynı beyefendinin ifadesine göre akılsızlardı. Oysa bunlar gerçekten akılsızlar mıydı, yoksa kendilerini kurtaracak kadar güce ve ilişki ağına sahip olmayan gariban insanlar mıydı? Bugün Milli Savunma Bakan Yardımcılarından birisinin zamanında Fetullah Gülen’e övgüler düzen bir kişi olduğu[3] ortaya çıkınca, bu gariban “akılsızlara” yapıştırılan yafta ve bu yaftaya dayanarak hukuksuz bir şekilde sefalete terk edilmesi kimin umurundadır acaba? Bu cemaatten nefret edebilirsiniz, pek çok başka cemaatten de hiç hazzetmeyebilirsiniz, bir akademisyen ya da bir grup akademisyen tarafından devlete yapılan eleştiriyi, “hainlik” olarak nitelendirilebilirsiniz. Ancak, eğer demokrasi ile yönetildiği iddia edilen bir hukuk devletinde yaşıyorsanız, dayanacağınız tek temel hukuktur. Hukuka aykırı yapılan her işleme, bu hukuksuzluğun doğrudan muhatabı olmayanlar tarafından da itiraz edilmezse, bu hukuksuzluk toplumun tümünü sarar. Bugün bu noktadayız.

    YURTTAŞLARIN BÜYÜK ÇOĞUNLUĞU KHK’LI KOŞULLARINDA EŞİTLENDİ

    Biz barış imzacılarının imza verdiği metin kamuoyuna ilk duyurulduğunda, başta siyasiler olmak üzere, pek çok yetkili, yetkisiz, mafya lideri, gazeteci, köşe yazarı hakkımızda hüküm vermişler, “bunları sivil ölü” haline getirmek lazım demişlerdi. “Bunlar ağaç kökü yesinler” diyenler de olmuştu. Bu hükümlerin verilmesinin üzerinden çok değil altı ay geçmeden bir darbe girişimi oldu ve bu darbe girişimi sonucunda olaylar hızla gelişti. Uzun süren OHAL koşullarında rejimi kökten değiştiren bir referandum yapıldı. Referandumun ardından değişen rejimin tek adamı belirlendi. Bu tek adam rejimi altında, ülkenin bu rejime destek vermeyen neredeyse tüm yurttaşları, KHK’lı yurttaşlar mertebesine indirildi. Bugün, zamanında KHK’lılar için önerilen sivil ölü olma hali çok yaygın bir pratik haline geldi. Yurttaşların pek çoğu ağaç kökü yemiyor olsa bile pazar yerlerinden çürük meyve sebze toplayarak hayatta kalmaya çalışıyor. Çok küçük bir azınlık dışında yurttaşların büyük bir çoğunluğu devlet kapısında iş bulma umudunu da şansını da tümüyle yitirmiş durumda. Ülkenin yetişmiş doktorları bir bir yurtdışında çalışmaya gidiyor. Devletin barınacak yer sağlamadığı ülkenin üniversite çağındaki gençleri cemaat yurtlarına mahkûm ediliyor ve bu mahkûmiyete dayanamayan bazıları canlarına kıyıyor. Üniversite çağındaki pek çok genç, ülkede iş bulma ve insanca yaşama umudunu yitirdiği için, yurtdışına nasıl kapağı atarım düşüncesinin peşinden koşuyor. Bir zamanlar, yurtdışında eğitim alıp, ülkesine yararlı yurttaş olma hayalleri kurulurken, şimdilerde ülkeden nasıl kaçarım kâbuslarına uyanıyor yeni nesil.

    2017 yılında ihraç edildikten sonra, 2020 yılının Şubat ayına kadar pasaportuma tahdit konuldu ve bu süre içinde yurtdışına çıkmam mümkün olmadı. Bu tahdit nedeniyle, belki de yurtdışında yeni bir hayat kuracakken, bu iktidar bu ihtimali de yok etti. Bugün ekonomik kriz, döviz artışı ve yoksulluk nedeniyle pek çok yurttaş fiili bir tahditle karşı karşıya ve istese de ülke dışına çıkamıyor. Geçtim pasaportuna tahdit konulmasını pek çok yurttaş pasaport alacak maddi imkana bile sahip değil. AKP bir zamanlar, gerçekleştirdiği icraatlar için “hayaldi gerçek oldu, yaparsa AKParti yapar” şeklinde bir slogan kullanıyordu. Uzun zamandır savunabileceği bir icraat olmadığı için bu sloganı unutmuş görünüyor. Bu sloganı yeniden hatırlatmak gerekiyor. Bugün AKP, destekçileriyle birlikte kurduğu tek adam rejimiyle bir kâbusu gerçek kıldı ve tüm ülkeyi KHK’lı koşullarında eşitledi. Sahiden de hayaldi gerçek oldu.

    [1] Kim, 7 Temmuz 1967.

    [2] Merak edenler raporun detaylarına şu linkten ulaşabilir: https://ohalkomisyonu.tccb.gov.tr/docs/OHAL_FaaliyetRaporu_2021.pdf

    [3] Ayrıntılar için bakınız: https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-pehlivan/sen-misin-erdoganin-sozunu-dinleyen-1906616?utm_medium=Kose%20Yazisi&utm_source=Cumhuriyet%20Anasayfa&utm_campaign=Kose%20Yazisi

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • ‘Altın Girdap’

    Türkiye’de adına madencilik denilen bir yağma-talan düzeni yıkıcı etkisini artırarak devam ediyor. Birilerinin ne iklim krizini anladığı var ne de koronavirüsü dinlediği. Onlar için iklim krizi, birtakım fonlardan yararlanmadan ibaret. Koronavirüs ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” felsefesini hatırlatıyor onlara. Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Tıpkı bir girdap gibi, adına madencilik denilen sistemle Türkiye derinlere doğru çekiliyor. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerindeki her varlığı satılık bir meta olarak gören bir iktidar anlayışının 20 yılda geldiği nokta, ülke topraklarının satılması noktasıdır. Bu bir abartı olmadığı gibi mübalağa hiç değildir. Bu satırların her bir kelimesi acıtan doğrulardır.

    “Altın Ölüm” kitabımız yayınlandıktan sonra bu alandaki çalışmalarımız durmadı. Bir süredir de “Altın Girdap” adlı kitabımızın çalışmalarını sürdürüyorduk. Çalışmalarımız sonuçlandı ve bu hafta başında “Altın Girdap” da okuyucuyla buluştu. Altın Girdap, aslında Altın Ölüm’ün bir devam kitabı; Altın Ölüm’ün tamamlayıcı ekidir. Altın Ölüm kitabımızı yazarken bazı bilgilere ulaşmak kolay olmamıştı. Kılı kırk yararak yaptığımız araştırmalar sırasında özellikle şirketlerin kazançları üzerinden devlete ödedikleri paylar konusunda net bir bilgiye sahip değildik. Ayrıca her yağma-talan ve vurgun sisteminde olduğu gibi siyaset ve ticaret arasındaki ilişkileri biliyor, duyuyor ama bazı detaylara ulaşmakta zorlanıyorduk. Vatandaşların oylarıyla kendisine “şehrül emin” sıfatı layık görülen belediye başkanlarının, vatandaşlarının haklarını, sağlığını ve topraklarını koruması gerekirken, tam tersine vatandaşı zehirleyen birtakım şirketlerle yakın ilişkilere girmesi ve bunun da “reel siyaset” diye sunulması karşı karşıya olduğumuz acı gerçeklerin bir yansımasıydı. Ayrıca bu yağmacı-talancı şirketlerin bu kadar yıkıma ve ülkede sebep oldukları toplumsal çöküntüye rağmen devletin ne kazandığı konusu bazı noktalarda soru işaretiydi. Çünkü şirketler ve resmi kurumlar bu konuda ketum davranıyordu. İşte bu süreçte CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in soru önergeleri aydınlatıcı oldu. Çünkü Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in Gürer’in soru önergelerine verdiği yazılı yanıtlar, bu konudaki eksikliği tamamlamış oldu. Yüzde 2’ydi bu kadar yıkımın karşılığı. Yani bu ülkenin toprakları, dağları, ormanları sadaka payıyla yağmalanıyordu. Köylüler topraklarından koparılıyor, üretim ağır darbe alıyor, şehirlerimiz daha yaşanmaz hale geliyordu.

    Altın Girdap, Altın Ölüm’ün eksiklerini tamamlamayı, canı yanan vatandaşlarımıza yol göstermeyi; bu alanda çalışma yürüten gazetecilere, akademisyenlere ışık tutmayı amaçladı. Söylenen kuyruklu yalanlara, anlatılan masallara karşı insanlarımızın gerçekleri öğrenmesi ve neyle karşı karşıya olduklarını anlamaları için yazıldı. Kitapta yer alan makalelerin bir kısmı “odatv” ve “medyaport” haber sitelerinde yayınlandı. Aslına sadık kalarak kitaba aldığımız bu makalelerde gerekli güncellemeler yapıldı ve son gelişmeler eklendi.

    Bu ülkede bir imzayla milletin bağları, bahçeleri, dağları, ormanları birilerine teslim ediliyor. Peki bu nasıl oluyor? Bu kararların arkasındaki ilişkiler neler? Siyaset-ticaret ilişkileri olmadan, bazı “özel dostluklar” olmadan bu kararlar bu kadar kolay alınabilir mi? Nasıl oluyor da bu imzalar atılıyor? Bu “özel” dostluklar, arkadaşlıklar bazı belediyelerde kapıları açarken, bazı belediyelerde neden işlemiyor? Hekimhan’da, Bozüyük’de, Çanakkale’de belediye başkanları siyanür-sülfürik asit kartellerine karşı mücadele ederken, bazı belediye başkanları neden bu kartellerle iş birliğini tercih ediyor? İşte “Altın Girdap” bu sorulara yanıt bulmak için yazıldı.

    İnsanlık, Asurlulardan bu yana madenlere sahip olmak için savaşlar çıkarmış, milyonlarca insan bu savaşlarda ve iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir… Bugün de aynı anlayışla Türkiye dahil ülkelerin her türden maden varlığını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için politikalar üreten veya uygulayan kurumlar bulunuyor. Ancak bugün durum çok farklı. Bugün yok olmakta olan bir dünyayla karşı karşıyayız. Bugün yeryüzüne vurulacak her kazma, kesilecek her ağaç ve yok edilecek tarım toprakları ve su kaynakları insan varlığının yeryüzündeki geleceğiyle yakından ilgilidir. Bugün adına madencilik denilen şey, üç bin yıl önce yapıldığı gibi yapılmıyor. Bir günde milyonlarca ton hacmindeki yeryüzü paramparça ediliyor ve ardından binlerce ton zehirli kimyasal topraklara, kayalara, sulara boca ediliyor. Yıkım, tahribat ve zararın boyutları üç bin yıl öncesiyle kıyaslanamaz. Yani “her şeyimizi madenlere borçluyuz, binlerce yıldır yapılıyor, doğanın kanunu bu” gibi yüzeysel ve basit açıklamalarla, yaşanan katliamları ve ekokırımları meşrulaştıramayız.

    Bugün dünya ve insanlık, “olmak ya da olmamak” noktasındadır. Tüm ülkeler birbirlerine göbekten bağlı olduğu gibi, atılacak her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor artık. Yapılan son bilimsel araştırmalara göre, bütün dünyadaki yeni doğmuş çocuklar hayatları boyunca, büyükanne ve büyükbabalarından yedi kat daha fazla aşırı sıcaklık dalgalarıyla karşı karşıya kalacaklar. Ayrıca üç kat daha fazla kuraklık, seller ve hasat felaketleri ile ayrıca 60 yıl önce doğmuş çocuklara göre iki kat daha fazla orman yangınlarıyla karşı karşıya kalacaklar. Çevresel faktörler dünya üzerinde 5 yaşın altındaki 1 milyon 700 bin çocuğun ölümünden sorumludur. İklim değişikliği bu çocukların en temel ihtiyaçları olan beslenme, su, temiz hava, eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşımını daha da zorlaştırmaktadır. Dünya uzay boşluğunda yüzen bir gemiyse eğer, bu gemi battığında ya da yaşanmaz hale geldiğinde kimsenin şansı olmayacaktır. Koronavirüs salgını bize dünyada kimsenin güvende olmadığını, olamayacağını göstermiştir. Milyonlarca yılda oluşmuş bir mekanizmayı kendi ellerimizle yerle bir edersek altında kalırız. Bunun “ama”sı, “fakat”ı yok.

  • Ellerinde pankartlar, geliyor sağlıkçılar…

    Uzunca bir süredir seslerini duyurmaya çalışan hekimler, tüm sağlık emekçileri dün alandaydı. Türkiye’nin dört bir yanında olduğu gibi keskin ayazına rağmen Ankara’da da çıktılar alana.

    Hastanelerde bir günlük uyarı grevi yapıp, beyaz önlükleri, pankart ve dövizleri ile Hacettepe Hastanesi bahçesindeki heykelde buluştular. Yıllarını eğitime veren, öğrenmeleri okul bitince bitmeyen, hastalarının dertlerini dert edinen hekimler ve “sağlık bir ekip işi” diyen tüm sağlık emekçileri oradaydı.

    Bir dönemlerin en çok kullanılan ancak AKP’nin unutturmaya çalıştığı Ankara yürüyüşlerinde atılan “yağmur, kar, fırtına, işte geldik Ankara” sloganını hatırlatırcasına sağlıkçılar, yağmura, fırtınaya aldırış etmediler…

    Bu eylemin tek farkı herkesin ağızlarındaki maske, eylemde gözettikleri mesafeydi. Ellerinde, “Covid-19 meslek hastalığı kabul edilsin”, “Asistan hekimlerin asli işleri eğitim olsun”, “İnsanca yaşanacak temel ücret”, “120 gün yıpranma payı”, “sağlıkta şiddet yasası” dövizleri ve kararlılıklarını ifade eden pankartları, ağızlarında tıp öğrencilerinin onlar için bestelediği “doktor ne demek, doktor ne demek… “ şarkısı… Şarkıya eşlik eden hekimler, sağlıkçılar, onlara destek verenler, bir yandan müziğe tempo tutuyor, bir yandan dikkat çekmesi için pankartı sallıyorlar…

    Hekiminden, tıp öğrencisine, hemşiresinden, teknisyenine, eczacısından, diş teknisyenine, fizyoterapistinden, taşeron işçisine bütün sağlık emekçileri alandaydı. Her birinin farklı talebi vardı elbette, dövizlere de yansıttıkları… Ancak çok ortak sloganları da vardı, en çok atılanlar da “insanca yaşamak istiyoruz”, “Yaşamak, yaşatmak istiyoruz” oldu…

    Eylem sokakta olmasına, Sağlık Bakanı, “salgın kontrol altında” sözlerine rağmen onlar gerçekleri bildikleri için çıkarmadılar ağızlardan maskeleri… Eylem alanında dahi pandeminin tüm kurallarına uyan, bilinçli bir kalabalıktılar…

    Mikrofonu kime uzatsak, “pandemide hakkınız ödenmez dediler, ödemediler” sözü döküldü ağızlardan… Her biri bir başka talebi yansıtıp, sağlıkta yıkımın “Sağlıkta dönüşüm” ile başladığına, kent merkezindeki hastanelerin kapatılıp, hastaların adeta müşteri gibi şehir hastanelerine yönlendirildiğine değindiler… Şimdilerde Etlik Şehir Hastanesi için kapatılması planlanan hastaneleri de tek tek sayarak, “hastanelerimiz kapatılmasın” dediler.

    Eylemciler arasında bir isim vardı ki, pandemiye karşı mücadelede en öne çıkanlardan birisi… Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol… Şenol’a mikrofonu uzatıp, maskesini çıkarmasını rica ettiğimizde ancak çıkardı… Prof. Şenol, Sağlık Bakanı’nın tersine, kontrol altında olmadığını salgının, acilde, 112 sandalyesinde takip edilen, oksijen gereksinimi olan hasta bulunduğunu, durumun çok vahim olduğunu söyledi. Acillerde, yoğun bakımlarda bunların açıklanmasını istedi ki, ‘insanlar gafil avlanarak ölmesin” dedi.

    Prof. Esin Davutoğlu Şenol’unu, bu röportajıyla sosyal medyada alkışlayanlar olduğu kadar, aşı karşıtları da hedef aldı. Esin Hoca’nın bu kadar üstüne gidilmesinin önemli bir nedeni vardı elbette, iktidarın aksine pandemi konusunda sürekli uyarı yapması, ateşli bir aşı savunucusu olmasıydı… Nitekim, alanda iktidar yanlısı bir kanal kameramanı görüş almak istediğinde Esin Hoca “size görüş vermem, çünkü siz aşı karşıtlarını ekranlarınıza çıkartarak, ölümleri savunuyorsunuz”, “Ben bağımsız olmayan kanala görüş vermem” dedi. Kameramanın “bağımsız kanal kim, var mı?” itirazına aldırış etmeden, “Elbette var ve onlar ısrarla aşı yapılmasını, insanların ölmemesini istiyor” diye ekleyerek…

    Pandeminin başından beri “hakkınız ödenmez” dediler, balkonlardan alkışlattılar, ancak haklarını da ödemediler onların… Gece gündüz, koruyucu ekipmanları bile verilmeden çalıştırıldılar, bir bir öldüler, ölürken bile ders vererek, uyararak gittiler. Ancak kendileri gibi hekim olan Sağlık Bakanı onların sesi olmak yerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşısında, hazır olda durdu, hesap soran Cumhurbaşkanı’na “Siz emretmeden verir miyim” itirafında bulundu 1 Aralık’ta…

    Aylardır ayaktaydı hekimler, sağlık emekçileri… Ne için, insanca yaşanacak, emekliliğe de yansıyacak bir ücret ve halkın sağlık hakkı için. Bir de ölmemek için… Kadına yönelik şiddet nasıl tırmanıyor ve önlem alınmıyor ise sağlık emekçilerine yönelik şiddet de artıyor, hekim Sağlık Bakanı ve iktidar seyrediyor.

    Türk Tabipleri Birliği tarafından, “Emek Bizim, Söz Bizim” adıyla aylardır hareketliydiler, önce İstanbul’dan Ankara’ya “Beyaz Yürüyüş” ile geldiler.

    O gün de aynı bugün gibi soğuk ve yağmurlu bir gündü. Tüm hava koşullarına rağmen, Türkiye’nin tüm illerinden geldiler…

    “Beyaz Forum”da hep birlikte “mücadele” kararı aldılar. Onların kararlılığını gören iktidar alelacele bir yasa teklifi getirdi, kısmi düzenleme içeren, ancak sağlıkçıları da kendi içinde bölen, bir kısmını yok sayan bir düzenleme… Lakin özel sağlık lobileri bunu bile çok gördü; onların dayatmasıyla, güya daha iyisini getirecekleri iddiasıyla geri çekildi düzenleme. Ancak ne verilen söz yerine getirildi, ne sağlıkçıların feryadı duyuldu…

    TTB bu kez 26 Ocak’tan 4 Şubat’a kadar “Beyaz Nöbet” tuttu. Her gün ayrı tabip odalarından hekimlerin tuttuğu nöbete destek ziyaretleri yağdı adeta. Hep “birlikte mücadele”nin önemi vurgulandı, kararlılıklar dile getirildi. 4 Şubat’ta nöbet Meclis önünde bitirilip, görüşme için Meclis’e gidilecekti, ancak iktidar onları dinlemek, taleplerini almak yerine Meclis’i tatil ederek yanıt verdi.

    Ve dün Türkiye’nin dört bir yanında, hastaları da mağdur etmeyecek şekilde sağlık emekçileri bir günlük grev yapıp, alanlardan seslendiler, “duyun bizi, taleplerimizi yerine getirin” diye…

    İktidar duydu mu bilinmez. Ama sağlık emekçileri duyurmakta kararlı. Bugün duyuramadı ise Mart ayında daha uzun süreli grevlerle, iş bırakmalarla iktidara sesini duyurmakta kararlı…

    Ne istiyor sağlık emekçileri, “En temel insani gereksinim olan, insanca yaşanacak bir ücret”. İş güvencesi, gelecek güvencesi… Hekimler, sağlık emekçileri, “geçinemiyoruz” dediler, “tükendik” dediler… Demeye de devam ediyorlar. Ta ki, seslerini duyurup haklarını alana kadar…

  • ‘Mezara kadar ittifak’ balonu söndü 

    MHP Lideri, Partisinin Kızılcahamam toplantısında öyle bir konuştu ki; Erdoğan’ın üçüncü dönemini bile isteye tartışmaya açtı. Bu tartışma üzerinden de tüm kozların kendi elinde olduğunu bir kez daha Erdoğan’a hatırlatmış oldu. 
    Ne dedi Bahçeli, 
    “Sayın Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk Cumhurbaşkanı’dır. Ve tekrar aday olmasının önünde de herhangi bir engel bulunmamaktadır. Şayet bu tartışma genişletilip, Sabih Kanadoğlu ve buna benzer kuşkulu isimler ortamı germeye kalkışırlarsa üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmekten kaçınmayız, çekinmeyiz, geri durmayız. Nitekim Cumhurbaşkanı’nın en az üç dönem seçilebilmesi amacıyla gerekli yasal düzenlemenin yapılmasına var gücümüzle çalışır, bunu da başarırız. Hiç kimse bulanık suda balık avlamasın, kutuplaşmadan rant devşirmenin hevesine kapılmasın, Sayın Erdoğan’ın önünü keseceğini zannetmesin, ham hayal peşinde de koşmasın.”
    Bahçeli, böylece önümüzdeki döneme ait bir tartışmayı, erkenden açtı, bir başka deyişle, ön aldı! 
    Zira Erdoğan’ın üçüncü dönemi konusunda, Anayasa gayet açık ve net. 
    Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Anayasa’nın 101. Maddesinde düzenleniyor. 101. Maddenin 2. Fıkrası, şüpheye yer bırakmayan bir hükme yer veriyor: 
    “Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” 
    En can alıcı nokta ise maddenin 3. Fıkrası… Bu fıkra gereğince TBMM, Cumhurbaşkanının seçimlerinin yenilenmesine, onun ikinci döneminde karar verirse görevdeki Cumhurbaşkanı, bir kez daha aday olma şansını kazanır. 
    Burada Erdoğan’ın adaylığı için kritik olan seçime hangi organın karar vereceği noktası. Eğer Cumhurbaşkanı seçimlere karar verirse, bir daha aday olamayacak; Meclis karar verirse, olabilecek. 
    Erken seçim tartışmaları bu nedenle önemli. Erken seçim deyince akla ilk gelen aktör olan Bahçeli, gelecek dönemlere ait bu tartışmanın fitilini şimdiden ateşleyerek, Erdoğan’a iplerin kendi elinde olduğunu gösterdi. 
    İpler kimin elinde? Orası biraz karışık… 
    Zira Erdoğan da uzun süredir, Bahçeli’nin iplerini elde tutacak bir hamleyle karşılık veriyordu. O hamle, Seçim Kanunu! 
    Erdoğan ve Bahçeli, geçen sene Seçim Kanunu taslağı üzerinde bir türlü anlaşamamıştı. Bahçeli’nin evinde yapılan görüşmede, iki lider seçim barajının yüzde 5 olması konusunda anlaşmıştı. Ancak Erdoğan, son anda kamuoyuna barajın yüzde 7 olacağı açıklamasını yaptı. 
    O açıklamayı yaptı ama kanun teklifini rafta bekletmeye devam etti. O kanun teklifi, Bahçeli’nin olası bir erken seçim kararı almasının önündeki en büyük engel olarak, AKP’nin kozu oldu. 
    Seçim Kanunu Teklifi Meclis’e gelse bile, ancak kanunlaştıktan bir sene sonra yürürlüğe girecek. Böylece, MHP, en erken 2023 Mart’ından önce seçim kararı alamayacak. Aksi taktirde baraja takılma ihtimali çok yüksek. Erdoğan, Seçim Kanununu teklifini bekleterek, Bahçeli’yi kendine bağladı. 
    Bahçeli de Seçim Kanunu kozuna karşılık, Kızılcahamam’da zincirlerini kırma misali, cebindeki son kozu ileri sürdü… 
    Zira Bahçeli, bugün erken seçim kararı alır da Erdoğan’ı buna zorlarsa; Erdoğan üçüncü kez aday olamayacak. Tüm planlar, onların elinde… 
    Gelelim, Bahçeli’nin Kanadoğlu çıkışına… 
    Bahçeli, Kanadoğlu kartı üzerinden, Erdoğan’a bir nevi 367 hatırlatması yaptı! 
    Eski Türkiye’yi hortlattı! 
    Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Kanadoğlu da Bahçeli’ye destek vererek, “Kendi açıklamasında bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğunu açıkmamış oldu. Herhangi bir şekilde yasal düzenleme gerekiyorsa onu da yapabileceklerini söylediğine göre, herhalde ikiden fazla aday olamayacağını da kabul etmiş oluyor” dedi… 
    Bahsi geçen olası değişiklik yapılabilir mi? 
    Anayasa değişikliği için AKP ve MHP’nin Meclis’teki milletvekili sayısı yeterli değil. Her halukarda referanduma gitmeleri gerekecek. Ekonomik kriz, geçinme derken… Bugünkü anketler AKP lehine görünmüyor. Yani durup dururken, başarısız bir referandum Erdoğan’ın bugün işine gelmez. 
    Bahçeli’nin gelecek dönemin tartışmasını bugünden fitillemesinin en büyük nedeni, Erdoğan’ın Seçim Kanunu ile kendine bağladığını sandığı MHP’nin zincirlerini kırması. Bahçeli, kendini köşeye sıkıştırdığını zanneden Erdoğan’a, “Aslında ipler benim elimde” diyor… 
    Düello nereye kadar sürer belli olmaz, 
    Ama bu çıkışlar “Mezara kadar ittifak” balonunun söndüğünü gösteriyor.

  • Afyonlu rüyalar: İktidar ideolojisiyle kaynaşma hali

    Erdoğan rejimi kendini ikili bir karakter üzerinden var ediyor ve bu pratikte de karşılığını bulan bir gerçek. Bütün konuşmalarında, bütün icraatlerinde, sistemi var eden/yürüten koşulları sürdürmeye yönelik tüm uygulamalarında, o ikili yapı göze hemen çarpıyor.

    Bazıları adeta kurumsallaşmış ideolojik pratikler gibi işliyor. Bazı gözlere bir “lütuf iktidarı” gibi görünmesi de bundan. Erdoğan’ın “lütuf stratejisi“ rejimin mukavemetinin alamet-i farikası… Sanki Erdoğan’ın lütfu üzerine kurulu, sanki Erdoğan kutsal. Resmen taşıyıcı kolonlardan biri halini aldı. “Erdoğan iyi ama etrafı kötü” ezberi de buradan yürüyor; çünkü hiçbir negatif yönelimle muhatap değil. Daha doğrusu, sorumlusu o olarak görülmüyor. O hizmet gibi görünen kısmı veriyor, yükü başkasına, dahası topluma kalıyor.

    Açık açık “elektrik sayemde geldi” diyebiliyor ve bu “gerçek oluyor”; ama Isparta’nın günlerdir elektriksiz olmasına dair ondan bir şey duyamazsınız. Elektrik zammını o konuşmaz ama kilovat artışını “lütuf” gibi ondan dinlersiniz. İnsanlar yoksullukla terbiye olurken o sefaletle ilgilenmez, marketleri cezalandırmadan bahseder. Gelen zamların hayatı felç etmesiyle muhatap olmaz ama asgari ücret artışını o duyurur veya 165 milyar TL’lik sübvansiyonu çıkar o anlatır. Sınır ötesi operasyonların gerekliliğini/haklılığını anlatır ama şehit askerleri ondan duyamazsınız. Aşının ücretsiz olduğunu her fırsatta vurgular ama verilen kayıplara o karışmaz. Bakanları ondan izinsiz konuşmaz veya partisinin vekilleri, üyeleri ondan kutsalları olarak bahseder.

    Bu örnekler çoğalır gider. Mesele, bu sistemin bir karşılık buluyor olması…

    Afyonlu rüyalar…

    Ve bizatihi bu rüyalar, bu ikili karakter rejimini yaşatıyor; yaşanan, alışılmış, toplumsal pratik olarak ideolojinin ifadesi oluyor; hegemonya tesisinde iş görüyor, temel ideolojik işlevlerden biri olarak çalıştırılıyor.

    Takiyeye yarıyor, himmete yarıyor, sürekli mazlum/mağdur olmaya yarıyor, efendi kibrine yarıyor, kutsallaşmak/ kutsallaştırılmak ideolojisinin işlemesine yarıyor, dahası rejimin mukavemetine yarıyor.

    Lafı doğrudan söylemek önemli: maruz kaldığımız şey Erdoğan’ın “lütuf stratejisinin” ete kemiğe bürünmüş hali.

    Burada ideolojik olguların karmaşık ve çelişik karakter taşıyabileceğini hatırlamak gerek. Verili ideolojik güçler yanında, özgül ideolojik biçimler de bulunur. Söz konusu ikili karakter buradan okunabilir ve bu ikili yapının temel taşı dindir; din de ön ideolojik bir yeri kaplıyor.

    Birkaç gün önce şahit olduğumuz durum da buna örnek, Oya Ersoy’un konuşması. Oya Ersoy kendince haklıdır ve tartışılacak nokta Oya Ersoy’un cümleleri de değildir. Burada İslamcı olmanın refleksiyle veya “dayanılmaz hafifliğiyle” tepki gösteren, “incinen” bazı isimler var; Ahmet Davutoğlu, Hüda Kaya, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Cihangir İslam gibi…

    Bu isimlerin, özellikle HDP vekillerinin ‘90’lardan bu yana İslamcılığın kalelerinden oldukları gerçeği bir yana, Erdoğan ideolojisinin HDP içine de nüfuz ettiği gerçeği bir yana… Verdikleri tepkiler sadece İslamcı olmalarından değil; rejimin ideolojik biçimleriyle hemhal olmalarından.

    Gramsci, Hapishane Defterleri’nde şöyle diyor “Neden inanç birliğine ‘din’ deniliyor da ‘ideoloji’, daha açıkçası ‘politika’ denilmiyor?” Erdoğan rejimi bunun önemli örneği; ikili karakteri de buradan kökleniyor. Yaptığı her şeyi kutsanmış gösterme ve bunu sadece temsil ettiğine değil, muhalefete de yedirme… İşte ideoloji tepeden aşağıya doğru böyle toplumsallaşıyor ve yerleşiyor.

    Rejim krizlerle kuşandı ve toplumu da sardı. Bu hegemonya krizini de gözler önüne seriyor. Bu kriz/krizler “kutsanmış değerler ve kutsallık içermeyenler” arasında bölünmelerle baş gösteriyor. Tıpkı taşıdığı o ikili karakter gibi. Bu da bizi bir başka noktayla buluşturuyor, “lütfunu” kutsayan tarikatlarla/cemaatlerle, pratiğinin devamını isteyen egemen sermayeyle işbirliği. Mesele değişmiyor, söz konusu sermaye hâkimiyetlerini ideolojik olarak yeniden üretme yani “ideolojik olanın bütününü işgal etme ve antidemokratik olarak burjuva güç bloğuna dönüştürme” çabası.

    Muhalefet ise burada karşıt bir noktadan konumlanıyor gözükse de ikili karaktere teslim olmuş vaziyette. Zira sürekli “endişeli muhafazakâr” kovalayan, sürekli uyduruk mağduriyetlerle var olanları gözeten ve sadece sandığa kilitli bir muhalefet bu “kutsal” işlevi içselleştirmiş görünüyor.

    Örneğin dövize endeksli mevduat hamlesinin hemen ardından laik/sol cenahtaki insanlar arasında “bunun aslında nasa aykırı olduğunu” anlatmak için bir çaba sürüp gitti. Bu sözcüğün anlamını belki o zaman öğrenen veya gündelik yaşamında bir kez bile kullanmayan insanlardan söz ediyoruz. Söz konusu sözcükler/dinsel söylemler kim içindi, kendi tabanı mıydı hedef? Üstelik mevzunun dinsellikle uzaktan yakından ilgisi yokken böyle bir dinselleştirme kimi hedefliyordu? Yarattığı sapma çok iyi işledi, hala da işliyor. Asıl mesele hegemonyanın da böyle kuruluyor olması: sınırlarını kendi çiziyor, karşısındakini kendi içerisinden konuşturuyor, ideolojisine bu şekilde tabi kılıyor.

    Nihayetinde iktidar denen şeyin sınırları yok; sınırları belirleyen bütün mekanizmalar da işlemez hale getirildi. Bu yarattıkları rejimin hem sonucu hem de sebebi… Muhalefetin de bu değirmene su taşıdığı başka bir gerçek.

    Ana noktaya geri dönersek muhalefet boyutunun yanında; endişeli dedikleri aslında ayrıcalıklı olan kesimler de söz konusu ikili karakteri besliyor, büyütüyor. Tarikatlar ve cemaatler, ticari faaliyetleri ve ekonomik ağları ile var. 1980’lerden bu yana neoliberalizmle yaşanan bütünleşme 2000 sonrası hem onların eliyle hem AKP ağıyla İslamcıları pasifize edip, direnci kırdı. Geçen yazımda da söz ettiğim massetme siyaseti tam da burada işe yaradı. Bu durum ikili yapıyı kurdu. Yıllarca “laik sermaye İslami sermayeyi dışladı” feveranları karşılık buldu. Burada bir yönüyle cumhuriyetle bitmeyen hesaplaşması, diğer yönüyle sınıfsal karakteri/sınıfsal hesapları hala o ikili yapının ana noktalarını oluşturur. Hatırlayalım, AKP iktidara getirilirken üç büyük sermaye yapısının desteğini aldı: TÜSİAD, yeşil sermaye/MÜSİAD ve küresel sermaye. Yani yaratılmak istenen kahraman çok somut ve sınıfsal olarak var oldu, hala da oradan varlığını sürdürüyor.

    Ama “Lütuf Rejimi” sorunsuz değil, hegemonya krizde, çöküşte…

    Gramsci’nin ifadesiyle “… hegemonya siyasidir fakat her şeyden önce iktisadidir.” Yarattıkları yoksunluk ve yoksulluk o ikili yapıyı ezip geçecek. “Temsil edilenler ile temsilciler” arasındaki çatışma bütün alanlara bu yüzden yayılıyor.

    Son günlerde tanıklık ettiğimiz işçi eylemleri bunun örneği. Dün Erdoğan bu kitlelerden elbette oy alıyordu ama bugün bu kitleler dönüşüm yaşıyor ve sebebi muhalefet değil. Sebebi sandık da değil. Böyle dönüşümler bir anda gelmiyor, sınıf kendini buluyor ve önemli sebeplerinden biri Erdoğan rejimiyle yüzleşmesi, birebir yıllardır muhatabı olması, tanıması… Yıllardır sosyalistlerin Erdoğan rejiminin sınıfsal boyutunu gösterme çabası bu denli karşılık bulamamıştı kanaatimce.

    Ama muhalefet güçlendirilmiş parlamenter sistem vaadi ve çeşitli söylemlerin ötesine henüz geçmedi/geçemedi. Halbuki asıl ilgilenmesi gerektiği kitle tam da bugünkü dalgalanmayı yaratanlar veya yoksullukla, zorlukla yaşayanlar.

    Ama asıl vurgulamak istediğim muhalefetin verili rejime tutunmuş olması. Öyle ki işçilerin yarattığı dalgalanmadan bile uzak duruyor.

    Açlıkla, yoksunlukla, yoksullukla, faturalarla, sağlıkla, eğitimle, adaletle veya laiklikle derdi olan, bunları muhatap alan bir muhalefete ihtiyaç var. Gerisi iktidarla ve ideolojisiyle kaynaşma hali…

    Adorno diyor ya “Sahtekâr avukatın hilesi, şişirilerek kahramanca bir kararlılığa dönüştürülmüştür.”

    Ama kaçış yok. Afyonlu rüyalar sona erecek…